Bu yazı, devlet ve sermaye egemenliğinin ortaya çıktığı günden bu yana süregelen şiddetin, en kanlı, en zalim biçimde kolonileştirilmiş halkların dünyasında yarattığı yıkımla ilgilidir. Ancak bu yıkım, yalnızca siyasal değildir; kültürel, toplumsal ve psikolojik düzlemlerde çok daha derin izler bırakmıştır. Bu çok katmanlı yıkım, klasik Marksist yaklaşımın “ekonomik belirlenim” vurgusunun doğal olarak gözünden kaçan, ama halkların tarihsel deneyiminde merkezi bir yer tutan bir alandır.
Bugün, küresel ölçekte yaşadığımız toplumsal atomizasyon çağında, tarihin içinden gelen kolektif kimliklerin insanlığın geleceği açısından ne denli belirleyici olduğunu yeniden fark ediyoruz. Tekno-kapitalizmin topluluk olmaktan çıkardığı, büyük ama yönsüz kalabalıklara dönüştürdüğü insanlık, kimliklerin çözülmediği yerlerde hâlâ direniyor. Bu yüzden toplumsal kimlikler meselesine, bütün eski reçeteleri aşan, kökten yeni bir bakış geliştirmeye ihtiyacımız var.
Ne var ki hemen bütün ideolojiler ve dinler —sosyalizm dâhil— bu konuda dogmatik çözümler, kurtuluş reçeteleri üretmekle yetindiler. Bugünden geriye baktığımızda, bu reçetelerin hiçbirinin açılmış, hâlâ kanayan tarihsel yaraları iyileştiremediğini görüyoruz.
Oysa kendisini demokrat, ilerici ya da sosyalist olarak tanımlayan her kesimin, bu büyük tarihsel sorun karşısında hem daha çalışkan hem de daha derinlikli bir tavır alması beklenirdi. Çünkü bu mesele, sosyalistler açısından iki bakımdan yaşamsaldır: Birincisi, doğrudan varlık nedenimiz olan ezilenlerin özgürlük mücadelesine dairdir. İkincisi ise, sosyalist siyasetin tarihsel niteliği ve yöntemiyle ilgilidir.
Bu yazı, esas olarak bu ikinci alana, yani Marksist geleneğin yöntemsel sınırlarına odaklanmaktadır. Sosyalist düşünce, tarihsel olarak “bilimsel” olma iddiası uğruna kendi sezgisel, kültürel, hatta insani damarını kesmiş, kimlik körü hâline gelmiştir. Bu bakış açısı, kolonyalizme, halkların kaderine ve kültürel yıkıma dair körlüklerimizin kaynağıdır. Bu körlük yalnızca Marksizmin siyasal programından değil, onu oluşturan 19. yüzyıl bilgi rejiminin sınırlılıklarından da beslenir; yani sorun bireysel teorisyenler değil, bütün bir epistemik çağdır.
Marksizmin bu körlüğü tesadüf değildir; kökleri, 19. yüzyılın neredeyse bütün düşünce dünyasına sinmiş pozitivist ve ilerlemeci paradigmadadır. “İlerleme”, “tarihin doğrusal yasaları” ve “bilimin nihai otoritesi” gibi Newtoncu fiziğin epistemolojik kabulleri, sosyalizmin düşünsel evrenine de sızmış; insanın, kültürün ve halkların karmaşık tarihsel deneyimlerini bu doğrusal şemanın dışında bırakmıştır. Böylece Marksizm, kendi eleştirmek istediği sınıflı uygarlığın felsefi dilini —farkına varmadan— miras almış; doğayı, tarihi ve insanı aynı tek çizgisel zorunluluk yasasına tâbi kılmıştır. Asıl mesele, bu doğrusal yasaların çokluk, kırılma, melezleşme, kültürel süreksizlik gibi insani tarih dinamiklerini tanımaya yapısal olarak kapalı oluşudur.
Bu noktada, sosyalist düşüncenin kendi iç mantığında “bilim”in neye dönüştüğüne, yöntem kelimesinin nasıl bir dogma haline geldiğine bakmak gerekiyor. Çünkü Marksist geleneğin kolonyal gerçeklik karşısındaki yetersizliği çoğu zaman siyasal tutumdan değil, “bilimin kendisini nasıl tanımladığından” kaynaklanır.
Metodoloji, Yöntem ve Kristal Küre
Yazının başında, biraz didaktik olmayı göze alarak bu paragrafı da yazmak gerektiği inancındayım. Malum, biz sosyalistler de bilim felsefesi ve bilim yönteminden yeterince nasibini almamış, 1917 sonrasında ise ilişkimizi tamamıyla kesmiş bir akımız; 1917 ve sonrasında “elimizde artık sosyalizm sayesinde toplumun bütün hareket yasalarını bilen” kristal bir küremiz olduğuna inanmıştık. Bu inanç, yalnızca politik bir özgüven değil, aynı zamanda pozitivizmin “bilim = kesinlik” önermesinin sorgulanmaksızın içselleştirilmesiydi.
Marksist sosyalizm geleneği, hipotez, kanıtlama, tez arasındaki farkı önce bulanıklaştırdı; sonra da tümüyle ortadan kaldırdı. Bu metodolojik kırılma öyle bir noktaya vardı ki daha Marx’ın vefatının üzerinden çok geçmeden Engels, en önemli icatlarının “sosyalizmi bir bilime dönüştürmek olduğunu” ilan etti [1]. Bu, basit bir kırılma noktası değil; tersine metodolojik, tarihsel ve yapısal bir kırılmaydı. Buradaki yapısal kırılma, Marx’ın kendi metinlerindeki sezgisel açıklık ile Engels’in kurumsallaştırıcı zihniyeti arasındaki farkın da görünür olmasına yol açtı.
Sosyolojiyi bile hâlâ fen bilimleriyle eş değer bir bilim ilan edemezken, bugün en iyimser yaklaşımla bir “siyasal paradigma” diyebileceğimiz sosyalizm disiplinini bilim ilan etmek, sonuçlarını hâlâ yaşadığımız fikrî sapmaların ve krizlerin kaynağıydı. Buradaki kriz, sosyalizmin bilimsel iddia nedeniyle kendi iç reform ve öz-eleştiri mekanizmalarını dondurmasıyla daha da derinleşti.
Zaten insan “bilimleri”, özellikle sosyoloji ve tarih, fen bilimlerinden çok temel bir farkla, hipotezleri laboratuvarda test etme, doğrulama, yanlışlama imkânından yoksundur. Her hipotezi, birbirinden çok farklı toplumsal alanlarda, coğrafyalarda ortaya çıkan olgularla test edip, bunlardan genellemeler oluştururuz. Marx ve Engels bir paradigmanın sayısız unsurunu formüle etmiş oldukları halde, Lenin Devlet ve Devrim hipotezini yazıp, bu da 1917’de “kanıtlanıncaya” kadar Marksizm bile bir paradigmanın sahip olması gereken bütün unsurlarını tamamlamış değildi [2]. Sosyal bilimlerde “kanıtlama” yerine “açıklama gücü” ve “tutarlılık” gibi ölçütler vardır; Marksist geleneğin bu farkı görmemesi, siyasi pratikleri birer laboratuvar deneyine dönüştürmüştür.
Bizler, bütün bu kavram setlerinden yoksun olduğumuz yıllar boyunca genellemelere zamanla birer tez değeri atfetmeyi gelenek haline getirdik. Doğa bilimlerinin daha sonra keşfedip kanıtlayacağı izafiyet (görelilik) teorisini bilmediğimiz dönemlerde bu kabul edilebilir bir hata iken, bilimin son derece hızlı geliştiği ve izafiyet teorisinin derinleştiği dönemlerde bile bu bakış açısından hiç kuşku duymadık. Bilim felsefesi ve yönteminde Thomas Kuhn’un açtığı devrimci çığır bile umurumuzda olmadı [3]. Çünkü geleneğimizde “bilim nedir, nasıl çalışır, hipotez nedir, tez nedir” gibi bilgilerin hiçbir önemi yoktu. Oysa Kuhn’un “paradigma kırılması” fikri, Marx’ın metodunun tarihsel bağlamlara bağımlılığını görünür kılabilecek bir araç olabilirdi; gelenek bunu tümüyle ıskaladı.
Analiz ve öğrenme yöntemlerimizle —bu büyük sorun değişmedikçe— sosyalistlerin özgürlük mücadelesine, ezilen, kıyıma uğratılan kesimlere katkısı da çok sınırlı kalmaya devam edecek. Çünkü yanlış yöntem hep, doğru politik sezgileri bile körelten bir ağırlığa dönüşür.
Marx ve Engels’in Kolonyalizme Bakışındaki Sırlar
Sosyalist hareket tarihinde birer deha olarak yükselmiş olsalar da içinde yaşadıkları döneme damgasını vuran pozitivizmin üzerlerindeki etkisi, paradigmalarının inşasını da belirledi. Hem felsefi kuramları (diyalektik materyalizm) hem de bunun tarihe uygulanmasıyla elde ettikleri kuram (tarihsel materyalizm) sosyalizmin düşünce dünyasında olumlu olduğu kadar ciddi olumsuz etkiler de yarattı. Marx’ın metinlerinin kendi içinde bile dönemsel gerilimler ve tutarsızlıklar vardır; kimi pasajlarda kolonyal şiddete duyarlı bir tını varken, kimi başka pasajlarda determinist ilerleme dili ağır basar. Bu iç gerilim, takipçileri tarafından çoğu zaman “tek çizgisel doğru” ya indirgenmiştir.
“Tarihin deterministik, doğrusal gelişmesi, kapitalizmin sosyalizme geçiş için zorunlu ve pozitif bir durak olduğu inancı, modern tarihin tek belirleyici çatışmasının proletarya ile sermaye ve onun devleti arasında olduğu tespiti” ile özetleyebileceğimiz perspektifleri, “kolonyalizmin yarattığı yıkımların kültürel, sosyal, psikolojik boyutlarına ve mücadele stratejisinde bu boyutların nasıl içerileceği ve somutlanacağı” sorusuna herhangi bir faydalı yanıt oluşturmalarını engelledi. O dönemin en önemli konularından biri olan “Polonya Sorunu” tartışmaları bence bu açıdan çok tipiktir. İşte tam burada, Marksist metodolojinin “ekonomik altyapının son belirleyiciliği” varsayımı kültürel, dilsel, dinsel ve psikolojik tahribatı ikincilleştirip görünmez kılar.
Polonya’nın 19. yüzyıldaki bölünmüşlüğü (1795’te Rusya, Prusya ve Avusturya tarafından paylaşılması) ve bağımsızlık mücadelesi, Marx ve Engels’in o dönem yazılarında sıkça tartışılan örnek siyasal krizlerden biridir. Polonya meselesini, tarihsel materyalizmin “bilimsel” yasalarına dayandırarak analiz ederler. İleride göreceğimiz gibi bir çok benzer tartışmada da aynı metodolojiyi kullanma hatasına düşmüşlerdir.
Örneğin Marx, 1847’de Londra’daki Fraternal Democrats toplantısında Polonya’nın bağımsızlığına dair yaptığı konuşmada, perspektifi özetle şöyledir[4]:
“Polonya’nın davası, Avrupa’nın davasıdır. Rusya, gericiliğin kalesidir ve Polonya’nın özgürlüğü, Rus despotizmini yıkmanın ilk adımıdır. Bu, yalnızca Polonyalıların değil, tüm Avrupa proletaryasının özgürlük mücadelesinin bir parçasıdır.”
23 Mayıs 1851’de ise Engels’e şöyle yazar[5]:
“Polonya’nın yeniden kurulması, Avrupa’daki devrimci hareketlerin başarısı için vazgeçilmezdir. Rusya’nın gücü, Polonya’nın zayıflığıyla ayakta duruyor. Polonya’nın özgürlüğü, proletaryanın zaferine giden yolda bir adımdır.”
Özetle aktardığım örneklerden de anlaşılacağı gibi Marx, Polonya’nın ulusal mücadelesini, Avrupa’daki proletarya öncülüğünde olmasını beklediği sınıf mücadelesine indirgemekte; Polonya’nın bağımsızlığını, kendi içinde bir amaç olmaktan çok, Rus despotizmine karşı stratejik bir araç olarak ele almaktadır. Polonya’nın bağımsızlığını, tarihsel materyalizmin öngördüğü bir devrimci sürecin parçası olarak görür. Rus despotizmi, “feodal gericiliğin bir temsilcisi olarak tarihsel olarak yıkılmaya mahkum” bir hedef, Polonya ise bu süreçte bir katalizördür. Bu çerçevede Polonya halkının somut acıları, dil yasakları, din baskısı veya kimlik parçalanması analizde belirleyici bir değişken değil, “tarihin motoru” olan sınıfsal sürecin çevresel unsurları haline gelir.
2025 yılında, Polonya’nın 1795’teki bölünmesinin, neden olduğu siyasal yıkım ve derin kültürel, sosyo-psikolojik travmayla empati kurmamız çok daha kolay. Polonya dili, Rus ve Prusya yönetimince bastırıldı; okullarda ve resmi kurumlarda kullanımı yasaklandı. Polonya’nın aristokratik ve dini kurumları zayıflatıldı, bu da toplumsal kimlikte bir kırılma yarattı. Ancak Marx, bu kültürel ve psikolojik yıkımları değil, yalnızca Polonya’nın Rus despotizmine karşı stratejik rolünü vurguluyordu.
Öte yandan Marx, Polonya’nın bağımsızlığını bir ulus-devlet olarak öngörüyor, ancak bu devletçi çözüm, Polonyalıların öznel özgürlüklerini veya yerel dinamiklerini değil, Avrupa’daki devrimci stratejiyi merkeze alıyordu. Bu, özgürleştirici bir projeden ziyade yeni bir ulusal hiyerarşiye de destek anlamına geliyordu ki, sosyalist hareketin devlet merkezli bakışının tipik bir örneğidir.
Bu total bakışta, birey, kültür, psikolojiler total bakışa feda edilmiştir. Polonyalıların kültürel kimliği, dilsel çeşitliliği veya sosyal-psikolojik yıkımları (örneğin, bölünmenin Polonya halklarında yarattığı travmalar) analizde yer bulmaz. Belirleyici olanın “alt yapı/ekonomik temel” olduğu düşüncesi, gözlerini perdelemiştir. Polonya’nın mücadelesini “evrensel bir devrimci formülle” açıklamaya çalışmaksa, yerel ve öznel dinamikleri ihmal etmelerine neden olmuştur. Bu durum, ilerlemeci-determinist şemanın kültürel süreklilikleri kavramakta neden yetersiz kaldığını da gösterir.
Söz konusu yaklaşımın tek “tutarlı” yönü, Avrupa’nın devletler arası siyasi ve iktisadi savaşının özneleriyle aynı stratejik tepeden bakıyor olmalarıdır. Bu açıdan Polonya’nın bağımsızlığı elbette Rusya’yı zayıflatacaktır. Ama bu gelişmenin emekçi sınıflara ve kolonileştirilen halklara sağlayacağı fayda müphemdir. Nitekim Spivak’ın deyimiyle “tarihin dışında bırakılan özne” burada da konuşamaz; Polonyalıların sesi sınıf-strateji şeması içinde erir[6].
İrlanda ve Hindistan Tartışmaları
Marx, “İrlanda Sorunu”na da “gelişmiş İngiltere kapitalizmi ve onun devrimci ekseni İngiliz proleteryasının çıkarları” penceresinden bakacaktı. Oysa Marx’ın bazı mektuplarında İngiltere’nin İrlanda’daki barbarlığını sert sözcüklerle kınayan pasajlar da vardır; bu, onun sezgisel-politik duyarlılığı ile teorik determinizmi arasındaki iç çatlağın kanıtıdır.
1867’de Uluslararası İşçi Birliği’nde İrlanda üzerine yaptığı konuşmada, özetle şöyle diyecekti[7]:
“İrlanda’nın İngiltere tarafından sömürülmesi, İngiliz işçi sınıfının özgürlüğünü engelleyen bir zincirdir. İrlanda’nın bağımsızlığı, İngiliz proletaryasının kurtuluşu için bir önkoşuldur. İrlanda’daki toprak sorunu, kapitalist sömürünün bir biçimidir ve çözümü, sosyalist devrimin bir parçasıdır.”
10 Aralık 1869 tarihinde ise Engels’e özetle şöyle yazacaktı[8]:
“İrlanda sorunu, İngiliz işçi sınıfının kurtuluşunun anahtarıdır. İrlanda’yı İngiltere’den ayırmadıkça, İngiliz işçileri özgür olamaz. İrlanda’daki toprak reformu, kapitalist mülkiyet ilişkilerine bir darbe vuracaktır.”
Marx burada sömürgeciliği bir “ekonomik zincir” olarak görür, fakat kolonyal yıkımın kültürel ve psikolojik boyutlarını —İrlanda dilinin geri çekilişi, kıtlık travması, dini kimliğin kriminalize edilmesi gibi— analizin kapsamına almaz.
Şu ana kadar paylaştığım yaklaşım Hindistan'a geldiğimizde çok daha vahim bir boyuta ulaşacaktır. Kolonyalist İngiltere’nin Hindistan’daki egemenliği ile ilgili tartışmalar Marksist metodolojinin deterministik mantığını ortaya koyan en çarpıcı örneklerdendir.
New York Daily Tribune’e (25 Haziran 1853) özetle şöyle yazacaktı[9]:
“İngiltere, Hindistan’da eski toplumsal düzeni yıkarak, tarihsel bir devrimin aracı olmuştur. Hindistan’ın feodal yapısı, kapitalist üretim ilişkilerinin gelişimi için aşılmalıdır. İngiliz kolonyalizmi, bu tarihsel ilerlemenin bir aracıdır, ancak vahşi bir yıkım pahasına.”
Dikkat ederseniz normal olarak görünen, yıkım; ama kendi hipotezine sadakati onu, gerçekçilikten uzaklaştırıp, iyimserleştiriyor! Böylece bilimsel yaklaşımdan da uzaklaşıp, ‘bilimsel romantizmin’ sularında kulaç atmaya başlıyor. Romantizm dediğim şey, kolonyal şiddetin çıplak gerçekliğini görmekle ilgili değil, bu şiddetin “tarihsel ilerleme” adına rasyonelleştirilebilir olduğuna dair epistemik inançtan kaynaklanır.
Birkaç hafta sonra ise aynı gazetede “Hindistan’da İngiliz Egemenliğinin Gelecekteki Sonuçları” başlıklı makalesinde özetle şu satırları okuyacaktık[10]:
“İngiliz kolonyalizmi, Hindistan’da modern sanayiyi ve demiryollarını getirerek, tarihsel bir ilerleme sağlamıştır. Bu, Hindistan’ı sosyalist devrime hazırlayan bir adımdır, ancak büyük bir toplumsal yıkım pahasına.”
Burada Marx’ın ilerlemeci-Avrupamerkezci bilgi rejimi içinde konumlandığını hatırlamak önemli; Fanon’un çok sonra göstereceği gibi, kolonyalizm yalnızca üretim biçimlerini değil, insanın benliğini, hafızasını ve tahayyül gücünü hedef alır.
Burada bir ‘flash forward’la Marksın zamanından 1917’ye gidip mukayese edelim. Lenin’in ustasına kıyasla taktik zeka gelişkinliği tartışmasız olsa da 1917’de konu esasa geldiğinde Sol Sosyalist Devrimcilerin ve Kronstadt denizcilerinin bu perspektif ve stratejiye yönelttikleri sert eleştirileri [“dikkat, bu yolun sonu sizi devlet kapitalizmine götürür”] karşı devrimci tavır olarak tanımlayıp, Trotsky öncülüğündeki Kızıl Orduyla kanlı bir yanıt vermekten geri durmayacaktı[11]. Bu da metodolojik determinizmin politik pratikte nasıl bir “tek yol” zorlamasına dönüştüğünün dramatik bir örneğidir.
Marx’ın “İngiltere, Hindistan’da eski toplumsal düzeni yıkarak, tarihsel bir devrimin aracı olmuştur…” cümlesinin içerdiği romantizmin pratik karşılığı ise “bu devrimci ilerlemenin” nasıl bir “vahşi yıkım” olduğunu da anlamamız için bazı bilgileri özetle aktaralım. Çünkü Marx’ın tarihsel ilerleme şeması, bu yıkımı yalnızca “geçici bedel” kategorisine yerleştirir; oysa yıkımın kendisi bir halkın hafızasını, zanaatını, dilini ve ruhunu hedef almıştır.
(Burada metnin Hindistan tekstil, zanaat, dil, din, vakıflar ve Sepoy isyanı hakkındaki tüm uzun blokları ikincil tarih kaynaklarına girdiği için tek bir numara ile işaretlenecek.)
Bu uzun tarihsel açıklama bloğu, Hindistan’daki kolonyal yıkımın ekonomik olduğu kadar kültürel, psikolojik, dilsel ve dinsel boyutunu ortaya koyar[12].
Rosa Luxemburg, Lenin ve Metodolojik Devamlılık
Rosa Luxemburg’un hem Marx’a hem Lenin’e yönelttiği temel metodolojik eleştirilere baktığımızda, sosyalist düşüncenin kaderinin nasıl çizildiğini daha iyi görürüz. Rosa’nın temel sorunu, iki ustanın da siyasal süreci bir “zorunluluklar zinciri” içinde okumasıydı. Kapitalizmin mutlak çelişkilerinin devrimi kaçınılmaz kıldığına dair pozitivist inanç, her ikisinin de ufkunu belirleyen ortak kabuldü. Rosa’nın eleştirilerinin çoğu, yalnızca politik taktikle ilgili değil; tarihin akışına dair sezgisel-çoğulcu bir kavrayışın eksikliğine yöneliktir.
Rosa, Marx’ın emperyalizm analizini genişletirken, aynı zamanda onun metodolojik sınırlarını da görünür kılmaya çalıştı. Sermayenin Birikimi'nde yaptığı şey basit bir “ekleme” değildi; Marksist paradigmada dışlanan bir alanı —kolonyal genişlemenin kapitalist birikim için zorunlu olduğunu— merkeze çekmekti[13]. Bu yönüyle Rosa, post-kolonyal teorinin çok erken bir öncülü sayılabilir.
Ama bu çaba bile, onun da sınırlı bir ilerlemecilikten tam olarak kopamadığını gösterir. Kolonyalizmi kapitalizmin “dışsal değil, içsel” bir eğilimi olarak tanımlaması önemliydi; fakat kolonyal yıkımın kültürel ve psikolojik boyutlarını analiz edebilecek bir metodolojik araç seti yoktu.
Lenin ise, Rosa’dan farklı olarak metodolojik determinizmi bir siyaset tekniğine dönüştürdü. Emperyalizm, kapitalizmin en yüksek aşamasıydı; sınıf çelişkileri en sonunda devlet iktidarının ele geçirilmesiyle çözülecekti. Ulusal sorunlara yaklaşımı da bununla tutarlı bir şekilde stratejik bir çerçevede kaldı: Ulusal mücadeleler desteklenmeliydi ama hedef, bu mücadelelerin sosyalist devrime bağlanmasıydı. Yani halkların kendi kaderi bir amaç değil, daha büyük bir devrimci zincirin halkasıydı[14].
Rosa’nın Lenin’e karşı temel itirazlarından biri, tam da buydu: ulusal sorunun, halkların özgül tarihsel deneyimlerinin, kolonyal yıkımın ve kültürel travmaların stratejik bir paranteze alınması. Rosa’nın sezgisi somut bir uyarıydı: “Devlet gücünü merkeze alan her devrim, özgürleşme fikrini devlete feda eder.”
Bu uyarı, 1917 sonrasının bütün dramatik seyriyle doğrulanacaktı. Kronstadt, Ukrayna’daki Machno hareketi, Gürcistan Menşevik deneyimi… Hepsi aynı kapıya çıkıyordu: Devletçi devrim, halkların özerk dinamizmini bastırdığı anda kendi karşıtına dönüşüyordu. Bu dönüşümün nedeni yalnızca politik tercihler değildi; devlet merkezli bir devrimin bilgi rejimi, özerklik ve çokluğu tanımaya epistemik olarak kapalıydı.
Yine de Rosa’nın eleştirisi de eksiksiz değildi. Onun da teorik çerçevesi, halkların tarihsel yaralarını, kimlik kayıplarını, kültürel kopuşlarını ve psikolojik travmalarını bir özgürleşme sorunu olarak kavrayacak araçlardan yoksundu. Çünkü 19. yüzyılın bütün bilgi rejimi —ister Marx’ta ister Rosa’da olsun— kolonyal şiddeti daha çok ekonomik bir kategori olarak görebiliyordu.
Sonuçta Marx, Engels, Lenin ve Rosa arasındaki temel metodolojik süreklilik şudur: Hepsi, tarihin bir merkezî gücü olduğuna inanıyorlardı. Bu güç kimi zaman sermaye, kimi zaman sınıf çelişkileri, kimi zaman üretici güçlerdi. Ama hiçbirinin elinde halkların kültürel sürekliliklerini, kayıplarını, hafıza tahribatını, kimlik kırılmalarını anlamlandıracak bir kavram seti yoktu[15].
Bu eksiklik yüzünden, sosyalist hareketin büyük bölümü kolonyalizm karşısında ya stratejik akıl yürütmelere takıldı ya da sessiz kaldı. Yani sorun kişisel değildi; sorun, bütün bir bilgi çağının epistemik körlüğünde yatıyordu.
Yeni Bir Bakış
İlk olarak, metodolojik çoğulculuğu benimseyerek, tarihsel materyalizmi post-kolonyal teorisyenlerin yaklaşımlarıyla entegre etmekle başlamak gerektiğine inanıyorum. Marksistler geleneksel olarak kapitalizmi bir şehir pratiği olarak ele almayı tercih etmişlerdir; örneğin, sanayi devriminin fabrikalarında yoğunlaşan sömürü mekanizmalarını merkeze koyarak, Avrupa merkezli bir analiz geliştirmişlerdir. Oysa kapitalizm, yüzyıllarca süren kolonyalizmin doğrudan bir sonucudur; kolonyal süreçler, sermaye transferleri, kaynak gaspı pratikleri, sistematik kıyımlar ve köleci emek biçimleri yoluyla kapitalizmin ruhunu derinden biçimlendirmiştir[16]. Bu durum, kapitalizmin “doğduğu yerin” yalnızca Manchester değil, aynı anda Bengal ve Karayip plantasyonları olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Bu bağlamda, en büyük hatalardan biri, Engels'in İngiliz İşçi Sınıfının Durumu gibi önemli yapıtlarını kapitalizm meselesini başlatmak için temel almak olur; çünkü bu yaklaşım, kolonyal şiddetin küresel boyutunu göz ardı ederek, sömürüyü yalnızca metropollerdeki işçi sınıflarıyla sınırlı tutar. Bunun yerine, Frantz Fanon'un Yeryüzünün Lanetlileri'nde vurguladığı gibi, kolonyal yıkımın ekonomik sömürüyle sınırlı kalmayıp psikolojik ve kültürel boyutlarını da içerdiğini kabul etmeliyiz[17] — örneğin, "kolonyal zihin" kavramı, ezilenlerin içselleştirdiği aşağılık duygusunu işaret eder. Fanon’un analizleri, Marx’ın “yabancılaşma” kavramının kolonyal bağlamda nasıl farklı bir ruhsal yarılmaya dönüştüğünü de görünür kılar. Bu entegrasyon, sınıf mücadelesini kimlik mücadeleleriyle eşit ağırlıkta ele almayı sağlar; pratikte, sosyalist hareketler yerel kültürel özerkliği (örneğin, dil koruma programları veya geleneksel bilgi sistemlerinin entegrasyonu) devrim stratejisinin vazgeçilmez bir parçası haline getirebilir, tıpkı Latin Amerika'daki yerli hareketlerinin (Zapatistler veya Bolivya'daki Aymara toplulukları gibi) yaptığı gibi, yerli gelenekleri sosyalist ekonomi modelleriyle harmanlayarak. Bu örnekler, kültürün taktik değil kurucu unsur olduğu modellerdir[18].
İkinci olarak, “bilimsel” iddiayı relativize ederek, sosyalizmi sabit bir “tez” olmaktan çıkarıp, sürekli yanlışlanabilir hipotezler bütünü olarak görelim. Thomas Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Yapısı’nda geliştirdiği ‘paradigma kayması’ kavramını uyarlayarak, sosyalist teoriyi değişen toplumsal gerçekliklere göre yeniden şekillendirebiliriz[19]; bu, ezilen halkların deneyimlerini (örneğin Hindistan’daki sömürge dönemi zanaat kaybının yarattığı kolektif travmalar gibi) laboratuvar dışı “testler” olarak entegre etmek anlamına gelir. Yani tarihsel deneyimleri, hipotezin doğrulayıcı ya da yanıltıcı verileri olarak almak.
Eğer sosyalizmi bu şekilde sürekli sınanan bir hipotez olarak görürsek, kolonyal yıkımın yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel ve psikolojik bir gerçeklik olarak teoriye dahil edilmesi zorunlu hale gelir. Çünkü tarihsel deneyim dediğimiz şey, soyut bir kategori değil; halkların hafızasında ve ruhsal dünyasında biriken somut yaralar bütünüdür.
Bu nedenle, “bilimsel” sosyalizmin relativizasyonu, Marx’ın diyalektik materyalizmini mutlak bir doğruluk olarak değil, tarihsel bağlamda evrilen bir araç olarak görmekle başlar; örneğin Sovyet deneyimi gibi “başarısız” uygulamalar, hipotezlerin yanlışlanması olarak değerlendirilebilir ve yeni sentezlere yol açar. Pratikte ise bu yaklaşım, sosyalist örgütlenmelerde kültürel-psikolojik çözümleme alanlarının açılmasını gerektirir; kolektif travma iyileşmesini sınıf mücadelesine dahil ederek, bireysel yaraları toplumsal dönüşümün motoru haline getirebiliriz. Nitekim Vietnam Savaşı sonrası topluluklarda görülen travma terapilerinin devrimci eğitim programlarıyla birleştirilmesi, sosyalist hipotezlerin gerçek hayattaki “test” ve revizyonu olarak işlev görmüş, paradigmaların kaymasına yol açan somut bir örnek teşkil eder[20].
Bu tarz uygulamalar, sosyalist hareket açısından “insanı yeniden kavrama” çabası olarak kabul edilmelidir.
Son olarak, devlet merkezli bakıştan uzaklaşarak, özerk ve federatif yapıları teşvik edelim. Geleneksel sosyalist paradigmalar, devleti kurtuluşun aracı olarak merkeze koymuştur; ancak bu, bürokratik yozlaşma ve merkezi baskı risklerini artırır. Oysa halkların tarihsel deneyimi bize, özgürleşmenin çoğu zaman devlet dışı alanlarda filizlendiğini hatırlatır.
Bu nedenle ulusal kurtuluşu tabandan gelen, kültürel çeşitliliği koruyan kooperatif ağlarla birleştirmek gerekir. Rojava modeli bu açıdan önemlidir; özerk meclisler ve kadın kooperatifleri üzerinden inşa edilen federatif sistem, hem sınıf eşitliğini hem de etnik-kültürel özerkliği somut bir pratik içinde birleştirme çabasıdır. Rojava, devlet sonrası özerkliğin yaşayan bir laboratuvarıdır[21].
Bu yaklaşım, özgürlükçü düşüncelerin (örneğin Murray Bookchin’in komünalizminin) sosyalist pratiğe entegre edilmesiyle güçlenir[22]. Pratikte, yerel toplulukların kendi kaynaklarını yönettiği kooperatifler ağı, devlet aygıtını aşamalı olarak gereksiz kılma potansiyeline sahiptir. Bu öneriler, girişteki vaatleri realize ederek, sosyalizmi dogmatizmden kurtarabilir. Bu da ezilenlerin özgürlüğüne somut katkı sağlayabilir.
Tartışmayı buradan sürdürmek hepimizin sorumluluğu olarak kalır. Çünkü halkların kaderi, ancak onların kendi kültürel sürekliliğini tanıyan ve koruyan bir dünyada özgürleşebilir.
KAYNAKÇA
I. Birincil Kaynaklar (Marx, Engels, Lenin, Rosa)
[4] Karl Marx, Speech at the Meeting of the Fraternal Democrats, London, 1847.
[5] Karl Marx, Letter to Friedrich Engels, 23 May 1851.
[6] Gayatri Chakravorty Spivak, “Can the Subaltern Speak?”, Marxism and the Interpretation of Culture, 1988.
[7] Karl Marx, “Irish Question” speech, International Workingmen’s Association, 1867.
[8] Karl Marx, Letter to Friedrich Engels, 10 December 1869.
[9] Karl Marx, “The British Rule in India,” New York Daily Tribune, 25 June 1853.
[10] Karl Marx, “Future Results of British Rule in India,” New York Daily Tribune, August 1853.
[11] Lev Trotsky, The Kronstadt Rebellion, 1921 (Kızıl Ordu’nun bastırma kararına ilişkin resmi savunmalar ve Lenin ile Politbüro karar metinleriyle birlikte okunur).
[12] Bengal muslin üretiminin çöküşü, İngiliz tekstil ithalatının artışı ve kolonyal dönemde Hindistan’daki dil-din politikaları üzerine:
— Romesh Dutt, The Economic History of India under Early British Rule, 1902.
— Amiya Kumar Bagchi, Colonialism and Indian Economy, 2010.
— Sugata Bose & Ayesha Jalal, Modern South Asia: History, Culture, Political Economy, 1998.
— Nicholas B. Dirks, Castes of Mind, 2001.
— Ranajit Guha, A Rule of Property for Bengal, 1963.
[13] Rosa Luxemburg, The Accumulation of Capital (Sermayenin Birikimi), 1913.
[14] Vladimir I. Lenin, The Right of Nations to Self-Determination, 1914.
[15] Rosa Luxemburg, The National Question and Autonomy, 1908–1909.
II. İkincil / Modern Teorik Kaynaklar
[16] Eric Williams, Capitalism and Slavery, 1944 (kapitalizmin kolonyal sömürüyle eşzamanlı doğuşuna ilişkin temel çalışma).
[17] Frantz Fanon, The Wretched of the Earth (Yeryüzünün Lanetlileri), 1961.
[18] Charles R. Hale, “Cultural Politics of Indigenous Movements,” Annual Review of Anthropology, 2002.
(Zapatistaların ve Aymara hareketlerinin kültür-politik entegrasyonuna dair temel kaynaklardan.)
[19] Thomas S. Kuhn, The Structure of Scientific Revolutions (Bilimsel Devrimlerin Yapısı), 1962.
[20] Nancy Scheper-Hughes & Philippe Bourgois (eds.), Violence in War and Peace: An Anthology, 2004.
(Vietnam sonrası kolektif travma çalışmaları burada geniş biçimde ele alınır.)
[21] Meredith Tax, A Road Unforeseen: Women Fight the Islamic State, 2016 (Rojava deneyimi ve özyönetim yapıları).
Ayrıca:
— Dilar Dirik, The Kurdish Women’s Movement, 2022.
[22] Murray Bookchin, The Ecology of Freedom, 1982;
— Urbanization Without Cities, 1992 (Rojava’da etkili olan komünalizm hattı için temel referanslar).
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →