Giriş
Kürt tarihi üzerine yapılan çalışmaların nerdeyse tamamında Kürt milliyetçiliği ve onun tarihsel gelişimiyle ilgili bilgiler verilmektedir. Bu çerçevede konuyla ilgili ayrı bir başlık açılmakta ve Kürt milliyetçiliğinin tarihsel serüveni aktarılmaktadır. Bu bağlamda yazılan metinlere bakıldığında Kürt milliyetçiliğinin tarihi bazen Ehmed-ı Xané’ye kadar geri götürülmekte bazen Bedirhan Bey İsyanı’na dek uzatılmakta kimi zaman da Şeyh Ubeydullah İsyanı’yla başlatılmaktadır. Ancak gerekçeleri farklı olan bu araştırmacıların milliyetçilikten tam olarak ne anladıkları ve kavramsal düzlemde milliyetçiliğin içini nasıl doldurdukları müphem kalmaktadır. Konu üzerine çalışma yapan araştırmacıların bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde sebep oldukları söz konusu müphemlik aslında meselenin anlaşılmasını zorlaştırdığı gibi, milliyetçilik olgusunun Kürtler arasındaki tarihini de bulanıklaştırmaktadır. Milliyetçilik üzerine yapılmış kuramsal çalışmalardan yeterince yararlanılmaması, meselenin daha iyi anlaşılmasını sağlayacak teorik bir çerçeve çizilmeden Kürt milliyetçiliğinin tarihsel gelişiminin ortaya konulmaya çalışılması haliyle birçok tartışmanın ortaya çıkmasına yol açmakta, söz konusu olgunun Kürtler arasındaki kökeninin araştırılmasını zorlaştırmaktadır.
Dolayısıyla Kürt milliyetçiliğinin tarihsel gelişiminin bağlamına oturtularak yeniden bir değerlendirmeye tabi tutulması ve milliyetçilik üzerine yapılmış teorik çalışmaların kavram setlerinden yararlanılarak söz konusu müphemliğin giderilmesi bir gereklilik haline gelmiştir. Bu çerçevede milliyetçilik üzerine yapılan çalışmalarda ortaya konulan dört ana kuramdan yararlanmak önem arz etmektedir. Milliyetçiliğe dört farklı perspektiften yaklaşan Modernist, İlkçi, Etno-sembolcü ve Daimici gibi milliyetçilik kuramlarından yararlanmak ve milliyetçilik üzerine teori geliştirmiş kuramcılardan istim alarak Kürt milliyetçiliğinin tarihsel gelişimini yeniden değerlendirmek literatüre katkı sunacağı gibi farklı pencerelerin açılmasını da sağlayacaktır. Dolayısıyla bu bağlamda Ehmed-ı Xané’den başlayarak Birinci Dünya Savaşına kadar olan zaman diliminde söz konusu olgunun Kürt öznesinde nasıl bir yansıma bulduğu ve milliyetçilik düşüncesinin Kürtler arasında aşiret bağlılığını aşarak neşvünema bulup bulmadığını analiz etmek çalışmanın nirengi noktasını oluşturacaktır.
Bu çerçevede hareketle milliyetçiliğin Kürtler arasındaki kökeni ortaya konulmaya çalışılacak, olgunun uğradığı zaman/mekanlar tespit edilecek, tarihsel serüvende uğradığı olaylara/kavşaklara bakılacak, var olan müphemlik olabildiğince giderilmeye çalışılacaktır. Bu bağlamda kuramsal çerçevenin ampirik verilerle harmanlanması Kürt Milliyetçiliğinin tarihini olabildiğince berraklaştıracaktır. Bu noktada milliyetçilik üzerine geliştirilmiş teorilerin baz alınması bir yandan araştırmacılar tarafından oluşturulan müphemliği giderecek diğer yandan Kürt Milliyetçiliğinin tarihinin daha sağlam ve verimli bir zeminde tartışılmasına olanak sağlayacaktır.
1-) Millet ve Milliyetçilik
Bu çalışmanın odak noktasını oluşturan milliyetçilik, birçok araştırmacı tarafından, esas itibariyle, “iyi” ve “kötü” milliyetçilik olarak ikiye ayrılmaktadır. Başka bir ifadeyle milliyetçilik bağlamında, bir yandan devlet veya toplumsal bir grup oluşturmak amacıyla mücadele edenler varken diğer yandan bu insanlara boyun eğdirmeye, onları ortadan kaldırmaya çalışanların saldırıları söz konusudur. İlkinde, tüm milliyetçilikleri kabul eden veya tahammül gösteren, yer yer onları onaylayıp aynı tarihsel perspektife dâhil eden milliyetçilik mevzu bahisken, ikincisinde emperyalist ve ırkçı bir perspektifle “öteki” milliyetçilikleri kökten dışlayan veya reddeden bir milliyetçilik ön plandadır. İlkinde hukuka başvurarak mücadele etmek esas tutulurken ikincisinde kuvvet esas alınmaktadır (Balibar 2013, r. 64-65). Başka bir ifadeyle milliyetçiliğin bir boyutu tüm milliyetçilikleri olumlayıp kucaklarken diğer boyutu ırkçılıkla bütünleşmekte veya ona dönüşmekte ve “öteki” milliyetçilikleri köktenci bir şekilde dışlamaktadır. İkinci boyut çerçevesinde ırkçılık, milliyetçiliklerin tarihlerinin her anında, açık bir şekilde olmasa da, gerekli bir eğilim olarak ortaya çıkmakta (Balibar 2013, r. 64-65) hatta milliyetçilikten her zaman ırkçılık türemekte ve söz konusu durum yalnızca dışarı doğru değil aynı zamanda içeri doğru da gelişebilmektedir (Balibar 2013, r. 72). Fakat Calhoun, bu düşünceye bir şerh düşmekte ve milliyetçiliğin vatanseverlik bağlamında ‘iyi’ milliyetçilik, şovenizm çerçevesinde ‘kötü’ milliyetçilik olarak adlandırılmasının anlaşılmayı zorlaştırdığını, benzerlikleri de gizlediğini ileri sürmektedir. Halbuki yazarın da altını çizdiği gibi bu noktada aslolan ortak milliyetçi söylemdir (Calhoun 2012, r. 4).
Ernest Renan ise milliyetçiliğin ikinci türü bağlamında gelişen tehlikeye dikkat çekmiş ve hiç kimsenin, yeryüzünü dolaşıp herkesin kafatasını inceleyip, insanların yakasına yapışıp: “Sen bizim kanımızdansın; sen bize aitsin!” demeye hakkının olmadığını, etnik karakterin dışında herkes için ortak olan hak, adalet, hakikat gibi güzellikler olduğunun altını çizmiştir (Renan 2015, r. 113). Bu noktada Sosyal Darwinizmin, doğadaki varlık mücadelesinin yani doğal eliminasyon ve seçilimin bir gereği olarak en güçlünün hayatta kalıp zayıfların yok olmasına ilişkin biyolojik doktrininin beşeri meseleler için kullanılmaya başlanmasına kadar ırkın, milliyetçi söylemde merkezi bir role sahip olmadığını, özellikle 1860 ve 1870'lerden sonra neşvünema bulan milliyetçi hareketlerin, bahsi geçen teorinin de etki ve “katkısıyla” ırkı ve ırkçılığı öne çıkardığını, bunların zararlı bir anlama bürünmesine yol açtığını unutmamak gerekir (Hayes 2010, r. 125-126). Halbuki tarihsel hakikatin gösterdiği gibi “saf ırk” diye bir şey yoktur ve devleti de etnik merkezli bir anlayış üzerine inşa etmek, onu “mevhum bir hayal” üzerine oturmakla aynı anlama gelmektedir (Renan 2015, r. 111).
Tarihçi olduğu kadar filozof olarak da görülen Hans Kohn meseleye farklı bir zaviyeden yaklaşmakta, milliyetçilikleri toprağa bağlı milliyetçilikler ile etnik milliyetçilikler olarak ikiye ayırmakta, onları bağımsızlık öncesi ve sonrası şeklinde değerlendirmektedir. Söz konusu teze bakılırsa toprağa bağlı milliyetçilikler, sömürge karşıtı hareketler olarak bağımsızlıktan önce, yabancı yönetimden kurtulmaya çalışmakta ve sömürge haline getirilmiş “kendilerine ait topraklar” üzerinde millete dayalı bir devlet (state-nation) kurmak için mücadele etmektedir. Toprak esaslı milliyetçilikler, bağımsızlıktan sonra ise birleştirme ve bütünleştirme perspektifini esas alarak, dağılmış etnik toplulukları topraklarında bir araya getirmeyi ve onları birleştirmeyi amaç edinmektedir. Diğer yandan ayrılmayı temel alan ve daha ziyade diasporalarda neşvünema bulan etnik milliyetçiliklerde ise bağımsızlıktan önce, etnisiteyi merkeze alarak hakim birimden ayrılmak ve yeni bir millet kurmak temel alınmaktadır. Bu çerçevede etnisiteyi esas alarak genişleme (irredentist), bağımsızlıktan sonra, sınırlarının dışında kalan soydaşlarının topraklarını da kapsama ve millet olarak büyüme perspektifi hakimdir (Özkırımlı 2015, r. 220-221).
Milliyetçiliği farklı perspektiflerle değerlendiren birçok yaklaşım ve teori bulunmasına rağmen tüm milliyetçiliklerde ağır basan ortak bir millet kaygısının olduğu genel olarak kabul görmektedir. Söz konusu bağlamda millet mevzubahis olduğunda on (10) esastan bahsetmek mümkündür. Millet denilince ilk olarak, sınırları belli olan bir toprak parçası ya da beli bir miktar nüfus veya her ikisi öne çıkarılmaktadır. İkinci olarak milletin bir bütün olması, üçüncü olarak egemenlik veya egemenlik amacı gütmesi önemlidir. Bu çerçevede özerk bir politik birim inşa ederek öteki milletlerle eşit hale gelmek gereklidir. Dördüncü olarak meşruiyetin sağlanması yani hükmedenlerin ancak halkın iradesiyle belirlenmesi ya da milletin çıkarlarına hizmet ettiği sürece adil görülmesi önemsenmektedir. Beşinci olarak milletin tüm üyelerinin kolektif olarak meselelere dahil edilmesinin sağlanması yani milletin üyelerini seferber edebilme yeteneğinin edinilmesi esastır. Altıncı olarak millet mensuplarının eşit olarak görülmesi, yedinci olarak ortak bir kültürün edinilmiş olması önemlidir. Başka bir deyişle dil, inanç ve değerler bağlamında ortaklaşılan bir yapının ortaya çıkartılması gereklidir. Sekizinci olarak milletin geçmiş olduğu gibi bugün de yaşadığını, gelecekte yaşamaya devam edeceğini kabul ettirmek ve ortak tarihin varlığına duyulan inancı benimsetmek; dokuzuncu olarak ortak ırki veya mezhepsel özellikler taşındığına duyulan inanç değerli addedilmektedir. Onuncu ve son olarak ise belli bir toprak parçasıyla kurulan “kutsal” bir bağa ihtiyaç durulmaktadır (Calhoun 2012, r. 5-6).
Milliyetçiliği, modernliğin ve modern sanayileşmenin bir ürünü şeklinde değerlendiren Ernest Gellner’e göre ise milletleri yaratan esas itibariyle milliyetçiliktir (Smith 2013, r. 95). Başka bir ifadeyle Gellner, milliyetçiliğin yalnızca milletlerin kendi bilinçlerine varmasıyla ilgili olmadığını, milliyetçiliğin, milleti yarattığını söylemektedir (Eriksen 2004, r. 149). Bu noktada Gelner’in özellikle siyasi milleti, sanayileşmenin bir ürünü olarak gördüğünü unutmamak gerekir (Nairn, 2015, r. 14). Kısacası milletler, ekonomik gelişme, iletişim ve ulaşım araçlarının inşa edilmesi, eğitim veya okullaşmanın yaygınlaşması, iç çekişme süreçleri, tarih yazımı gibi evrelerden sonra ortaya çıkma olanağına kavuşmaktadır (Calhoun 2012, r. 110). Aslında Balibar da bu bağlamda herhangi bir toplumsal gurubun kendini millet olarak yapılandırabilmesinin "ancak bireyin doğumundan ölümüne dek bir gündelik pratikler ve aygıtlar ağıyla bir "homo nationalis" olarak -aynı zamanda "homo economicus", "homo politicus" ve "homo religious" olarak- kurabilmesiyle mümkün" olabileceğini yazmaktadır (Balibar 2013, r. 115).
Öznelci yaklaşımın bir ürünü olarak milletin “milli bilinç, milliyetçilik, milli irade ve ruhani güçler” tarafından üretildiğini dile getiren tezi kabul etmeyen Miroslav Hroch’a göre ise millet, toplumsal gerçekliğin tarihsel kökene sahip bir bileşenidir ve modern milletin kökeni de temel gerçekliktir. Bu bağlamda milliyetçilik, milletin varoluşundan meydana gelen bir olgudur. Milleti somut toplumsal ilişkilerin dışında ebedi bir kategori olarak görmeyen Hroch, milletin nesnel özelliğinin ise verili (given) kabul edilen değişmez bir vasıflar ve semboller toplamına göre belirlendiğini dile getirmektedir (Hroch 2011, r. 22). Milleti asli ve değişmez bir toplumsal birim olarak görmeyen Eric Hobsbawm ise modernist bir perspektifle kavramı değerlendirmekte ve onu tarihsel açıdan yalnızca yakın döneme ait bir olgu olarak görmektedir. Hobsbawm’a göre millet, yalnızca modern teritoryal bir devletle, yani ulus-devletle ilişkilendirildiği ölçüde toplumsal bir birim haline gelmektedir. Milliyetçilik ise analitik düzlemde milletten önce gelir. Başka bir deyişle "milletler devletleri ve milliyetçilikleri yaratmaz, doğru olan bunun tam tersidir" (Hobsbawm 2014, r. 24).
Aslında Habermas’ın da vurguladığı gibi millet, 19. yüzyıla özgü bir fenomen olan ulus-devlet olgusuna (Habermas, r. 20) kaçınılmaz bir biçimde eklemlenmiştir. Bu noktadan hareketle Hobsbawm, Polonya'nın bağımsızlığına önderlik etmiş olan Pidsudski'nin "devleti yaratan, millet değil, milleti yaratan devlettir" derken siyasi açıdan haklı olduğunu dile getirmektedir (Hobsbawm 2013, r. 166). Ernest Renan da millet denilen çağdaş olgunun, modern anlamıyla anlaşılmasının tarihsel olarak oldukça yeni bir durum olduğunu, ilkçağlarda modern anlamdaki milletlerin olmadığını Mısır, Çin ve Kalde gibi halkların hiçbir açıdan birer millet olamadıklarını, bunların ancak "Güneş’in veya Gök’ün bir oğlu tarafından güdülen sürüler" olduğunu dile getirmektedir. Renan, o zamanlar Çin vatandaşı, Mısır vatandaşı diye bir şeyin bulunmadığını, aynı şekilde eski Yunanlıların, Romalıların cumhuriyetlerinin, beledî krallıkları veya mahallî cumhuriyetleri bir araya getiren konfederasyonlar olduğunu ve modern anlamıyla anlaşılan bir millet anlayışının olmadığını (Renan 1946, r. 99), "şu halde, bugünkü millet, aynı istikamete yönelen bir sürü olayın doğurduğu tarihi bir sonuç" olduğunu ifade etmektedir (Renan 1946, r. 105). Renan ayrıca "bir milletin varlığı, tabiri hoş görünüz, her gün yapılan bir plebisit" olduğuna da özellikle dikkat çekmiştir (Renan 1946, r. 122).
Literatürde milliyetçiliklerin özünde etnik olduğunu ileri süren tezler de mevcuttur (Eriksen 2004, r. 179). Bu çerçevede değerlendirme yapanlara bakılırsa milliyetçilik, etnisite ile devlet arasında özel bir bağlantıya tekabül etmekte ve kendi grup üyelerinin devlete egemen olması gerektiğini benimseyen etnik ideolojiler olarak somutlaşmaktadır (Eriksen 2004, r. 152). Özellikle de modernist olmayan teorisyenler, bütün milletlerle onların milliyetçiliklerinin tarihsel olarak etnik temelli olduğunu ifade etmektedirler. Söz konusu teze göre etnik köken doğal olandır (Smith 2013, r. 143) Bu bağlamda etnik köken, açık olarak belirtilmese de bahse konu grubun karakteristik niteliğinin dayanağı olarak ortak köken ve soyla ilişkili olarak değerlendirilmektedir. Söz konusu grubu içeride birleştirip “ötekiler” ile de ayrıştıran bir nitelik olarak akrabalık ve kan bağı açık avantaj sağladığından, etnik milliyetçiler için çok önemlidir (Hobsbawm 2014, r. 83-84). Fakat bu sava katılmadığı anlaşılan Etienne Balibar, hiçbir milletin doğal bir etnik temelinin olmadığını, sosyal grupların milletleştikçe içerdikleri, paylaştıkları veya hükmettikleri toplulukların da etnikleşmeye başladıklarını başka bir ifadeyle söz konusu yapıların "kendiliğinden bir ilk kimliğe, kültüre, çıkarlara sahip olan, bireyleri ve toplumsal koşulları aşan doğal bir cemaat oluştururmuşçasına geçmişte ya da gelecekte temsil edilir" hale geldiklerini, devlet denilen olgunun da "önceden var olan bir birliğin ifadesi olarak görülmesine, sürekli olarak milletin hizmetinde olma "tarihsel misyonu"yla değerlendirilmesine" olanak sağlayan etkenin de kurgusal etniklik olduğunu dile getirmektedir (Balibar 2013b, r. 119.). Bu çerçevede etnik gruplar adına söz söyleyen hareketler, siyasi sınırlarını kültürel sınırlar ile tanımlamaya başladıkları zaman milliyetçi hareketlere dönüşmeye başlarlar (Eriksen 2004, r. 18).
Milliyetçilik aynı zamanda dinsel bilgi biçimlerinin kimi özelliklerine sahip bir ideoloji olarak da telakki edilmektedir. Ancak bu durum daha ziyade bir meşrulaştırma ve seferber etme aracı olarak görülmektedir (Delannoi 1998, r. 32). Bu bağlamda "ikame din" olarak değerlendirilen milliyetçilik, "kutsal yurttaşlar cemaati" olarak milletlerin kurucu liderlerine yarı mesihlik (kurtarıcı) atfeden bir tutkuyla bezenmektedir (Smith 2013, r. 57). Bu çerçevede modern milliyetçilik Batı Avrupa'da belli bir düzeye ulaştıktan sonra bir din mahiyetine bürünmüştür. Buna göre bütün dinler gibi milliyetçilik de sadece iradeye değil akla, muhayyileye ve duygulara hitap etmekte; akıl, spekülatif bir milliyetçilik teolojisi veya mitolojisi inşa ederken muhayyile, bireyin milliyetinin ezeli geçmişi ve ebedi geleceği etrafında gaybi bir dünya kurmaktadır. Duygular ise hayır ve koruma sahibi olan "Milli Tanrının" tahayyülünde zevk ve duygu yoğunluğunu meydana çıkarmaktadır. Bu bağlamda milliyetçilik, kurtuluş için bireysel ve toplumsal ritüelleri yerine getirmektedir (Hayes 2010, r. 190). Fakat kimi zaman "bağnaz bir din" olarak ortaya çıkan milliyetçilik, Sovyet örneğinde olduğu gibi "materyalist ve diktatör komünizmle" birleşerek Hıristiyanlar ile Yahudiler gibi kendinden olmayan gruplara zulmedebilmektedir (Hayes 2010, r. 203). Fakat milliyetçilik, köktendinciliğe dönüşebilme potansiyeline sahip olmasına rağmen yine de onunla karıştırılmamalıdır (Habermas 2015, r. 132).
Miroslav Hroch tarafından dile getirilen teze göre ise milli uyanışın başlangıcında söz konusu halk, ezilen milletinin dili, kültürü ve tarihinin araştırılmasına tutkulu bir ilgiyle yönelmektedir. Daha sonra ortaya çıkan entelektüellerin öncülüğünde yaşanan bilinçlenme ve uyanışla birlikte son evrede bütün üyelerde olmasa bile halkın genelinde milli bir bilince ulaşılmaktadır. Bu süreçte ortaya çıkan milli hareket, “bulaşıcı” bir niteliğe bürünerek, milli bilinç ile memleketin her tarafına sirayet eden nitelikli bir örgütsel yapı inşa etmeyi başarmaktadır. Başka bir ifadeyle milliyetçiliğin A aşaması olan ilk basamakta, önceden varolan topluluk, kültürel ve dilsel mirasına sahip çıkmakta, B aşamasında milliyetçi bir hareket için gerekli zemini meydana getirmek amacıyla milliyetçi bir lider kadro ortaya çıkarılarak sorumluluk almaya başlamakta ve son olarak milliyetçi hareket, C aşamasında mücadele için kitle desteği oluşturmaktadır. Söz konusu süreçte kısacası milli hareketlerin gelişiminde ilk olarak akademik ilgi dönemi ortaya çıkmakta, ikinci olarak aydınların liderliğinde yurtsever bir ajitasyon dönemi yaşanmakta ve son evrede ise milli hareketin kitleselleşerek mobilizasyon yeteneği edinmesi gerçekleşmektedir (Hroch 2011, 50-51). Başka bir deyişle ‘ben kardeşlerime karşı; ben ve kardeşlerim kuzenlerimize karşı; ben, kardeşlerim ve kuzenlerimiz dünyaya karşı dururuz’ demek yerine milliyetçilik, ‘ne sen kardeşlerine karşı olabilirsin, ne de sen ve kardeşlerin kuzenlerinize karşı olabilirsiniz; ama bizler’, milletimizin üyeleri olarak ‘bütün dünyaya karşı dururuz’ dedirtmeyi başarmaktadır (Calhoun 2012, s.55-56).
2-) Milliyetçilik Kuramları
Milliyetçilik söz konusu olduğunda işin içine tarihsel koşullar, zaman ve mekanların ruhu, dinsel etkenler, ideolojik tutum gibi birçok etmen girmekte ve kuramsal içerikleri etkilemektedir. Dolayısıyla birçok düşünür söz konusu değişkenlerin etkisiyle birçok farklı milliyetçilik kuramları geliştirmiştir. Çalışmanın bu bölümünde bahse konu edilen milliyetçilik kuramları ele alınacak; Anthony Smith’in, Modernist, Daimici, İlkçi ve Etnik-Simgeci olarak dört gruba (Smith 2013, r. 88), Umut Özkırımlı’nın ise Modernist, İlkçi ve Etno-Sembolcü olarak üç guruba ayırdığı kuramlar değerlendirilecektir (Özkırımlı 2015, r. 253).
a) Modernist Kuram
Modernist teoriyi geliştiren kuramcılara göre milliyetçilik fenomeni; kapitalizm, sanayileşme, eğitimin yaygınlaşması, iletişim ve ulaşım araçlarının gelişmesi, merkeziyetçi devletlerin kurulması, kentleşme, laiklik gibi görece modern olgularla birlikte veya onların bir ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla milliyetçiliği söz konusu süreçlerden bağımsız düşünmek mümkün değildir. Bahse konu olgular da ancak modern çağın toplumsal gerçekliğinde ortaya çıkmış, milletleri de milliyetçilik çağının toplumsal bir gerekliliği olarak türetmiştir. Söz konusu teze göre modern zamanların bir ürünü olan milliyetçilik, iptidai koşulların mekanı olan eski zamanlarda (ancient times) vücuda gelme olanağına sahip olmadığından ortaya çıkmamıştır (Özkırımlı 2015, r. 102-103). Başka bir ifadeyle modernist düşünürlere göre milliyetçilik, siyasi amaçları gerçekleştirmek üzere işlevsel kılınan bir araç olarak modern bir olgudur. Dolayısıyla da sadece modern zamanın koşullarında ortaya çıkabilmektedir (Smith 2013, r. 83). Kısacası milliyetçilik, hedef haline getirdiği milli özerklik, milli birlik ve milli kimlik gibi modern bir fenomendir. Yani eski olanın yenilenerek uyarlanması değil tam manasıyla yeniliğin kendisidir (Smith 2013, r. 71; Ertan & Örs 2013, r. 67).
Modernist tezi savunup ekonomiyi öne çıkaranlar dikkate alındığında milliyetçilik olgusunun, sanayi kapitalizmi, bölgesel eşitsizlik ve sınıf çatışmasının iktisadi ve toplumsal şartlarında doğduğu anlaşılmaktadır. Kültürel boyutu esas alanlara göre ise milliyetçilik, toplumsal olarak modernleşen guruplarda ortaya çıkmakta ve modern sanayi çağının zorunlu bir görüngüsü olarak neşvünema bulmaktadır. Sosyo-politik tarafa dikkat çekenlere bakıldığında ise milliyetçilik, esasında modern devletlerde ve onların vasıtasıyla imparatorluklarla karşıtlık içinde ortaya çıkmaktadır. İdeolojiyi temel alanlar ise aslında önemli olanın ideolojinin modernliği, Avrupalı kökenleri, yarı dinimsi iktidarı ve imparatorluklar ortadan kaldırıldıktan sonra olmayan milletlerin icat edilmesidir. Son olarak modernist kuramın inşacılarına bakılırsa milliyetçilikler, modern oldukları kadar toplumsal olarak inşa edilmiş/kurulmuş karakterleriyle öne çıkan olgulardır (Smith 2013, r. 73). Modern milliyetçilik çerçevesinde değerlendirme yapıldığında söz konusu milliyetçiliğin ilk örnekleri Anderson’a göre Latin Amerika halkları arasında, Brest ve Alter’a göre Fransız Devrimi’nde, Keouire ve Breuilly’ye göre Alman Romantizmi’nde, Greenfeld’e göre ise İngiliz İç Savaşı’na varan gerginliklerde ortaya çıkmıştır (Calhoun 2012, s.14).
b) İlkçilik, Etnik Simgecilik/Etno-Sembolcülük, Daimicilik
İlkçi kuram (Primordialist), etnik kimliği esas almakta ve etnik kimlikler ile onu meydana getiren din, dil, kan bağı gibi nesnel unsurların verili olduğunu ve bunların kuşaktan kuşağa fazla bir değişikliğe uğramadan aktarıldıklarını dile getirmektedir. İlkçi teze göre etnik yapı ve milli kültürü oluşturan unsurlar, her şeyden önce var olmuş ve hiçbir şeyden türememiştir (Özkırımlı 2015, r. 92-95). İlkçiler için insanların konuşma, görme ve koklama duyuları gibi etnik kimlikleri de bulunmaktadır (Smith 2002, r. 29). Başka bir ifadeyle kültürel grupları, geniş soy topluluğu olarak kabul eden İlkçiler için dil, din, renk gibi kültürel öğeler, biyolojik benzerliğin/ortaklığın simgeleridir. Etnik gruplar ve milletler de toplumsal varoluşun kültürel olarak verili bağlamlarında oluşturulmuşlardır (Smith 2013, r. 79). Tezin savunucuları, milletlerin doğal sınırlara sahip oldukları gibi kendilerine özgü bir kökene, mekâna, özel bir karaktere, misyona ve kadere de haiz olduklarına inanmaktadır. Dolayısıyla da etnisite ile millet arasında bir ayrım yapmak mümkün değildir çünkü iki olgu da doğal düzenin eşit parçalarıdır. Bu durum da milliyetçiliğin insanlığın doğasında var olan bir nitelik olduğunu göstermektedir (Smith 2002, r. 29). Kısacası İlkçi teze göre milletler, doğal yapılardır ve eski çağlardan beri varlıklarını sürdürmektedir (Özkırımlı 2015, r. 79). Bu bağlamda Fichte’in, tarihi bir millet olabilmek için grupların, kendine özgü süreci atlatarak ayırt edici bir karaktere sahip olmaları gerektiğine inandığını belirtmek gerekir. Fichte’e göre bu, misyon olduğu kadar kaderdir de. Friedrich List de bu çerçevede milletlerin “sonsuz” olduğundan bahsetmekte ve onun zaman ve mekânda bir birlik oluşturduğuna inanmaktadır (Calhoun 2012, r. 64). Halbuki millet kavramı modern çağın ötesinde sadece aynı kültürü paylaşan insanları nitelemek için kullanılmıştır. Söz konusu kullanım siyasi bir çağrışım yapmadığı gibi küçük veya büyük gruplar hakkında bir fikir de vermemektedir (Calhoun 2012, s.13). Ayrıca İlkçi bakış bağlamında etnik kimlikler, ırkçı bir perspektifle ele alınınca tehlikeli bir durum ortaya çıkar ki Hitler Almanyası buna örnektir (Calhoun 2012, s.50).
Etno-sembolcü kuram ise milletlerin oluşumunda öznel unsurlara, milliyetçiliğin ayırt edici özelliklerine, etkisine ve etnik yapıların mevcudiyetlerini sürdürüp-sürdürmediklerine odaklanmaktadır. Böylece etnik köken ile milliyetçiliğin iç dünyalarına nüfuz ederek onları anlamaya çalışmaktadır. Annales tarihçilerinden Fernand Braudel’in tezini istim yaparak toplumsal ve kültürel örüntülerin uzun süre (longue durée) dayanan yapıları ile süreçlerini geniş bir zaman dilimini baz alarak çözümlemeye çalışan Etno-sembolcüler, modernistlerden farklı olarak insanların, etnik kökenleriyle bağlı oldukları milletlerine fanatizm derecesinde tabi olmalarına ve kendilerini onlar için feda etme kapasitelerine tarihsel-sosyolojik açıklamalar getirmeyi esas almaktadır (Smith 2013, r. 83-85). Söz konusu tezin savunucularından Smith, Armstrong ve Hucthinson gibi etno-sembolcüler, bu bağlamda milliyetçiliğin sadece ortak kültürel kimliklerin uzun süre çözümlenmesi yoluyla anlaşılabileceğini dile getirirler (Smith 2013, r. 119). Kısacası Etno-sembolcüler, milletlerin tarihlerini geniş bir süreci baz alarak değerlendirmekte ve etnik geçmişleri de dikkate alarak modern milletlerin doğuşunu açıklamaktadırlar. Çünkü onlara göre de modern milletler, modernite öncesi zamanda var olan etnik toplulukların devamlarıdır. Fakat İlkçilerden farklı olarak Etno-sembolcüler, milliyetçiliği tıpkı modernistler gibi modern çağın bir ürünü olarak kabul etmektedir (Özkırımlı 2015, r. 204). Etno-sembolcüler de milliyetçilik olgusunu, 18. yüzyılda Avrupa coğrafyasında yaşanan modernleşme sürecinin bir sonucu olarak değerlendirirler. Onlara göre de modern kapitalist toplumdan önceki evrede yani tarım toplumlarında var olan her şey -kültürün doğası, iktidar yapısı, ekonomik ilişkiler- milletlerin ortaya çıkışını engellemiştir (Smith 2002b, r. 101). Diğer yandan Daimici teze bakıldığında milliyetçilikler,16. yüzyıldan önceye de tarihlenmektedir (Smith 2002b, r. 137). Daimicilere göre milliyetçiliğin kaynaklarını, din-dışı entelektüellerin tasarılarında veya modern çağın orta sınıfının çıkarları yerine etnisitede, dilde ve dinin derin kültürel kaynaklarında aramak gerekmektedir (Smith 2002b, r. 140). Ancak Calhoun’un da dile getirdiği gibi kimi özgül milliyetçi kimlikler, esas itibariyle uzun zamandan beridir var olan etnisiteye, akrabalık bağlarına ve ortak atalara dayansalar bile ayırt edici şekilde modern fenomenlerdir. Başka bir ifadeyle millet, modern sosyo-ekonomik bağların artması, iletişim ve ulaşım araçlarının hızla gelişmesi çerçevesinde ortaya çıkan politik gündemlerle inşa edilmiş kolektif kimliklerin oluşturulmasıdır (Calhoun 2012, s.41).
Söz konusu tezlere bakıldığında bazıları millet ve milliyetçiliği neredeyse ezeli bir sürecin ebedi bir olgusu olarak değerlendirirken diğerleri millet ve milliyetçiliği modern dönemin koşullarında ortaya çıkan modern bir fenomen olarak görmektedir. Kimileri etnik yapıyı, ortak soyu ve kan bağını öne çıkararak biyolojik kriteri esas alırken başkaları ise toplumsal düzlemde tarihsel ve sosyolojik süreçlerin birikimleri neticesinde ortaya çıkan ekonomik, kültürel ve politik gelişmeler ile bağlamları temel almaktadır. Ancak dikkatlice bakıldığında modern dönemde eğitimin yaygınlaşması için okullaşmanın artması ve kurumsallaşmanın gerçekleşmesi, iletişim ve ulaşım araçlarının gelişmesi, ekonomik refahın sağlanması, matbaa ve gazetecilik sayesinde bilginin hızlı bir şekilde dolaşıma sokulması gibi aygıtların da katkısıyla belli bir bilinç düzeyinin yakalanmış olması, millet ve milliyetçiliğin ortaya çıkmasını kolaylaştırmış, bunların hızla yayılması için ihtiyaç duyulan koşulları inşa etmiştir. Bu çalışmada bilimsel ve rasyonel gerekçeler çerçevesinde millet ve milliyetçiliği değerlendirmeye tabi tutarak teori geliştiren modernist kuram öne çıkarılarak Kürt milliyetçiliği analiz edilecektir. Söz konusu kuram bağlamında Kürtlerin millet olma ve milliyetçilik üretme koşullarına sahip olup olmadığına bakılacak, Osmanlı’nın diğer haklarıyla Kürtler arasında analoji ve karşılaştırma yapılarak modernist kuramın sunduğu kavramlar, söz konusu alanda yapılan çalışmalar ve dile getirilen tezler tartışılacaktır. Ayrıca etno-sembolcü yaklaşımın milletleri ve milliyetçilikleri anlamak üzere geliştirdiği uzun süreyi baz alan bakış açısından da yararlanılacaktır. Fakat İlkçi ve Daimici yaklaşımın kan bağı ve ortak ataya dayalı millet ve milliyetçilik tezi, biyolojik özellikleri esas alan rasyonel ve bilimsel olmaktan ziyade ereksel bir açıklama getirme derdinde olması, çalışmada onun geri plana atılmasına yol açmıştır. Çalışmanın bundan sonraki kısmına Kürtlerin de muhatabı olduğu Osmanlı Millet Sistemi’nden başlamak yerinde olacaktır.
3-) Osmanlı Millet Sistemi
Kürtlerin de bir parçası olduğu Osmanlı toplumsal yapısının çok kültürlü olması, çok farklı etnik ve dini unsuru bünyesinde barındırması, millet sistemini öne çıkarmış, cemaatlerin (Kushner 2009, r. 53; Örs 2021, r. 71-72) her birinin din bağlamında "millet" olarak tanımlanmasına kaynaklık etmiştir (Findley 2014, r. 24). Aslında sistem olarak ortaya çıkması İslamiyet'in ilk zamanlarına kadar geriye giden Osmanlı’nın takip ettiği millet anlayışı; hukuk, ibadet ve eğitim meselelerinde cemaatlere geniş bir özgürlük sahası bırakmış ve başarılı bir şekilde uygulanmıştır (Kushner 2009, r. 53). Başka bir deyişle Osmanlı Devleti, etnik ve dini yapıların çeşitliliğini dikkate alarak millet sistemini yeniden yapılandırmış, sınırlarında yaşayan unsurlara içişlerinde özerk davranma hakkı tanımıştır (Findley 2014, r. 23). Bu bağlamda, sultanın onayını almak koşuluyla milletler, liderlerini seçebilmiş, evlilik ve miras gibi medeni haklarını sonuna kadar kullanmışlar. Ayrıca Hıristiyan milletlerin kiliseler vasıtasıyla icra ettikleri mahkeme kararları da Osmanlı merkezi iktidarı tarafından sadece infaz edilmiştir (İnalcık, Seyitdanlıoğlu 2015, r. 544). Aynı zamanda çocuklarını, inançlarına uygun şekilde kendi dillerinde eğitme hakkına da sahip olmuşlar (Ortaylı 2015, r. 216-217). Aslında Osmanlı, arazi tahrirlerini yaparken de toplumu din merkezli olarak kayıt altına almış, halkı Müslüman, Hıristiyan ve Yahudi olarak sınıflandırmıştır (Kasaba 2012, r. 36). Fakat merkezi iktidar, Hıristiyan milletleri Rum, Ermeni, Bulgar vd. şeklinde tanımlarken Müslüman halkları ise Müslüman milleti başlığı altında toplamış, onların Türk, Arap, Kürt vd. etnik kimliklerini görünmez kılmıştır (Kasaba 2012, r. 62-63).
4-) Osmanlı Coğrafyasında Milliyetçiliğin Gelişmesi
19. yüzyılla birlikte Osmanlı coğrafyasına giriş yapan milliyetçilik, etnik unsurlar arasındaki etkisini zamanla artırmıştır. Etnisiteyi merkeze alarak ilerleme kaydeden milliyetçilikler, kültürel birimler olan milletlerin sınırlarını kurmayı planladıkları devletlerin sınırları olarak tahayyül etmişler (Jongerden 2012, r. 79). Milliyetçiliğin katettiği mesafenin farkında olan Osmanlı merkezi iktidarı tedbir olarak, ayrılıkçı talepler dile getiren söz konusu halkların siyasi açıdan milletleşme süreçlerini engellemeye çalışmıştır (Timur 1996, r. 8-9). Toplumsal düzlemde halkların "Müslüman" veya "Hıristiyan" olarak adlandırılması 19. yüzyılla birlikte geriye itilirken, etnik kimlikler öne çıkarılmaya başlanmıştır. Başka bir ifadeyle etnocentrik kimliğin gittikçe daha fazla gündeme gelmesi, Hıristiyan halkların “milli kiliselerini” inşa etmenin peşine düşmesi, milliyetçi hareketler oluşturup küçük bir grubun liderliğinde örgütlenmeye başlamaları, etnik unsurların tüm üyelerini kapsayacak şekilde genişleme mücadelesi vermeleri tam da bu dönemde meydana gelmiştir (Quataert 2013, r. 271-272). Osmanlı'nın ekonomik olarak zayıflaması da bahse konu etnisite merkezli milli çelişkileri tetiklemiş, etnik unsurların özgürlük taleplerini artırmıştır (Celil 2013, r. 13). 19. yüzyıl boyunca yönetim anlayışındaki çürümenin artarak yerele yansımasının da, bu çerçevede, ciddi bir etkisinin olduğu anlaşılmaktadır (Yeğen 2006, r. 82). Fakat bahsedilen hareketlerin 19. yüzyılda başarılı olmasının sebeplerine bakıldığında batının “büyük güçlerinin” desteklerinin, esas olarak, belirleyici olduğu görülmektedir. Milliyetçi hareketlerin özellikle Balkanlarda devletleşmeyi başarmaları aynı zamanda bahse konu örgütlerin kararlılığıyla örgütlenme yeteneklerinden de kaynaklanmış görünmektedir. Kısacası birçok değişkenin etkisiyle Hıristiyan halklar kimliklerini öne çıkarıp milli devletler kurmanın peşine düşerken imparatorluğun Müslüman halkları olan Araplar, Arnavutlar, Türkler ve Kürtler ise millet-i hakimenin bir parçası olarak devleti korumanın derdine düşmüşler (Quataert 2013, r. 273).
Milliyetçiliğin etkisini artırması, İslam tarihinin en büyük ve en uzun ömürlü devletlerinden biri olan Osmanlı Devleti’nin merkezi iktidarı (Alp 2019, r. 81) ile aydınlarını da harekete geçirmiş, devleti ayakta tutmanın aracı olarak Osmanlıcılık düşüncesini gündeme almalarına yol açmış, Osmanlı vatandaşlığına dayalı yurtseverliği öne çıkararak dil ve din farkı gözetmeksizin bütün vatandaşların ortak çıkarını savunmalarına kaynaklık etmiştir (Bruinessen 2010, r. 394-395). Söz konusu anlayışa göre Osmanlı vücudunu Türkler, Kürtler, Araplar, Rumlar, Ermeniler, Bulgarlar vd. oluşan çeşitli dini ve etnik gruba mensup halklar oluşturmaktadır (Jongerden 2012, r. 79). Bu düşüncenin entelektüel ayağı olarak Namık Kemal, ülke sathında yaşayan halkların her birisinin ayrı birer devlet kurmalarının mümkün olmadığını ancak Osmanlıcılığı merkeze alan ve tüm halkları kapsayacak ortak bir kimlik inşa etmenin mümkün olduğunu dile getirmiştir. Kemal’e göre “Osmanlılık” bu noktada tam da derde deva olacak ilaçtır (Mardin 2015, r. 94). Devletin yönetici elitleri, milliyetçiliğin panzehiri olarak gördükleri Osmanlıcılığı, Tanzimat Dönemi’nden itibaren savunmuş, 1876’da ilan edilen Kanun-i Esasi'nin esası haline getirmiş ve resmi politikanın belirleyici unsuru olarak öne çıkarmıştır: "Devlet-i Osmaniye tabiiyetinde bulunan efradın cümlesine hangi din ve mezhepten olursa olsun bila istisna Osmanlı tabir olunur", "Osmanlıların kaffesi huzuru kanunda ve ahvali diniye ve mezhebiyeden maada memleketin hukuk ve vazaifinde mutesavidir" (İnalcık & Seyitdanlıoğlu 2015, r. 51). Ancak alınan bu tedbirlere rağmen Hıristiyan halkların milli hareketler oluşturarak bağımsızlık peşinde koşmaları engellenememiştir. Hatta 19. yüzyılın sonuna gelindiğinde söz konusu halkların çoğu özerk politik birimler inşa etmeyi başarmışlar. Fakat yeni duruma rağmen bu dönemde dahi Müslüman milletlerin bağımsızlık taleplerinin olmadığı ve bunları hiçbir şekilde gündeme getirmedikleri görülmektedir (Deringil 2014, r. 58; Özoğlu 2017, r. 129). Hıristiyan halklar, Avrupa’dan gelen müdahaleleri destekleyip kendi kurtuluşlarının peşinde koşarken Müslüman halklar, devlete yani kendilerine düşman olarak gördükleri bu iki güce karşı mücadele etmenin yöntem ve araçlarının peşinde koşmaya devam etmişler (Ortaylı 2015, r. 59-60).
Müslüman halkların devleti ayakta tutma mücadelesi ve bu çerçevede milliyetçiliği zararlı bir düşünce olarak görmesi, II. Meşrutiyet döneminde dahi karşılık bulmaya devam etmiştir. Söz konusu dönemin Müslüman aydınları, peygamberin "kavmiyet gayreti güdenler bizden değildir" anlayışını referans vermiş, Müslümanların Araplığa, Arnavutluğa, Kürtlüğe yönelmelerinin birliği bozacağını dolayısıyla da imparatorluğu paramparça edeceğini ileri sürerek milliyetçiliği reddetmişler (Tunaya 1998, r. 100). Onlara göre böyle dönemlerde Müslüman unsurlar yekvücut olmak için milli gelişimlerini gerçekleştirmeli, kendi milliyetlerini idrak etmeli, millet olarak kendilerini inşa etmeli ve "mümkün olduğu takdirde bağımsız bir devlet" kurmayı düşünmeliler fakat en nihayetinde yeniden bir araya gelmeli ve İslami vücudunu oluşturmalılar (Tunaya 1998b, r. 14). Kısacası Osmanlı coğrafyasında yaşayan Müslümanlar arasında milliyetçiliğin siyasi boyutunun tam anlamıyla öne çıkması ve hareket oluşturması ancak Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra gündeme gelebilmiştir (Kayalı 1998, r. 13).
5-) 19. Yüzyılda Kürtlerin İçinde Yaşadığı Nesnel Koşullar
Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Müslüman halkların en büyüklerinden biri olan Kürtler, uzun yıllar boyunca farklı devletlerin hakimiyetinde kaldıktan sonra Osmanlı Devleti’yle anlaşarak imparatorluğun güçlü unsurlarından biri haline gelmiştir (Gümüş 2024, r. 145). Tabi oldukları devletlerin merkezlerine uzak olan yerlerde dağınık bir şekilde yaşamaları Kürtlerin, birleşik ve güçlü bir ortak bilinç oluşturmalarını engellemiş, aşiretlere dayalı parçalı bir toplumsal örüntü inşa etmelerine yol açmıştır (Fuller, G. E. & Barkey, H. J. 2011, r. 26). Kürtlerin söz konusu dönemde birleşme arzu ve isteğine sahip olmayıp aşiret ve aşiretçiliği öne çıkarmaları batılı gözlemcilerin de dikkatini çekmiştir (Hay 2005, r. 45-46). Kürt toplumsal gerçekliğinin baskın örüntüsü olarak aşiretler, yerleşik oldukları kadar olmasa da hayme-nişin (konar-göçer) bir yaşama biçimine sahip olmuşlar. Göçebe yaşam biçimini tercih eden aşiretler, yaylak ve kışlakları arasında gidip gelirken bölgelerinin diğer aşiretleriyle sorunlar yaşamış, bazen silahlı çatışmalara girmiş, birçok insanın ölümüne sebep olmuşlar (BOA, YEE, 78/1-33. 14 Teşrin-i Sani 95 (26 Kasım 1879).
Kürt toplumunun uzun yıllar boyunca hakim hatta belki de tek örüntüsü olan aşiret ve aşiretçilik, 19. yüzyıl Kürtlerinin sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve sosyo-politik yapısının belirleyicisi olmuştur. Aşiret mantığının bir gereği olarak akrabalık bağlılığına dayalı ve ortak bir atadan geldiklerine inanan üyelerden oluşan aşiretler koleksiyonu, Kürt coğrafyasının her tarafına yayılmış, birlikten ve bütünlükten yoksun kalmışlar (Karademir 2014, r. 489). Dolayısıyla bölge halkının dayanışma merkezi, ortak bir Kürtlükten ziyade kabileler, aşiretler ve şeyhlerin tarikatlarına bağlılık şeklinde gelişmiştir (Bruinessen 2013, r. 153). Söz konusu bağlılık, Osmanlı resmi makamlarının hazırladıkları raporlara da yansımıştır. Bu raporlardan birini 19. yüzyılın ikinci yarısında hazırlayan Abidin Paşa, aşiret reislerinin, aşiretler üzerindeki etkilerine değinmiş, aşiret liderlerinin maharetlerinin bir tezahürü olarak ortaya çıkan aşiretçiliğin veya ilkel bağlılığın bölgede ne tür felaketlere yol açtığını dile getirmiştir. Raporda Reşkotan Aşireti reisi Mıstoyı Quto’dan bahseden Paşa, ağanın farklı aşiretlerden etrafına topladığı yaklaşık beş yüz kişiyle bölgeyi harap ettiğini, halkın mallarını yağmaladığını kimi zaman kervanları soyarak bölgesinden gelip-geçenlerin hayvanlarını gasp ettiğini aktarmıştır. Bölgesinde neredeyse bağımsız hareket eden Quto, birçok kişinin ölmesine sebep olduğu gibi çok sayıda kişinin yaralanmasına da yol açmıştır (BOA, YEE, 78/14. 14 Teşrin-i Sani 95 (26 Kasım 1879).
Aşiretler arasında vuku bulan benzer olaylar, aşiretçiliğin hüküm sürdüğü Kürt coğrafyasının farklı bölgelerinde yaşanmış, ağaların direktifleriyle birçok insan ateşli silahlarla öldürülmüştür. Bu çatışmaların birinde on insan öldürülürken başka bir olayda otuz insan öldürülmüştür. Diğer bir olayda ise birçok insan, boğazları kesilmek suretiyle katledilmişler. Abidin Paşa tarafından hazırlanan rapora bakıldığında bölgedeki aşiret liderlerinin neredeyse hepsi birçok katliama sebep olmuş, aşiretler arasında çıkan çatışmalar bazen savaş gibi günlerce devam etmiş ve yüzlerce insanın ölümüne yol açmıştır. Osmanlı paşasının da dikkat çektiği gibi Kürt coğrafyasının aşiretleri arasında vuku bulan çatışmalar, neredeyse gelenek haline gelmiş, adeta günlük yaşamın bir rutini (normal ve sıradan bir boyutu) olarak kabul edilmiştir. Bölgenin ihtiyaçlarını karşılamak üzere şehirler, kasabalar ve köyler arasında ticaret yapan kervanlar da çatışmalardan nasibini almış, kervan halkı her seferinde ancak haraç ödeyerek ve daha birçok zorluk yaşayarak işlerini yapabilmişler. Hatta günlük ihtiyaçlarını karşılamak için yola çıkanlar çoğu zaman ticaret yolculuklarını tamamlayamadan veya memleketlerine geri dönemeden katledilmişler (BOA, YEE, 78/15,33. 14 Teşrin-i Sani 95, 26 Kasım 1879).
Süleymaniye bölgesini 19. yüzyılın başında gezen yabancılardan biri, aşiret ve aşiretçiliğin Kürtler arasındaki bu bağlamdaki yansımalarını şaşkınlıkla aktarmıştır. Anlatıya bakılırsa aşiret liderlerine göre yaratıcı, tam bir sefalet içinde yaşayan köylüleri kendilerine hizmet etmek için yaratmıştır. Öyle ki tarımla uğraşan Kürt köylülerinin durumu, Batı Hint adalarının köleleştirilmiş siyahilerin durumundan pek farklı değildir fakat aşiret ağaları yine de köylülerin ürettiklerinin en az onda birine el koymaya devam etmişler (Bruinessen 2010, r. 171-172). Aslında dikkatlice bakıldığında coğrafyanın nerdeyse her tarafında benzer trajediler yaşanmıştır. Mardin, Siirt ve Diyarbakır aşiretleri arasında gezen bir devlet yetkilisi, aşiret reislerinin birçok gerekçe oluşturarak halktan sürekli olarak vergi topladığından bahsetmiştir (BOA, YEE, 78. 14 Teşrin-i Sani 95 (26 Kasım 1879). Hatta “Kendilerini tutamayan” aşiret reisleri kimi zaman halkın namusuna dahi el uzatmıştır. Raporlara yansıyan bilgilere bakılırsa bölgenin liderlerinden biri, köylerde güzel kadın veya bakire kız olduğunu duyduğu zaman onları zorla alıkoymaktan geri durmamıştır. Aşiret reislerinden bazıları ise çatışma halinde bulundukları aşiretlerin kadınlarını zorla yanlarında tutarak uzun süreler boyunca alıkoymuşlar. Söz konusu zulme dayanamayan halkın bir kısmı yerlerini/yurtlarını terk etmek zorunda kalmıştır (BOA, YEE, 78/50-51,64-75. 14 Teşrin-i Sani 95 (26 Kasım 1879). Ancak yaşanan bunca zulme rağmen Kürt coğrafyasında görev yapan Fransa konsolosunun aktardığı bilgilere bakılırsa 20. yüzyılın başlarında dahi Kürtler, aşiret reislerine olan bağlılıklarından dolayı çok farklı kamplara bölünmüş; birçok insanın ölümüne yol açan çatışmalara katılmışlar. Bu olaylardan birinde on beş kişi öldürülürken, diğer bir olayda aşiret ağası “öteki” aşiretin ağasının maiyetinde bulunan Ermeni köyünü yağmalamış, direnmeye çalışan köylüleri öldürmüştür. Konsolosun verdiği bilgilere bakılırsa aslında bölgede hemen her gün ölümle sonuçlanan bu nevi birçok aşiret çatışması yaşanmaktadır (Diyarbakır Fransa Konsolos Yardımcısı'ndan Fransa Dışişleri Bakanı Delcasse'ye, no. 73/8, Diyarbakır, 18 Temmuz 1901, MAE/AD, Paris, Turquie, Diyarbakır, Seri B).
Kürt coğrafyasının içinde bulunduğu geri kalmışlık ve beraberinde getirdiği karışıklığın 20. yüzyılın başında da sürdüğü “Kürt milli uyanışının” önemli figürlerinden biri olarak kabul edilen Mikdat Mithat Bedirhan’ın merkezi iktidara sunmak üzere yazdığı layihadan anlaşılmaktadır:
"Alevi Kürt ırkına mensup olan sekene-i mevcudesi şimdiye kadar bir güne nimet-i temeddün ve maariften ve terbiye-i içtimaiden katiyen behre-dar olmayarak daima bir vahşet ve cehalet içinde ve adeta hilkat-i ademin hal-i iptidailerinde kalmış ve yekdiğerinden çalmak ve çırpmakla temin-i maişeti bir sanat ve adat edinmişlerdir... Daha evvelleri şöyle dursun, bugün kuyud-ı resmiye ispat eder ki yalnız bidayet-i Tanzimat-ı Hayriye'den beri şu 70-75 sene zarfında yapılan harekat-ı askeriye, 8-10 defayı bulmuştur. Hayfa ki yüz binlerce lira ve nice bin nüfus zayiatı gibi pek büyük fedakarlıklarla icra kılınan tedibat-ı şedide-i ekide ile bihakkın ıslahı mümkün olamamış ve devletçe bir istifade temin edilememiştir... Oralarda meskun insanlar olsa olsa senede bir iki defa tahsildar ve jandarma yüzünü bir nazar-ı vahşet ve nefretle görebilirler. Medeniyet, maişet, muaşeret daha doğrusu insaniyet ne demek olduğunu bilmezler" (Gündoğdu & Genç 2013, r. 159-162).
Aynı dönemde bu coğrafyayı gezen bir seyyah da bölgenin durumunun içler acısı olduğunu, bölgede yaşanan iptidailiğin neredeyse ezeli olduğunu "hiç bozulmamış bir ırk tarafından iskan edilen sıra dışı bir ülke" şeklindeki sözleriyle aktarmış, biraz da şaşırıp üzülerek Kürtleri "ilkel insanlığın naif yabaniliği ve katıksızlığına sadık kalmış hala Altın Çağı'nı yaşayan ilkel bir halk" olarak tasvir etmiş, bölgenin tarihsel gelişmelerden hiçbir şekilde nasiplenmediğini ve donuk, ilkel insani yaşamın mekanı haline geldiğine dikkat çekmiştir (Hay 2005, r. 333).
Kürtler, 19. yüzyıl genelinde bir yandan aşiret ve aşiretçiliğin pençesinde kıvranırken diğer yandan eğitimsizlikten dolayı geri kalmışlığı iliklerine kadar yaşamıştır. Yeterli bir eğitim alamadıkları için okuma-yazma bilmeyen halkın “cehaleti”, Herald gazetesinin yazarlarından Hepworth’un da dikkatini çekmiştir. Kürtlerin yaşadığı şehir, kasaba ve köyleri dolaşan gazeteci, gezi sırasında elinde kitap veya gazete olan tek bir kişiye denk gelmediğinden yakınmıştır (Karademir 2014, r. 308). 20. yüzyılın başlarında Kürtleri gözlemleme fırsatı yakalamış Batılı bir gözlemci de Kürtlerin, korkunç bir “tabii cahillik” içinde yaşadıklarını aktarmıştır. Kürtleri tanıdıktan sonra çok büyük bir şaşkınlık yaşadığı anlaşılan gözlemci, Kürtlerin yaşlarını tam olarak bilmediklerini, yaşadıkları bölge dışında olup bitenlerden haberdar olmadıklarını ileri sürmüştür (Soane 2007, r. 405-406). Başka biri de 20. yüzyılın başında yaşayan Kürtlerin "özgürlük, eşitlik, kardeşlik" gibi konularda fikir sahibi olmadıklarını gözlemlemiştir (Hay 2005, r. 69).
Aslında dönemin Kürt aydınlarının da söz konusu durumu tespit ettikleri ve Kürtlerin içinde yaşadığı iptidai koşullara dikkat çektikleri anlaşılmaktadır. Bunlardan biri olan Abdürrezzak Bedirhan, Kürtlerin sefalet içinde yaşamakla kalmadıklarını aynı zamanda düşünsel gelişim noktasında da ilkel aşamayı bir türlü geçememelerinden dert yanmıştır (Celil 2013, r. 120). II. Meşrutiyet döneminin imkanlarından Kürtlerin de yaralanması için çalışan diğer Kürt aydınları da Kürtlerin bahse konu olduğu üzere eğitimsiz kalıp okuma-yazma bilmeme sorununu ana gündemleri haline getirmiş ve bunu Meclis-i Mebusan’a taşımışlar (Özoğlu 2017, r. 148). Zamanın ihtiyaçlarına cevap veremeyecek derecede eğitimsiz kalmış olan Kürtlerin derdine deva olmaya çalışan Kürt aydınlarının öncülüğünde kurulan Kürt Teavün ve Terakki Cemiyeti (KTTC) de kuruluş amaçları arasına Kürt çocuklarının eğitimini almış, payitahtta yaşayan otuz bini aşkın Kürt çocuklarının eğitimi için “Kürt Meşrutiyet Mektebi” adıyla bir okul açmıştır (Olsen 1992, r. 37; McDOWALL 2004, r. 140; Malmisanij 2011, r. 77; Chirguh 2009, r. 43). Kürtçenin eğitim dili olduğu mektep, otuz öğrenci ile eğitim-öğretim hayatına başlamış, talebe sayısını tedrici olarak artırmıştır (Malmisanij 2011, r. 85). Kürtlerin en büyük sorunlarından biri olan eğitimsizliğe çare olarak düşünülen okul, Kürtler için önemli bir dönüm noktası olarak görülmüş, açılışı İstanbul basınına da yansımıştır (Celil 2013, r. 69). Eğitimsizliğin ve dolayısıyla da okur-yazar olmamanın Kürtleri ne hale soktuğunu yakından müşahede eden dönemin Kürt aydınlarından biri de Said-i Kürdi’dir. II. Meşrutiyetin şafağında Osmanlı payitahtına gelen ve daha sonra Said Nursi olarak da adlandırılacak olan dönemin Kürt aydını, hastalık olarak adlandırdığı cehalet, fakirlik ve eğitimsizliği ortadan kaldırmak üzere bir dilekçe hazırlayarak saraya sunmuştur. II. Abdülhamid'e verilmek üzere yazılan dilekçede Kürtlerin Osmanlı milletinin önemli bir parçası olduğunu belirten Kürdi, Kürt coğrafyasında birkaç modern mektebin açıldığını fakat okullardan sadece Türkçe bilenlerin faydalanabildiğinin altını çizmiştir. Saraydan, Kürt illerinde Kürtçe eğitim yapacak modern okullar açmasını talep eden Kürt aydını, okullar vasıtasıyla Osmanlı'nın bölgedeki birlik ve bütünlüğünün muhafaza edilmesinin kolaylaşacağını ileri sürmüştür. Kürt aydını, mekteplerin açılmasıyla birlikte Kürtlerin ve coğrafyalarının Osmanlı'nın daha sağlam bir parçası haline geleceğini belirtmiş, Kürtlerin de doğal "çağdaşlık yeteneklerini ve güçlerini" ortaya koyarak medeni dünyaya daha iyi entegre olacağına inanmıştır (Heper 2008, r. 82).
Kürt coğrafyasının temel toplumsal örüntüsü olarak aşiretler arasında meydana gelen çatışmalar ve aşiretlerin baskın düşüncesi olan aşiretçilik anlayışının etkisiyle Kürtler arasında söz konusu dönemde “milli bilincin” gelişmesi oldukça yavaş olmuştur. Hatta halkın aşiretçiliği aşarak bir üst forma ulaşması bu bağlamda engellenmiştir. Aşiret ağalarının kontrolü altında bulunan bölge halkı, çatışmalardan kurtulup uzlaşmayı başaramamış, birlik ve bütünlüğü gündemlerine alamamışlardı (Fuller, Barkey 2011, r. 27). Dolayısıyla 19. yüzyılın ortalarından 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar olan dönemde Kürt kimliğini; saltanat, beylik ve aşiret gibi modernite öncesi olguların inşa ettiği görülmektedir (Yeğen 2006, r. 262). Başka bir ifadeyle nesnel koşulların da etkisiyle 19 ila 20. yüzyılda Kürtler için geçerli değer, açık ve tutarlı bir Kürtlük duygusu veya bilincinden ziyade aşiret kimliği ve onun düşünsel düzlemi olan aşiretçilik olmuştur (Kasaba 2012, r. 152-153). Dönemin şahitlerinin de aktardığı gibi milli bilinç ve yurtseverlik Kürtler arasında yeterince ma’kes bulmamış, özgürlük tutkusu da kendi aşiretine, aşiretin yaşadığı topraklara ya da aşiret liderine, onların özgürlüğüne yönelik bir bağlılık şeklinde gelişmiştir (Averyanov 2010, r. 232). Kısacası 20. yüzyılın ilk çeyreğine kadar Kürt coğrafyasında feodal-aşiret yapısı egemen olmaya devam etmiş, ekonomik ve sosyal açıdan "burjuva-kültürel" bir düşünce için gerekli olan zeminin yeşermesine müsaade edilmemiştir (Celil 2013, r. 24).
Kürt coğrafyasının yapısı da Kürtlerin millet olarak tarih sahnesine çıkıp milliyetçi bir hareket oluşturmalarını geciktiren amillerden biri olmuştur. Kürt coğrafyasının ziyadesiyle dağlık olması, merkezi bir siyasi yapı ortaya çıkarmalarını zorlaştırdığı gibi aşiretler şeklinde örgütlenen Kürtlerin dağınık bir halde yaşayıp birbirlerinden kopuk olmasına da yol açmıştır. Kürtler arasında milli bilincin neşvünema bulmasını engelleyen söz konusu coğrafyasının Fars ve Osmanlı imparatorluklarının yüzyıllar boyunca mücadele sahası olması da bu bağlamda etkili olmuştur. İki büyük imparatorluk arasında bölünmüş bir coğrafyada yaşamak doğal olarak Kürtleri de toplumsal zeminde ikiye bölmüş, ayrı politik birimlere tabi kalmak zorunda bırakmıştır. Parçalı toplumsal örüntünün yanına coğrafik, topografik ve farklı politik birimler arasındaki bölünmüşlük de eklenince Kürtlerin milli bir bilinç geliştirmeleri mümkün olmamıştır (Fuller & Barkey 2011, r. 26). Aslında Gellner'in de dikkat çektiği gibi dağınık şekilde köylerde yaşayan toplulukların eğitim alma ve okuryazar olma olanağı zaten ziyadesiyle sınırlıdır ki iletişim olanaklarından da yoksundurlar. Söz konusu durum da köylülerin statik veya nerdeyse donmuş bir yaşam biçimi içinde toplumsal bağlam geliştirmelerine ve sürekli kendini tekrarlayan standart bir ortamda yaşamalarına yol açmaktadır. (Gellner, 2013: 63). Dolayısıyla da köylüler alim olamayacakları gibi tam anlamıyla skolastik de olmazlar. Onlar, yalnızca dans eder, şarkı söyler ve kültürlerini yaşarlar (Gellner, 2013: 65).
Kürt coğrafyasında milli bir bilincin veya milliyetçiliğin ortaya çıkmasını engelleyen amillerden biri de Osmanlı devlet ve toplum anlayışı çerçevesinde neşvünema bulan millet sistemi olmuştur. Söz konusu sistem içinde sosyal ve dini çekirdek olma görevini Türkler ve Araplarla birlikte Kürtlerin üstlenmiş olması, bu bağlamda etkili olmuştur. Millet-i hakimenin yani İslam milletinin bileşenleri olarak aynı dili konuşup, aynı kültürü tam anlamıyla paylaşmasalar da söz konusu üç grubun aynı dine mensup olması ve genel itibariyle Sünniliği paylaşmaları yeterli ortak noktalar olarak görülmüştür. Merkezi iktidar da Sünni tebaanın tümünü İslam’ın eşit inançlı parçaları olarak görmüş, unsurlar arasında var olan etnik ve dilsel farklılıkları önemsememiştir. Bu durum da Kürtleri, Osmanlı toplumunun temel bileşenlerinden biri haline getirmiştir (Fuller & Barkey 2011, r. 27). Bahsedilen anlayış yani millet sisteminin dini esas üzerine inşa edilmesi ve milletin dini kimliğin ifadesi olarak anlaşılması, 20. yüzyıla kadar devam etmiş ancak söz konusu dönemden sonra millet denilince etnisiteyi merkeze alan kimlik akla gelmeye başlamıştır. Yüzyılın ilk çeyreğinde güçlenen yeni paradigma Kürtlerde de zayıf da olsa bir karşılık bulmuş, Kürtlerin "kendilerini etnik anlamda yeniden" tanımlamasını sağlamış, "kendi kimliklerinin inkar edildiğini" düşünmelerine yol açmış ve "etnisiteye dayalı yeni bir kimlik edinmek isteyen devletlerle rekabet" etmeleri gerektiğini onlara salık vermiştir. Ancak dönemin genel şartlarıyla birlikte Kürtlerin içinde yaşadığı özel koşullar da eklenince Kürtler, eski milletdaşları ve yeni rakipleri olan Araplar ve Türkler karşısında dezavantajlı bir konumda kalmıştır (McDOWALL 2004, r. 22).
Kürtleri milliyetçilikten uzak tutan sebeplerden biri de II. Abdülhamid’in tahta çıktıktan sonra Osmanlı’nın Müslüman halklarına yönelik geliştirdiği siyasetle ilişkilidir. “Milliyetçilik Çağı” olarak adlandırılan 19. yüzyılın ikinci yarısında tahta çıkan Osmanlı sultanı, milliyetçiliğin Osmanlı toplumu üzerindeki etkisini sınırlandırmak için tüm halkların milli taleplerine set çekmeye çalıştığı gibi Kürtlerin de bu çerçevedeki taleplerinin önüne bariyer inşa etmeye çalışmış, geliştirdiği Kürt politikasıyla uzun erimde Kürtleri milliyetçilikten uzak tutmayı başarmış, 20. yüzyılın başlarından itibaren milli bir hareket oluşturmaya çalışan Kürt aydınlarını ya gözetim altına alarak ya da sürgün ederek memleketten uzaklaştırmıştır. Bu çerçevede kültürel alanla sınırlı da olsa milli taleplerle gündem oluşturmaya çalışan aydınlara karşı kendisinin de inşa edilmesinde pay sahibi olduğu Kürt aristokrasisini yanına alarak milli bilincin oluşmasına ket vurmaya çalışmıştır. Sultan, bu bağlamda Kürt şeyhlerine özel önem vermiş, yerel iktidar odağı ağa ve beylerle birlikte onları da yanına almaya dikkat etmiştir (Alakom 2012, r. 48-52).
6-) Kürt Milliyetçiliği
İçinde yaşadıkları olumsuz koşullara, eğitimsiz bir halk olmalarına, coğrafyalarının olumsuz topografik niteliklerine, iki büyük siyasi güç merkezinin mücadele sahasında yer almalarına ve Osmanlı merkezi iktidarının engelleyici politikalarına rağmen Kürtler arasından dil, kültür ve eğitimi önceleyen aydınlar bir şekilde çıkmıştır. Diğerleriyle karşılaştırıldığında bir hayli geç kaldıkları anlaşılan Kürt aydınları, zamanın ruhuna uygun olarak Kürtçeyi, Kürt kültürünü ve coğrafyasını merkeze alan çalışmalar yürütmeye başlamışlar. Söz konusu bağlamda özellikle 20. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı başkentinde kültürel faaliyetler gerçekleştirmişler. Kürt aydınları, toplum ve muhalefet nezdinde etkilerini gün geçtikçe artırmayı başarmışlar. Kürt coğrafyasından çıkıp, eğitim için payitahta gelen geçlerin öncülüğünde gelişen kültürel faaliyetler beraberinde milli bir uyanışı gündeme getirmiştir. Bu dönemden sonra merkezi iktidarla birlikte hareket eden geleneksel Kürt güçlerinin yanında artık muhalif odaklarla birlikte hareket eden eğitimli bir Kürt aydını gurubu da sahnedeki yerini almaya başlamıştır.
Aslında dikkatli bir şekilde bakıldığında 20. yüzyıldan evvel Kürtlerin ortak çıkarlarından söz eden Kürt aydınlarından veya aşiret seçkinlerinden bahsetmek mümkün görünmemektedir. Fakat bu dönemden sonra sayıları az da olsa Kürt seçkin-aydınlarının yazıp çizmeye başladıkları ve dönemin ruhuna uygun yeni bir anlayış geliştirmeye çalıştıkları anlaşılmaktadır (Bruinessen 2013, r. 153). Özellikle payitahta öğrenim görmek için gelen Kürt öğrencilerinin sayısının her gün artması, Kürtler arasında eğitimli bir entelektüel tabakanın belirginleşmesine kaynaklık etmiştir. Eğitimli tabakanın yükselmeye başlaması da Kürt toplumsal düzleminde nerdeyse rakipsiz olan geleneksel Kürt yönetici aristokrasinin hem toplum hem de devlet nezdindeki konumunu zayıflatmış, halk nezdindeki etkilerini azaltmıştır (Alakom 2012, r. 94).
Esasında Kürtler, dini ve mezhebi olarak farklı gruplara ayrılmış ve birçok aşirete bölünmüş olmalarına rağmen bir grup bilincine de sahip olmuş, birlikte yaşadıkları “öteki” topluluklardan farklı olduklarının bilincine uzun zamandan beri varmışlardı (Fuller & Barkey 2011, r. 25-27). Batılı bir gezginin de dikkat çektiği gibi Kürtlere "Osmanlı mısınız" diye sorulduğunda ben, "Kürdüm" diye cevap vererek farklı olduklarına yönelik bir anlayışa sahip olduklarını ortaya koymuşlardı (Karademir 2014, r. 436). Ancak Kürtlerde neşvünema bulan kültürel ve dilsel farkındalık, halkın bir bütün veya kısmen "milli" bir uyanış yaşadığını göstermemektedir (Fuller & Barkey 2011, r. 27). Örneğin 20. yüzyılın başlarına dek şehirlerde yaşayan Kürtlerin çok az bir kısmı kendilerini Kürt olarak tanımlamış, özellikle büyükşehirlerde yaşayanlar, çoğunlukla kendilerini etnik aidiyetlerinden ziyade kentli unvanlarıyla tanımlamayı tercih etmişler. Yeni unvanlarının onları "kaba köylülükten” kurtardığına ve daha önce bağlı bulundukları aşiretten azade kıldığına inanan “şehirli Kürtler” milli bilinçten uzak kalmışlardı (McDOWALL 2004, r. 42-43). Kürtler üzerine yaptıkları araştırmalarla bilinen Janet Klein ve Hakan Özoğlu'nun da altını çizdikleri gibi Kürtler, kendilerini Kürt olarak gördükleri kadar Osmanlı olarak da görmüş, Osmanlı'dan ayrı bağımsız bir devlet kurma fikrine sahip olmamışlar (Klein 2014, r. 301; Özoğlu 2017, r. 44). 20. yüzyılın başlarında yazan Kürt aydınları da söz konusu tezi teyit etmektedir. Örneğin dönemin Kürt aydınlarından Abdurrahman Bedirhan, 1902’de İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin (İTC) Avrupa'da düzenlediği Ahrar-ı Osmaniye Kongresinde, Osmanlı Devleti’ne yönelik yabancı müdahalesini reddeden birkaç delegeden biri olmuştur. Söz konusu durum, Kürt aydınlarının şahsında Kürtlerin devlete bakışını ortaya koyması açısından önemlidir (Malmisanij 2011, r. 20). Söz konusu durumu tespit eden araştırmacılar, bu sebeple Kürtlerin 20. yüzyıl gibi geç bir döneme kadar millet olmayı başaramadığını ancak millet-öncesi bir topluluk meydana getirebildiklerini ifade etmişlerdir (Eriksen 2004, r. 30).
Kürtler, Birinci Dünya Savaşı boyunca Osmanlı merkezi iktidarına sırtını dönmemiş hatta savaş cephelerine koşmaya devam etmişler. Savaştan sonra dahi savunmasız bir durumda kalmış ve silahlarına el konulmuş Osmanlı Devleti’nden ayrılıp, bağımsız bir devlet kurmak için harekete geçmemişler. Bahse konu dönemde milli bir bilinç çerçevesinde Kürtleri mobilize edebilecek milliyetçi bir hareket meydan getirmenin peşinde koşmamışlar. Tam aksine Kürtler, Dünya Savaşı’ndan sonra kurtuluş mücadelesi veren Türklere destek vermiş, Osmanlı’nın devamı için mücadeleye girişmiş ve bu çerçevede hayatlarını ortaya koymuşlar (Heper 2008, r. 14). Bundan dolayı olsa gerek Özoğlu, Kürtlerin ancak Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında devletin yıkılacağına iyice kanaat getirdikten sonra parçalanmaya bir tepki olarak yani devletin dağılmasının sebebi değil ancak bir sonucu olarak milliyetçi eğilime kapılmaya başladıklarını dile getirmiş (Özoğlu, 2017, r. 44), Klein de Kürtlerin milliyetçi bir hareketi ancak savaştan sonra geleceklerini belirleme endişesi yaşamaya başlayınca ortaya çıkarabildiklerinden söz etmiştir (Klein 2014, r. 300).
Fakat yukarıda dile getirilen tezin aksine "Kürt milletinin" çok eski zamanlardan beri var olduğunu ileri süren, epey uzun zamandır uyuyan Kürtlerin, 20. yüzyılda tam anlamıyla uyandıklarına inanan ve Kürt kimliğini kadim zamanlara kadar geriye götüren efsane ve semboller ışığında inşa etme mücadelesi verdiğini iddia eden araştırmacılar da bulunmaktadır (McDOWALL 2004, r. 25). Benzer şekilde Kürt milliyetçiliğini çalışan kimi yazarlar da tarihsel olarak bir Kürt özünün bulunduğunu varsaymakta ve kadim tarihin derinliklerinin bir zamanında var olduğuna inandıkları Kürtlerin, bu asıl özünü yeniden keşfetmeye çalışmaktadır (Özoğlu 2017, r. 51-52). Bu durum akla İlkçi yaklaşımı getirmektedir. Acaba söz konusu kişiler veya gruplar, Kürt milliyetçiliğini İlkçi veya daimici bir perspektif bağlamında biyolojik kriterleri temel alarak mı değerlendirmektedir?
Kürt milliyetçiliğini, yukarıda çerçevesi çizilen bağlamda değerlendiren araştırmacılara göre Kürtler arasında milliyetçilik, dört aşamalı bir süreç içerisinde gelişmiştir. Bu araştırmacılardan biri olan Robert Olsen, Kürt milliyetçiliğinin ilk aşamasının Şeyh Ubeydullah'ın liderliğinde kurulduğu iddia edilen “Kürt İttihadı”yla başladığını ve 1883’te şeyhin dar-ı bekaya göçmesiyle tamamlandığını dile getirmektedir. Söz konusu teze bakılırsa ikinci aşama, 1891’de II. Abdülhamid tarafından inşa edilen Hamidiye Alaylarıyla başlamış, Birinci Dünya Savaşı'yla bitmiştir. Üçüncü aşama ise Dünya Savaşıyla başlamış ve 1920’de imzalanan Sevr Anlaşmasıyla tamamlanmıştır. Kürt milliyetçiliğinin dördüncü ve son aşaması da Şeyh Said İsyanı sürecinde ortaya çıkmıştır (Olsen 1989, r. 1). Martin van Bruinessen de benzer şekilde Kürt milliyetçiliğinin tarihini geriye götürerek geleneksel Kürt aristokrasisinin temsilcisi olan şeyhler ve ağaların öncülüğünde geliştiğini ileri sürmektedir (Bruinessen 2010, r. 20-21). KTTC’yi de bu bağlamda milliyetçilik çerçevesine yerleştiren araştırmacılara bakılırsa, meşrutiyet dönemi Kürt milliyetçiliğinin üçüncü aşamasını oluşturmuş ve cemiyetler de milliyetçi örgütler olarak yapılandırılmışlar. Teze göre KTTC'nin kurulmasına da, paradoksal görünse de, geleneksel Kürt aristokrasisinin eğitim almış Kürt milliyetçisi çocukları öncülük etmiştir. Bahsedilen çerçevede meseleye yaklaşan Olsen, bu dönemde milliyetçi aydın ve örgütlerin katkısıyla Kürt bilinçlenmesinin yaşandığını ve geniş kesimlere ulaştığını ileri sürmektedir (Olsen 1992, r. 37-38).
Bununla birlikte Kürt milliyetçiliğinin tarihini daha da geriye yani 17. yüzyıla kadar götüren araştırmacılar da mevcuttur. Bu araştırmacıların referans aldığı eser ise Ehmedé Xané (1651-1707) tarafından 1690’ların başında yazılan Mem u Zin adlı kitaptır. Konu üzerine çalışan araştırmacıların bazıları eserde yer alan fikirleri öne çıkarmaktadır. Söz konusu eserde Kürt şair-din adamı, Kürtlerin birlikte yaşadıkları Araplar, Türkler ve Farslardan farklı olduklarını gündeme getirmiş ve bir grup bilinci ortaya koymuştur. Ayrıca Kürtçenin Kurmanci lehçesiyle yazılmış olması da Mem u Zin’in "Kürtlerin ulusal destanı" olarak görülmesine kaynaklık etmiştir.[1] Eserin "Derde Me" (dertlerimiz) başlığıyla yazılmış bölümü bu bağlamda öne çıkarılmaktadır:
"Olsaydı bir uzlaşma ve dayanışmamız eğer
Ve hepimiz birbirimize itaat etseydik eğer
Rom, Acem ve Arapların hepsi
Bize hizmetçilik ederdi onların hepsi
O zaman tamamlardık dini de, devleti de
Ve elde ederdik, bilimi de, hikmeti de
Bak Arap ülkesinden Gürcü ülkesine kadar
Kürklüktür ki olmuş kale gibi
Şu Rom da, Acem de onlarla korunmuş hisar olmuş
Kürdlerin hepsi dört kenarda yer almış
Kürd aşiretlerini her iki taraf
Yok edici oklarına etmişler hedef
Sınır boylarında Kürdler sanki kilitmiş
Ve her bir aşiretleri sanki bir setmiş
Şu Tacik denizi ile Kızıldeniz gibi Rom deryası
Çıktıkça yerinden ve harekete geçtikçe dalgası
Kürdler tümüyle kana bulanırlar
Ve bir berzah gibi onları ayırırlar" (Özoğlu 2017, r. 65-66; Bruinessen 2010, r. 390).
Ancak Hollandalı Kürdolog Bruinessen’in de belirttiği gibi Kürtler, her ne kadar Mem u Zin hikayesini milli destanı olarak kabul etseler de Xané’nın düşüncelerinde halk hareketi ortaya çıkaracak ve Kürtlerde milli bilinci uyandıracak veya ilham kaynağı olacak düzeyde bir fikir yoktur (Bruinessen 2010, r. 390). Bu noktada Hamit Bozarslan da çok farklı düşünmemektedir. Bozarslan, Xané’nın 17. yüzyılda yaptığı çağrının Kürd milletine dayanan bir Kürd devleti inşa etmek gibi bir hedefinin olmadığını ve ayrıca bunun için gerekli olan maddi koşulların da bulunmadığının altını çizmektedir (Bozarslan 1997, r. 119-120). Ayrıca Strohmeier ve Heckman da haklı olarak Xané’yi milliyetçi olarak tanımlamanın hem ahistorik hem de anakronik olduğunu çünkü söz konusu demlerde modern anlamdaki milliyetçilikten bahsedilemeyeceğini, millet kavramının hatta düşüncesinin bile söz konusu olamadığını ifade etmektedirler. Zaten bahse konu kavram ve düşünce de ancak modern zamanların "çok özel koşullarında" ortaya çıkmış ve Fransız Devrimi'nden sonra yaygın hale gelmiştir. Bu bağlamda Xané’yi milliyetçi olarak tanımak veya tanıtmak, milliyetçiliği modern bir fenomen olarak görmemek anlamına da gelecektir (Strohmeier & Yalçın-Heckman 2014, r. 17). Diğer taraftan Xané’nin ifadesinde ma’kes bulan grup bilinci de, çok daha önce, 15. yüzyılın başlarında Ankara Savaşı için Tatar beylerini ikna ve motive etmek için hitap eden Timur'un nutkunda da bulunmaktadır: "Onlarla aynı soydan olduğunu belirtiyor, vaktiyle tatarların Anadolu'ya egemen olduğunu, Eretna'nın sultanlığını hatırlatıyor, vaktiyle Türkmenlerin, Tatarların kölesi olduğunu söylüyor, Osmanoğlu aradan kalkarsa kendilerini orada tekrar egemen yapmayı vaat ediyor ve savaşta kendi saflarına katılmalarını istiyordu" (İnalcık 2009, r. 72-73). Fakat kimse haklı olarak Timur’u Tatar milliyetçisi olarak tanıtmamakta ve düşüncelerini de milliyetçi olarak kabul etmemektedir. Dolayısıyla Xané’nin düşüncelerini de milliyetçi çerçeveye yerleştirmek ve bu bağlamda kabul etmek pek mümkün görünmemektedir.
Aslında 19. yüzyılın son çeyreğinde meydana gelen ve kimilerince milliyetçi bir isyan olarak nitelenen kimileri tarafından ise Kürt milliyetçiliğinin başlangıç noktası olarak telakki edilen Şeyh Ubeydullah hareketi (Ergün 2015, r. 12) ile yüzyılın sonlarında kurulan Kürdistan Mecmuası da tıpkı Xané gibi Kürtleri merkeze alan politik bir projeye sahip değildir. Ayrıca söz konusu dönemde milliyetçi bir bilinç oluşturmak için gerekli olan zemini inşa edecek nesnel koşullar da yoktur. Dönemin Kürtleri, hak taleplerini yüksek sesle dile getiren Hıristiyan halklara karşı sadece bir statü talebinden ibaret olan konum kazanma peşindelerdi. Dikkatli bakıldığı zaman Müslüman haklarda söz konusu dönemde bağımsızlık düşünceleri olgunlaşmaya başlamışken Kürt aydınlarının derdi, medeni dünyanın seviyesine çıkmak için gerekli ve belki de yeterli gördükleri dil, eğitim ve kültürü önceleyen talepler dizisinden ibarettir (Bozarslan 1997, r. 119-120).
Kürt milliyetçiliğinin ilk safhasını oluşturduğu iddia edilen ve II. Abdülhamid’in İslamcılık politikası çerçevesinde bağlantı kurduğu Şeyh Ubeydullah (Kodaman 1987, r. 101), zaman içinde Hakkari bölgesinde çok büyük araziler elde etmiş, siyasi güç devşirmiş, kökenlerini Abdülkadir-i Geylani’ye dayandıran, Nakşibendi tarikatının Halidiye koluna bağlı bir ailede yetişmiştir (Özoğlu 2017, r. 136-137). Şeyh, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nda imparatorluğun yardımına koşmuş, müritlerini de etrafına toplayıp savaşa bizzat katılmıştır. Bu durum da şeyh ile sultanın ilişkilerinin sağlam bir zeminde tesis edilmesini sağlamıştır (BOA. Y. PRK. AZJ. 4/96). Savaşın bitmesinden sonra Kürt coğrafyasına, bölge halkı üzerinde büyük etkileri olduğu bilinen Bedirhani ailesinden Bahri Bey’i gönderen II. Abdülhamid, bir yandan aşiret liderlerini devletin yanına çekmeye çalışmış diğer taraftan başta Şeyh Ubeydullah olmak üzere Kürt şeyhleriyle de iletişime geçmiş, onları devletin yanında konum almaya ikna etmiştir (Kodaman 1987, r. 101). Hatta konu üzerine çalışan araştırmacılardan biri, görüşme esnasında sultanın isteğini dile getiren Bahri Beyin, Şeyh Ubeydullah'ı İran'a karşı harekete geçmeye ikna ettiğini iddia etmektedir (Kodaman 2011, r. 347). Bu olaydan sonra Şeyh, 1880’nin Ekim-Kasım aylarında 220’ye yakın aşiret reisi ve şeyhe mektup göndermiş ve kendi bölgesi olan Şemdinan’da bir toplantı tertip etmiştir. Söz konusu toplantıya Kürt coğrafyasının nerdeyse her tarafından gelen ağalar ve şeyhler icabet etmiştir (Karademir 2014, r. 110). Aktarılanlara bakılırsa Kürt şeyhinin esas endişesi bölgede Ermeniler ile Nesturîlerin Kürtlerden daha güçlü bir pozisyon elde etme ihtimalidir (Olsen 1992, r. 24). Fakat Kürt coğrafyasında gelişen olaylar, bir anda şeyhin ve taraftarlarının dikkatini İran’a çevirmiştir. Şeyhin oğlu Seyit Abdülkadir’in, 1880’de İranlı yetkililerin istediği vergiyi ödemeyi reddetmesiyle olaylar başlamıştır (Celil 1998, r. 89). İran yönetiminin sınırda bulunan Kürt aşiret liderleriyle görüşüp, onları Abdülkadir’e karşı harekete geçmeye ikna etmeye çalışması, Şeyhi de harekete geçirmiş ve müritlerini toplayarak İran’a karşı saldırıya geçmesine yol açmıştır (Bruinessen 2010, r. 372; Blau 1985, r. 371-379; Özoğlu 2017, r. 140-141; Bruinessen 2013, r. 77). İlk başlarda başarı elde edip belli bir hakimiyet kurmasına rağmen şeyhin kuvvetleri, İran güçlerine karşı koyamamış ve en nihayetinde birkaç hafta süren isyan başarısızlıkla sonuçlanmıştır (Reynolds 2011, r. 419). Şeyh de 1881’in başında sınırda görev yapan Osmanlı askerlerine giderek teslim olmuş ve payitaht ile kurulan iletişimden sonra İstanbul’a gönderilmiştir (Blau 1985, r. 371-379). Fakat payitahta gelen şeyh, Osmanlı Devleti tarafından herhangi bir cezaya çarptırılmamış tam aksine hediyeler verilerek taltif edilmiştir (Halfin 1992, r. 95). Ancak şeyhin faaliyetlerinden endişelenen merkezi iktidar onu, hayatının geri kalanını geçireceği ve 1883’te vefat edeceği Hicaz'a sürgün etmiştir (Blau 1985, r. 371-379).
Şeyhin isyanı ve faaliyetleriyle ilgili birçok farklı tez olmasına rağmen bu çalışmada daha ziyade onun milliyetçilikle ilişkili boyutuna dikkat kesilmiştir. Şeyhi, Kürt milliyetçisi, hareketini de milliyetçi olarak değerlendiren araştırmacılardan biri olan Robert Olsen, şeyhin bağımsız bir Kürt devleti kurmanın peşinde olduğunu dile getirmekte ve özellikle 1878'de imzalanan Berlin Antlaşması’ndan sonra Ermeni taleplerinin gündeme gelmesinin bu bağlamda tetikleyici bir unsur olduğunu ileri sürmektedir (Olsen 1992, r. 23-24). İsyanı, bir süreç çerçevesinde değerlendiren Olsen, şeyhin söz konusu hareketiyle Kürtler arasında lider olarak sıyrılmasının, milli bilincin oluştuğuna yönelik bir işaret olduğunu, Kürt milliyetçiliğinde ilk evreyi başlattığını ki şeyhin "bağımsız bir Kürdistan" inşa etmek amacında olduğunu açıkça ilan ettiğini ve bu bağlamda geleneksel Kürt liderlerinden farklı bir konuma çıktığını iddia etmektedir. Söz konusu bağlamda Şeyh Ubeydullah’ı geleneksel Kürt yönetici elitlerinden ayıran Olsen, şeyhin milliyetçi amaçlara sahip olduğunu fakat beylerin geleneksel muhtariyet tasavvuru çerçevesinde hareket ettiklerini de eklemektedir (Olsen 1992, r. 18-19).
İsyan sırasında arkasına II. Abdülhamid’in desteğini aldığı anlaşılan Şeyh Ubeydullah’ın liderliğinde gelişen olayları (Bruinessen 2013, r. 198) milliyetçi bir isyan olarak gören araştırmacılardan biri olan Bruinessen’in iddiasına göre ise şeyhin asıl amacı, Osmanlı ve İran devletlerinden toprak alarak bağımsız bir Kürt Devleti kurmaktır. Yazara göre şeyh, başarısız olan isyanı bu bağlamda başlatmış ve kendinden sonra meydana gelen Kürt isyanlarında milliyetçiliğin ağır basmasına kaynaklık etmiştir (Bruinessen 2013, r. 77-78). Söz konusu tez sahiplerinin en güçlü argümanı şeyhin, İngiliz ve Amerikalı yetkililere gönderdiği mektuplarda kullandığı dil, söylem ve kavramlardır. Söz konusu bağlamda öne sürülen kanıtlardan biri Kürt şeyhinin Amerikalı misyoner Mr. Cochran'a gönderdiği mektupta ortaya koyduğu fikirlerdir: '500.000'den fazla aileden müteşekkil olan Kürt milleti ayrı bir halktır. Dinleri faklıdır ve yasaları ve gelenekleri ayrıdır... biz de farklı bir milletiz. Biz de kendi işlerimizin bizim elimizde olmasını istiyoruz; ki böylece kendi suçlularımızın cezalandırılmasında güçlü ve bağımsız olabilen diğer milletler gibi imtiyazlara sahip olalım... Bizim amacımız budur... Aksi takdirde, Kürdistan'ın tamamı (Fars ve Osmanlı) hükümetlerinin ellerinde çektikleri sürüp giden kötü fiillere ve baskıya son veremedikleri için meseleyi kendileri ele alacaklardır' (Özoğlu 2017, r. 141-142). Benzer bir kanıt da yine şeyhin İngiliz Konsolos vekili Clayton'a yazdığı mektupta dile getirdiği: "artık tek vücut olmuş olan Kürtlerin ayrı bir ulus olduğunu ve kendi meselelerini kendi elleriyle halletmek istedikleri" şeklindeki düşüncelerdir (Karademir 2014, r. 146: Olsen 1992, r. 19.) Kanıtlardan biri de Şeyh Ubeydullah’ın Tebriz'deki İngiliz Başkonsolosu William Abbott'a gönderdiği mektupta beyan ettiği benzer mahiyetteki fikirlerdir: "Kürt milleti... ayrı bir halktır. Dinleri (diğerlerinden) farklı ve kanunlarıyla adetleri değişiktir... ister Türklere ister Farslara tabi olsunlar Kürdistan'ın aşiret reisleri ve yöneticileri, Kürdistan'da oturanlar birleşmiş ve sorunların iki hükümet (Osmanlı ve Kajar) tarafından çözülemeyeceği ve mutlaka bir şeyler yapılması gerektiği konusunda hemfikir olmuşlardır, bu nedenle sorunu anlayan Avrupa hükümetlerinin durumumuzu araştırması gerekmektedir. Biz aynı zamanda ayrı bir milletiz. Meselelerimizi kendimiz halletmek istiyoruz" (McDOWALL 2004, r. 88). Fakat şeyhin, yukarıda dile getirdiği düşünceler her ne kadar milli ve etkisi de dini kimliğinden dolayı aşiret-üstü olsa da Kürtlerin içinde bulunduğu nesnel koşullar, şeyhin sahip olduğu nitelikler, isyanının neredeyse arkasında hiçbir entelektüel ve fiili bir iz bırakmadan sönüp gitmesi, isyanı milliyetçi bir isyan şeyhi de milli bir bilinçle hareket eden bir figür olmaktan alıkoymaktadır. Şeyh Ubeydullah, Kürtlerin din ile olan ilişkisinden faydalanarak yerel bir nüfuz ve iktidar alanı oluşturmayı başarmıştır. Fakat Kürt şeyhinin inşa etmeyi başardığı yapılanma, bazı araştırmacıların iddia ettiği gibi, geleneksel Kürt aşiret konfederasyonuna benzememiş ve söz konusu yapıları çağrıştıracak herhangi bir örgütlenmeye de gitmemiştir. Ayrıca dönemin koşullarının da milliyetçi bir hareket oluşturmaya müsait olmadığı, Kürtlerin sosyo-ekonomik, sosyo-kültürel ve sosyo-politik yapılarının milliyetçilik üretecek maddi koşulları barındırmadığı açıkça görülmektedir. Kısacası ne dönemin Kürtleri ne de şeyhin kendisi, modern zamanlarda ortaya çıkan, modern koşulların etkisiyle olgunlaşan milli bilinç, millet, milliyetçilik ve milliyetçi bir hareket üretecek ve onları sahiplenecek durumda değildi.
1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilan edilmesi (Alp 2023, r. 34), toplumda ciddi bir rahatlamaya kaynaklık etmiş, içinde Kürtlerin de bulunduğu çeşitli halklar için yeni bir özgürlük ortamıyla koşullarını oluşturmuştur. Bu çerçevede kültürel ve düşünsel devinimi merkeze alarak harekete geçen bir avuç Kürt aydını da Kürt dili, edebiyatı, tarihi ve kültürünü sistemli bir şekilde incelenmeye koyulmuş, neredeyse hiç okuma-yazması olmayan Kürt toplumunu bilinçlendirerek uyandırmaya çalışmışlar (Özoğlu 107, r. 144-145; Reynolds 2011, r. 423-424; Klein 2014, r. 208). Söz konusu faaliyetleri yürütenlerin başında gelen KTTC, Seyit Abdülkadir ve Emin Ali Bedirhan'ın öncülüğünde Kürtlerin ilgisine mazhar olmayı başarmış, Osmanlı payitahtındaki Kürt aydın ve politikacılarının cemiyete üye olmasını sağlamıştır. Cemiyetin programına bakıldığında mektepler açmayı hedeflediği, mülki ve adli görevlere Kürtlerin atanmasını sağlamaya çalıştığı, Kürt dilinin merkezi iktidar tarafından tanınmasını temin etmek için uğraştığı, Kürtçe gazete ve dergiler çıkarmayı amaçladığı, Kürt coğrafyasında ekonominin canlandırması için imkanlar aradığı ve yapılacak mebus seçimlerinde Kürt vekillerin seçilmesi için mücadele verdiği anlaşılmaktadır (Celil 2013, r. 59-60). Cemiyet, bu çerçevede Kürtçe ve Osmanlıca yayın yapan Kürd Teavün ve Terakki Gazetesi'ni de çıkarmıştır (Klein 2014, r. 208; Özoğlu 2017, r. 146-147). Gazete, Osmanlı sınırlarında yasal olarak dağıtılabilen ilk Kürt gazetesi (McDOWALL 2004, r. 141) olarak ancak dokuz aylık bir ömre haiz olabilmiştir (Celil 2013, r. 62-63). Cemiyet, yayın faaliyetleri bağlamında "Kürdistan" adıyla bir dergi de çıkarmıştır (Olsen 1992, r. 37). Söz konusu cemiyetler, Osmanlı payitahtında örgütlendikten sonra Kürt coğrafyasının önde gelen şehirleri olan Diyarbekir, Bitlis ve Musul’da şubeler açmayı da unutmamışlar (Özoğlu 2017, r. 164). Fakat Kürt illerinde açılan şubelerin yapısına bakıldığında öne çıkan hassasiyetin, II. Abdülhamid’in devri iktidarında güç elde edip sermaye biriktiren kişilerin sahip oldukları ayrıcalıkları korumak olduğu anlaşılmaktadır. Diğer bir hassasiyetin de bölgenin farklı dini ve etnik gruplarından gasp edilen toprakları kaybetmek istemeyen yerel iktidar sahiplerinin hassasiyeti olduğu görülmektedir. İngiltere’nin Van Konsolosunun aktardıklarına bakılırsa şehirde açılan şubenin önde gelen üyeleri Heyderan aşireti reislerinden Kör Hüseyin Paşa, Emin Paşa, Mustafa Bey vb.leri olduğu ve konsolusun da bunları "kötü ahlaklı" Kürt muktedirleri olarak tanımladığı anlaşılmaktadır (Klein 2014, r. 297).
Kürt örgütleri ile aydınlarının da Kürtleri, Osmanlı toplumunun ayrılmaz bir parçası olarak telakki ettikleri ve milli bir bilinç sergilemekten uzak kaldıkları anlaşılmaktadır. Özellikle 19. yüzyılın son deminde yayın hayatına başlayan Kürdistan Gazetesi’nin yayın politikasıyla II. Meşrutiyet'in özgürlükçü ortamında kurulan KTTC ve Dünya Savaşı'nın geride bıraktığı enkaz üzerine inşa edilen Kürdistan Teali Cemiyetinin (KTC) tüzüklerine bakıldığında bu durum daha net ortaya çıkmaktadır. Söz konusu cemiyetlerin eğitimli üyeleriyle gazete ve dergilerde fikirlerini neşreden aydınlar, Kürtlerin etnik farklılıklarını vurgulamalarına rağmen Osmanlı'dan ayrı, bağımsız, politik bir birim kurmayı gündemlerine almamışlardı (Özoğlu 2017, r. 43). Kürt aydınları, ilk olarak zaman ve zeminin nispeten uygun hale geldiği II. Abdülhamid iktidarının (1876-1909) son demlerinde yayınlar yapmaya başlamışlar (Özoğlu 2017, r. 73). Kürtleri merkeze alan yayın politikası çerçevesinde harekete geçen süreli yayınların ilki olan Kürdistan Mecmuası sadece Kürtlerin sorunlarını gündemine almamış aynı zamanda Kanuni Esasi’nin yeniden ilan edilmesi için yayınlar yapmış, “istibdat” olarak kodlanan dönemin sultanı II. Abdülhamid’in tahttan indirilmesi için muhalif örgütlerle paralel yayınlar yapmıştır (Klein 2012, r. 168). İlk Kürtçe gazete olan söz konusu mecmua, sultanın dikkatini Kürtlere ve sorunlarına çekmeye çalışmasına rağmen gündemine Kürtlerin kendi kaderlerini tayin etme gibi bir meseleyi almamıştır. Sultana birçok açık mektup yazan Mithat ve arkadaşları, Kürtleri etno-politik bir grup olarak farklı görmüş ancak Osmanlı’dan ayrı bağımsız bir devlet kurmayı düşünmemişlerdi. Mecmuada çıkan birçok yazıda Kürtlerin, Osmanlı toplumunun en önemli bileşeni olduğu dile getirilmiş ve Kürtlerin bahsedilen durumdan dolayı gurur duydukları da eklenmiştir (Özoğlu 2017, r. 73-74). Esasında Osmanlı toplumunun parçası olma ve bununla guru duyma meselesi o kadar ileri bir noktaya varmış varmıştır ki dönemin kimi Kürt aydınları etnik kimliklerini tamamen bir tarafa bırakmış ve hakim olanın kimliği altına girmeyi tercih etmişlerdi. Söz konusu kişilerin dönüşümleri merkezi iktidarın da dikkatini çekmiş ve bu durum olumlu değerlendirilerek, anılan kimselerin İTC'de üst mevkilere gelmelerini sağlanmış, Osmanlı bürokrasisinde yüksek mevkilere gelmeleri temin edilmiştir. Bu çerçevede Süleyman Nazif, Türkçü düşüncenin liderliğini üstlenirken Ziya Gökalp de Türk milliyetçiliğinin babası olarak kabul görmüştür (McDOWALL 2004, r. 139).
Gazete, Osmanlının birliği ve bütünlüğünü öncelemiş ancak ondan sonra Kürtlerde milli bir bilincin oluşmasına yönelik yayınlar yapmıştır. Kürdistan mecmuası, bu bağlamda kimi zamanda Kürtleri uyarmış, misyonerlerin Osmanlı toplumunu oluşturan halkları bölmek için faaliyetler yürüttüğünü iddia etmiştir (Celil 2013, r. 37). Meşrutiyetin hürriyetçi ortamında doğan KTTC gibi Kürt örgütleri ve çıkardıkları gazeteler de esas itibariyle kültürel faaliyetlere yoğunlaşmış, bağımsız bir devlet kurma amacı gütmemiş dolayısıyla da milliyetçi bir boyut taşımamışlar (Özoğlu 2017, r. 149-150). Diğer bir deyişle söz konusu dönemde Kürt aydınlarının kurduğu cemiyet ve mecmualar, bağımsızlık perspektifine sahip olmamış, egemenlik talepleri dile getirmemiş daha ziyade kültürel çalışmalara yoğunlaşmışlar (Heper 2008, r. 89). Aslında merkezi iktidarın sahipleri de cemiyetin açılıp Kürt coğrafyasında örgütlenmeye başlamasından sonra endişeye kapılmış, cemiyetin milliyetçilik düşüncesini gütmesinden şüphelenmişti ve KTTC’nin Musul’daki faaliyetlerini araştırmıştı. Ancak Osmanlı yöneticileri, cemiyetin diğer şehirlerde olduğu gibi meşrutiyet anlayışına karşı bir faaliyet içinde bulunmadığını, Osmanlı toplumunun birlik ve beraberliğini bozacak çalışmalar yürütmediğini öğrenmişlerdi (BOA. DH-MKT. 2718/36. Varak No:1-2). Fakat milliyetçi idealler peşinde koşmadıkları anlaşılmasına rağmen Kürt cemiyet ve gazeteleri yine de 1909’da kapatılmıştır (Celil 2013, r. 69; Olsen 1992, r. 37).
Kısacası Osmanlı halklarının doyasıya hürriyet havası soludukları Meşrutiyet'in özgürlükçü havası kısa sürmüş, 31 Mart olaylarını gerekçe gösteren yeni muktedirler, Kürt örgüt ve yayınlarını da yasaklamışlardı. Fakat Kürt aydınları, buna karşılık vermiş ve yeraltına inerek yayın faaliyetlerini gizli yollardan sürdürmeye devam etmişlerdi (Klein 2014, r. 220; Chirguh 2009, r. 43). Bahse konu baskılardan sonra aydınlar, 1910'da Kürdistan Neşri Maarif Cemiyetini, 1912'de Kürdistan Muhibban Cemiyetini ve Kürt Hevi Talebe Cemiyetini teşekkül etmişlerdi (Özoğlu 2017, r. 149-150). Aydınlar, Hetavé Kürd ve Roja Kürd adıyla da gazete ve dergiler çıkarmışlar. Benzer şekilde yeni açılan cemiyet ve mecmuların da esas amaçlarının Kürtleri eğitim ile buluşturmak ve ıslahatlar ile de medeni dünyanın parçası haline getirmek olduğu anlaşılmaktadır. Söz konusu cemiyet ve derneklerin de bağımsız devlet kurma gibi bir amaç gütmedikleri, tam tersine Osmanlı’nın bütünlüğünü savundukları ve kurulsa bile Osmanlı'dan bağımsız bir Kürdistan Devleti’nin yaşayacağına inanmadıkları görülmektedir (Öke 1998, r. 11). Bahsedilen düşüncenin izdüşümü, Muşlu Kürt Müftüzade Reşit’in meşrutiyet döneminde yaptığı konuşmada da görülmektedir. Müftüzade, meşrutiyetin ilan edilmesiyle birlikte Kürtlere özgürce örgütlenme hakkı verildiğini, eğitim, maliye ve siyasi özgürlükler çerçevesinde eşit alan açıldığını dolayısıyla Kürtlerin de dürüst ve fedakarca anayasaya hizmet etmesi gerektiğini dile getirmiştir. Anayasal prensiplerin hayata geçirilmesi için Kürtleri yardıma çağıran Reşit, Kürtlerin söz konusu bağlamda borçlarını ödeyerek, kutsal görevlerini icra etmelerinin önemine dikkat çekmiştir (Celil 2013, r. 64).
Söz konusu düşünsel izleğin Kürt aydınları arasında esas tutulduğunu gösteren diğer bir emareyi de, KTTC'nin lideri Seyit Abdülkadir’in 27 Şubat 1909’da İkdam Gazetesine verdiği mülakatta serdettiği fikirlerde görmek mümkündür. KTTC reisi, mesajında Osmanlı'dan ayrı bağımsız bir “Kürdistan Devleti” kurma gibi bir amaçlarının olmadığını ancak Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı vilayetlerde kültürü temel alan özerk bir yapı talep ettiklerini dile getirmiş fakat istemeleri halinde Türklerin de söz konusu idari yapıya dahil olabileceklerini de eklemiştir (Özoğlu 2017, r. 169). Kısacası Kürt aydınlarının Dünya Savaşı'na kadar olan dönemde kurdukları cemiyetler ile yaptıkları yayınlara bakıldığında görülecektir ki Kürt kimliği ile kültürüne yönelik çalışmalar yapılmış olsa da Kürtlerin genel olarak milliyetçilikten uzak durdukları ve daha ziyade Osmanlıcı bir düşünceye yakın oldukları ve devletin birliği ile bütünlüğünü esas aldıkları görülmektedir (Özoğlu 2017, r. 151). Ancak aydınların Osmanlıcı tutum ve yaklaşımlarına rağmen kültürel çalışmaların Kürtlerde milli bir bilinç oluşturmaya başladığı da anlaşılmaktadır (Heper 2008, r. 89). Söz konusu bilincin de etkisiyle Dünya Savaşı’ndan sonra Kürt milliyetçiliğinden bahsetmek mümkün hale gelmiştir. Bu dönemde Kürt milliyetçiliğinin entelektüel bir zeminde gelişerek politik bir harekete evrilmeye başladığı anlaşılmaktadır (Özoğlu 2017, r. 30). Bahsedilen milli bilinçlenme de esasında eğitimli kesim arasında neşvünema bulan Avrupai düşünce ile kurulan temaslar neticesinde, tepkisel olarak somut hale gelmiştir. Söz konusu tepki de önce Ermeni milliyetçiliğine sonra da Türk milliyetçiliğine karşı gelişmiş gibi görünmektedir (Bozarslan 1997, r. 103).
Sonuç
Osmanlı millet sisteminin bir tezahürü olarak İslam milletinin en önemli parçalarından biri olan Kürtler, Müslüman milletinin diğer unsurları gibi Hıristiyan halklara nazaran milliyetçilik düşüncesiyle geç tanışmış ve milliyetçi hareketleri de çok daha geç oluşturabilmiştir. Kürtlerin kurduğu örgütler, diğer Müslüman halkların cemiyetleriyle paralel şekilde, bağımsızlık perspektifine sahip olmamış, tam tersine imparatorluğun parçalanmasını önlemek için mücadele etmiştir. II. Meşrutiyetin hürriyetçi ortamında kurulan cemiyetler dahi ancak kültürel faaliyetlere yoğunlaşmış, devletin bütünlüğüne halel getirecek eylemlere girişmekten uzak durmuştur. Millet-i hakimenin vazgeçilmez parçaları olduklarına inanan Müslüman halkların diğer unsurları gibi Kürtler de imparatorluğun birlik ve bütünlüğünü korumayı vazife edinmişler. Fakat söz konusu durumun ortaya çıkmasında yani Müslüman halkların, milliyetçi fikirlerden uzak durmalarının milliyetçilik için gerekli olan asgari maddi koşullara sahip olamamalarıyla doğrudan ilişkili olduğu anlaşılmaktadır. Kürtler ve diğer Müslüman unsurlar, okullaşma konusunda yeterince mesafe kat edip eğitimli bir tabaka oluşturamamış, ihtiyaç duyulan sermaye birikimine sahip olamamış ve milliyetçiliği üretecek gerekli nesnel koşulları inşa edememişler. “Pırimus inter pares” yani “eşitler arasında birinci” olan Türkler dışında Araplar, Arnavutlar ve Kürtler, genel itibariyle, iptidai koşullarda yaşamaya mahkum olduklarından geleneksel toplumdan modern topluma geçişi sağlayamamış ve gerekli dönüşümü gerçekleştirememişler. Ayrıca Müslüman hakların kendilerini milleti hakimenin ayrılmaz parçası olarak görmeleri ve İslami dairede faaliyet yürüten dini figürlerin/şeyhlerin de milliyetçiliğe karşı çıkmaları Müslüman halkların milliyetçilikle geç tanışmalarına yol açmıştır.
Dönemin Kürt toplumunun içinde yaşadığı koşullarla birlikte Şeyh Ubeydullah’ın kişisel gelişimine, yaşadığı ortam ve ortaya koyduğu faaliyetlere dikkat edildiğinde ne halkın ne de kendisinin milliyetçi bir hareket ortaya çıkarmak için gerekli olan nesnel şartları taşımadıkları anlaşılmaktadır. Ayrıca II. Abdülhamid’in Ermeni tehdidine karşı Kürtleri müttefik olarak öne çıkarması, aşiret liderlerine güç aktarımında bulunması ve İran’a karşı şeyhi desteklemesi, şeyhin milliyetçi saiklerle hareket ettiğine yönelik tezi ve isyanın milliyetçi bir isyan olduğuna dair düşünceyi zayıf kılmaktadır. Şeyh Ubeydullah’ın isyan esnasında sultanın desteğini ve teşvikini sağlamış olması isyanı, milliyetçi bir ayaklanmadan ziyade bölgesel çıkarları gözeten oyunun bir parçası haline getirmektedir. Milliyetçiliğin modernist kuramının esasını oluşturan tez bağlamında mevzuya bakıldığında yani millet ile milliyetçiliğin modern koşulların ve modern zamanların bir ürünü olarak kapitalizm, sanayileşme, merkezi bir yapının ortaya çıkması, toplumsal hareketlilik, eğitimin yayınlaşması, iletişim ve ulaşım araçlarının gelişmesi gibi koşulların bir araya gelmesiyle ortaya çıkabildiğini dile getiren teori baz alındığında ne Şeyh Ubeydullah’ın isyanı ve ne de faaliyetleri, milliyetçi bir hareket veya bilinç oluşturma kapasitesine sahiptirler. Şeyhin yetiştiği zaman ve zemine bakıldığında sadece Kürtlerin değil neredeyse Müslüman halkların tamamının söz konusu maddi koşullara sahip olmadığı görülmektedir. Söz konusu dönemde Kürt coğrafyasında yaşayanların eğitim-öğretim durumu gibi okuma-yazma oranı da neredeyse yok denecek kadar azdır. Ayrıca iletişim ve ulaşım araçları da yok denecek kadar zayıf durumdadır. Başka bir deyişle bahse konu koşul ve imkanların neredeyse hiçbirine sahip olmayan bir hareketin, Kürt milliyetçiliğine dayandığını veya onu ürettiğini ileri sürmek, bugünün değer, kavram ve imkanları bağlamında geçmişi değerlendirmek olur ki bu da tam anlamıyla anakronizmdir.
Milliyetçiliği üç evreye ayırarak değerlendiren ve nispeten karma bir teorik çerçeve kuran Miroslav Hroch'un milletçilik şeması bağlamında da isyanın milliyetçi olduğunu öne sürmek mümkün değildir. Hroch, milliyetçiliğin gelişiminde üç dönem olduğunu, ilk olarak önceden var olan toplulukların dilleriyle birlikte kültürel miraslarına sahip çıkmaya başladıklarını, ikinci evrede milliyetçi bir zemini oluşturmak için ihtiyaç duyulan maddi koşulları inşa etmek üzere liderlik edecek aydınlardan müteşekkil bir gurubun öne çıktığını ve son aşamada ise düşünceyi kitlesel kılmayı başaran lider ve hareketlerin milli bir bilinçle halkı mobilize etmeyi başararak milliyetçiliği tamamladıklarını dile getirmektedir. Bahse konu bağlam çerçevesinde Şeyh Ubeydullah ve önderlik ettiği isyan değerlendirildiğinde, milliyetçiliğin söz konusu olmadığı anlaşılmaktadır. Çünkü dönemin Kürtlerinde milli bir bilincin izlerine rastlanmadığı gibi dil ve kültür üzerine çalışmalar bağlamında bir uyanış da görülmemektedir. Aynı şekilde milliyetçi bir kadrodan ve bu bağlamda halkı milli bir bilinç çerçevesinde mobilize edecek aydın gurubundan bahsetmek de söz konusu değildir. Dolayısıyla ihtiyaç duyulan nesnel şartların hiçbirine haiz olmayan koşullarda yaşayan halkı ve meydana gelen isyanı, milliyetçi bir hareketten ziyade geleneksel Kürt emirlerinin isyanları çerçevesinde değerlendirmek ve onlara benzer bir özerklik elde etme çabası olarak görmek daha isabetli gibi görünmektedir. Şeyhin tasavvur ettiği düşünülen özerk yapının da Osmanlı’nın birlik ve bütünlüğüne halel getirmeyecek bir anlayışla imparatorluğa bağlı bir zeminde inşa edilmeye çalışıldığı da anlaşılmaktadır.
Sonuç olarak 1690’lara kadar geriye götürülen Kürt milliyetçiliğinin, Birinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar tam manasıyla ortaya çıkmadığı Kürtlerin, millet olmak ve milliyetçi bir hareket oluşturmak için gerekli olan maddi koşullara sahip olmadığı, milli bilinç üreten zeminden yoksun oldukları anlaşılmaktadır. 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan Kürt aydınlarının da milliyetçi bir ruhla meseleye yaklaşmadıkları, Osmanlı Devleti’nin birliği ve bütünlüğünü önceledikleri ancak Kürtlerin dilsel ve kültürel olarak medeni dünyaya entegre olmaları için cemiyetler kurup yayınlar yaptıkları görülmektedir. Dolayısıyla bahse konu dönemde gerçekleşen faaliyetler ve dile getirilen düşünceler, milliyetçilikten uzak ancak milli bir bilincin oluşmasına katkı sunan eylem ve fikirler birliğinden ibarettir denilebilir.
Kaynakça
Alakom, R. (2012). Eski İstanbul Kürtleri, İstanbul: Avesta Yayınları.
Alp, R. (2019). Kafesten Temsiliyete Osmanlı Devleti’nde Veliahtlık Kurumu, İstanbul: Kitapevi Yayınları.
Alp, R. (2023), Ermenekli Mehmet Nuri Bey, İstanbul: Çizgi Kitapevi Yayınları.
Averyanov, P. İ. (2010). Osmanlı İran Rus Savaşlarında Kürtler (19. Yüzyıl), çev. Kale, İ. İstanbul: Avesta Yayınları.
Balibar, E. (2013). ‘Irkçılık ve Milliyetçilik’, in Balibar, E. & Wallerstein I. (ed.), Irk, Ulus, Sınıf, çev. Ökten, N. İstanbul: Metis Yayınları, pp.51-86.
Balibar E. (2013), ‘Ulus Biçimi: Tarih ve İdeoloji’, in Balibar, E. & Wallerstein I. (ed.), Irk Ulus Sınıf, çev. Ökten, N. İstanbul: Metis Yayınları, pp.107-137.
Blau, J. (1985). ‘Le role des cheikhs Naqxbandis dans le mouvement national Kurde’, in Gaborieau, M. & Popviç, A. & Zarcone T. (ed.), Naqshbandis, Actes de la Table Ronde de Sevres, 2-4 May 1985, İnstitute Française d’Etudes Anatoliennes d’Istanbul. s.371-79.
Bozarslan, H. (1997), La Question Kurde Etats et Minorités au Moyen-Orient, Paris: Presses de Sciences Po.
Bruinessen, M. (2010), Ağa, Şeyh Devlet, çev. Yalkut, B. İstanbul: İletişim Yayınları.
Bruinessen, M. (2013). Kürdistan Üzerine Yazılar, çev. Kıraç, N. vd. İstanbul: İletişim.
Calhoun, C. (2012). Milliyetçilik, çev. Sütçüoğlu, B., İstanbul: Bilgi Üniversitesi Yayınları.
Celil, C. (2013). Kürt Aydınlanması, çev. Karabağ, A. İstanbul: Avesta Yayınları.
Celil C. (1998). 1880 Şeyh Ubeydullah Nehri Kürt Ayaklanması, İstanbul: Peri Yayınları.
Chirguh, B. (Sureyya Bedirxan), (2009). Kürt Sorunu Kökeni ve Nedenleri, çev. Nuyan, N. İstanbul: Avesta Yayınları.
Delannoi, G. (1998). ‘Milliyetçilik ve İdeolojik Kataliz’ İn Leca, J. (ed.), Uluslar ve Milliyetçilikler, çev. İdemen, S. İstanbul: Metis Yayınları.
Deringil, S. (2014). İktidarın Sembolleri ve İdeoloji: II. Abdülhamid Dönemi (1876-1909), İstanbul: Doğan Kitap.
Ergün, Z. (2018). ‘Dahênana Mem û Zîna Xanî Wek Berhema Sereke ya Kanona Neteweyî ya Kurdî’, Nubihar Akademi, Vol. 15, pp.33-57.
Ergün, Z. (2015). ‘Netewetiya Kurdî û Rengvedana Wê di Helbesta Kurdî ya Nû de’ Nubihar Akademi, Vol. 15, pp.11-40.
Eriksen, T. H. (2004). Etnisite ve Milliyetçilik, çev. Uşaklı, E. İstanbul: Avesta Yayınları.
Ertan, T. F., Örs, O. (2018), ‘Milliyetçiliğin Müphemliği: Milliyetçilik Nedir?, Atatürk Yolu, Vol. 62, pp.39-84.
Findley, C. V. (2014). Osmanlı İmparatorluğu'nda Bürokratik Reform: Babıali 1789-1922, çev. Ertürk, E. İstanbul: Yurt Yayınları.
Fuller, G. E. & Barkey, H. J. (2011). Türkiye'nin Kürt Meselesi, çev. Kaya, H. İstanbul: Profil.
Gümüş, E. (2024). ‘Zirki Aşireti’nin Yurtluk Ocaklık Bir Sancağı: Tercil Beyliği (1515-1750)’, in Bozan, O. & Ertekin, A. & Yaz, A. (ed.), Antikçağdan Günümüze Medeniyetler Kavşağında Hazro: Tarih, Toplum ve Kültür, İstanbul: Çizgi Kitapevi Yayınları.
Gündoğdu, C. & Genç, V. (2013). Dersim'de Osmanlı Siyaseti: İzale-i Vahşet, Tashih-i İtikad ve Tasfiye-i Ezhan 1880-1913, İstanbul: Kitap Yayınevi.
Habermas, J. (2015). "öteki" olmak "öteki"yle yaşamak, çev. Aka, İ. Ankara: Yapı Kredi.
Halfin, (1992). XIX. Yüzyılda Kürdistan Üzerinde Mücadeleler, İstanbul: Komal Yayıncılık.
Hayes, J. H. C. (2010), Milliyetçilik Bir Din, çev. Çiftkaya, M., İstanbul: İz Yayıncılık.
Hay, W. R. (2005). Kürdistan'da İki Yıl: 1918-1920, çev. Adsay, F. İstanbul: Avesta Yayınları.
Heper, M. (2008). Devlet ve Kürtler, çev. Göksel, K. İstanbul: Doğan Kitap.
Hobsbawm, E. J. (2014). Milletler ve Milliyetçilik, çev. Akınhay, O. İstanbul: Ayrıntı Yay.
Hobsbawm E. J. (2013) İmparatorluk Çağı 1875-1914, çev. Aslan, V. Ankara: Dost Kitapevi.
Hroch, M. (2011). Avrupa’da Milli Uyanış, çev. Özdemir, A. İstanbul: İletişim Yayınları.
İnalcık, H. (2009), Devlet-i Aliyye Klasik Dönem (1302-1606), İstanbul: Kültür Yayınları.
İnalcık, H. & Seyitdanlıoğlu, M. (2015). Tanzimat: Değişim Sürecinde Osmanlı İmparatorluğu, İstanbul: Kültür Yayınları.
Jongerden, J. (2012) ‘Elite Encounters of a Violent Kind Milli Ibrahim Paşa, Ziya Gökalp and Political Struggle in Diyarbekir at the turn of the 20th Century’, in Jongerden, J. & Verheij, J. (ed.), Social Relations in Ottoman Diyarbakır 1870-1915, Boston: BRILL.
Karademir, N. (2014). Sultan Abdülhamid ve Kürtler, İstanbul: Nubihar Yayınları.
Kasaba, R. (2012). Bir Konargöçer İmparatorluk; Osmanlıda Göçebeler, Göçmenler ve Sığınmacılar, çev. Ortaç, A. İstanbul: Kitap Yayınevi.
Kayalı, H. (1998). Jön Türkler ve Araplar: Osmanlıcılık, Erken Arap Milliyetçiliği ve İslamcılık (1908-1918), çev. Yöney, T. İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
Klein, J. (2014), Hamidiye Alayları: İmparatorluğun Sınır Boyları ve Kürt Aşiretleri, çev. Akman, R., İstanbul: İletişim yayınları.
Klein, J. (2012). ‘State, Tribe, Dynasty and the Contest Over Diyarbakır at the Turn of the 20th Century’, in Jongerden, J. & Verheij, J. (ed.), Social Relations in Ottoman Diyarbakır 1870-1915, Boston: BRILL.
Kodaman, B. (1987). Sultan II. Abdülhamid Devri Doğu Politikası, Ankara: Ankara üniversitesi Basımevi.
Kodaman, B. (2011). ‘II. Abdülhamid ve Aşiret Mektebi’, in Hülagü, M. Batmaz, Ş. Alan, G. (ed.), Devr-i Hamid II. Abdülhamid, Kayseri: Erciyes Üniversitesi Yayınları, pp.323-337.
Kushner, D. (2009). Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu 1876-1908, çev. Türet, Ş. S. İstanbul: Kesit Yayınları.
Malmisanij, (2011). İlk Kürt Gazetesi Kürdistan'ı Yayımlayan Abdurrahman Bedirhan 1868-1936, İstanbul: Vate Yayınevi.
Mardin, Ş. (2015). Türk Modernleşmesi, Türköne, M. & Önder, T. (haz.), İstanbul: İletişim.
McDOWALL, D. (2004). Modern Kürt Tarihi, çev. Domaniç, N. Ankara: Doruk Yayımcılık.
Nairn, T. (2015). Milliyetçiliğin Yüzleri: Janus’a Yeni Bir Bakış, çev. Kırdar, S. & Ratip, M., İstanbul: İletişim Yayınları.
Olsen, R. (1992). Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said İsyanı 1880-1925, çev. Peker, B. & Kıraç, N. Ankara: Öz-Ge Yayınları.
Olsen, R. (1989). The Emergence of Kurdish Nationalism and Sheikh Said Rebellion, 1880-1925, Austin: University of Texas Press.
Ortaylı, İ. (2015). İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı, İstanbul: Timaş Yayınları.
Öke, M. K. (1988). İngiltere'nin Güneydoğu Faaliyetleri ve Binbaşı E. W. C. Noel'in Faaliyetleri (1919), Ankara: Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü.
Örs, O. (2021), ‘Milliyetçiliğin Osmanlı’daki Tezahürleri: Hıristiyan Halkların Milliyetçiliğiyle Müslüman Halkların Milliyetçiliği’, Nubihar Akademi, Vol. 15, pp.67-108.
Özkırımlı, U. (2015). Milliyetçilik Kuramları, Ankara: Doğu Batı Yayınları.
Özoğlu, H. (2017), Osmanlı’da Kürt Milliyetçiliği: Kimlik, Evrim ve Sadakat, çev. Özak-Gündoğan, N., Gündoğan, A. Z., İstanbul: İletişim Yayınları.
Renan, E. (2015). Dilin Kökeni Üzerine, çev. Altınörs, A. İstanbul: Bilge Kültür Sanat.
Renan, E. (1946). Nutuklar ve Konferanslar: Millet Nedir?, çev. İshan, Z. Ankara: Sakarya Bas.
Reynolds, M. A. (2011). ‘Abdurrezak Bedirhan: Ottoman Kurd and Russophile in the twilight of Empire’, Kritika: Explorations in Russian and Eurasian History, Volume 12, Number 2, Spring 2011 (New Series), pp.411-450.
Quataert, D. (2013). Osmanlı İmparatorluğu 1700-1922, çev. Berktay, A. İstanbul: İletişim.
Smith, A. D. (2013). Milliyetçilik, çev. Yolsal, Ü. H. Ankara: Atıf Yayınları.
Smith, A. D. (2002). Küreselleşme Çağında Milletler ve Milliyetçilik, çev. Kömürcü, D. İstanbul: Everest Yayınları.
Smith, A. D. (2022). Ulusların Etnik Kökenleri, çev. Bayramoğlu, s. Kendir, H. Ankara: Dost.
Soane, E. B. (2007). Mezopotamya ve Kürdistan'a Gizli Yolculuk: Kürdistan'ın Kürt Aşiretleri ve Keldanilere İlişkin Tarihsel Notlar, çev. Adsay, F. İstanbul: Avesta Yayınları.
Strohmeier, M. & Yalçın-Heckman, L. (2014). Kürtler: Tarih, Siyaset, Kültür, çev. Dirim, A. İstanbul: Yurt Yayınları.
Timur, T. (1996). İlkel Feodalizmden Yarı Sömürge Ekonomisine, Ankara: İmge Kitapevi.
Tunaya, T. Z. (1998). İslamcılık Cereyanı I, İstanbul: Yenigün Haber Ajansı Yayıncılık.
Tunaya, T. Z. (1998b). İslamcılık Cereyanı II, İstanbul: Yenigün Haber Ajansı Yayıncılık.
Yeğen, M. (2006). Devlet Söyleminde Kürt Sorunu, İstanbul: İletişim Yayınları.
[1] Zülküf Ergün, Ehmedé Xané’nin eseri Mem u Zin’in Kürt milliyetçiliğinin kanonu olarak görüldüğünü ve Ehmedé Xané’nin de Kürtlük bilincinin öncüsü olarak kabul edildiğini dile getirmektedir. Ergün, bu fikrin de ilk olarak 19. yüzyılın Kürt şair-aydını Haci Qadiré Qoyi’nn şiirlerinde yer bulduğunu ve daha sonra Bedirhaniler tarafından sistematik olarak işlenmeye başladığını da ifade etmektedir (Ergün 2018, r. 33)
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →