Kürt Milliyetçiliğinin Tarihsel Gelişimi Üzerine Notlar
Tahsin Sever

“İnsan ne emekle ne de çalışmayla kendisini tam olarak gerçekleştirebilir. Bunu yapabileceği esas alan, ‘eylem’ dediği alan, yani insanın kendi kişiliğini ve kimliğini ortaya çıkardığı, gerçekleştirdiği ve böylelikle özgür olabildiği tek alandır.” H. ARENDT

Tarihte her milletin kendi devletini kurmaya yönelmesi ve bu bağlamda da kendi tarihsel geçmişini aramaya ve canlandırmaya kalkışması, kendini ve tarihini tanımlamaya gayret ederken siyasal eylemlerini geçmişin tarihsel mirasına dayandırması tesadüfî değildir. Çünkü bireyin milli ‘bütüne’ dâhil olma sürecinin milletin tarihiyle ve değerleriyle özdeşleştiği oranda milli kimlik aidiyeti oluşur. Bireyin milli bütüne dâhil olma isteği bir süreç işidir ve bu sürece has örgütlenmeler, kurumlar eliyle yapılır. Tarihten süzülüp gelen milli hissiyat, milletleşme ve nihayetinde devletleşme karmaşık süreçlerdir. Zaman ve mekân boyutu ile farklılık arz eden milletleşme süreçlerini yok sayarak formüle etmenin bilimsel bir yanı yoktur. Bu nedenle farklı milliyetçilik tanımları yapılması hususu esasen buradan kaynaklanır. Ayrıca 1960’lı yıllardan sonra milliyetçilik üzerinde yapılan akademik araştırmalar; milliyetçilik denen toplumsal olgunun günceliğinin ve öneminin arttığına işarettir. Milliyetçiliğin önemini korumasının sebepleri nelerdir?

Yerkürenin ulus devlet temelinde siyasal olarak bölünmesini meşrulaştıran ve bu bölünmede milleti hâkim öğe yapan ideoloji elbette milliyetçi ideolojiden başkası değildir. Bu şu anlama gelir: Bugünkü milletler, her biri ayrı ayrı siyasal varlıklar olarak kendi bağımsız devletlerini kurma ve kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Millet ister bu hakkı kullanmak için ister konumunu sürdürmek için kendine bir meşruiyet kaynağı ararken, çoğu zaman geçmişe döner. Adına “milliyetçilik” dediğimiz ve modernizmle birlikte kendisini yeniden üreten olgunun meşruiyeti eski çağlardan beri var olduğunu iddia ederek kendisine has bir öz oluşturmasıdır. Modern bir olgu olarak kabul edilen milliyetçilik, aslında eskinin bir devamıdır. Belki de milliyetçiliğin temel niteliklerinden biri de budur. Yani milliyetçilik geçmiş olmadan yeniden kurgulanamaz. Ve bu geçmiş yeniden kurgulanırken geçmiş tarih de beraberinde millileştirilir. Elbette bunun siyasal olarak anlaşılır nedenleri vardır. Böylece tarih siyasal mücadelenin hedefleri çerçevesinde yeniden yazılmak zorundadır.

1906 yılında Almanya'da doğan, Nazilerin “Yahudi Soykırımı”ndan kurtulmayı başarabilen Amerikalı siyaset bilimci Hannah Arendt, “kişinin kimliğine” sahip çıkmasını “özgür olabildiği tek alan” olarak tanımlar. Bir başka ünlü Amerikalı siyaset bilimcisi Stanford Üniversitesi’nden Prof. Dr. Francis Fukuyama, kendisiyle yapılan bir söyleşide, ulusal kimlik oluşumunun farklı yollarının olduğunu söyler ve şöyle devam eder:

“Ulusal kimlik oluşumuna bakarsanız, bunun için farklı yollar olduğunu görürsünüz: Aşağıdan yukarıya milli bir dilin, şairlerin, müzisyenlerin, filmlerin, bir millet anlatısının ve insanların ortak referanslarının olduğu bir rota mevcuttur. Diğer yandan, hükümetlerin okullarda bir ulus inşası anlatısı yaratmak için eğitim sistemini kullandığı yukarıdan aşağıya bir rotamız daha var. Bu yüzden ulus olma konusundaki birçok çatışma, tarih üzerine bir çatışmadır.”[1]

Fukuyama, milliyetçiliğin tarihsel gelişiminde iki farklı rotaya işaret eder. Birincisi, aşağıdan yukarıya doğru doğal mecrasında gelişen, ait olduğu toplumun milli değerlerini (dil, müzik, edebiyat vb.) yansıtan ve insanların “ortak referansları” olan rotadır. Bu rota doğal olduğu kadar hümanist bir karakter de taşır, dışlayıcı ve hegemonik özellikler taşımaz. Bir başka rota vardır ki yukarıdan aşağıya inşa ile gerçekleştirilen, dayatmacı ve çatışmacı bir karakter taşır. Bu nedenle çatışma, “ulus olma” konusunda iki farklı anlayıştan kaynaklanır ve tarihsel bir arka planı vardır. Örneğin, Türk milliyetçiliğinin hâkim kılınmasında yukarıdan aşağıya otoriter bir anlayışla ‘ulus’ inşa edilmeye çalışılmış, İslamiyet, “Türkçülüğün” hizmetine sokularak araçsallaştırılmıştır. Hiç şüphe yoktur ki milliyetçiliğin yukarıda bahsettiğimiz iki farklı rotasının en iyi örnekleri arasında Kürt ve Türk milliyetçilikleri sayılabilir.

Kürt milliyetçiliğinin tarihsel gelişim sürecine baktığımızda, üzerinde sürekli mühendislik çalışması yapılmıştır. Farslar, ‘Kürtler zaten Aryan topluluğunun bir parçasıdır, dolayısıyla bizdendirler’ derler. Örneğin Şah Rıza Pehlevi, Kürtler için şunları söyler: “En fakir Aryan ve en soylu İran ırkı.”[2] Araplar ise Kürtlerin varlığını inkâr etmezler, Ekrad’ın (Kürt’ün), yapması gereken kendisine hizmet etmesidir. Türklere gelince, bir tabir vardır ya ‘Yiğidi öldür ama hakkını yeme’ misali hiç kimse Türk devlet aklının eline su dökemez. ‘Türkler’inki kadar (sağcısıyla, solcusuyla, dindarıyla, demokratıyla vb.) Kürtlere kafa yoran, mühendislik faaliyeti yürüten, sayısız proje geliştiren bir başka organize faaliyet yoktur. Üretilen sayısız proje ile Kürtlerin genetikleriyle oynanırken, Türk milliyetçiliği düşüncesini popüler kavramlar (din kardeşliği, halkların kardeşliği) üzerinden her defasında yeniden üretmeyi becerdiler. Kürtlerin tarihini bile devletsel çıkarlarına göre kurgulayarak önümüze koydular. Kürtlerin ‘gayri-resmi’ tarihini, Türk devletinin şablonlarından öğrendik, benimsedik ve sorgulama gereği duymadık. Geçmişte yaşananların sebeplerini ortaya döküp bunlarla yüzleşerek dersler çıkarmadık. Sonuçlar üzerinden cepheleşip, suni fay hatları üretmeyi hayli iyi becerdik. Bütün bunlar Amerikalı siyahi George Floyd’un polis tarafından öldürülürken haykırdığı ‘nefes alamıyorum’ sözünü hatırlattı. Mevcut milliyetçilik anlayışımızla, tarihe bakışımızla ve siyasal duruşumuzla yarattığımız alan bizi ‘nefes alamaz’ hale getirdi.

Kürt dili ve kültürü, Türk, Fars ve Arapların dayatmalarına, yasaklarına rağmen Ehmedê Xanî’nin şiirlerinde, Melayê Cizîrî’nin divanında, Kürt dengbêjlerinin stranlarında (halk şarkıları) kısacası dilinde, kültüründe milli hislerini koruyarak bugüne kadar gelebilmiştir. Bu husus H. Arendt’in dediği gibi kendini sahiplenme, kişiliğini ortaya çıkarma, binbir emekle özgürlüğe olan tutkusundan kaynaklanır; ancak uzun süre yabancı güçlerin yönetiminde kalmanın yarattığı bağımlılık ilişkileri ve bağımlılık ilişkilerinin Kürdistan toplumunda yarattığı tahribatlar, Kürt milli hissiyatının gelişmesini engellemekle kalmamış, Kürt kimliğinde kırılmalara yol açmıştır. Bu husus madalyonun diğer yüzüdür.

Kürt milliyetçiliğinin tarihsel gelişiminin miladı genellikle Ehmedê Xanî’ye dek götürülür. M.R. İzady’ye göre Xanî, “Kürtlerin ulusal özlemlerini idealize eden…”[3]  isimdir. Ehmedê Xanî’nin yaşadığı dönem, Kasr-ı Şirin Antlaşması’yla Kürtlerin yaşadığı toprakların Osmanlı ve İran imparatorlukları tarafından paylaşıldığı dönemin hemen sonrasına tekabül eder. Xanî’nin şiirlerindeki isyan, Kürt coğrafyasının parçalanmasına yönelik bir isyandır. Kürtlerin, beylikler halinde bölünmüş olmaları ve ortak bir payda etrafında bir araya gelmemelerinin yarattığı sonuca yönelik bir öfkedir. Xanî’ye göre istila altında olmalarının başlıca sebebi, Kürtlerin kendi birliklerini sağlayamamalarıdır. Xanî’nin tavrı mevcut geleneksel yapıya bir tepkiyi ifade eder. Ama bu tepki toplumsal örgütlenmenin bütününe karşı değil, Kürt aristokrasisinin iktidar ilişkilerine yöneliktir. Yani toplumsal örgütlenme modeline ilişkin bir itirazı yoktur, daha çok bir siyasetçi tarzı ile Kürt egemen güçlerinin parçalanmışlığının merkezi bir devlet oluşturma önünde engel oluşturduğunu, bundan dolayı da Fars ve Osmanlı imparatorluklarının boyunduruğuna girdiklerini söyler. Bu yanıyla ele alındığında Xanî’nin tavrı çok kıymetlidir ve bir miladı ifade eder; ancak Kürtlerdeki sosyolojik realite sadece iktidar ilişkilerine olan itiraz ile değişmeyecektir. Konuyu daha anlaşılır kılmak için bir karşılaştırma bize yardımcı olacaktır. Ehmedê Xanî’den yaklaşık bir buçuk yüzyıl önce Avrupa’da yaşayan ve siyaset dünyasında adı sıkça ifade edilen Makyavelli’den örnek vererek ve her ikisini karşılaştırarak belli sonuçlar çıkarmaya çalışalım.

Makyavelli Avrupa’nın dört büyük ve merkezî imparatorluk tarafından paylaşıldığı, İtalya’nın ise şehir devletleri arasında çatışma ve savaşlardan dolayı paramparça olduğu bir siyasal iklimde Floransa’da doğar. Soylu bir ailenin çocuğudur ve Floransa şehir devletinin hem dışişleri, hem içişleri memuriyetlerinde hem de askeri konularda önemli görevler almıştır. Siyasal yaşamı boyunca İtalya’nın parçalanmışlığının olumsuz sonuçlarını ruhunun derinliklerinde hisseder. ‘Prens’ adlı eserinde bir siyasetçinin nasıl olması gerektiği konusunda tezler ileri sürer. Siyasal kriz, çatışma veya denge eksikliğinin hasıl olduğu koşullarda (fırtınalı dönemlerde) hangi davranış ve eylem biçimleriyle hareket edilmesi konularına eğilir. Siyaset teorisi ve felsefesinde ilk kez çok yalın olarak ne yapılmalı değil nasıl yapılmalı sorunsalına eğilir. Siyaset biliminde kabul görmesinin nedenlerinin başında bu tavrı gelir. Makyavelli, sadece parçalanmaya isyan etmez aynı zamanda birliğe giden yolun, güç olmaktan geçtiğini işaret eder ve güç olmanın (devletleşmenin) yol ve yöntemleri üzerinde kafa yorar ve önerilerini bir bir sıralar. (Makyavelli’nin Prens’te yaptığı öneriler ‘acımasız’, ‘ahlaksız’, ‘vahşice’ ya da düpedüz kötüdür; ancak realisttir.)

Görüldüğü üzere hem Makyavelli’nin hem de Ehmedê Xanî’nin ortak yönleri, kendi ülkelerinin siyasal parçalanmışlığından ötürü içine düştükleri kötü duruma ilişkin yüksek sesle dile getirdikleri itirazlarıdır. İkisi de ülkelerinin öbür güçlerce işgaline itiraz ederler. Her ikisi de resmi dillere itiraz ederek (Latince-Arapça) dışında kendi dillerinde eserler vermişlerdir. Aralarında yüzyıldan fazla bir zaman olmasına karşın ikisi de bizim bugün anladığımız ve bildiğimiz anlamda milliyetçiliğin henüz ortaya çıkmadığı bir dönemde yaşadılar. Hatta şu iddia edilebilir: Yaşadıkları dönem itibariyle ileri sürdükleri görüşleriyle bir ayağı modernizmde ve diğer ayağı ise geleneksel yapıda olan iki önemli şahsiyettirler. Her iki şahsiyet arasındaki temel fark ise Makyavelli’nin ülkesinin mevcut durumdan çıkışı için dile getirdiği önerinin zaman içinde uygulanabilir olmasıdır. Makyavelli’ye göre devletleşmeye giden yol güç devşirmekten geçmektedir.

Mirliklerin Birliği ile Güç Devşirmek (Devletleşmek) Mümkün mü?

Aşiret yapılanması Kürtlerde uzun zaman içinde yer edinmiş sosyolojik bir realitedir. Kürtlerin tarihsel süreç içinde yaşadıkları olaylar, olayların akabinde gelişen ilişkiler aşiret sistemini güçlendirmiştir. Tarihsel olayların en önemlilerinin başında Kürdistan coğrafyasının çok yoğun biçimde istilalara maruz kalması gelir. Hasan Yıldız’ın deyimiyle “Kürdistan, tarihin gördüğü en büyük ve en güçlü devletlerin bir çarpışma alanı haline gelmiştir. Tarihi İpek ve Baharat Yolunun buradan geçmesi, bölgenin denetlenmesini de ayrıca zorunlu kılıyordu. Kürdistan’ın dağlık bir ülke oluşu ise bu denetimi zorlaştırıyordu. Böylece ülke sürekli büyük devletlerin çarpışma alanı durumuna getirilirken, ülke halkı da bu savaşlardan etkilenerek şekil alıyordu.[4]

Yüzyıllar boyunca Mezopotamya ve dolayısıyla Kürdistan, büyük devletlerin hesaplaşma alanı olagelmiştir. Büyük İskender’den Hülagu’ya, Greklerden Moğollara, Romalılardan, Araplardan Türklere kadar herkes bu kadim coğrafyada boy göstermiştir. Hem doğudan hem de batıdan gelen istilacıların ardı arkası kesilmemiştir. Ardı arkası kesilmeyen istilalar karşısında, son derece dağlık, engebeli bir arazi yapısında yaşayan kitlelerin daha küçük toplumsal örgütlenmeler yaratarak veya var olanları daha da güçlendirerek hayatta kalmaya çalışmaları olağan bir süreçtir. Dış tehditler o kadar yoğundur ki aşiret kimliği, varlığını korumanın ve hayata kalmanın yegâne öğesi haline gelmiştir. Aşiret olgusunun uzun süreli devamını sağlayan etkenlerden bir tanesi bu istila hareketleridir. Yani her istila vukuu bulduğunda, her aşiretin kendisini savunmaya en uygun vadiye sığınması, düzlük alanlardan dağlık sahaya doğru çekilmeleri kısmen de olsa hayatta kalma şanslarını arttırmıştır. Kanımca “Kürtlerin dostu dağlardır” deyimi o günlerden kalma bir tabirdir ve istila hareketleri Kürtlerde aşiret yapısının güçlenmesinde önemli bir role sahiptir. Bu husus Kürtlerin toplumsal ve siyasal şekillenmesinde kalıcı etkiler bırakacaktır; ancak yıllar içinde meydana gelen olayları açıklamaya yetmeyecektir. Kürtlerdeki siyasal ve toplumsal biçimlenmenin sebeplerini birkaç başlık altında toplamak mümkündür. Kürdistan’ı kasıp kavuran istila hareketleri, Kürtlerin İslamiyetle tanışmaları, Türklerin Anadolu topraklarına girişleri, Kürdistan’ın Osmanlı-İran (Safevi) devletleri arasında bölüşülmesi, Lozan Antlaşması ve sonrası gelişmeler Kürt toplumunda derin siyasal ve toplumsal izler bırakmıştır.

İslamiyet’in ortaya çıktığı Arap yarımadası, Arapların kabileler halinde yaşadıkları, son derece parçalı, kavgalı ve farklı inanç gruplarının yaşadığı bir yapıya sahiptir. Çok başlı ve kaotik zeminde merkezi bir gücün yaratılması sadece “ikna” veya “imanla” olanaklı değildir. Tam da Makyavelli’nin işaret ettiği gibi “gücün inşası” gerektirir. Ve devamında Makyavelli, “Bütün silahlı peygamberlerin galip gelmeleri, silahsızların ise yıkıma uğramaları bundandır”[5]

tespitini yapar. İslam inancının güce dayalı örgütlenmesi kısa zamanda merkezi bir otoritenin inşasına imkân sağlamıştır. Bu sebeple İslamiyetin yayılma döneminin çok sancılı, kanlı ve trajedik olaylara sahne olduğu bilinen bir husustur. Din olgusu, parçalı yapıyı kısa sürede tasfiye ederek merkezi bir gücün oluşmasına zemin hazırlamıştır. İslam devletinin yayılması aynı zamanda Arap kültürünün yayılmasını beraberinde getirir. Gerek Orta çağ Avrupa’sının kültürel kimliği ve gerekse İslam dünyasının kültürel kimliği dinin ilan ettiği resmi dilin dışında konuşulan diğer diller ulusal kültürün ayırt edici öğesi sayılmıyordu. Söz konusu dinlerin özdeşleştikleri diller, mesela Avrupa’da Latince ve Yunanca, İslam dünyasında ise Arapça ve Farsça idi. İslam ordularının ele geçirdikleri bölgelerde, Arapça etkin olarak kullanılırken, yerel halkların dillerine, kültürel kaynaklarına ciddi kısıtlamalar getirildiği bilinmektedir. Kürt tarihi konusunda araştırmalar yapan Bahoz Şavata, Kürtlerin Tarihi-II cildinde, dönemin Arap yarımadasını ve İslamiyet’in doğuşunu şöyle anlatır:

“Araplar, Ortadoğu’da devamlı birbirleriyle savaşan siyasi birlikteliklerini sağlayamamış kabileler şeklinde yaşıyorlardı. 7. yüzyılın ortalarında Araplar siyasi birlikteliklerini sağlayarak Arabistan çöllerinde İslam Devletini kurdular. İslam Devleti, Ortadoğu’da tam hâkimiyet kurduktan sonra Kuzey Mezopotamya’da Medya topraklarına girerek, o bölgede yüzyıllarca devam eden Bizans-Sasani mücadelesine son verdi. İslam Devleti’nin 7. yüzyılın başında Bizans ve Sasanileri yenmesi, bu iki devletin karşılıklı şiddetli savaşlar sonucunda yorgun düşmelerinin bir sonucudur.”[6]

İslam’la yeni bir dinî inancın doğuşu, gelişmesi, güce dönüşmesi ile İslam devleti kurulmuş, bunun akabinde Arapların birliği sağlanmıştır. Dikkat çeken nokta Bedir, Uhud, Hendek gibi iç savaşlarla başlayan ve yine bir dizi iç mücadelenin sonucunda İslamî hareket devlete dönüşerek, Arapların birliğini sağlayabilmesidir. İslam’ın yayılması döneminde Arap yarımadasında meydana gelen savaşların tamamının Araplar arasında yaşandığını belirtmeye bile gerek yoktur. Bir süre sonra İslam ordularının fetih seferleri sonucunda Bizans ve Sasani devletleri ya geri çekilmiş ya yenilmiş, bu sayede Araplar Mezopotamya ve Zagros bölgesine hâkim olmuşlardır. Artık kendisini Aryan toplulukları olarak adlandıranlar arasında da İslam’ın yayılmasıyla beraber mezhebi konumlanmalar, etnik kimliklerin dini kimliklerle bütünleştirilerek yeni bir örgütlenme dönemi başlayacaktır. İslam’la devletleşen Araplar karşısında, İslam’ı kabul etmekle beraber ağırlıkla Şia mezhebi etrafında örgütlenen Farslar tarih sahnesine çıktılar. Kürtler ise İslam dinini kabul ettikten sonra İslam’ı yaymayı, fedakârca korumayı (Eyyubi Devleti ve Mervani Kürt Devleti) önlerine koyarak, İslam’ın en “sadık” uluslarından biri oldular. Kimi yorumculara göre Hristiyan ordularının, Selahaddin Eyyubi tarafından yenilgiye uğratılması, Avrupalıların Kürtlere karşı önyargılı olmalarının bir nedeni olarak kabul edilmektedir. Bu dönemde ortaya çıkan ideal ‘evrensel’ İslam devleti olan Eyyubiler, kültürel anlamda genel gidişatı değiştirmemiş, Mısır’daki Şii Fatımi hâkimiyetine son vererek Sünni İslam’a alan açmıştır. İslam’la büyüyen Arap kültür sahasına, Şia mezhebi ile kendisini korumaya alan Fars hâkimiyetinden sonra, Sünni İslam temelleriyle güçlü bir imparatorluğa dönüşüp Avrupa’ya kadar yayılan Osmanlılar güçlü bir aktör olarak denkleme katılmıştır. Bir başka anlatımla milletlerin tarihselleşmesinde, tarihsel bir özne olarak millet, ırk, kültür mefhumunun yanında din de önemli bir faktör olarak kullanılmaktadır. Peterson ve Walhof, “ulus müteahhitlerinin, dinleri ayırıcı veya heterodoks öğelerden mahrum bırakarak, milliyetçilik için yeni politik cemaatleri tanımlayan ritüel ve idealleri tektipleştirici şablonlar yarattığını”[7] vurgular. Çerçevesini çizmeye çalıştığımız gidişattan nasiplenmeyen halkların başında Kürtler gelir. Gelişmelere kısaca bakalım.

Abbasilerden sonra gerileyen Arap hâkimiyetinin yerini Safevi (İran) ve Osmanlı devletleri dolduracaktır. Safevilerin batı sınırı ile Osmanlıların doğu sınırında Kürtler yaşamaktadır. Her iki devlet için de Kürtleri elde tutmak oldukça önemlidir. Zira sadece şiddet metodu Kürtleri elde tutmak için yeterli değildir. Merkezi otoriteye bağlı, bölünmüş yerel güçler olarak yer almaları alan hâkimiyetlerini sağlamada her iki güce büyük avantaj sağlayacaktır. Safevilerde idari sistem Şah’a, Osmanlılarda Sultan’a bağlı beylerbeyi, beylerbeyine bağlı beyler, beylere bağlı aynı zamanda beyleri kontrol eden aşiretler silsilesine dayalı bir idari sistem şeklindedir. Yavuz Sultan Selim 1514 Çaldıran’da “siyasi ve mezhebi düşmanı” gördüğü, “Rafızî” diye hitap ettiği Şah İsmail’i yenerek Kürdistan’da büyük oranda hâkimiyet sağlar. Bu başarıyla Safeviler, Anadolu’daki Kızılbaş-Şii kitlelerden uzak tutularak dâhili güvenlik tesis edilir. Ardından Yavuz Sultan Selim’in Mısır’a yönelik sefer planları da hızlanır. Bilindiği gibi bir süre sonra Memluk Sultanlığına yapılan sefer başarıyla sonuçlanacak ve İslam halifesi unvanı Osmanlı soyuna geçecektir. Bu sayede Osmanlılar İslam dünyasının lideri haline gelmişlerdir.

Osmanlılar 1520’de Kürdistan’daki idari sistem yeniden düzenlenir. Yavuz Selim’in İdris-i Bitlisi üzerinde Kürtlerle girdiği ilişkiler, yaptığı anlaşmalar, sadece zora dayalı değildir; Kürtlerin “rızasını” alarak hiyerarşik, birbirini denetleyen, bölgenin hassasiyetlerini dikkate alan, iç işlerinde özgür bir mekanizma inşa edilir. Söz konusu mekanizma, Makyavelli’nin “güçlenmelerini engelleyerek zayıfların korunması ve güçlü olduğu tespit edilenlerin güçlerinin bölünmesi.” fikrine dayanır. Osmanlıya hareket kabiliyeti sağlayan alanlardan biri de şüphesiz Kürdistan eyaletidir. Zira merkezden uzak son derece sarp ve dağlık bir bölgede yer alan sosyal ve sosyal-siyasal kültürü farklı etnik bir grubu denetim altına almak zor gözüküyordu. Bundan hareketle Diyarbekir’in çevresinde dağınık şekilde yerleşmiş Kürt beylerini ve aşiretlerini Osmanlı sistemine dâhil etmek gerekiyordu. Bir örnek vermek gerekirse Diyarbekir eyaletinin merkezinde bir beylerbeyi (beylerbeyi merkezden atanır), bunun etrafında üç farklı sisteme göre düzenlenmiş olan hükümetler ve sancaklar yer alır. Başlangıçta Osmanlılar tarafından nişane olarak dağıtılan 17 bayrak ve 500 değerli hediye, Sultan’a sadakati artırırken, Kürt aşiretleri arasındaki rekabeti artıracaktır, bölünmeyi derinleştirecektir. 1514’te Yavuz Sultan Selim’in İdris-i Bitlisi aracılığı ile Kürt beyleriyle yaptığı anlaşmanın, Diyarbekir beylerbeyinin ‘Kürt beylerinin kendi aralarında anlaşamadıkları için’ merkezden atanması söylemi bir köylü efsanesidir. Zira Osmanlı idari sistemi incelendiğinde hiçbir şekilde bunun mümkün olmadığı, kilit noktaların merkezden atandığı gayet açıktır.

Tıpkı Osmanlılarda olduğu gibi Safevilerin Kürt egemenlerle ilişkisi de çok farklı değildir. Şah’a bağlı hanlıklardan, beylerbeylerinden ve naiplerden seçilen dört adet valilik bulunmaktadır. Şah’ın naipleri sırasıyla şunlardır: Arabistan valisi, Gürcistan valisi, Luristan valisi ve Kürdistan valisi. Naipler Şah’ın yokluğunda hanlık tahsis etmek ve han tayin etmek gibi yetkilere sahiptirler. Aralarındaki mezhebi farklılığa rağmen, Safevilerin Kürtlerle olan ilişkileri, idari sistemin işleyişi bakımından Osmanlılardan bir adım ileridir. Osmanlılar, Kürt aşiretlerini denetim altında tutabilmek için mirlik sisteminin önünü açtılar. Belli sayıda mirlik oluşumuna imkân sağlayarak, aşiretlerin bu mirlikler etrafında kümelenmesini teşvik ettiler. Osmanlı, Kürdistan’a hâkim olmanın öneminin farkındaydı ve Mısır’a ve Bağdat’a giden yolların buradan geçtiğini biliyorlardı. Bu nedenle tam hakimiyeti sağlayabilmek için bu dönemdeki stratejileri ‘birleştir-yönet’ti.

Büyük güçlerin Kürtlerle olan ilişkilerinin daha iyi analiz edilebilmesi için, uzun süre Kürtlerle ilişkileri olan Rusya’nın Kürtlere dair analizlerine kısaca bakmakta yarar vardır. Osmanlı Devleti’nin ezeli rakibi, zaman zaman Kürdistan’ın içlerine kadar askeri seferler düzenleyen Rusya’nın Kürtlere yaklaşımını, 19. yy.da Osmanlı-Rus savaşlarında görev alan Yüzbaşı P.İ. Averyanov’un Kafkasya Ordusu Başkomutanlığına gönderdiği raporlardan okuyalım:

“İlk aşamada Hamidiye Kürtlerine karşı bizim silahımızı kullanmamız gerekir; savaşın hemen başında Kürtlere karşı bizim eylemlerimiz çok enerjik ve çok hızlı olmalıdır; itaatsiz olanların ne canını ne malını bağışlayacaksınız; ancak bize karşı silaha sarılmayanlara gerçekten vaatte de bulunacaksınız, bunların can güvenliklerini de sağlayacaksınız. Kısaca Kürtlerde bizim topraklarımıza girme umudunu daha savaşın başında ortadan kaldırmak ve onlara iki seçenek bıraktığımızı göstermek gerekir: Ya mutlak itaat ya da tam yok olma anlamına gelen bir felaket; bu koşullar altında, ayrıca Kürtlerde yurtseverlik duygusu mevcut olmadığından, onların çoğu maddi ve şahsi çıkarlarıyla örtüşen birinci seçeneğe yöneleceklerdir.”[8]

Osmanlı-İran denklemine sonradan katılan Rusya’nın Kürtlerle ilişki kurma metotları, Osmanlı ve İran’ın ilişki biçiminden farklı değildir. Kürdistan üzerindeki hesaplarını sadece zor kullanarak yaptıkları gibi bazen tıpkı Osmanlı’nın 1514’te yaptığı gibi hukuki bir zemine oturtmaya da çalıştılar. Hepsinin ortak amacı, aşiret sisteminin çelişkilerinden faydalanarak Kürtlerde bölünmeyi kalıcılaştırmak, Kürtlerdeki bölünmüşlük üzerine bir siyasal sistem inşa etmektir. Kürt kimliği yerine aşiret kimliğini öne çıkarmayı, aşiret reisine bağlılığı esas almayı ve sadece aşiretin yaşadığı coğrafyayı yurt olarak görmelerini teşvik ettiler. Aynı zamanda beyler-aşiretler arasındaki çelişki ve çatışmaları diri tutmayı, aşiretler arası güç dengesinin bozulmamasına dikkat etmeyi, birbiriyle çatışmalarına müdahil olmamayı da iç işlerine karışmamak olarak lanse ettiler. Bundan hareketle gerek istila hareketleri ve gerekse Kürdistan’da uzun süre egemenlik kurmuş devletlerin politik tutumları nedeniyle, aşiret yapılanması üzerinden Kürtlerin birliğini oluşturmak oldukça sıkıntılıdır.

Kürt milliyetçiliğinin gelişmesinde dikkate alınması gereken bir başka husus ise Kürtlerde ezici çoğunluğun kırsal alanda yaşamasıdır. Mevcut sebepler içinde belirleyici olan olgulardan birisi de Kürdistan coğrafyasının demografik yapısıdır. Kürdistan’ın belli başlı şehir merkezleri, Kürt nüfusunun yoğunlaştığı merkezler değildir. Kürtler daha ziyade kırsalda yaşamakta ve ticaretle meşgul değillerdir. Diyarbakır’ın bir ticaret merkezi olduğu dikkate alındığında, uzun tarihi boyunca Müslüman ve Gayrimüslim cemaatlerin bir arada yaşadığı bir merkez olmuştur. Şehirde üç semavi dine (İslam, Hristiyanlık, Yahudilik) mensup insanlar bir arada bulunuyorlardı. Birkaç Kürt aileyi ayrı tutarsanız, ticaret Gayrimüslimlerin elindedir. Diğer Kürt şehirlerinde durum Diyarbakır’dan farklı değildir. Mardin, Siirt, Urfa, Midyat’ın şehir merkezlerinde Osmanlı döneminde Arabistan’dan geldiği varsayılan Araplar yerleştirilmiştir. Buradan çıkaracağımız sonuç, Kürdistan’daki ticaretin yoğunlaştığı merkezlerde Kürtler, ticari hayata etkin değildir. Dolayısıyla Kürt şehirleri, Kürt milliyetçiliğinin gelişiminde etkin rol oynayabilecek Batı’da olduğu gibi Kürt ticaret sınıfı gelişmemiştir. Bu noktada öne çıkan şehir İstanbul olacaktır. İstanbul aynı zamanda eğitim-öğretimin de merkezi durumundadır. Kürdistan’daki mirliklerin tasfiyesi döneminde, Osmanlı’ya karşı ayaklanmalarda yer alan aileler, yerlerinden-yurtlarından koparılıp, İmparatorluğun farklı bölgelerine sürgüne gönderilirken, önemli bir kısmı da İstanbul’da iskân edildiler. Sadece Bedirxanilerden İstanbul’a getirilip çeşitli devlet dairelerinde yerleştirilen kişi sayısı 200 civarındadır. Bedirxaniler dışında Şemzinan şeyhleri, Babanzadeler gibi tanınmış Kürt aileler İstanbul’a yerleştirildiler. İstanbul aynı zamanda kırsaldan gelen Kürt aristokrasisinin çocukları çeşitli okullarda okumaktadırlar. Bunların başında 1892 yılında İstanbul’da açılan Aşiret Mektebi gelir. Özellikle II. Abdülhamit döneminde Kürt aileleri İstanbul’a yerleştirme politikası yoğunluk kazanır. Sultan Abdülhamit, bu hususta kendisine yöneltilen eleştirilere hatıralarında cevap verir ve uyguladığı politikanın doğru olduğunu savunur:

“Kürt ağalarının bazılarının çocuklarının İstanbul’a getirip memuriyete yerleştirdiğim için tenkit edildiğimi biliyorum. Aynı şekilde Bedirhanoğullarını himaye ettiğim ve merkezde muhafaza ettiğim için, bunların huzurunu bozacakları söyleyerek tenkit ediliyorum. Fakat ben kabul ettiğim Kürt politikasında doğru yolda olduğum kanaatindeyim.”[9]

Bütün süreci kısaca gözden geçirdikten sonra Kürt milliyetçiliğinin tarihsel şekillenmesine yön veren iki tarihsel olguya vurgu yapmak gerekir. Kürdistan’da kendi pazarına sahip çıkacak Kürt ticaret burjuvazisi gelişmemiş ve Kürtler, Kürt milliyetçiliğini sürükleyecek bir sınıfsal katmandan yoksun kalacaktır. İkincisi, aşiret olgusunun yarattığı aidiyet bir üst kimliğin (Kürt kimliğinin) oluşumunda olumsuz bir etken olarak tarihe geçecektir.

Kürt aristokrasisinin, özellikle beylerin, şeyhlerin ve aşiret reislerinin Kürt milliyetçiliğinin gelişimindeki etkileri karmaşık ve iki yönlüdür. Milliyetçiliğin erken aşamalarında bu kesimler hem milliyetçi hareketlerin öncüsü olmuşlar hem de geleneksel yapıları nedeniyle ulusal birliğin önünde engel teşkil etmişler. Kürt aristokrasisinin milliyetçiliğin gelişimi üzerindeki en önemli etkisi, Osmanlı İmparatorluğu’nun merkezileşme politikalarına karşı gösterdikleri dirençle ortaya çıkmıştır. Bu direnç parçalı, plansız ve tehdit kendisine yöneldiğinde ortaya çıkmaktadır. Örneğin 1880 yılında Osmanlı’ya isyan eden Şeyh Ubeydullah, 1879 yılında Osmanlı ordusuyla Rusya’ya karşı savaşmaktadır. 1830 yılında Nizip savaşında Osmanlı’ya destek veren Bedirxan Bey, kısa bir süre sonra egemenliği altındaki bölgeyi bölerek, yarısını Musul Valiliğine diğer yarısını Diyarbekir Valiliğine bağlayan Osmanlı yönetimi ile karşı karşıya gelmek zorunda kalacaktır.[10] Öte yandan 1836 yılında Rewanduz Beyi Mir Muhammed’e saldıran Osmanlı ordusuna karşı, Mir Muhammed’in yardım çağrısını Bedirxan Bey duymazlıktan gelmiştir. Bu anlayış Kürt mirliklerinin direnç kabiliyetlerini oldukça sınırlamıştır.

Özerklik ve Statü Kaybı: Özellikle Osmanlı padişahı II. Mahmut’la birlikte Osmanlı’nın, yüzyıllardır süren Kürt beyliklerinin yarı özerk yapılarına son vermeye çalışması (1808-1847), aristokratik ailelerin ayrıcalıklarını kaybetme korkusunu tetiklemiştir. Bu durum, Babanzade Abdurrahman Bey (1806-1816), Rewanduz beyi Mir Muhammed, Bedirxan Bey (1836), Mir Bedirxan (1842-1847), Şeyh Ubeydullah (1880-1882) gibi güçlü liderlerin isyanları, Şeyh II. Abdülselam’ın (1907-1914) milli taleplerle ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu talepler o günün şartlarında milli olmakla beraber bağımsız bir devlet yapılanmasına tekabül etmiyor. Janet Klein belirttiği gibi, “Osmanlı’nın son döneminde Kürtler üzerinde yaptığım çalışma, içlerinden en ‘milliyetçi’ olanların bile o günlerde milliyetçiliğin baştan çıkarıcı derecede güçlü yükselişine karşın kendilerini çok uluslu Osmanlı devletinin üyeleri olarak görmeye devam ettiğini ortaya koyuyor.”[11]

19. Yy. boy veren Kürt milliyetçiliğinin toprağına sahip olma, sınırlı da olsa egemenlik alanını korumadan kaynaklandığını söylemek mümkündür. Kürt aristokratları, kendilerini de aşan ve bütün Kürtleri kucaklayan daha üst bir siyasal yapıyı düşünmediler, alan hakimiyetini de elde tutmak istiyorlardı. Bu dar bakış açısına rağmen Kürt mirlikleri, Birinci Dünya Savaşına kadar ayakta kalmayı becerebilselerdi bir Kürt devletine dönüşme ihtimalleri çok yüksek olurdu. Osmanlı’da Kürt milliyetçiliği üzerinde araştırmalar yapan Hakan Özoğlu’da bu hususa değiniyor ve şunları söylüyor:

“Toprak, daha sonra Kürt milliyetçiliğinin yolunu açacak olan Kürt kimliğinin oluşumunda çok önemli bir rol oynadı. Kürtlerle ilgili birincil kaynakların yakından incelenmesi, Kürt kimliğinin, Kürtlerin kendilerinin yüzyıllar boyunca bununla ilişkili olarak tanımladıkları ‘Kürdistan’ adı verilen toprakla yakından bağıntılı olduğunu göstermektedir. Başka bir deyişle Kürt kimliği Yukarı Mezopotamya’da, içinde ‘tarihi Kürdistan’ yer aldığı bir ‘çekirdek bölgenin’ netleşmemiş resmi etrafında döner.”[12]

Proto-Milliyetçi İsyanlar: 19. yüzyılda meydana gelen bu isyanlar, başlangıçta çoğunlukla Kürt aristokrasisinin önderliğinde olup, beylerin ve aşiret reislerinin mevcut statülerini, topraklarını ve özerk bölgelerini koruma amacı taşıyordu. Ancak bu isyanlar, merkezi otoriteye karşı Kürtlerin birleşebileceği fikrini somutlaştırdığı ve etnik bir kimliği ön plana çıkardığı için bazı araştırmacılar tarafından Kürt milliyetçiliğinin öncül aşamaları (proto-milliyetçilik) olarak kabul edilir. İsyanların boy verdiği dönemde Kürtlerin en büyük şanssızlığı, Rus saldırıları nedeniyle Britanya ile Osmanlı ilişkilerinin iyi olduğu döneme denk gelmesiydi. Nihat Karademir bu hususa parmak basıyor ve şöyle diyor;

“Kürdistan coğrafyası, XIX. Yüzyılda, İngiltere, Fransa ve Rusya’nın artan görünürlüğü ile klasik Osmanlı-İran-Kürt ilişkileri üzerinde kurulan dengelerin değiştiği yeni bir döneme girmiş olmasına rağmen, Kürt ayaklanmaları sadece bu belirleyici destekten mahrum olmakla kalmamış sık sık karşılarında Osmanlı ile işbirliği yapan veya isyan hareketlerini kendi çıkarları için manipüle etmek isteyen batı koalisyonu da bulmuşlardır. İsyan eden beylerin en büyük şansızlığı ve dolayısıyla Devlet-i Aliye’nin en büyük şansı, isyanların İngiliz-Osmanlı dostluğunun yeniden başladığı, belki de zirvede olduğu ve İngiltere ile birlikte diğer büyük devletlerin de Rus tehdidinden dolayı Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğü hususunda en hassas oldukları dönemde gerçekleşmiş olmasıdır.”[13] 

Özellikle Şeyh Ubeydullah’ın isyanı (1880), Kürt halkının ayrı bir millet olduğu ve kendi yönetimini hak ettiği vizyonunu hem dini hem de etnik bağlamda savunarak, Kürt milliyetçiliğinin tarihinde, ‘millet’ kavramını kullanması önemli bir dönüm noktası oluşturduğunu not etmemiz gerekir.

20.yüzyılın başlarında modern Kürt milliyetçiliğinin ortaya çıkışında aristokrasinin rolü şekil değiştirmiştir.

Sorgulanmayan tarihten bugüne dair dersler çıkarmak olanaklı değildir!

Organizatör Olarak Aristokratlar ve Aydınlar: Aristokrat ailelerin eğitimli üyeleri (örneğin Bedirxaniler, Şemzinan şeyhleri, Barzaniler, Cemilpaşalar, Harbiye okuyan aristokrat ailelerin çocukları Şerif Paşa, Mustafa Paşa (Yamulki), Cıbranlı Miralay Halit Bey, İhsan Nuri Paşa vb.) ve aydınlar (Abdullah Cevdet Bey, Miri Katibizade Cemil Bey, Kürdizade Ahmet Ramiz Bey, Halil Hayali Bey, Mevlanzade Rıfat Bey, Memduh Selim Bey, Dr. Fuad Bey, Yusuf Ziya Bey, Kemal Fevzi Bey, Arvaslı Şefik Bey, Müküslü Hamza Bey, Dr. Şükrü Mehmet Sekban Bey, Abdurrahim Rahmi Hakkari, Dr. Mehmet Nuri Dersimi vb) modern milliyetçi hareketin taşıyıcıları olmuşlardır. İstanbul ve Avrupa gibi merkezlerde kurulan ilk Kürt örgütlerini, gazete ve dergileri bu kesimler çıkarmışlardır. 1900’lü yıllardan sonra Kürtlere dair makaleler, Roji Kurd (1913), Hetawi Kurd (1913-1914), Jin (1918) ve Kurdistan (1919-1920) adlı gazete ve dergilerinde yayımlanmıştır.

Siyasal Liderlik: Sürgünden dönen büyük Kürt hanedanlarının torunları, İstanbul’da kurulan ilk Kürt derneklerinin de kurucuları arasında yer almışlardır. Bağımsızlık veya özerklik gibi farklı talepler ortaya çıksa da bu liderler siyasal Kürt hareketine öncülük etmişlerdir. Örneğin, Seyyid Abdulkadir (Kürdistan Teali Cemiyeti Başkanı 1918), Emir Ali Bedirxan (Teşkilat-ı İçtimaiye Başkanı-1920), Cibranlı Miralay Halit Bey (Kürdistan İstiklal Cemiyeti Başkanı 1920), Şerif Paşa (Paris Konferansında Kürt delegesi-1920), İhsan Nuri Paşa (Ağrı Ayaklanmasının Lideri 1927-1930), Celadet-Kamuran Bedirxan, Ekrem-Kadri Cemilpaşa Xoybûn Cemiyetinin kurucuları arasında yer aldılar (1927).

Aristokrasi, bir yandan milliyetçiliği beslerken, diğer yandan geleneksel yapıları nedeniyle ulusal birliğin sağlanmasını zorlaştırması gibi bir paradoksa sahiptir.

Kürt Milliyetçi Hareketinde Toplumsal Dönüşüm İhtimali: Kürt milliyetçiliği, Batı'daki gibi burjuva orta sınıf bir çevreden değil, ağırlıklı olarak tarım ve güçlü aşiret bileşenine sahip bir toplumda doğmuştur. Bu durum, milliyetçi hareketlerin liderliğini Kürt aristokrasisi üstlenmiştir. Özetle, Kürt aristokrasisi, Osmanlı merkezileşmesine karşı verdikleri mücadeleyle proto-milliyetçi isyanların fitilini ateşlemiş ve modern Kürt örgütlerinin eğitimli lider kadrosunu sağlamıştır. Ancak, aşiret ve geleneksel yapıları koruma eğilimleri, ulusal birliğin ve modern bir ulus-devlet inşa etme sürecinin önünde uzun süre bir engel olarak kalmıştır. Bu süreçte milliyetçi kanatta farklı fikirlerin ortaya çıktığını belirtmemiz gerekir. Hecî Qadirê Koyî (1817-1897), geleneksel ve dini sınıfları eleştirerek, milletin birliğini ön plana çıkaran bir anlayışı tartışmaya başlamıştır. Ehmede Xani’den farklı olarak “beylerin birliğini” önermez. Koyi, tam tersine bireylerin Kürt kimliği etrafında birleşmesini teşvik eder. Bundan hareketle İzady, "Avrupa türü etnik milliyetçilik bu dönemde ilk defa Heci Qadire Koyi’nin eserlerinde sahneye çıktı. Ortadoğu’nun temel eğitim dili haline getirilen Fransızca’nın aksine, Kürt diliyle laik bir eğitim yapacak, tam bağımsız bir Pan-Kürt devleti kurulması çağrısında bulundu. Bu fikirler, birçok eğitimli Kürt için bile o dönemde tuhaf düşünceler gibi görünüyordu. Ancak Koyi yalnızca bir ilkti ve 20. yy’ın başına gelindiğinde onun gibi düşünen çok sayıda kişi ortaya çıkacaktı.”

Bu noktada bir parantez açarak, 19. yüzyılın son çeyreğinde Kürt milliyetçiliğinin statü taleplerinin İstanbul’da değil, Kürdistan sahasında ortaya çıktığını, bu hususta Kürt medreselerinin önemli rol oynadığını belirtmemiz gerekir. 1803 yılında Baban mirliği başına geçen Abdurrahman Paşa’nın, akabinde 1813 yılında Revanduz Sancağı’na bağlı Soran Miri Muhammed’in bölgede Osmanlı egemenliğine son vermesi, askeri açıdan başarısızlığa uğrayan Osmanlı devletinin ‘Ümmetçilik’ silahını kullanması dikkate değer bir husustur. Mir Muhammed yönetiminin etkili isimlerinden Melle Muhammed El-Hati’nin “Osmanlı Sultanı Halife’ye kılıç çekmenin günah sayılacağının” dair yayımladığı iddia edilen fetvasının Mir Muhammed’in, Osmanlı ile anlaşmak zorunda kalmasında ne kadar etkili olduğunu bilemeyiz. Yapılan anlaşma gereği, halka dokunulmayacağı ve kendisinin bir süreliğine İstanbul’da misafir edileceği ve tekrar ülkesine dönülmesine izin verileceği esaslarına dayanıyordu. Mir Muhammed İstanbul’a götürülür, dönüş yolunda zehirlenerek öldürülür ve Trabzon’da gömüldüğü rivayet edilir. Kürtlerin, Osmanlı’yı tanımlayan “Bexte Rome Tune” sözünün, o günlerden kalma bir söz olduğunu hatırlatalım.

Merkezi Cizre’de bulunan Botan Miri Bedirxan Bey’in milliyetçiliğe dair düşünceleri ayrı bir tartışma konusudur; ancak daha önceki Kürt mirliklerine göre, daha derli-toplu davranan Muş, Hakkari, Hizan, Kars, Mukus mirlikleriyle ittifak kuran, kendi adına para bastıran, ticari hayatı düzenleyen, vergi toplayan, gençleri silah altına alan, Osmanlı’ya asker vermeyi reddeden ve seferberlik ilan eden tutumu ile bağımsızlığa yürüyen bir imaj yaratır. 1845 yılında Botan’dan geçen bir Fransız Konsolosluk memuru, Bedirxan yönetimi ile Osmanlı denetimindeki bölgeler arasında farkı şöyle anlatıyor:

“Diyarbakır’dan Fırat’ta inen yaklaşık 50 millik mesafede ülkenin farklılığı hemen göze çarpıyor. Tarım daha bakımlı, köyler kurulmuş ve bolluk izlenimi veriyor. Burası Bedirxan’ın ülkesidir. O Babıali’ye 250 bin kuruş haraç ödüyor, ülkesini iyi yönetiyor. Sert ama adil bir bey. Aynı şekilde ülkede tam bir güven havası egemen. Türk otoritesi altındaki diğer eyaletlerde rastlanmayacak bir refah görüntüsü var.”[14]

Bedirxan Bey’i ‘zaafiyete’ düşüren Kürdistan’daki kırılgan yapı, Nasturilerle yaşadığı olaylar ve yeğeni Yezdanşer ile yaşadığı sorunlardır. Nasturilerle yaşadığı sorunların gerisinde Osmanlı ve İngilizlerin çabaları olduğu bilinmektedir. Hans Lukas Hieser, Kürt-Nasturi çatışmasının gerisinde Osmanlı’nın yürüttüğü politikanın yattığını söyler. Şöyle devam ediyor Hieser:

“Kürt-Nasturi anlaşmazlığının anlaşılması için farklı düzlemlerde argümanlar sunulmaktadır. Bunlar 1843 Kürt istilasının sebebi sadece Mar Şimon ile Nurullah istiyordu arasındaki rekabet değil, Hristiyan azınlığa karşı işlenen bu suça sessizce seyirci kalan Saray’ın suç ortaklığı olduğunu belirtmektedir. Çünkü Saray ne Kürtlerin özerkliğini, ne de güçlü bir Nasturi cemaati istiyordu; tek amacı, kendi doğrudan iktidarını yürürlüğe koymaktı.”[15]

Bedirxan Bey’in tutsak edilmesiyle Kürdistan’da mirlik sisteminin son bulması, Osmanlı’nın doğu sınırında istenilen rahatlamayı yaratmamıştır. Osmanlı devleti, mirliklerin ortadan kaldırılmasıyla kısa süreli bir sessizlik dönemi yaşamış akabinde peş peşe patlayan hareketlerle Kürtlerin talepleri uluslararası arenada tartışılır hale gelmiştir; ancak 1878’de imzalanan Berlin Anlaşması’nda Osmanlı’nın ‘tuzak’ önerilerinin yer alması bölgede fitilin ateşlenmesine yol açmıştır. Şeyh Ubeydullah liderliğinde milliyetçi karakteri tartışmasız kabul edilen, siyasal bir Kürt hareketi boy vermişti. Şeyh Ubeydullah’ın Berlin Anlaşması’na yönelik yerinde, sert çıkışının Avrupalılar ve Ermeni siyasetçiler tarafından dikkate alınmamasının bedeli Ermeniler-Kürtler açısından çok ağır olmuştur. Şeyh Ubeydullah’ı önemli kılan husus, önderlik ettiği hareketin çapı veya genişliği değil, Osmanlı’nın yürüttüğü siyasetin farkında olduğu ve siyasal taleplerinde net olmasıdır. Aynı siyasal hat üzerinde ortaya çıkan ve siyasal taleplerinin yanında çok ileri toplumsal kriterler barındıran toplumu yönetme projesi ile Şeyh II. Abdülselam ciddi bir siyasal figür olarak yerini alır. Bu nitelikleri dolayı Şeyh II. Abdülselam, Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında Osmanlı devleti tarafından alelacele idam edilmiştir. Osmanlı’nın Şeyh II. Abdülselam’ı idam etme hamlesi ile savaşa dahil olan Osmanlı’nın Kürtleri lidersiz bırakma amacından başka bir şey değildir. Sonuç olarak Şemzinan’da boy veren muhafazakâr Kürt milliyetçi çizgisi, 1907 yılında Şeyh II. Abdülselam Barzani’nin hareketi ile derinleşecek ve günümüze değin devam eden ana akım Kürt milliyetçi çizgisini temellerini oluşturacaktır.

Kürt Milliyetçiliğindeki Ayrışma ve Ayrılma Taraftarı Siyasal Örgütlenmeler

‘’Şimdi bazı ikiyüzlüleri deşifre etme zamanı geldi. Bazıları diyor ki, insanlık milliyetçi iddialar aşamasını çoktan geçti, daha büyük siyasi birlikler kurma zamanı geldi, dolayısıyla eski moda milliyetçiler hatalarını düzeltmeliler. Biz inanıyoruz ki, tam tersine, çok ciddi sonuçları olabilen hatalar ulusal aşamayı atlama arzusundan kaynaklanır.’’ Frantz FANON

Öncelikle 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında İmparatorluğun başkenti İstanbul’daki siyasal zemine bakmak gerekir. Sultan II. Abdülhamit’le başlayan ‘İstibdat Dönemi’, İmparatorluğun toprak kayıpları, ekonomik çöküş, Avrupa’da hızla yayılan milliyetçi hareketlenmeler İstanbul’daki siyasal zemini belirleyen faktörler olarak söylenebilir. Dolayısıyla siyasi arayışların ve buna bağlı örgütlenmelerin boy verdiği bir dönemdir. Söz konusu dönemin siyasal akımlarını Prof. Dr. M. Şükrü Hanioğlu şöyle değerlendiriyor:

“Cemiyet/Fırka; Osmanlıcılık, Türkçülük, İttihad-ı İslam gibi siyasetlerin hepsi devleti kurtarabilmek amacıyla eş zamanlı olarak uygulanmış, bu anlamda tam bir pragmatizm örneği sergilemiştir. Bilhassa Balkan savaşları sonrasında uygulanmasına hız verilen ‘Milli iktisat’ siyasetiyle Müslüman ve özellikle Türklerden teşekkül eden yeni bir burjuvazinin tesisine gayret gösterilmiştir.”[16]

Hanioğlu’nun işaret ettiği Türk milliyetçi aktivistleri arasındaki tartışmalar neredeyse hepsinin Balkan savaşlarının ardından cereyan etmiş olması tesadüfi değildir. Sosyal, demografik ve siyasal değişimlerin hızla yaşandığı bir dönemde birbiriyle ilişkili kavramlar etrafında Türk milliyetçilerinin devletin bekasına dair ürettikleri projelerin siyasal tartışmalarıdır. Mehmet Fuad Köprülü’nün “Türklük, İslamlık, Osmanlılık” başlıklı makalesi (1913), Ziya Gökalp’in ‘Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak’ adını taşıyan kitabı (1913-1914), Ahmet Ağaoğlu’nun ‘İslam’da Davayı Milliyet’ başlıklı makalesi (1914) söz konusu tartışmalardan bazılarıdır. Tartışmalara ‘Osmanlılık’ yanlısı itirazlar olur. Bunların başında Ali Kemal[17] gelir. İtiraz eden bir başka isim ise Ahmet Ferit Tek’tir. Ahmet Ferit’e göre “Osmanlı aydınlarının Türkçülüğünü devletin egemen ideolojisi olarak kabul etmeleri için halen erken olduğunu”[18] dile getirir. Jön Türklerle başlayan Türk milliyetçi çizgisi, 1908 yılında İttihat-ı Terakki’nin seküler anlayışına rağmen, Balkanların kaybından sonra Türk olmayan Müslüman milletleri elde tutma hesaplarıyla ideolojik söylemleri din ve kimlik[19] üzerinden yürütülür, ancak rota Türk milliyetçiliğidir. Aynı dönemde Kürt aydınlarının yaptıkları tartışmalara ve politik tutumlarına kısaca bakmakta fayda var.

Özellikle mevcudu elde tutma anlayışından hareketle birleştirici güç olarak din olgusu ön plana çıkarılmıştır. Kimlik olarak Osmanlılık telaffuz edilirken, Türklük esas amaç olarak belirlenmiş ise de fazla ön plana çıkarılmamıştır.

Osmanlı’nın son dönemine tekabül eden, 1890’lardan başlayan ve Birinci Dünya Savaşı’na kadar süren dönemde Kürt entellijansının toplandığı yer ağırlıkla İstanbul’dur. Yukarıda bir kısmının isimlerini saymıştık ve bu isimlerden bazıları Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Kürt hareketine öncülük yapacaklar ve bu uğurda hayatlarını feda edeceklerdir. Birinci Dünya Savaşı öncesine döndüğümüzde iki şahsiyetin öne çıktığını söyleyebiliriz. Birincisi seküler kanattan Dr. Abdullah Cevdet, ikincisi İslami kanattan Said-i Kürdi (Nursi). Dr. Abdullah Cevdet, 1889’da İttihat-i Osmanlı’nın kurucusu olmuş ve 1895 yılından itibaren de isim değiştirerek İttihat-ı Terakki adıyla tarihteki yerini almıştır. Cemiyet’in amacı Osmanlı’yı içinde bulunduğu durumdan kurtarmaktır; ancak 1908 yılında İttihat-ı Terakki’nin iktidarı ele geçirmesinden sonra, ‘hürriyet’ havası kısa sürede dağılır ve II. Abdülhamid iktidarını aratır uygulamalarla karşı karşıya kalınır. Dr. Abdullah Cevdet, 30 Mayıs 1913 tarihinde yazdığı ve Roji Kurd Haziran 1913 tarihli I. sayısında yayımlanan makalesinde şu tespitler yapar:

“Yaşadığımız asır, şaka değil, yirminci asırdır. Geçmişinin tarihine, geleceğinin tarihine sahip olmayan millet kendisine sahip değildir. Kendi kendisine sahip olmayan milletler ve fertler memluk (köle) olur, başkalarının olur…

Genç Kürtlere sormak ve anlamak isterim. Ne olmak istiyorlar? Veyahut ne olmamak istiyorlar. Osmanlı İmparatorluğunda bir unsur mu? Unsur fakat nasıl bir unsur, çürüyen ve çürüten bir unsur mu, yoksa yenilenen, yaşayan ve yaşatan bir unsur mu?” Dr. Cevdet, Roji Kurd’ın II. Sayısında İttihat(birlik) Yolu adlı makalesinde şunları söyler; “Türkiye Osmanlı Avrupa’sının kayb olmasından sonra bile yine çeşitli unsurlardan oluşmuş büyük bir imparatorluk kalmaktadır. Bu unsurları birleştirmek veya hiç olmazsa birbirine yakınlaştırmak umudu henüz kaybolmamıştır. Henüz iş işten geçmemiştir. Ben Türk, Kürd ad sıfatıyla değil Türkiye’nin hür ve özgür ‘bir vatandaşı’ olmak sıfatıyla söylüyorum.”[20]

Dr. Cevdet, Batı dünyasından esen düşüncelerden etkilenen biridir; ancak milliyetçiliğin Avrupa’yı kasıp-kavurduğu bir dönemde Osmanlı birliğini savunuyor ve bu birlik içinde ‘yararlı’ bir unsur olmayı öneriyor. Dönemin bir başka aktörü Said-i Kurdi’dir. Mela Said, doğrudan etkilenen ümmet fikriyatının başat savunucularından biridir. Mela Said’e göre Kürtler, ümmet içinde bir unsur olmalıdırlar. Osmanlı, ümmeti temsil eden bir devlettir. Kendilerini Osmanlı devleti içinde ifade etmelidirler. Buna dair o döneme göre ileri sayılabilecek öneriler yapar. Mela Said, bundan hareketle Batıdan esen milliyetçilik rüzgarını ‘menfi milliyetçilik’ olarak tanımlar. Mela Said’e göre pozitif olan ‘İslam milliyetçiliğidir’. Bu bakış açısı Mela Said’in düşün dünyası ile uyumludur; ancak hem Mela Said’in hem de Dr. Abdullah Cevdet’in önerileri rasyonel değildir. Zamanın ruhunu yansıtmamaktadır. Bu iki örnek Birinci Dünya Savaşı arifesinde Kürtlerin genel eğilimini yansıtır. Bundan hareketle şunu söyleyebiliriz Kürt milliyetçiliği, Osmanlı devletinin dağılmasında etkili bir faktör değildir. Savaşın akabinde Kürt milliyetçiliği kendini dönüştürerek yeni siyasal örgütlenmelere yönelir.

Üç Milliyetçi Cemiyet ve Üç Milliyetçi Ayaklanma

Birinci Dünya Savaşının akabinde üç önemli milliyetçi Kürt siyasal örgütlenmesinden söz edebiliriz.1918’de İstanbul’da kurulan Kürdistan Teali Cemiyeti, 1920 yılında Erzurum’da kurulan Kürdistan İstiklal ve İstihlas Cemiyeti (Azadi) ve 1927 yılında Lübnan’da kurulan Xoybun Cemiyeti’dir. Kürt milliyetçiliğini siyasi bir zemine oturtan ilk örgütlenmeler bunlardır.

Kürdistan Teali Cemiyeti: Kürtlerin İstanbul’da kurulan ilk siyasal örgütlenmesidir. Aristokrat ailelerin çocukları ve aydınlar tarafından kurulmuştur. Cemiyet’in başında Şeyh Ubeydullah’ın oğlu Seyyid Abdulkadir bulunur. Kürtlerin İstanbul’da kurduğu ilk siyasal cemiyeti bazı açmazlarla karşı karşıyadır. Bu açmazların başında, kendi içinde siyasal taleplerinde bir bütünlük arz etmemesidir. Ailesel çekişmeler ve bunların fiiliyata yansıması bir başka sorundur. Örneğin Şerif Paşa’nın Paris delegeliği üzerindeki tartışmalar ve itirazlar medya üzerinden yürütülmesi, Emir Ali Bedirxan’ın ayrılarak Teşkilat-ı İçtimai’yi kurması, Koçgiri Kürt Halk Hareketini örgütleyen Alişan, Haydar, Nuri Dersimi gibi beylerin Cemiyet üyesi olmakla beraber bağımsız hareket etmek zorunda kalmaları dikkat çeken hususların başında gelir. Buna rağmen Koçgiri Kürt Hareketi, Cemiyet’in çalışmalarının bir sonucudur ve ulusal talepler için Alevi Kürtlerin öncülük ettiği bir başkaldırı olarak tarihe geçmiştir. Bu aynı zamanda yaratılmak istenen ‘ulusal talepli başkaldırılar yalnız Sünni Kürtlerden geldiği’ algısının temelsizliğini ortaya koymaktadır. Alevi Kürtlerin öncülük ettikleri Koçgiri Kürt Hareketinin yanı sıra 1925 Kürt Başkaldırısına da ilgisiz değillerdir; ancak şartlar çok farklıdır, bu hususların daha detaylı analiz edilmesi gerekir.

Kürdistan İstiklal ve İstihlas Cemiyeti (Azadi):

1920 yılında Erzurum merkezli ve Cibranlı Halit Bey’in liderliğinde kurulan Cemiyet, birçok yönüyle farklılık arz etmektedir. Cemiyet ağırlıklı olarak Kürt subaylar tarafından Kürdistan’da kurulur. Azadi, Prof. Dr. Ümit Yazıcıoğlu’nun vurguladığı gibi “Bu işbirliği, örgütün, seküler ulusal hedefler ile geleneksel dini nüfuzu birleştirerek, farklı mezhepsel ve dilsel kimliklere sahip Kürt topluluklarını tek bir ulusal hareket çatısı altında toplama stratejisinin somut bir örneğini teşkil etmektedir.”[21] Cemiyet’in önemini, farklılığını ve toplumu etkileme kapasitesini ilk vurgulayanlar yabancı akademisyenlerdir. Hollandalı akademisyen M.V. Bruinessen Kürdistan İstiklal Cemiyeti’nin, nerede kurulduğunu ve kimler tarafından kurulduğunun yanı sıra, Cemiyetin farkını şöyle ortaya koyar.

“Daha önceki örgütlemelere göre epey farklı bir örgüt kurulmuştu. Bu Örgütün kadrosunu kent soyluları değil (birkaç kişisel etki dışında), deneyimli askerler oluşturuyordu.”[22]

KİC (Azadi), farkını ve önemini vurgulayan bir başka isim Robert Olson’dur. Olson, İstanbul dışında kurulan ‘ilk milliyetçi cemiyet’ tabirini kullanır. Şöyle der Olson:

“Ancak isyan, milliyetçi Kürt cemiyetleri, aşiret reisleri ve şeyhler arasında iş birliğinin mümkün olduğunu göstermiştir. Dahası Kürt milliyetçiliği ve hatta muhtariyet için verilen mücadele vilayetlere kaymıştır ve buradan devam edecekti. Yabancı bir şehirde veya İstanbul’da kurulmuş olmayan ilk milliyetçi Kürt cemiyeti, faaliyetlerine 1921 yılında Erzurum’da başladı”[23]

Azadi, Kürdistan Teali Cemiyeti’nin yaşadığı açmazları aşan, siyasal hedefleri itibariyle net, amaçları doğrultusunda stratejik adımlar atan bir yapıya sahiptir. Cemiyet hedefleri doğrultusunda yoğun kitlesel faaliyetin yanında diplomatik faaliyetler yürütmüştür. Halit Bey’in Temmuz 1919’da Erzurum Kongresine çağrılması nedeniyle Mustafa Kemal Paşa’ya Kongre’ye neden katılmadığını diplomatik bir dille bildirir. Yine 1923 yılında Binbaşı Kasım’a gönderdiği mektuplarında neler yapılması gerektiği hususunda ciddi tespitleri ve ikazları vardır. Söz konusu ikazlar aynı zamanda Kürt cenahına yöneliktir. 29 Mayıs 1339 (1923) tarihli mektubunda: “Din ve millet hususunda hiç kimsenin mazeretini kabul etmem. Benimle hemfikir oluşunuz yahud kat-ı alaka ederiz. …Benim tabiatım doğru yoldur Riya, rekapu (dalkavaluk) vesaire yoktur. Başım din ve milletim uğruna fedadır.”[24]  Halit Bey, din ve millet konusunda hassasiyetlerini dile getirirken ve 7 Temmuz 1339 (1923) tarihi mektubunda ise meseleye bakışını çok net biçimde ortaya koyar. Şöyle demektedir Halit Bey: “Türk mefkûresi bizim için muhaldir (olamaz). Fakat mefkûremizin (Kürtlük) ifrat ve itidalini tevhidi mümkündür. Kavmiyet mefkûresine muhalif olanlar milleti meyanda menfur olur.” Halit Bey, ‘mefkûremiz’ diye tanımladığı anlayışını Nisan 1339 (1923) tarihli mektubunda; “…bu zaman Kürdlük cereyanı zamanıdır. Bizim hakkımızda daha iyidir.” Ve mektubun sonunda, “Siz rahat oturuyorsunuz. Uyuşukluk doğru değildir. Hatta meydan-ı faaliyetde şerefle ölmek gerekir.”[25] diye tamamlar. Halit Bey’in mektuplarında vurgu yaptığı hususlar, aynı zamanda Kürt dini kesimlerinde sürmekte olan tartışmalara da işaret etmektedir. Halit Bey, ısrarla kavmiyetçiliğin (milliyetçiliğin) İslamiyet’e aykırı olmadığını, kendi kavmine sahip çıkmayanların ‘milletin meyanında menfur’ olacağını söyler.

Cemiyet’in çalışmaları siyasi, askeri ve diplomatik olarak ivme kazanır. 1923 yılında Lozan Anlaşması’nın imzalanmasından sonra, genel bir ayaklanma çabası içine girer. Devlet gelişmeleri çok yakından izlemektedir. Eylül 1924 yılında Beytüşşebap’ta Yüzbaşı İhsan Nuri Bey (İhsan Nuri Paşa) liderliğinde patlak veren ayaklanmanın patlak vermesiyle Devlet, Cemiyet’in siyasi ve askeri kadrolarına yönelir. Halit Bey ve arkadaşlarının Aralık 1924 yılında tutuklanmasıyla Hareket lidersiz kalır. Kürtlerde yükselen öfke ile hareket kontrolsüz ve zamansız olarak Şeyh Said Efendi’in fiili liderliğinde Piran’da patlak verir. Piran’da zamansız patlak veren hareket, Fırat Aydınkaya’nın tabirine bir ekleme yaparak, askeri ve siyasi stratejiden yoksun ‘Azadi Çınlamasıydı’.

Ağrı Ayaklanması ve Xoybun

1927 yılında başlayan Ağrı Ayaklanması, 1925 Kürt Hareketinin bir devamıdır. Ağrı Ayaklanmasını tetikleyen iki önemli faktörden bahsetmek gerekir. Birincisi Azadi hareketi içinde yer alan İhsan Nuri Paşa gibi aktörlerin Ağrı’ya intikal etmesi ve 1925 Hareketine katılıp da İran’a geçen Kürt savaşçıların Ağrı’ya geri dönmeleri. İkincisi 1925 Hareketine katılmayıp veya devletten yana tutum alan aşiret mensuplarının ayrım gözetmeksizin haklarında sürgün kararının verilmesi. Sürgün kararları nedeniyle, sürgüne gitmeyi reddederek Ağrı dağına çıkmaları. İhsan Nuri Paşa’nın Ağrı’ya intikalinden sonra Xoybun kurulur (Kasım 1927). Xoybun-Ağrı Hareketinin yöneticileri arasında ilişki başlar ve Xoybun Ağrı Ayaklanmasının aktif olarak desteklemeye başlar.

Elbette üç milliyetçi cemiyet ve üç milliyetçi Kürt ayaklanması bu makalenin boyutları içerisinde ele alınamaz. Biz sadece Kürt siyasal hareketinde önemli yer edinmiş olan olgulara kısaca değinerek tarihsel önemine işaret etmek istedik. Kürt tarihine damga vurmuş siyasal örgütlenmelerin daha uzun süre araştırılması ve gün yüzüne çıkmamış detaylarının ortaya çıkarılması ve yeni nesillere aktarılması bir görev olarak önümüzde durmaktadır.

 

Dipnotlar

[1] Prof. Francis Fukuyama, “Ulusal Kimlik Duygunuz Yoksa, Demokrasi de Olmaz”, Timetürk]

[2] İzady R.Mehrdad, Kürtler, Doz Yay. S:344

[3] İzady Mehdad R., Kürtler, Doz Yay. S:312

[4] Hasan Yıldız, Aşiretten Ulusallığa Doğru Kürtler, Dicle-Fırat Yay. s.40]

[5] Machıavelli Niccola, Prens, Can Yay. S:26

[6] Bahoz Şavata, Kürtler Cilt II, İBV Yay. s.599]

[7] Derek D. Peterson ve Darren R. Walhof, “Akataran Markus Dressler, Türk Aleviliğin İnşası”, Bilgi Üniversitesi Yay. s.280]

[8] P.İ. Averyanov, Osmanlı İran Rus Savaşlarında Kürtler, Avesta Yay. s.236]

[9] Sultan II. Abdülhamit, Siyasi Hatıratım, s.75]

[10] Mir Bedirxan denetiminde bölge,1842 yılında idari olarak yeniden düzenleniyor. Diyarbekir Valisi Vecihi Paşa’nın 10 Aralık 1842 yılında Bedirxan Bey’e gönderdiği mektupta; Mirlik sınırları içinde yer alan Cizre’nin Musul Valisi Mehmed Paşa bağlandığını bildiriyor. Mehmed Paşa, aynı zamanda Bedirxan Bey’in anlaşmazlık içinde bulunduğu kişidir. Osmanlı yönetimin 1833 yılında Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile antlaşmasından sonra Mir Muhamed’e saldırısı, 1836 yılında Mir Muhamed’in çatışmasız tesliminin akabinde Mir Bedirxan’a yönelmesi akla şu soruyu getirmektedir. Osmanlı idaresinin mirlikleri tasfiye sürecine karşı oluşan direnci ayaklanma olarak nitelemek ne kadar doğrudur?

[11] Klein Janet, Kürt Milliyetçileri ve Milliyetçi Olmayan Kürtler, Aktaran Yusuf Ziya Döger, Kürt Toplum Yapısının Toplumsal Analizi, Doz Yay.s:161

[12] Hakan Özoğlu, Osmanlı’da Kürt Milliyetçiliği, İletişim yay. s.217

[13] Nihat Karademir, Osmanlı’nın Son Yüzyılında Kürtler, Nubihar Yay. s.319]

[14] C. Kutschera, Kürt Ulusal Hareketi, Avesta Yay. s.26

[15] Hans Lukas Heiser, Iskalanmış Barış, Doğu Vilayetleri’nde Misyonerlik Etnik Kimlik ve Devlet, İletişim Yay. s.100

[16] Prof.Dr. M. Şükrü Hanioğlu, İslam Ansiklopedisi, TDV Yay.

[17] Ali Kemal; 1922 yılında Kemalist Harekete muhalif olduğu için kaçırılıp öldürülen kişidir.

[18] Özkan Belül, Türkiye’de Milli Vatanın İnşası, Kırmızı Kedi Yay., s:85

[19] Özellikle mevcudu elde tutma anlayışından hareketle birleştirici güç olarak din olgusu ön plana çıkarılmıştır. Kimlik olarak Osmanlılık telaffuz edilirken, Türklük esas amaç olarak belirlenmiş ise de fazla ön plana çıkarılmamıştır.

[20] Roji Kurd, 1913, Sayı: 1-2, s: 16-51-52]

[21] Prof.Dr. Yazıcıoğlu Ümit, Miralay Halit Bey: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Geçiş Sürecinde Bir Kürt Aydını ve Askerinin Portresi, bastokajor.Wordpress.com.

[22] M.V.Bruinessen, Ağa, Şeyh ve Devlet, Öz-Ge Yay. s.349

[23] Robert Olson, (1992) sayfa 51-77

[24] M.Malmısanıj, 1925’ten Önce Ayrılmadan Yana Kürt Örgütleri, Wate Yay. S:145

[25] Malmısanıj M., a.g.e, s.146

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin

DOSYA İÇERİĞİ