Fırat Aydınkaya: Kavramın muhtevasının zaman içinde uğradığı değişikliği de göz önüne alarak soralım, Kürt milliyetçiliği sizin için ne ifade ediyor?
Ekrem Malbat: Milliyetçilik mefhumu, sosyal bilimlerin en dinamik konusudur biliyorsunuz; bu dinamizm onu hemen her coğrafyada popüler ve cazibeli kılıyor. Fakat tabii ki bugünkü hâlini alması uzun zamana yayıldı. Kavram, tanımsal anlamda da önemli bir evrim geçirdi. Modern milliyetçilik dönemi dediğimiz Fransız İhtilali'nden alacak olursak; örneğin Jean-Jacques Rousseau, milliyetçiliği “genel irade” olarak tanımlarken, Voltaire ise “halk egemenliği” şeklinde ifade ediyordu. Bir yüz yıl sonra Ernest Gellner'e göre ise milliyetçilik, modern sanayi toplumunun zorunlu bir sonucuydu.
Şahsen milliyetçilik teorisine biraz mesafeli olsam da, daha sonra gelen Benedict Anderson ise milliyetçiliği biraz daha görünmez kılıyor ve “hayali cemaat” tanımlaması yapıyor. Amerika kıtasından milliyetçiliğe baktığımızda ise Hans Kohn, milliyetçiliğin bir milletin bireylerinin arasındaki kolektif bir ruhi tutum olduğunu söylüyor.
Şimdi bütün bunların arasından dönüp Kürt milliyetçiliğine baktığımızda, bu söylenenlerden çok daha geriye gitmemiz gerekecek. Kürtlerde milliyetçiliğin ilk teorisyeni kabul edilen Ahmedê Xanî, Rousseau’dan, Voltaire’den bile elli yıl önce konuşmuş ve hem tanımı hem de sınırları son derece net ortaya koymuştur. Metinlerinde sürekli kendi halkıyla konuşan Xanî’ye göre milliyetçilik, özetle ‘Kürtlerin kendilerine ait merkezi bir yönetim etrafında milli kimliklerini inşa etmesi’dir. Kaldı ki Xanî’nin bunu söylediği dönemde onlarca Kürt miri vardı ama o, parçalı olan bu durumun bir bütün olması gerektiğini ifade etmek için oturup bir divan kaleme aldı:
Ger dê hebûya me îttîfaqek
Vêk ra bikira me înqiyadek
....
Tekmîl dikir me dîn û dewlet
Tehsîl dikir me 'îlm û hîkmet
Verdiğimiz örneklerden de anlaşılacağı gibi milliyetçilik kavramı, en azından son yüz yıl içinde zamanın ve söz konusu toplumun ihtiyacına göre şekilleniyor. Başa dönecek olursak, ben bu konuda Xanî ile aramızdaki 300 yıla rağmen aynı noktadayım. ‘Bir Kürt olarak benim için milliyetçilik, kendi iradem ile kendi idaremi inşa etmektir.’ İrade idareyi, idare de kimliği inşa eder ve özgürlüğü mümkün kılar.
Buradaki irade-idare ilişkisini biraz daha açar mısınız?
Kastım, bir Kürt olarak idareni inşa ettiğinde bir millet olarak iradeni beyan etmiş oluyorsun. Kürtler bu noktaya geldiği için Kürtleri inkar etmenin biçimi de yeni bir şekle girdi. Mesela devlet artık Kürtlerin dilini kültürünü inkar etmiyor, Kürtlerin kendilerini yönetebildikleri gerçeğini inkar ediyor. Ankara’da devlet televizyonunda Kürtçe yayın yaparken, Diyarbakır’daki belediyeye kayyum atamasının izahı budur. Türkiye’deki Kürdü bakan yaparken, Suriye’deki Kürdü ısrarla Şam’a entegre adı altında görünmezleştirmenin anlamı da budur.
İlginçtir; Ziya Gökalp 1912’de bir gazete mecmuasında yazdığı bir yazıda, Kürtleri asimile etmenin önündeki bir engelden bahsederken şu tespiti yapıyor: Kürt aşiretleri, kendi içindeki şeyhler ile kendi sorunlarını çözebildikleri mahkemeler kurmuşlar. Bunlar kendi sorunlarını kendi aralarında çözebildikleri sürece devletin sistemine ihtiyaç duymaz ve sisteme karışmadığı için de asimile olmaz. Bence müthiş bir tespit.
Kürt milliyetçiliğini kuşaklar arası bir okumaya tabi tutarsak, dünden bugüne Kürt milliyetçiliği nasıl bir görünüm aldı?
Yukarıda bir parça değindiğim gibi, milliyetçiliğin evriminde zaman-mekân-muhatap parametrelerinin etkisi büyüktür. Kastım şu ki, bir milliyetçiliği şekillendiren aslında onun karşıtı olan milliyetçiliğin şeklidir. Kürtlerde somut anlamda bir milliyetçilikten bahsetmemiz ancak 1800’lerden sonra mümkündür. Bunun sebebi de, Osmanlı’nın merkezileşme politikasıyla Kürt mirlerinin statüsüne saldırması ve merkezi bir kontrol altına almak istemesiydi. Bu noktada Kürtler arasında milliyetçilik diyebileceğimiz bir itiraz oluştu ama bu itiraz tek merkezli olmadığı için kitlesel bir milliyetçilik dalgasına dönüşemedi. Bir ulusun sınırlarını çizmekten ziyade, Kürt mirlerinin kontrol alanlarıyla sınırlı kaldı.
Bu dar süreçte ilkin Bedirhanîler’den, sonra daha güneyde olan Babanlar’dan isyanlar çıksa da, Kürtlüğü merkeze alan bir isyandan ziyade, daha çok dar kapsamda yapılan bir itiraz söz konusuydu. Fakat Kürt milliyetçiliğinin gelişim sürecini doğru okumak bakımından buradaki itirazlar dipnot seviyesinde bırakılmamalı. Çünkü burada asıl önemli olan, Kürtlerin ilk olarak neye itiraz ettiğinin tespit edilmesidir. Bu anlamda Kürtlerin ilk itirazı, kendi idarelerine dışarıdan müdahale edilmesine, bir bakıma kendilerinden olmayanlar tarafından yönetilmeye karşı yapılmıştı. Bu konuda tarihçi Yusuf Baluken hocanın çok yerinde bir tespiti var. Ona göre bugün Kürt sorunu dediğimiz mesele ilk 1550’de Bingöl’de başlamıştı.
Peki ne oluyor o tarihte, Bingöl’de? Belgelere göre dönemin hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman, Bingöl civarında hüküm süren Süveydi Kürt mirliğine ilk defa Kürt olmayan bir vali ataması yapıyor. Osmanlı hükümdarı, daha önceki dönemde Kürt Mirlikleri ile yapılan idari özerklik anlaşmasını çiğneyerek bu atamayı merkezden yaptığı için Süveydi mirliği buna şiddetle karşı çıkıyor ve neticede sürgünler başlıyor. Görüldüğü gibi sorunun ilk başlangıcında ilk müdahale direkt Kürtlerin kendini yönetme iradesine yapılıyor.
Bugünkü Kayyım uygulamasının geldiği gelenek, o gün Kürtlere karşı uygulanan “vasi tayin etme” politikasıdır. Daha da güncel olanı ise Ankara’nın bugün Rojava konusunda Şam ile entegre konusunda ısrarındaki gerekçedir. Kürtler ne zaman kendilerini yönetme iradesini gösterirse, onlara ya vali/kayyum atamak ya da başka bir kimliğin içinde görünmezleştirme dayatılıyor.
Eğer bu süreçteki Kürt tutumuna milliyetçilik bağlamında bir tanım yapmamız gerekirse, bir çeşit “itiraz milliyetçiliği” şeklinde bunu ifade edebilirim.
Mirlik sonrası süreçte Kürdistan sosyolojisinde büyük bir idari boşluk oluştu ve bu boşluğu yeni aktörler doldurdu. Bu süreç kısmen kaotik bir süreçti, çünkü Kürtler, mirlikler dönemindeki yerel mahkeme sistemlerini, halk arasındaki suç-ceza mekanizmasını büyük oranda kaybetti ve bu durum göçebe Kürt aşiretlerinin kendi aralarında büyük sorunlar yaşamalarına sebep oldu. Dolayısıyla bu hal, Kürtleri tekrar bir otorite arayışına götürdü. Aynı yıllarda Mevlana Halid üzerinden Kuzey Kürdistan’da hızla yayılan Nakşibendî tarikatına bağlı Şeyhler, bu otorite boşluğunu iyi değerlendirdi ve kurdukları medreseler üzerinden yerel yönetim mekanizması büyük oranda Nakşibendî/Halidî şeyhlere geçti.
Nakşi şeyhleri ile başlayan bu süreç, neredeyse 100 yıl boyunca Kürtler arasındaki en etkili otorite oldu. Halidîler üzerinden oluşan bu otorite, zamanla askerî bir kabiliyete kadar evrildi ve yeni bir halk milliyetçiliğini doğurdu. Kürt siyasi tarih okumasında, bu periyod maalesef kürt okur yazarlar tarafından hiç gerekli ilgiyi görmedi. Zira Kürtlerin en kitlesel katılımlı isyanları bu süreç zarfında oldu: Babanzadeler, Şeyh Ubeydullah, Şeyh Abdusselam Barzanî, Şeyh Hefîd, Şeyh Mahmud Berzencî, Şeyh Said örneklerinde olduğu gibi. Dolayısıyla bu halklaşma sürecini dikkate aldığımızda, aslında Kürt milliyetçiliğinin bir itiraz milliyetçiliğinden, isyan milliyetçiliği formuna geçtiğini söyleyebiliriz. Devlet ilk olarak Kürtlerin kendilerini idare etmelerine müdahale ett;i Kürtler de buna itiraz etti, devlet müdahalede ısrar edince Kürtler de isyan etti.
Osmanlı’nın son döneminde İstanbul merkezli yapılan Kürt siyasi mücadelesine baktığımızda, ana aktörlerin yine Bedirhanîler, Babanlar ve Nehrîler’den oluştuğunu görüyoruz. Bir bakıma çocuklukları, babalarının isyan yıllarına denk gelen bir kuşak. Bunların yanında aşiretsiz diyebileceğimiz Bediüzzaman, Halil Hayali, Ahmed Ramiz, Abdullah Cevdet gibi isimler de vardı. Meşrutiyet yıllarındaki bu entelektüel kadronun ajandasındaki siyasi çözüm, ulusların temsil edilebildiği federal bir Osmanlı'ydı. Ne yazık ki İttihatçıların askerî kanadı Türklüğü esas alıp ötekileri yok sayınca, bu da mümkün olmadı.
Osmanlı sonrasına gelecek olursak, Osmanlı sonrası çok şey değişti; çünkü Kuzey’de Kürtlerin muhatabı değişti. Kürtlerin statüsünü sorun gören bir saltanat yönetiminden, Kürtlerin varlığını tehdit olarak görmeye başlayan bir “Cumhuriyet”e geçildi. Bu yeni rejime karşı Kürtlerin silahlı karşı koyma denemeleri olsa da bir sonuç alınamadı. Cumhuriyetin kurucu kadrosundaki askerî kodlar, Kürtler aleyhine çok detaylı planlanmış, kapsamlı bir imha ve iskân politikası uyguladılar. Bu uygulama geriye doğru da işledi ve Osmanlı döneminde statü talebinde olan kişiler de çeşitli bahaneler ile yeni rejimin cenderesine vuruldu. Yeni rejimin on yıldan fazla süren bu kıyım süreci, Kürt milliyetçiliğinin 60’lı yıllara kadar kendini sessize almasına sebep oldu. 1960 sonrasında Kürt milliyetçiliği yeni bir siyasal sınıf ile tekrar canlandı. Kürt milliyetçiliğinin temsilliyeti artık medreseli seydalardan mektepli solculara geçti. Bu yeni kuşak, dünyayı daha yakından takip edebilme imkân ve olanaklarına sahipti; fakat bu mektepli milliyetçi Kürtlerin, ilk yıllarda Türk solunun içinde olması ve onun ideolojik bagajını kullanması bugüne kadar devam eden bazı problemleri de beraberinde getirdi.
Sol genel anlamda dünyanın birçok coğrafyasında madunun temsiliyetini üstlenir; bu anlamda Türk solunun, genç kuşak Kürt aktivistler ile ilişkisinde problem nedir ve Kürt milliyetçiliğine nasıl bir etkisi oldu?
Bu noktada söyleyecek çok şey var tabii ki ama en başta konuşmamız gereken nokta, Türk solu dediğimiz kesimin ideolojik referanslarıdır. Mesela Türk solu, devletin ideolojik yapısına değil, hükümetlerin uygulamalarına muhalefet eden bir siyasi geleneğe sahiptir. Hâlbuki Kürt meselesi dediğimiz vaka, bir hükümet problemi değil, devletin kuruluş felsefesi sonucu ortaya çıkan bir problemdir. Bu yüzden de Türk solu, ilk kuşak Kürt solcularına, Kürt sorununun aslında bir az gelişmişlik sorunu, hükümetlerin bölgesel politikaları sorunu ya da bir çeşit kendi içindeki feodal yapıdan kaynaklı bir sorun olduğunu söylüyordu. Türk solunun ideolojik vaizleri olan Mihri Belli ve Behice Boran gibi isimler sorunu böyle tanımlıyordu. İbrahim Kaypakkaya gibi nadir isimleri çıkarırsanız, neredeyse Türk solunun tamamının yaklaşımı bu şekildeydi. Bunun da sebebi Türk solunun özünde Kemalizmi örnek almasıydı. Halbuki Kemalizm seküler olsa da sol değil sağ bir ideolojidir.
1970’e kadar Türk solu, tabir caizse Kürt solculara, Yeniçeri askerleri muamelesi yaptı; savaşta önde ganimette arkada bırakıldı. Bu süreç DDKO’nun kuruluşuna kadar devam etti. Türk solunun bu ideolojik bagajı, Kürtlere sadece zaman kaybettirmedi; aynı zamanda ilk dönem Kürt solunun zihninde bir ulusal kimlik karmaşasına da sebep oldu. Kürt sorunu bir sınıf sorunu mu yoksa bir kimlik sorunu mu ikilemi bu dönemin mirası ve hâlen daha Kürt mahallesini tamamen terk etmiş değil.
Siz, Kürtlerde din-kimlik ilişkisini çalışıyorsunuz; bu çerçevede özellikle Nakşibendilik/Halidîliğe mercek tutuyorsunuz. Dindar Kürtlerde nasıl bir milliyetçilik okuması var ve varsa, bunda Nakşi ekolünün etkisi nedir?
Sanırım en rahat konuşacağım soru bu. Çünkü bu konu hem önemli hem de zihinsel mesai harcadığım bir alan. Bildiğiniz gibi bugünkü modern milliyetçiliğin genelde 19. yüzyıl itibarıyla başladığı kabul edilir. Fakat Kürtlerde milliyetçilik konusunda Ahmedê Xanî'nin metinlerini başlangıç kabul etsek, yine Fransız İhtilali'nden neredeyse 100 yıl öncesine gitmiş oluruz. Ve bu metinlerinde Osmanlı, Rusya ve İran gibi imparatorlukların Kürtler gibi azınlıklar üzerindeki haksız hegemonyasını tespit etmek ile kalmıyor, Kürtlere bir yol haritası da çiziyor. Bu yüzden diyorum ki: Eğer Kürtlerin mücadelesi hak ettiği gibi kayda geçseydi, bugün modern milliyetçiliğin babası olarak Cenevre’li Jean-Jacques Rousseau değil de belki de Doğubeyazıt’lı Ahmedê Xanî zikredilecekti.
Fakat bu konudaki kayıtsızlık elbette büyük oranda Kürtler ile ilgili bir sorundan kaynaklanıyordu. Neydi sorun? Kürdistan’da Ahmedê Xanî'nin tespitlerini okuyacak, yorumlayacak, kuvveden fiile sevk edecek bir zemin yoktu. O yıllarda Kürtler arasında en yaygın yapı Kadirî Tarikatı'ydı ve tarikat, yapısı itibarıyla ne dünya görüşünde ne de eğitim sisteminde Ahmedê Xanî'nin eserlerine yer yoktu. Ahmedê Xanî'nin bu erken dönem siyasi metinleri ilgisiz kaldı, ta ki 1800’lü yıllardan sonra Mevlana Halid ile beraber Kuzey Kürdistan’a Nakşibendilik gelene kadar. Nakşibendilik/Halidîlik, Kürtler arasında hızla yayıldı ve kısa süre sonra birçok müderris aile Nakşibendiliğe geçiş yaptı.
Mevlana Halid'in iki noktada yaptığı revizyon, Kürtlerde büyük bir değişimi tetikledi. Birincisi: Kadirî tarikatındaki babadan oğula geçen postnişinlik geleneğini kaldırıp onun yerine liyakata dayalı bir sistem getirdi. Müderris olma gibi, hoca olma gibi imkânları herkese sundu; bilgiyi halklaştırdığı için Kürtler arasında eğitime büyük rağbet oldu. İkinci revizyon noktası ise medreselerde yaptığı müfredat değişikliğiydi. Bu değişiklik ile birlikte Kürt medreselerine mantık, kelam gibi derslerin yanında Kürtçe eserler de girdi. İşte Ahmedê Xanî'nin Divanı, Mem û Zîn ve Nûbihara Piçûkan eserleri, bu revizyon ile Kürtler arasındaki eğitim sistemine dâhil edildi. Sadece Xanî'nin eserleri değil, Melayê Cizîrî gibi büyük Kürt şairlerin eserleri de bu süreçten sonra medreselerde yaygınlaştı.
Ayrıca Halidî müfredatının asıl farklarından biri okutulan mantık dersleridir. Halidîler döneminde Kürdistan medreselerinde Cürcanî’nin, Gelembevî’nin, Taftazanî’nin de aralarında olduğu on dört farklı mantık eseri okutulurdu. Bugünkü modern okullarda bile bu kadar mantık ilmine önem verilmiyor herhâlde. Bu derslerin yanında, muhakeme ve münazara gibi dersler de verilerek kişinin kolektif bir fikrî karakter ile yetişmesini sağlıyordu. Bu yüzden bu medreselerden çıkanlar gittikleri yerin sosyal ve siyasal sisteminde iktidar adayı olma konusunda zorlanmıyorlardı.
Hülasa, Kürtlerin, Kadirîlik gibi münzevi bir tarikat modelinden, Halidîlik gibi sosyal ve siyasal gelişmeleri takip eden bir tarikata geçişleri, Kürdistan’da yeni bir organizasyon modeline de geçiş oldu. Kürtlerde mirlikler döneminden sonra, diyebilirim ki ilk defa Kürtler, Nakşi medreseler üzerinden kurdukları altyapısal iktidar alanını çok iyi kullandılar ve lokal de olsa kendi idarelerini kurabildiler.
Bunun en somut ve ilk örneği, Mevlana Halid'in ilk dönem halifeleri olan Nehrî ailesidir. Merkezi Şemdinli olan Nehrî ailesinin medreseler üzerinden kurduğu idari ağ, Batı’da İç Anadolu’ya kadar giderken, Doğu’da Tebriz’e kadar ulaştı. Şeyh Ubeydullah’ın medreseler üzerinden kontrol ettiği alan, hem Osmanlı'yı hem de İran’ı tehdit edecek kadar genişledi. İki taraf da Şeyh Ubeydullah’ın bu nüfuzunu kontrol altına almak isteyince, Kürtlerin ilk büyük isyanı çıkmış oldu.
Şeyh Ubeydullah’ın o günkü uluslararası yazışmalarına baktığımızda, hem Osmanlı’yı hem de İran’ı açıkça Kürtlere zulmetmekle ve iradelerini gasp etmekle suçladığını görüyoruz. İsyan, Osmanlı, İran ve Rusya’nın ittifakı karşısında başarılı olmasa da, dindar Kürtler'de bir isyan sürecini başlatmış ve halifenin zihinlerdeki dokunulmazlığı kırılmıştı. Şeyh Ubeydullah, hem Kürt kimliğiyle hem de Nakşî bir din adamı kimliğiyle Osmanlı halifesine karşı çıkmış ve bu karşı çıkışı, hem dinî açıdan hem de millî açıdan oldukça sağlam argümanlarla gerekçelendirmişti. Nakşîlerin Osmanlı döneminde Şeyh Ubeydullah ile başlayan isyanı, Cumhuriyet döneminde Şeyh Said ile de devam etti. Bu iki Nakşî Kürt Şeyhi arasındaki süreçte, Kürt medreseleri Kürdistan’da adeta Kürt milliyetçiliğinin tek mekânı oldu. Bunun farkında olan Mustafa Kemal, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Kürt medreselerini kapatmanın formülünü kendince buldu.
Günümüzde Kürt milliyetçiliği kavramı bir miktar muhalif bir hâleye de bürünmüş gibi. Kimileri ana akım Kürt siyasetine olan mesafesini anlamlandırmak için Kürt milliyetçiliği kavramını kullanıyor. Siz bu kavramsal yarılmayı nasıl okuyorsunuz?
Bugün “resmi” olarak Kürtlerin siyasi temsilini yapan parti çevresinin ya da genel anlamda Kürt hareketi çevresinin en azından söylemsel temsiline baktığımızda, eskiden olan milliyetçi vurgu yok. Siyasi temsiliyeti olan kişi ve kurumlar, bazen bunu belirtme şartları zorlaştığı için, bazen de kendi tercihleri ile milliyetçilik tonunu düşürebilir; bazen bunu belirlemenin olanakları sizin elinizde olmayabiliyor. Fakat şartlar ne kadar zor olursa olsun, bir ulusun kendi mümessillerinden beklediği ve beklemekte haklı olduğu asgari talepleri vardır ve bunlardan taviz verilmemesi gerekiyor. Örneğin dil meselesi; kültürel kimliğin kamusal alanda yaşayabilmesi konusu; Kürt olan birinin, kendini etnik kimliği ile ifade edebilme olanağı gibi. Bunlar gibi en temel konularda eğer siyasi elitler ile halk tabanı arasındaki makas açılırsa, sivil dönüp siyasetçiye, “biz aynı yolda yürümüyoruz” diyebilir. Bu anlamda ben bu makasın şimdiden açıldığını düşünüyorum ve bunu gören sivil bir Kürt, dönüp siyasi temsilcisine, “ben milliyetçiyim ama sen değilsin” derken, siyasi temsilci de “ben milliyetçiyim ama sen 'ilkel milliyetçisin'” ithamında bulunabiliyor. Sivil tabanın istediği ile siyasi tavanın vaat ettikleri birbirini karşılamadığı için, dediğiniz gibi bugün “Kürt milliyetçisi” tanımı Kürtler arasında muhalif bir hâleye döndü.
Bu durumu etkileyen diğer bir parametre ise zamanla milliyetçiliğin fenomenlerinin değişiyor olması. Sivil halk artık bu alandaki ihtiyaçlarını siyasi temsilciler üzerinden değil de kendi dinamikleri üzerinden gideriyor. Örneğin son yıllarda Kürtler arasında Kürt illerinin futbol takımları özellikle Amed Spor yeni bir milliyetçilik fenomenine dönüştü. Hakeza modern Kürt müziği, Kürt tiyatrosu artık Kürtlerin yeni aidiyet simgeleri haline geliyor. Özetle halk kendini ifade etmenin alternatif formlarını gördü ve yani milliyetçiliği bu alanlar üzerinden yaşıyor. Bu yüzden siyasi mecradaki Kürtlük, yeni sokak kürtlüğü karşısında zayıf kalıyor.
Burada bir mukayese üzerinden gidelim isterseniz: Her milliyetçilik biraz da karşıt milliyetçiliğin inşasıdır. Kürt milliyetçiliğinin, Türk milliyetçiliği ile olan ilişkisi üzerine ne söylenebilir?
İskoç siyaset felsefesi uzmanı Tom Nairn’in “Milliyetçiliğin Yüzleri” adında çok kıymetli bir kitabı var. Bu kitabında, bütün milliyetçiliklerin iki yüzü olduğunu, birinin kendisine baktığını, diğerinin ise karşı olduğu ulusun milliyetçiliğini beslediğini söyler. Belki de Nairn’in bu tespitine verilecek en iyi örnek Kürt milliyetçiliğidir. Kürtlerdeki ilk isyanlara baktığımızda, Osmanlı’nın merkezileşme politikası ile Kürt mirlerine saldırdığı dönemde başladığını görüyoruz. Gençlik yılları 1900’lü yılların başına denk gelen Ekrem Cemil Paşa, anılarında İstanbul’da okullarda Kürt ve Ermeni öğrencilere ayrımcılık yapılınca bizler de milliyetçi olduk, diyor. İttihat ve Terakki’nin Türkçülük yaptığı 1910-1920 yılları arasında, İstanbul’da Kürtlerin en milliyetçi cemiyetleri ve en radikal yayın organları kuruldu. Hakeza, Cumhuriyetin kuruluşu ile Kürtler tamamen inkâr edilmeye maruz kalınca en sert isyanlara kalkıştılar. En son PKK’nin ortaya çıkışında Diyarbakır Cezaevi işkencelerinin ne kadar etkili olduğunu da devlet bile kabul ediyor.
Türk milliyetçiliğinin bu politikadan vazgeçmeyeceğini hatta daha da sertleşeceğini tahmin ediyorum. Çünkü bu bir anlamda devletin kuruluş felsefesi ve kurulduğu zemin “ötekiler mezarlığı”. Fakat Kürt milliyetçiliğinin artık kendini Türk milliyetçiliğine tepki üzerinden yaşatmayı bıraktığını görüyorum. Bir bakıma Kürt milliyetçiliğinin sivil halk düzleminde kendi kendini inşa ederek ilerlediğini söyleyebilirim. Kürtler artık varlıklarını kendilerini inkâr edenlere ispat etmekten ziyade, kendi millet olma değerlerini inşa ederek gösteriyorlar. Bu bir bakıma Kürt milliyetçiliği için yeni bir merhaledir.
Bir de Türk milliyetçiliğinin giderek kabuk değiştirdiğini görüyoruz. Siz son dönem Türk milliyetçiliğinin değişen doğası için ne söyleyebilirsiniz? Türk milliyetçiliği sömürgecilik kodlarından arınabilecek mi?
Daha önce Kürt milliyetçiliğinin aslında reaksiyoner, yani bir çeşit karşıt bir milliyetçilik olarak ortaya çıktığından bahsettik ama bana göre şimdi Türk milliyetçiliği aynı pozisyona düştü. Son dönem Türk milliyetçiliğinde önemli bir değişim olduğunu, bu konuyla ilgilenen arkadaşlarla ara ara konuşuyorum. Benim görebildiğim kadarıyla, Türk milliyetçiliğinin taşıyıcı sınıfı değişiyor: Anadolulu köylü ülkücüden, orta sınıf şehirli Kemalistlere geçiyor. Bunun birkaç sebebi ve birkaç sonucu var. En temel sebebi: Anadolulu Türk milliyetçiliği, yeni Kürt milliyetçilik biçimine cevap veremiyor. İnternet sayesinde bilginin merkezsizleşmesi avantajını kullanan ve dijitalde kendini daha çok gösteren Y kuşağı Kürt milliyetçiliğinin karşısında etkisiz kalıyor. Yani Talat Paşa'nın 1913’te kurduğu Encümen-i İlmîye ekibiyle, Kürtlerin soy, dil ve tarihleriyle ilgili yazdırdığı uydurma metinler günümüz internet çağında artık fazlasıyla komik kalıyor.
Bu inkâr akademisinin uydurduğu metinleri artık bir tweet ile çöpe atan Kürt hesaplar var. İlber Ortaylı gibi kadrolu bir devlet tarihçisinin yıllardır anlattığını, bir Kürt genç dakikalar içinde belgeleriyle çürütebiliyor. Bilgi tekelinin kırılması, mağdur ve muktedirin bu konuda eşit şartlara ulaşması, milliyetçilik şeklini değiştirdi. Kürt milliyetçiliği tabana yayılırken Türk milliyetçiliği daha militarist bir orta sınıfa geçiyor.
Türk milliyetçiliğindeki bu el değiştirmenin Kürtler açısından etkisi ne olur?
Açıkçası ben daha olumsuz bir tablo olacak diyorum. Zira her ne kadar zahiren Türk milliyetçiliği homojen görünse de, kendi içinde sınıfsal bir ayrımı var. Örneğin ülkücü milliyetçilik, nispeten mitolojik bir milliyetçiliktir diyebiliriz. Daha çok tarihî söylemler ve semboller üzerinden kendini gösteren bir milliyetçiliktir. Fakat Kemalist milliyetçilik, militarist bir milliyetçiliktir ve hükmetmekten beslenir. Kibirli bir milliyetçilik olduğu için, sınıfsal bir üstünlük iddiası taşır hep. 60’lara kadar kendini Kemalist olarak tanımlayanların oturduğu mahalleler bile ayrıydı. Bu milliyetçilik, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Kürtleri yok sayarken, dindar Türkleri de aşağıladı. 2000’li yıllardan sonra İslamcı kesimin iktidarlaşması; zamanla Kürtlerin de biraz görünürleşmesine imkân sağlaması; Kürt siyasi mücadelesinin büyümesi, Kemalist milliyetçiliği tekrar tetikledi. Bir yandan Türkler arasındaki sınıfsal otoritesini kaybederken, diğer yandan Kürtler üzerindeki militarist üstünlüğünü yitirdi. Bu durum yeni nesil Kemalistleri 1925 kodlarına geri götürdü.
Mesela ilk defa bu yıl kendini Kemalist milliyetçi olarak tanımlayan birileri, Şeyh Said ve Seyid Rıza gibi Kürt sembollerinin Mustafa Kemal tarafından asılmasını temsil eden maketler yaptı ve bunu internette sattı.
Bu aşırı ırkçılığın dönemsel sebepleri de var tabii, kuruluş kodlarıyla ilgili olan boyutu da var. Örneğin Kemalist milliyetçiliğin kodlarında Alman ırkçılığının izleri pek konuşulmaz. Hâlbuki burası önemli bir nokta. Alman ırkçılığı, biliyorsunuz Almanları iki büyük dünya savaşına sürükledi ve ikisinden de iflas ile çıktılar. Ayrıca bugün "kafatası milliyetçiliği" dediğimiz şey Almanların icadı. İttihat ve Terakki’nin askerî kadrosu (ki buna Mustafa Kemal de dâhil), Alman ırkçı subay Von der Goltz eğitiminden geçti. Daha 1910’larda Adana bölgesindeki Ermenilerin, Dersim bölgesindeki Alevilerin temizlenmesi gerektiği fikrini Talat Paşa'ya veren oydu. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra her ne kadar Türkler üzerinde İngiliz hâkimiyeti oluşsa da, bahsettiğim bu militarist Alman ırkçılığı Cumhuriyet sonrasında da devam etti. Örneğin 1925’te idam ve sürgün edilen birçok Kürdün isimleri, daha 1910’larda ajandalara kaydedilmişti. Dersim Harekâtı kararı daha 1913’lerde alınmıştı. Toparlayacak olursak: Cumhuriyetin kurucu iradesi askerî bir iradedir ve Kemalizm özünde militarist bir milliyetçiliktir. Üstünlük iddiasını kaybetmemek uğruna yüz yıl önce idam ettiği kişiyi bugün maketini yapar, yine idam eder.
Bunun yanında bu sınıfın bugünkü öfkesini tetikleyen güncel nedenler de var. Yukarıda bir parça değindiğimiz gibi bu resmi ırkçılığın metinsel argümanları tükendi. Kürtlerin "dağ Türkü" olduğu, Kürtçe diye bir dilin olmadığı, Kürtlerin aslında Türk olduğu gibi komik argümanların hepsi artık alay konusu oluyor. Bu konuda sosyal medyanın imkânlarını iyi kullanan yeni kuşak Kürt milliyetçileri, artık bu iddiaları belgeleri ile çürütüyor. Bilgide dezenformasyon tekelini kaybeden Kemalist milliyetçilik, çözümü tekrar militarist Kemalizm’e dönüşte görüyor.
Siz Nakşîlik üzerine çalışıyorsunuz. Nakşîliğin bir yandan Gümüşhanevî kolu üzerinden Türk İslam'ına, Arvasîler üzerinden ise Türk milliyetçiliğine esaslı katkılar yaptığını biliyoruz. Nakşîlik-Halidîliğin bir Kürt üretimi olduğunu düşündüğümüzde bu çelişkiyi nasıl açıklarsınız?
Sorunuzun cevabına tersten bir yaklaşım ile başlayayım. Aslında Halidilik herhangi bir harekete katkı sunmuyor; gittiği her yerde kendi formatını atıyor ve bu şekilde hareketini orada inşa ediyor. Mevlana Halid, bazen icazet verip görevlendirdiği halifelerine, daha önce hiçbir atlının gitmediği bir köy bulun ve orada faaliyetlerinizi yapın diyor. Buradan gelmek istediğim nokta şu: Mevlana Halid’deki bu sıfırdan inşa politikası ve gittiği yerde iktidara aday olma arzusu, onu Kürtler dışındaki milletlerde de cazip kıldı. O yüzden Araplardan ve Türklerden de bu ekole ilgi duyanlar oldu. Türklerden Gümüşhanevî tekkesi, bugünkü adıyla İskenderpaşa cemaati, Halidiliğin Türkler arasında yayılmasını sağlayan ilk gruptur. Aslında bugün Süleymancılar hariç Türkler arasındaki neredeyse bütün dini cemaatler Kürt orijinlidir. Hepsinin başlangıçtaki ulema sınıfı Kürt’tür. Dolayısıyla bugün Arvasîlerin de İskender Paşa cemaatinin de Halidî/Nakşî orijinli olması Halidiliğin başarısı, fakat milliyetçi olmaları da tabii ki devletin başarısıdır.
Öte yandan devletin Halidîliği kendisi için risk grubuna alması çok eski bir vaka. Sultan II. Mahmut, 1810’da Şiiliğe yakın olmasından dolayı Osmanlı bürokrasisi içinden Bektaşileri tasfiye etmek ister ama ondan önce onun yerine ikame etmek için Halidîleri düşünür. Fakat kendisine sunulan ilk raporda Halidiliğin Sünni bir tarikat olsa da organize bir Kürt tarikatı olduğu aktarılır. Hatta ilginçtir II. Mahmut Halidilerin kendisine bağlılığını sağlamak için Şeyhül İslam Mekkizade Asım Efendi’yi Şam’a yollar ama Şeyhülislam Şam’dan Halidi olarak geri dönünce II. Mahmut Şeyhülislam’ı azlediyor ve Halidîlerden kesin bir karar ile vazgeçiyor.
Demek istediğim, Halidilik daha ilk yıllarından itibaren risk grubuna alındığı için Halidîliği benimseyen bir grup mutlaka devlet tarafından markaja alınır ve kendi lehine bir çizgiye çekerdi. Durum kısmen Arvasîler için de geçerli. Arvasîler her ne kadar aslen Seyid olduklarını söyleseler de Kürdistanlı bir ailedir ve Seyyid Fehim Arvasî, Mevlana Halid’in ilk halifelerindendir. Fakat özellikle Abdulhakim Arvasî’den sonra büyük oranda devletçi bir çizgiye kaydılar. Zikretmeden geçmek istemiyorum, örneğin o aileden Şefik Arvasî var, kendisi Bediüzzaman’ın yanında okudu ve âlim kimliği ile beraber Kürt kimliğinden de hiç taviz vermedi. Hatta 1910’da Melayê Cizîrî’nin divanını ilk basan kişidir ve bu yüzden yargılanıp hapse atılıyor. Özetle, bir dini grubun Halidî ekolünden olup devletçi olması Halidiliğin kusuru değil, devletin kendi siyasetinin başarısı olarak okumak daha doğru olur.
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →