Post-Travmatik Büyüme ve Yükselen Kürt Milliyetçiliğine Logoterapötik Bir Bakış
Zadîg Nezan

                                                                                                                                             “Beni korkutan tek bir şey var; acılarıma değmemek.” 
                                                                                                                                                                                                         (Dostoyevski)

Kürtleri psikolojik açıdan ele alırken, ne yazık ki akla gelen ilk olgulardan olan acı ve travmanın bir milletin kaderi gibi algılanmasının tehlikeli bir boyuta ulaştığını fark edince, bu iki olguya tersten bir bakış açısı getirilmesi gerektiğini düşünmeye başladım. Kürt milliyetçiliği, hem bu acı yaşantılardan doğmuş bağışıklığı güçlü bir çocuk hem de Post-Travmatik Büyüme sürecini doğuran bir anne olarak karşıma çıktı. Bu yazıda, Kürt milletinin tarihsel acı ve travmalarıyla ortaya çıkan kolektif kimliğinin ve Kürt milliyetçiliğinin, Viktor E. Frankl’ın Logoterapi kuramı ışığında nasıl bir anlam arayışına dönüştüğü ve bu süreçte Kürt milliyetçiliğinin travma sonrası büyümeye nasıl katkı sağladığı incelenecektir. Ayrıca Kürt milliyetçiliğinin diğer milletlerin milliyetçiliklerinden neden ve nasıl farklılaştığı Kurdayetî çerçevesinde ele alınacaktır.

Her acı ve travma, özü itibariyle biriciktir ve kişiye özeldir. Fakat bir milletin ortak acıları da, travmaları da olabilir. Kişi nasıl kendi acısına bireysel bir tepki gösteriyorsa, aynı şekilde bir millet de kitlesel bir travmaya, kitlesel bir tepki verebilir. Kürt milliyetçiliğinin yükselişi, bu yönüyle kolektif travmalara karşı kolektif bir tepki olarak ele alınabilir. Kürt milletinin yasaklı kimlik, zorunlu göç, etnik bastırılma gibi travmatik deneyimlerden sonra gelişen politik uyanış ve Kürt milliyetçiliği; millet olarak umut üretme, acıdan anlam yaratma ve amaçlılık duygularının ortaya çıkmasına yardımcı olmuştur.

Genel Anlamda Milliyetçilik ve Kürt Milliyetçiliği (Kurdayetî)

Milliyetçiliği günümüzde çoğu insanın algıladığı tekdüze ve genel anlamıyla ele aldığımızda, dar ve hakkaniyetsiz bir tanımlama yapmış oluruz. Bu yüzden farklı tanımlamalar ve milliyetçiliğin türleri üzerinde durmakta fayda var. Holokost sırasında seksen akrabasını birden kaybeden, Yahudi asıllı, disiplinlerarası milliyetçilik alanının kurucusu Anthony Smith, milliyetçiliği, ‘belirli bir milletin çıkarlarını, özellikle egemenliğini ve öz yönetimini kazanmayı, daha sonra bunu ilelebet sürdürmeyi amaçlayan ideolojik fikir hareketi’ olarak tanımlamıştır. Başka bir teorisyen olan Gellner’e göre ise ‘milliyetçilik, temel olarak politik ve ulusal birimin uyumlu olması gerektiğini savunan siyasi bir ilkedir.’ Ayrıca, milliyetçiliği psikolojik bir fenomen olarak değerlendiren Anthony Giddens, onu, ‘bir politik düzenin üyeleri arasındaki toplumsallığı vurgulayan semboller ve inançlar dizisiyle ilişkisi’ olarak tanımlar. Milliyetçilik ile ilgili her ne kadar farklı tanımlamalar olsa da hepsinde ortak nokta insandır ve belirli bir hedef için bir arada tutan güvenlik ihtiyacı söz konusudur. İşte bu durum, onu biraz psikolojinin konusu yapar. Öte yandan her milletin milliyetçiliği aynı değildir. Birden fazla milliyetçilik türü (etnik, kültürel, sömürge sonrası, diaspora, kurtuluş milliyetçiliği vb.) olmasına rağmen en çok bilinen ve bu yüzden diğer milliyetçilik türlerinin yerine kullanılarak kavram kargaşasına yol açan milliyetçilik türü olan etnik milliyetçilik ya da yayılmacı milliyetçiliktir. Yayılmacı milliyetçilik; diğer veya yabancı halklara odaklanan atavistik korku ve nefretlerle özerk, artırılmış etnik bilinci ve vatansever duyguları içeren; eskiden sahip olunan toprakların militarist yollarla genişlemesine veya kurtarılmasına olan inancı çerçeveleyen agresif bir radikal milliyetçilik veya etnik milliyetçilik biçimidir (etnonasyonalizm). Bir başka milliyetçilik türü Kurtuluş milliyetçiliğidir. Aslında dünyadaki birçok milliyetçi hareket bu biçimle ortaya çıkmıştır ve bu milliyetçilik bakış açısına göre uluslarının başka milletler tarafından zulüm gördüğü ve bu nedenle kendilerini, suçlanan zulümcülerden kurtararak kendi kaderini tayin etmesi gerektiği görüşünde ulusal kurtuluşa kendini adama vardır. Bu yönüyle her milletin milliyetçiliği, içinde bulunduğu politik durum ve tarihsel süreçlerin etkisiyle şekillenir. Peki günümüzde yükselen Kürt milliyetçiliği hangi tür milliyetçiliği barındırmaktadır? Bir tepki olarak mı ortaya çıkmıştır yoksa militarist bir yayılmacılığı mı amaçlamaktadır? Kürtlüğün yeniden inşasında nasıl bir rol üstlenmektedir? Elbette Kürtler bir millet olarak tarihsel süreçte hatta tarihin başlangıcından beri kendine bir yer edinmiştir. Fakat milliyetçilik kavramı ve dolayısıyla Kürt milliyetçiliği yeni sayılabilecek kavramlardır. Milliyetçilik, Kürtlerde düşünce olarak 1650-1707 yılları arasında yaşamış Ehmedê Xanî ile ortaya çıktığı bilinmesine karşın, dünyada ve Avrupa’da modern anlamdaki milliyetçilik 1789’da Fransız İhtilali ile ortaya çıkmıştır. Kürt milliyetçiliği çoğu zaman inkâra bir tepki olarak şekillenmiş, ancak zamanla sadece bir karşı duruş değil, aynı zamanda bir kimlik inşası hâlini almıştır. Kendi tarihini, edebiyatını, kültürünü ve direniş hafızasını kuran bir yapı haline evrilmiştir. Bu yönüyle Kürt milliyetçiliği aslında psikolojik yönü de olan bir 'kendini tanıma ve tanıtma hareketidir.'

Kürt milliyetçiliği (Kurmancî: Kurdayetî, Soranî: کوردایەتی), Kürtlerde halk olma bilincinin kültürel ve siyasal eyleme yönlendirilmesini ifade eden kavramdır. Kürtlerin çoğunluk olduğu toprakları Kürdistan olarak tanımlayan ve bağımsız bir Kürt devleti kurulmasını savunan siyasi hareket olmakla birlikte, Kürtlerin yaşadıkları topraklarda diğer etnik gruplarla eşit haklara sahip olmasını, Kürtçenin resmî dil ve eğitim dili olmasını savunan siyasi görüştür. Her ne kadar Hüseyin Tunç gibi akademisyenler, Kürt milliyetçiliği ve Kurdayetî’nin birbirinden farklı anlamlara geldiğini, birbiri yerine kullanılamayacağını söyleseler de, biz bu iki kavramı anlam üzerinden değil, amaç üzerinden ele almaya çalıştık. Kürtlerin savaştıkları egemen milletler olan Türkler, Persler ve Araplardan farklı olarak Kürt ulus fikri, ilk kez Ehmedê Xanî tarafından 1693-94’te yazılan Mem û Zîn’de formüle edildi. Xanî, Kürtlerin değer, misafirperverlik ve cömertlik kalitesi bakımından komşu halklarından daha üstün olduklarına inanıyordu. Alt düzeydeki politik statüleri ise esasen, beyler arasındaki kopukluktan kaynaklanan bir Kürt devletinin olmayışından ileri geliyordu. Çözüm de Kürtleri koruyacak, Kürt dilini ve edebiyatını teşvik edecek bir Kürt kralının olmasıydı. Kürt milliyetçiliğinin ikinci havarisi olan Hacî Qadirê Koyî’nin (1817-1897) fikirleri, Kürt ulusal ideolojisinde yeni bir aşamanın şafağını, yani ‘feodal milliyetçiliği’ yıkarak, orta sınıfın milliyetçiliğine geçişi gösteriyor. Koyî, geleneksel aristokrat liderlere ve ruhban sınıfına şiddetle karşı çıkıyor; Kürt devletinin oluşturulması çağrısında bulunuyor, Kürt dili ve edebiyatının kullanılmasının propagandasını yapıyor ve modern laik eğitimin benimsenmesini teşvik ediyordu. Kaydedilmelidir ki, Kurdayetî’de dinî etmenlerin hiçbir önemli rolü yoktur. Her ne kadar Ehmedê Xanî ve Hacî Qadirê Koyî gibi iki havarisi ruhban sınıfından gelmiş olsa da Kurdayetî esas olarak laik bir milliyetçiliktir. Çünkü Kürtlere karşı uygulanan dinsel ezilme, ulusal ezilmenin bir bileşeni değildi ve egemen güçlerle ortak din benimseniyordu. Hem Xanî’nin hem de Koyî’nin ortaya koyduğu milliyetçiliğin ve bugünkü anlamda da Kurdayetî anlayışının ortak iddiaları şu şekilde ifade edilmiştir: ‘Kürtler en az üç bin yıl boyunca bugünkü topraklarında yaşamış tek bir ulusu oluştururlar. Pek çok emperyal ırkın, yani Asurların, Perslerin, Yunanların, Romalıların, Arapların, Moğolların, Türklerin yükselişi ve düşüşüne tanık olmuşlardır. Kendi tarihleri, kendi dilleri ve kendi kültürleri vardır. Ülkeleri haksız bir biçimde pay edilmiştir. Ama bu toprakların özgün sahipleridirler, yoksa ülkelerini gasp edenlerin geçici hevesleriyle verilen sınırlı imtiyazları olan azınlıklar olarak hoş görülen yabancılar değildirler.” (Edmonds 1971:88).

Ülkeleri haksız yere gasp edilen Kürtler, hem etnik bir kırımdan geçirilerek hem de kültürel ve varoluşsal bir yıkıma uğratılarak neredeyse tüm insani hakları ellerinden alınmıştır. Tüm bu yıkımlar şüphesiz psikolojik bir yıkımı da beraberinde getirmiş ve travmatik etkiler bırakmıştır. Yine de Kürtler, yüzyıllardan bugüne travmalarından daha güçlü çıkabilmenin örneklerini ortaya koymuş bir millettir ve cellatlarına en büyük paradoksu yaşatmışlardır: “...Tanrım, bu ne zor bilmece: Öldürdükçe çoğalıyor adamlar ve ben tükenmekteyim öldürdükçe...” (Ataol Behramoğlu, Dörtlükler, 1974).

Travma Sonrası Büyüme (TSB) ve Logoterapi

Travmatik yaşantılar, ruh sağlığını bozan kalıcı ve derin izlerdir. Kısa süreli etkileri olabildiği gibi, uzun sürede yaşam kalitesini olumsuz etkileyen, ruhsal çöküntü ile beraber insanlara ve dünyaya karşı güvensizlik duygusu yükleyen, hatta kişinin kimliğini altüst eden bir etkiye sahiptir. Travma Sonrası Büyüme (TSB), önceki işlevsellik seviyelerinin ötesinde gelişmeyle ilgili değişim sürecidir ve dünyamızı ve yaşamlarımızı anlamlandırmamıza yardımcı olan bir süreçtir. TSB, pozitif psikolojinin olumlu ve olumsuz yaşam deneyimlerinin etkileşiminin gelişmemize yardımcı olduğu yaklaşımıyla yakından uyumludur (Joseph, 2013). Aslında, travmatik olayların uzun vadede kişide birtakım radikal dönüşümlere ve olumlu değişimlere yol açabileceği fikri, yüzyıllar boyunca felsefi, edebi/mitolojik ve dinî kaynaklarda yer almaktadır (Affleck ve Tennen 1996). Neredeyse tüm peygamberler bu yönleriyle bilinir. Elbette, bireylerin bilgelik için ya da kendilerinin daha gelişkin hâliyle ortaya çıkmak için travma yaşamaları gerekmez, ancak yine de kritik yaşam olaylarının bilgelik için hızlandırıcı olduğu varsayılır (Webster 2010). Nitekim pek çok araştırma, bilgelik ve TSB’nin olumlu yönde ilişkili olduğunu saptamıştır (Aldwin ve Levenson 2004). Burada Freud’un üzerinde durduğu önemli bir nokta duruma açıklık getirecektir. Freud’a göre geçmişte yaşanan deneyimlerin farkındalığı eşliğinde, insan doğasının şekillenmesi mümkündür (2020). Acının farkındalığı, ona bir anlam yükleme süreci başlattığından bilişsel ve duygusal dönüşüm kaçınılmaz hale gelmektedir ve ancak travmatik olayın bilinçli farkındalığı insan şemasında bir anlam kazanacaktır, olumlu dönüşüme katkı sağlayabilecektir. Fakat yine de aynı travmatik olay, herkeste aynı etkiye sahip olmayacağı için; birey psikolojik olarak daha dayanıklıysa ya da bireyin temel şemaları olayı açıklamaya ve anlamlandırmaya yetiyorsa, birey TSB sürecine hiç girmeyebilir ve kişisel bir dönüşüm yaşamayabilir. Psikoterapistler, travma gibi zorlu yaşantılardan sonra büyüme ve gelişmeyi çoğunlukla anlam bulmayla ilişkilendirirler.

Logoterapi, kelimenin özünde de yer aldığı gibi anlam odaklı bir terapidir. ‘Logoterapi’ kelimesi, Grekçe ‘lôgos’ (anlam) ve ‘therapeuein’ (terapi) kelimelerinin birleşimi sonucunda oluşmuş ve ‘Anlam Terapisi’ demektir. Kavram, ilk olarak 1926 yılında Viyanalı nörolog ve aynı zamanda bir felsefe doktoru da olan Dr. Viktor E. Frankl (1905-1997) tarafından dile getirilmiştir. Bir bütün olarak dikkate alınan Logoterapi kavramı, 1948 yılından bu yana psikoterapinin ‘Üçüncü Viyana Ekolü’ olarak tanımlanır. (Bu ekollerden birincisi, Sigmund Freud’un Psikanaliz yöntemi, ikincisi ise Alfred Adler’in Bireysel Psikolojisidir). Frankl, Logoterapiyi tanımlarken bir danışanı ile arasında geçen diyaloğu şöyle anlatır:

Danışanı, Frankl’dan Logoterapi ile Psikanalizin (Freud’un terapide kullandığı yaklaşım) farkını bir cümle ile anlatmasını ister.
Danışan: ‘Psikanaliz sırasında, hastanın divana uzanıp, bazen söylenmesi hiç hoş olmayan şeyleri anlatması gerekir.’

Bunun üzerine Frankl, Logoterapiyi özetle şöyle açıklar:
“Logoterapide ise hasta ayakta durabilir, ama bazen duyulması hiç hoş olmayan şeyleri duyması gerekir.”
Gerçekten de Logoterapi, Psikanalize göre daha az kuralcı, serbest ve daha çok gelecek üzerinde, yani hasta tarafından gelecekte yerine getirilecek anlamlar üzerine odaklanır. Logoterapideki hasta, yaşamının anlamıyla karşı karşıya getirilir ve bazen o güne kadar yaşamının tümden anlamsız olduğu gerçeğiyle karşılaşabilir. Nihai amaç, danışanı kendi seçilmiş amacına ve anlamına yönlendirmektir. Logoterapiye göre, kişinin kendi yaşamında bir anlam bulma arayışı, insandaki temel güdülendirici güçtür. Psikanalizde (Freud’a göre) anlamlar ve değerler genellikle birer savunma mekanizmasıdır. Frankl ise insanların sadece bir savunma mekanizması uğruna yaşamak istemeyeceği gibi, tepki oluşumları uğruna ölmeye de hazır olmadıklarını vurgular. Logoterapide, insanın hayattayken benimsediği anlam, değer ve idealleri uğruna yaşayabilme hatta ölme yetisine sahip olduğunu kabul eder. Frankl, ruh sağlığı konusunda, insanların genellikle bir denge, psikolojideki deyişle ‘homeostasis’e, yani gerilimsiz bir duruma ulaşmayı amaçlamanın tehlikeli bir sonuçlandırma olduğunu düşünür. Çünkü günümüzde insan davranışını yönlendiren gelenek ve dürtülerin etkisinin azalması, zaten onda amaçsızlık ve ne yapacağını bilememek gibi bir boşluk hissi yaratmıştır. Bu durum insanı ya diğerleri ne yapıyorsa onu yapmaya (uydumculuk) ya da kendisinden yapılması istenen şeyi yapmaya (totalitercilik) iter. Frankl, insanın gerçekte ihtiyaç duyduğu şeyin gerilimsiz bir durum değil, daha çok uğruna çaba göstermeye değer bir hedef, özgürce seçilen bir amaç için uğraşmak ve mücadele etmek olduğunu belirtir. Logoterapi, insan varoluşunun özünü sorumlulukta görmektedir. “İkinci defa yaşıyormuşçasına ve ilk kez şimdi yapmak üzere olduğunuz gibi hatalı hareket etmişçesine yaşayın!" (Frankl, 1959). Sanırım Kürt tarihine yön veren çoğu lider ve politikacıların hiç duymadıkları bir söz. Zira Kürtler, politik olarak benzer hataları tekrar etmekte mahirdirler.

Yine de tarihsel süreçte Kürtlerin sürekli egemen güçlerin savaşları arasında kalıp yurtlarının talan edilmesi ve Kürdistan’ın parçalanıp Kürtlerin öz haklarından mahrum bırakılması gibi sebepler, zaman zaman Kürt aydınları ve liderleri arasında millî bir duygu ortaya çıkarmıştır. Yakın zamanda da Kurdayetî’nin gelişmesine yol açan yaşamsal dönüm noktaları vardır. Bunlardan biri elbette acı yaşantılarla ortaya çıkan boşluk, anlamsızlık gibi travmatik sonuçları olan; egemen ülkelerce asıl hedefi kültürüne sıkı sıkıya bağlı olan Kürt bölgelerini parçalayıp asimilasyona açık hâle getirmek olan zoraki göç ettirmeler, köylerin yakılıp boşaltılması ve Kürtlerin başlıca ekonomik varlıklarının yok edilmesidir. Kürtler, bu acı deneyimlerden sonra sosyal örgütlenmede başlıca değişimler yaşadı. Kırsal nüfusun hemen hemen tamamen yerleşik hale gelmesi, kentleşmenin büyümesi ve memur sınıfı gruplarından oluşan yeni bir orta sınıfın ortaya çıkması bunlardan bazılarıdır. Göçün kendisi başlı başına bir sosyal değişimi getirdiği için, travmaya sebep olabilecek bir kriz durumudur aslında. Bu tür asimilasyon politikaları, Kürtlerde kendi dilini konuşmaktan utanma, aidiyet belirsizliği ve kültürel yabancılaşma gibi sonuçlar doğurmuştur. Özellikle şehirleşmeyle birlikte bu asimilasyon daha görünmez ama daha derin hale gelmiştir. Ancak asimilasyon kimi bireylerde ters tepkilere yol açmış; bastırılmış kimlik, savunma güdüsüyle yeniden canlanmıştır. Bir olayın travma yaratmasındaki en büyük faktör, insanın o durumu anlamlandıramamasıdır. Bu göçler elbette bir doğal afet sonucu veya istemli göçler değildi; o yüzden görünür anlamları yoktu. Bir insanın diğerini kendi evinden zorla çıkarıp başka yere sürmesinin ise hiçbir anlamı yoktu. Göç eden milyonlarca Kürt ekonomik zorluklar, eğitimsizlik ve zorlu yaşam şartlarının içinde bir amaç ve anlam boşluğuna düştü. Anlam arayışı, politik Kürt gençleri arasında zorunlu bir dürtü olarak kendini ortaya çıkarmaya başladı. Yaşanılan onca acının bir anlamı var mıydı? Bu anlam nasıl keşfedilecekti? Anlam aranıp bulunması gereken bir hazine mi yoksa yaratılması gereken bir sanat eseri miydi? Viktor Frankl, Auschwitz toplama kampında kaldığı süre boyunca bu sorulara cevap aramış ve kuramını bu sorular temelinde oluşturmuştur.

Logoterapiye göre yaşamın anlamı 3 farklı yoldan keşfedilebilir:
1.    Bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak
2.    Bir şey yaşayarak ya da bir insanla etkileşerek
3.    Kaçınılmaz acıya karşı bir tavır geliştirerek.

Kürtlerde, Kürt milliyetçiliğinin bir sonuç ve anlam olarak ortaya çıkması için yeterince acı yaşandığı kanaatindeyim. Elbette millî duyguların ortaya çıkması için sadece olumsuz yaşantıların olması gerekmez ama Kürtlerde bu duygular, genellikle olumsuz yaşantıların içeriden birikip olumlu bir etki ile o yaranın deşilmesiyle ortaya çıkar. Millet olarak varlığı kabul edilmeyen Kürtlere kendisini ‘ne’ olarak görme hakkı bile tanımayan dönemin Türk devlet kaynaklarında Kürtler için "Kendilerini Kürt sananlar" ifadeleri bile kullanıldı. Bu ifadeler 1960 darbesinden sonra Türk ordusu tarafından yazılan ve “Kürt” kelimesini kullanmayı reddeden 1961 tarihli “Doğu sorunu” üzerine bir raporda yer almaktadır. Bir milletin düşünebilme yetisini yok sayan bu ifadeler, Kürtlerde psikolojik olarak en zorlu duyguyu, varoluş kaygısını ortaya çıkarmıştır. Kürtlerin uzun yıllar varlıklarının inkâr edilmesi, kolektif bir görünmezliğe yol açmıştır. Bu görünmezlik; aşağılık kompleksi, sessizlik ve içsel çatışmalar üretmiştir. Kimliksel varoluşun reddedilmesi, bireyde ‘ben kimim?’ sorusuna yol açarak bir kimlik krizi yaratmıştır. Sanırım Frankl’ın ‘bir şey yaşamak’tan bahsettiği şey, bu kadar acı ve ağır olmasa da, kastettiği tam olarak bu gibi insanı anlam arayışına iten yaşantılardır. Neticede kendisi olarak var olmasına izin verilmeyen bir millet elbette yaşamın her çatlağından dışarıya süzülmenin yollarını arayıp bulacaktı. Kürt milliyetçiliği bu anlamda büyük bir ışık huzmesi olarak göründü. Bu süreçte çok kıymetli insanlarla da etkileşime geçildi ki buna en güzel örnek, hayatın bir ironisi gibi karşımıza çıkan, aslında Çorumlu bir Türk olan ama hayatı boyunca Kürtlerin millî haklarını savunmuş, bunları bilimsel ve teorik olarak ortaya koyan İsmail Beşikçi’dir. Beşikçi, Kürtlerin yaşadığı anlam bocalamasını fark etmiş ve yükselen Kürt milliyetçiliğini, onun nihai ve anlamlı bir amaç olarak görülmeye başlandığını şöyle açıklar: ‘Şimdiye kadar Kürt aydınları hep, kendi verimli güzelim toprakları çorak bırakıp başkalarının bahçelerine su taşımışlardır. Günümüzde bu durum hızla değişmektedir. Kürtler, artık çorak bıraktıkları kendi topraklarını yeşertmenin mücadelesi içindedirler.’ (1987-1993). Sömürülen ve Adleryen bir bakışla ‘aşağılık duyguları’ olan Kürt milleti için bir Türk’ün kendilerinden daha fazla onların millî değerlerini savunması anlaşılacak bir durum değildir. Bu yüzden Kürtler’in İsmail Beşikçi ile tanışması, onunla etkileşimi günümüz Kürt milliyetçiliğinin bir anlam olarak ortaya çıkmasında önemli bir yere sahiptir. Frankl’a göre yaşamda bir anlam bulmanın üçüncü yolu acı çekmektir. Burada fiziksel acının ötesinde, umutsuz bir durumla karşılaşıldığında ya da değiştirilemeyecek bir kaderle yüz yüze gelindiğinde bile yaşamda bir anlam bulunabileceği varsayılır. Frankl, sadece insana özgü olan o eşsiz insan potansiyelinin verdiği güçle bir trajediyi bir zafere, var olan zorlukları da insan başarısına dönüştürülebileceğini söyler. 'Her nasılsa acı, bir özverinin anlamı gibi anlam bulduğu anda acı olmaktan çıkıyor' (1959). Tabii bu noktada Frankl şu konuya kesin bir açıklık kazandırıyor: Bir anlam bulmak için tabii ki acı çekmek gerekmiyor, sadece acıya rağmen anlamın olası olduğunu vurguluyor. -Acının kaçınılmaz olması koşuluyla- acı, anlama bürünmüş bir şekilde kabul edildiğinde acının hafiflediğini varsayıyor. Tabii ki acının kaçınılabilir olduğu durumlarda yapılacak en anlamlı şey ister ruhsal veya fiziksel ister politik olsun, acıya yol açan nedeni ortadan kaldırmak olacaktır. Çünkü gereksiz yere acı çekmek, kahramanca değil, mazoşistçe bir tutumdur. Anlatılmak istenen felsefik açıdan Nietzsche’nin ‘Beni öldürmeyen acı, güçlendirir’ ve ‘Amor fati’nin psikolojik bir karşılığıdır ve acının pasif, edilgen etkisi değil, aktif ve canlı tutan sonucu söz konusudur. Bu bakış açısı Kürtlerin acı deneyimleri üzerinde bir yönüyle eksik kalsa da yine kendine bir alan bulmaktadır. Bunu Frankl’ın Auschwitz kampındayken kamp arkadaşları ile içinde bulundukları acı durumu anlamaya çalışırken ortaya koyduğu ve kuramına da temel oluşturan bakışı ile anlayabiliriz. Auschwitz, Nazi Almanyasının kurduğu en büyük toplama, zorunlu çalıştırma, sistematik katliam ve imha kampıydı. Frankl burada kaldığı müddet boyunca birçok kez ölüm kaygısı yaşadığını ve yaşadıkları bunca acının nihai bir anlamının olup olmadığını sorguladıklarını belirtiyor:

‘Yoldaşlarımın sorusu şöyleydi: ‘Bu kampta hayatta kalacak mıyız? Eğer kalmayacaksak, bütün bu acıların hiçbir anlamı yok.’ Benim sorumsa şuydu: ‘Bütün bu acıların, çevremizdeki bunca ölümün bir anlamı var mı? Çünkü eğer yoksa hayatta kalmanın kesinlikle hiçbir anlamı yok!’ (1959).

Asıl amacı sistematik bir yok etme ve imha etme, ortadan kaldırma olan ve sadece fiziksel olarak işe yaradığınız müddetçe hayatta kalmanıza izin verilen bir kampta sorulan bu hayati sorunun cevabı da hayatiydi. Çünkü yoldaşların kendine verdiği cevap, onları genelde bir boşluk hissine, depresyona, eylemsizliğe ve sonucunda kampın gaz odasına olmasa bile seçilmiş bir intihara sürüklüyordu. Kürdistan’da egemen devletlerin yüzyıllardır uyguladığı asimilasyon ve asimile edemediğini yok etme politikaları Kürdistan’ı bir Auschwitz’e dönüştürmüş durumda. Çoğu Kürt bu zorlu kampta kendilerine şöyle sordu ve soruyor: ‘Gelecekte bağımsız ve özgür olabilecek miyiz? Kürdistan’da kendi anadil ve kültürümüzle yaşayabilecek miyiz? Eğer bunlar olmayacaksa –ki işgalci devletler çok güçlü ve Kürdistan paramparça -bütün bu acıların bir anlamı yok!’ Bu tür bir soruya verilmiş cevabın etkileri hala sürmekle beraber Kürtleri uzun bir dönem boşluğa, çelişkili ve anlamsız arayışlara itti. Çoğu Kürt işgalci devletlerin egemenliğini kabul etmek zorunda kalarak pasif bir şekilde onların çizdiği sınırlar içinde hayatta kalmayı seçerek asimile olmaya açık hale geldiler. Kürt milliyetçiliği, bu soruyu daha anlamlı bir biçimde yeniden sormayı başardı: ‘Bütün bu acıların, ölümlerin ve yok sayılmanın bir anlamı var mı? Eğer yoksa tüm bunları yaşamanın gerçekten hiçbir anlamı yok!’ Bu daha etkili, acı ve kayıpları onurlu bir şekilde kabul edici ve Kürtleri bir amaca yönlendiren aktif bir soru olmakla beraber, onlara gelecekte bağımsız ve özgür bir Kürdistan vaadi ile umut aşılayan da bir cevap barındırıyor. Evet, acıların bir anlamı var! Kürtler acılarının nihai bir anlam bulacağı bir Kürdistan kurulacağını düşünmeye başladılar. Ve bu anlam insanı güdüleyen, çaba göstermeye iten, zorlu koşullarda bile geleceğe yürüyebilmek için yol gösterici olmaya başladı. Bugün Kürt milliyetçiliğinin etkisiyle ortaya çıkan Kürt tarihsel bilinci, Kürdî kültürü yeniden yaşamın içine dahil etme ve Kürtçenin yeniden eski canlılığına kavuşması için eserler ortaya koyma çabası Frankl’ın ilk anlam keşfetme yolu (bir eser yaratarak ya da bir iş yaparak) olarak karşımıza çıkmaktadır. Kürtler, artık klasik döneminde olduğu gibi bir iş yapıyor, sanat icra ediyor ve eserler ortaya koyuyor. Tüm bu etkinlikler sadece estetik değil, aynı zamanda psikolojik bir iyileşme ve güçlenme alanıdır. Hem bireysel dönüşüm hem de toplumsal iyileşme için güçlü birer araçtır. Günümüzde artan bu çabalar, Kürtlerin travma sonrası büyüme ve gelişimine en iyi örneklerdir. Yukarıda da değinildiği gibi travmatik yaşantılar, acılardan anlam çıkarma, beceri gelişimini arttırma ve psikososyal işlevselliği arttıran bir sürece yol açmaktadır. Travmatik bir olayın ardından en sık gözlemlenen sonucun dayanıklılık olduğu belirtilir. Bu yüzden olsa gerek ki, Kürtler en çok direnişleriyle var olmuşlardır. Göç ettirildikleri hemen hemen her yerde kültürlerini sürdürmeyi hatta bazen baskın kültür olmayı başardılar. İçinde bulundukları dışlayıcı, ötekileştirici ve aşağılanma tepkilerine karşı çoğunlukla millî kimliklerini öne çıkararak karşı koydular. Her ne kadar zorlansalar da baskın devletlerin eğitim, hukuk, sağlık ve ekonomik kurumlarını benimsemeyerek yaşamlarını kendi iç dinamikleri içinde sürdürmeye çalıştılar. Üst kuşaklardan aktarılan sözlü travma anlatıları ve kendilerinin de benzer yaşantıları; artık şehirli, eğitimli, görece daha varlıklı Kürt gençlerinin içinde millî bir duyguyu beslemiş ve bugünkü uyanışı, yükselişi ortaya çıkarmıştır. Kürtler, kaçınılmaz travmalarını ve acı yaşantılarını, ağlak bir kurban zihniyetinden sıyrılıp artık amaçlı bir yaşam için güdüleyici bir faktör olarak kullanmaya başladılar. Çekilen onca acıya değmenin çabası içindeler. Hiç kuşkusuz bu psikolojik dönüşüme ve gelişime en büyük katkıyı sağlayan ve yeniden bir Kürtlük bilinci oluşturan Kürdistanî bakış ve Kürt milliyetçiliğidir.

Kaynakça
Amir Hassanpour, Kurdistan’da Milliyetçilik ve Dil 1918-1985, çev. İbrahim Bingöl Cemil Gündoğan, Avesta Yayınları.

Anthony D. Smith. 2021. Milliyetçilik Yeniden Mi Diriliyor? Milletlerin Yenilenmesinde Mit ve Bellek. Çev. Zozan Goyi. Kürd Araştırmaları. 
Aydoğdu, İsmail. EhmedêXanî’nin Kürt Milliyetçiliğine Etkileri. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Mart, 2018. 
İsmail Beşikçi, Kendini Keşfeden Ulus Kürtler, İBV Yayınları.
Dursun, Pınar - Söylemez, İbrahim. Travma Sonrası Büyüme: Gözden Geçirilmiş Son Model ile Kapsamlı Bir Değerlendirme. Türk Psikiyatri Dergisi 2020;31(1):57-68.
Hobsbawm, Erik, 1780’den Günümüze Milletler ve Milliyetçilik, çev. Osman Akınhay, Ayrıntı Yayınları.
Viktor EmilFrankl, İnsanın Anlam Arayışı, çev. Selçuk Budak, Okuyanus Yayınları.
John MiltonYinger, Ethnicity, Source of Strength, Source of Conflict.
Smith, Anthony. Nationalism: Theory, Ideology, History. Polity, 2010.
Ernest Gellner, Uluslar ve Ulusçuluk, çev. Günay Göksu Özdoğan, Büşra Ersanlı, Hil Yayınları.
Christopher Houston. 2013. Ulus Sayılmayanın Anti Tarihi: Antropoloji Tarihinde Kürtler, sömürgecilik ve Milliyetçilik. Kürd Araştırmaları. https://kurdarastirmalari.com/yazi-detay-oku-249.
https://www.kurdarastirmalari.com/yazi-detay-milliyet-ilik-yeniden-mi-diriliyor-milletlerin-yenilenmesinde-mit-ve-bellek-98.
Goyî, Zozan. 2024. 80/90 Kuşağı Kürtlerin İlköğrenimdeki Kolonyal Deneyimleri. RûpelaNû.https://www.rupelanu.org/8090-kusagi-kurtlerin-ilkogretimdeki-kolonyal-deneyimleri-makale-zozan-goyi-29803h.htm
Logoterapi Enstitüsü Türkiye, ‘Logoterapi Nedir?’, erişim: 19 Ekim 2025, https://www.logoterapi.org/logoterapi-nedir.
Petr, Bob. Pain, DissociationandPosttraumaticGrowth. Charles University, Prague, CzechRepublicReceivedAugust 18, 2009.
Fredrike, P. Bannink. PosttraumaticSuccess: Solution-FocusedBriefTherapy. Access July 10, 2008.
Tedeschi, RG ve Calhoun, LG (2004).PosttraumaticGrowth: ConceptualFoundationsandEmpiricalEvidence. PsychologicalIncuiry 15 (1):1-18.
Tunç, Hüseyin. Kurdayetî ve Kürt Milliyetçiliği: İhtiyaç veya Ayrılık. 2018. Zanj KritikKüresel Güney Çalışmaları Dergisi. 2(1):43
Cantekin, Yeliz ve Atalay, Rahmi. Travmanın Yaratıcı Etkinliğe Yansımaları. 2020. Tykhe, 5 (9): 217-230.

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin

DOSYA İÇERİĞİ