Boyun Eğdirilmiş Sözlükler: Kürtçe Sözlük Bilimi ve Devletin Epistemik Şiddeti
Kamal Soleimani

Bilim gerçekte ilgili toplumsal aktörleri, kişinin ürettiği bilginin, çok nesnel bir güce giden arzu edilen bir yol olduğuna ikna etmeye yönelik bir dizi çabayı içeren bir retoriktir – Haraway (1988)

Giriş

Yüzyılı aşkın bir süredir, Orta Doğu’daki egemen toplulukların — yani kurumsal güce sahip, devlet destekli ulusal toplulukların — sözlük bilimcileri, bilimsel tarafsızlık ve nesnellik kisvesi altında, azınlık konumunda olan ve çoğu zaman devleti olmayan ulusların kültürünü ve dilini sistematik olarak zayıflatmak için çalışmaktadırlar. Donna Haraway’in de belirttiği gibi, “Nesnellikle ilgili tüm [baskın] kültürel anlatılar, zihin ve beden, mesafe ve sorumluluk dediğimiz şeylerin ilişkilerini yöneten ideolojilerin alegorileridir" alegorilerdir.” (1988: 582). Bu ideolojik iddialar, devletlerin egemenlik altındaki ulusları dışlamaları ve asimile etmeleri için epistemolojik temeli oluşturmuştur. Söylem ve iktidar üzerine yapılan son araştırmalar, modern sözlükbilimin genellikle devletlerin hegemonya projelerinin ayrılmaz bir parçası olarak işlev gördüğünü ortaya koymaktadır (Adam ve Kamaruddin 2024; Fairclough 1993; Foucault 2008) ve Althusser’in “ideolojik devlet aygıtları” olarak adlandırdığı şeyle uyumlu olarak ulus-devlet ideolojisiyle derin bir şekilde iç içe geçmiştir (Althusser 2001). Jürgen Habermas’ın açıkladığı gibi, devlet çeşitli “sistemler” aracılığıyla “yaşam dünyasını” kolonileştirir; bunlardan biri, bireyleri etkilemek ve harekete geçmeye zorlamak için dilin stratejik kullanımını içerir (1984: 12–19).

Bu dinamikler, sadece dilbilimsel araçlar olarak değil, aynı zamanda ideolojik kontrol araçları olarak da işlev gören sözlüklerin üretimi ve dolaşımında özellikle belirgindir. Kürtler gibi ezilen uluslar tarafından üretilmiş olsun, Arapça, Farsça veya Türkçe gibi egemen güçlerin dillerinde derlenmiş olsun, sözlükler ideolojik etkiden muaf değildir ve doğası gereği tarafsız veya nesnel değildir. Fairclough’un (1993) “anlam potansiyeli” üzerine yaptığı tartışmada ortaya koyduğu gibi bir kelimenin anlamının belirlenmesi temelde özneldir ve belirli bir söylem içinde geleneksel olarak onunla ilişkilendirilen anlamlar yelpazesi tarafından şekillendirilir. Fairclough, çoğu sözlük girdisinde yer alan dört temel varsayımı özetler: anlam potansiyelinin sabit olduğu; bir konuşma topluluğunda evrensel olarak paylaşıldığı, anlamların birbirinden açıkça ayrıldığı; ve anlamların birbirini dışlayan "ya/ya da" ilişkileri içinde konumlandırıldığı tamamlayıcı varsayım (182). Bu varsayımlar – kelime kökleri, ifadeler ve dilbilimsel kavramların ele alınışıyla birlikte – geçtiğimiz yüzyılda gelişen sözlükbilim geleneklerinin derin ideolojik temellerini ortaya koymaktadır. İran, Türkiye ve Suriye gibi devletlerin azınlık dillerini ortadan kaldırmaya ve tek bir ulusal dili şiddetle dayatmaya çalıştığı bağlamlarda, sözlükbilim devletçi ideolojik gündemlerle ayrılmaz bir şekilde bağlantılı hale gelir.

Bu baskın sözlükbilim gelenekleri, devletten yoksunluk, baskı ve epistemik dışlanma koşulları altında gelişen Kürt sözlükbilimi (bu makalenin konusu) ile karşılaştırıldığında, özellikle aydınlatıcı bir kontrast ortaya çıkmaktadır. Kürt sözlükbilimini baskın ulus devletlerin sözlükbilimiyle karşılaştırırken, antropolog John B. Haviland’ın sorduğu şu soruları dikkate almak öğretici olacaktır: “Amaçlar ve hedef kitle hakkında sorular – sözlük veritabanı kimler için üretiliyor? Ne amaçla kullanılacak?” (2006, 159). Bu sorular, belirli topluluklar için üretilen ve karmaşık sosyo-politik bağlamlar tarafından şekillendirilen Kürtçe sözlükler için de aynı derecede geçerlidir. Bu nedenle, bunlar sadece dilbilimsel araçlar değil, aynı zamanda kurumsal baskıya karşı direnişin mekânları olan siyasi projelerdir de. Boyun eğdirilmiş bilgi biçimlerini temsil eden Kürt sözlükbilimi, devletçi geleneklerle karşılaştırıldığında, tartışmasız olarak daha yüksek düzeyde eleştirel katılım ve düşünümsellik gerektirir.

Bu bakış açısı, Donna Haraway'in boyun eğdirilmiş bakış açılarının epistemik değerine ilişkin iddiasıyla örtüşmektedir; Haraway "aşağıdan gelen vizyonun daha iyi olduğuna inanmak için iyi nedenler vardır" demektedir (Haraway 1988: 583).

Haraway’in feminist epistemoloji üzerine düşünceleri, radikal bilgi sistemlerinin bile silme kalıplarını nasıl yeniden ürettiğini ortaya koyarak bu bakış açısını daha da derinleştirir — bu içgörüler, Kürt dil geleneklerinin karşılaştığı dışlanmayı anlamak için de aynı derecede öğreticidir. Haraway, özellikle etkileri Marksist bağlamların ötesine genişlediğinde, azınlık konumundaki Kürt ulusunun karşılaştığı dilsel zorluklarla yakından bağlantılı olan feminist mücadelenin kilit bir alanını belirler: “İnsancıl Marksizm, insanın kendi kendini inşa etmesinde doğanın egemenliği hakkındaki yapılandırıcı teorisi ve kadınların ücret almaya hak kazanamayan herhangi bir şeyi tarihselleştirme konusunda yakından ilişkili olan güçsüzlüğü nedeniyle kaynağında kirlenmiştir” (1988: 578). Marksist sözlükte “kadınların olması gereken yerde görünmediği” belirli terimlerin yeniden yazılmasına yönelik eleştirisi, doğrudan feminist çerçevesinin ötesine geçerek daha geniş kapsamlı dışlanma ve silme kalıplarını ele almaktadır. Bu gözlem, tarihsel, kültürel ve dilsel anlatıları şekillendiren sistemik dinamikleri vurgulamaktadır – bu dinamikler, Kürt örneğine uygulandığında, egemen bilgi üretim sistemlerinin alışılagelmiş kör noktaları ve önyargılarını çok aşan, kasıtlı stratejiler ve hesaplı şiddet içeren silme eylemlerini ortaya çıkarmaktadır. Ancak aynı dinamikler, dilbilimsel hiyerarşileri normalleştirmeye ve sürdürmeye çalışan köklü egemenlik sistemlerine meydan okurken, bastırılmış anlatıları geri kazanmak veya çarpıtılmış anlatılarla mücadele etmek için çabalayan marjinal sözlük bilimcilerin mücadelelerinde de yankı bulmaktadır.

Ancak, sistematik dışlanmanın bu şekilde tanınması sadece tanısal bir nitelik taşımaz; aynı zamanda, ezilen perspektiflerin karşı-hegemonik potansiyelini teorileştirmeye de olanak tanır. Haraway, ezilen perspektiflerin “tüm bilginin eleştirel ve yorumlayıcı özünün reddedilmesine en az izin veren” perspektifler olduğunu da ekler (1988: 583), bu da marjinalleştirilmiş sözlük bilimcilerin çalışmalarına doğrudan atıfta bulunur. Yapısal dışlanma konumlarından ortaya çıkan bilimsel çalışmaları, egemen epistemik çerçeveler içinde meşruiyetini kanıtlamak için genellikle orantısız bir şekilde ikna edici kanıtlar üretme yükünü taşımaktadır. Bu dinamik, Foucault’nun belirli bilgileri meşrulaştırırken diğerlerini görünmez veya gayri meşru kılan kurumsal sistemler olarak “hakikat rejimleri” kavramıyla uyumludur. Yukarıda tartışıldığı gibi, marjinalleştirilmiş sözlük bilimciler, ulusal kurumların sahip olduğu kurumsal destekten yoksun olarak bu rejimlere karşı koyarlar ve bu nedenle akademik tanınma arayışlarında daha ciddi zorluklarla karşılaşırlar. Ancak, tam da bu kısıtlamalar içinde, bu tür sözlük bilimsel çalışmalar epistemik bir direniş eylemi haline gelir. Alternatif soyağaçları ortaya çıkarır, bastırılmış kelime dağarcığını yeniden canlandırır ve marjinalliklerine ve direniş tarihlerine dayanan yeni dilsel dünyalar inşa eder. Bu anlamda, Philip Allott’un da çarpıcı bir şekilde belirttiği gibi, “kelimelerin tarihi, herhangi bir siyaset tarihi kadar açıklayıcı güce sahiptir.” (1990: 9) – bu önerme, boyun eğdirilmiş sözcük dağarcığına ve bunların geri kazanılmasına kendini adamış akademisyenlere uygulandığında daha da büyük bir anlam kazanır. 

Epistemik canlanma ile siyasi marjinalleşmenin kesiştiği nokta, hiçbir yerde devletin sürekli baskısı altındaki Kürt sözlükbiliminden daha belirgin bir şekilde görülmemektedir. Kürt dilinin sosyo-politik bağlamı, özellikle İran ve Türkiye yönetimi altında akademik ve kültürel girişimlerin devletin onayladığı dil katliamı politikalarıyla kısıtlandığı Kürdistan’da sözlükbilimsel çabaların hayati önemini göstermektedir. Kürt dil çalışmaları, genellikle egemen “ulusal dillerin” hegemonyasına bir meydan okuma olarak gösterilmekte ve bazen doğrudan polis müdahalesine yol açmaktadır (bkz. Şekil 3). Bu tepkiler, dilsel çeşitliliği “ulusal” güvenliğin bütünlüğüne bir tehdit olarak gören, derinlemesine yerleşmiş dil hiyerarşilerini ortaya koymaktadır. Bu çalışma, resmi devlet dilleri ile Kürtçe arasındaki dilsel eşitliğin önündeki sistemik engelleri sorgulamayı amaçlamaktadır. Çalışma, Kürdistan’da marjinalleştirilmiş Kürt sözlükbilim geleneklerinin, egemen milliyetçi söylemlerin sürdürdüğü “hakikat rejimini” bozan kültürel direniş biçimleri olarak rolünü ön plana çıkarmaktadır[1]

Ancak bu ulusal baskı politikaları münferit olaylar değildir; daha geniş emperyal ve epistemik mantıklar aracılığıyla silinmeyi meşrulaştıran küresel bilgi üretim rejimleri tarafından pekiştirilmektedir. Haraway, homojenleştirici devletler, emperyalizm, cinsiyet ve cinsellik ideolojilerinin İngilizce sözlük dağarcığının hakimiyetini nasıl desteklediğini vurgulamaktadır. Kürt kültürü ve diline yönelik Türk ve Fars muamelesi bağlamında, bu güçler daha da belirgin ve derinleşmiş yerleşmiştir. Devlet destekli tarih yazımı, sözlükbilim çalışmaları ve diğer bilgi üretim biçimleri, Kürtleri sistematik olarak marjinalleştirerek onları görünmez, tanınmaz hale getirir veya asimilasyonist çerçeveler içinde ikincil rollere mahkûm eder. İran akademisinde aşırı milliyetçi seslerin yükselişi, akademik standartların çöküşünün işaretidir; ideolojik coşku, eleştirel sorgulamayı gölgede bırakır ve genellikle sınırlı kurumsal varlıkları nedeniyle marjinalleştirilen azınlık halklar hakkında bilgi üretimini engeller. Bu erozyon, Rutgers Üniversitesi’nden Houshang Amir Ahmadi gibi isimler tarafından özetlenmektedir. Ahmadi, “İran’ı korumak için faşizme ihtiyacımız var; şimdi insanlar ‘Biz İranlı değiliz, biz Arap, Türk, Kürt ya da aklınıza gelebilecek her ne halt ise oyuz’ diyorlar”[2] diyerek, gerici milliyetçiliğin artık akademik söylem kisvesi altında nasıl aktif olarak baskın olmayan kimliklerle ciddi bir şekilde ilgilenilmesini engellediğini örneklemektedir.

Bu makale dil felsefesi ve sosyodilbilimden yararlanarak Kürt dil mücadelesini dilin doğası ve işlevi üzerine daha geniş tartışmaların içine yerleştirir. Kürt dilinin dilbilimsel ve performatif boyutlarını – sosyo-politik gerçeklikleri” yansıtma ve aktif olarak inşa etme yeteneğini – Kürt dilinin özerkliğini ve egemenliğini zayıflatmaya çalışan sömürgeci bilgi üretim rejimlerini eleştirmek için bir araç olarak inceler. Bu çalışma son yıllarda yüzden fazla yayın üreten Kürt sözlükbiliminin direncini sadece belgelemekle kalmayıp, devlet destekli baskının ideolojik temellerini sorgulamaktadır. Bunu yaparken, dilin kimlik, egemenlik ve direnişin sadece ifade edildiği değil, aynı zamanda temel olarak şekillendirildiği tartışmalı bir alan olarak nasıl işlediğini göstermektedir.

Bu çerçeve, dilin kendisinin hayatta kalma, tanınma ve direniş için bir savaş alanı olduğu şekliyle Kürt bağlamında en keskin ifadesini bulur. İngiliz düşünür Philip Allott’un “savaşlar ve devrimler kelimeler için yapılır” (1990: 5) iddiasını, Kürt dilini belgelemek ve sürdürülebilir sözlükbilim çalışmaları yoluyla sözlüğünü istikrara kavuşturmak için devam eden çabalar kadar iyi gösteren başka bir bağlam yoktur. Kürdistan’da sözlük derlemek devrimci bir eylem haline gelmiştir – Kürtçenin bilgi üretim sistemlerindeki yerini değil, varlığını bile inkâr eden Türk, Fars ve Arap milliyetçi-sömürgeci epistemolojilere karşı bir meydan okumadır. Bu nedenle Kürt dil mücadelesi, modern Orta Doğu’daki daha geniş güç, kimlik ve direniş dinamikleri hakkında kritik bir içgörü sunmaktadır.

Bu dinamikleri daha somut bir şekilde incelemek için, aşağıdaki bölümlerde Kürt sözlükbiliminin tarihsel, politik ve epistemolojik hatları, birbiriyle ilişkili dört mücadele alanı üzerinden ele alınmaktadır. İlk bölüm, Kürdistan genelinde milliyetçi ve sömürgeci dil politikalarının daha geniş matrisinde Kürt dilinin bastırılmasını haritalandırarak hem açık yasakları hem de yapısal marjinalleşmeyi incelemektedir. İkinci bölüm, İran ve Türkiye gibi devletlerin, asimilasyonist çerçeveleri ortadan kaldırmadan Kürt siyasi ajansını etkisiz hale getirmek için medya veya sembolik jestler yoluyla Kürt dilsel ifadelerini seçici bir şekilde nasıl izin verdiklerini veya benimsediklerini araştırmaktadır. Üçüncü bölüm, özellikle dilbilimsel sınıflandırma, folklorizasyon ve silme mekanizmaları yoluyla epistemik şiddeti pekiştirmede sözlükbilimsel ve akademik uygulamaların – hem resmi hem de gayri resmi – rolünü araştırmaktadır. Dördüncü bölüm, Kürt sözlük bilimsel çabalarına seçici bir tarihsel genel bakış sunmakta ve bu tür çalışmaların kültürel koruma ve direniş eylemleri olarak nasıl işlediğini vurgulamak için önemli bir çağdaş Kürtçe sözlüğü yakından incelemektedir.

Kürt Dilinin Tarihsel ve Siyasi Baskısı

Kürt ulusunun kültürel ve siyasi kimliğinin temel taşı olan Kürt dili, Türkiye, İran ve Suriye devletleri tarafından sistematik olarak baskı altına alınmış, tanınmaması sağlanmış veya sadece yerel bir lehçe olarak kabul edilerek reddedilmiştir. Bu baskı, Kürtlerin kültürel bütünlüğünü ve siyasi özlemlerini zayıflatmak için hesaplı bir çaba olup modern tarih boyunca dilin devlet kontrolü ve hakimiyeti için bir araç olarak nasıl kullanıldığını göstermektedir.

Osmanlı arşiv belgeleri, Sultan II. Abdülhamid’in (hükümdarlık dönemi 1876–1909) yönetimi ile başlayarak, onun rejiminin sözlükler de dahil olmak üzere Kürtçe metin ve yayınları imparatorluğun bütünlüğüne varoluşsal bir tehdit olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Bu metinleri yasaklayarak ve el koyarak, rejimi Kürt halkının dilsel ve kültürel sürekliliğini bozmaya çalışmıştır — bu taktikler daha sonra halef devletler tarafından da benimsenmiştir (Soleimani 2016). Bu çabalar, Haraway’in (1988: 577) “bilgi oyununda dil aracılığıyla hareket eden aktörler” olarak tanımladığı, egemen epistemolojiler içinde alt sınıfların seslerini marjinalize etmek ve silmek için kullanılan bir dönemin başlangıcını işaret etmektedir.

 19. yüzyılın sonlarından itibaren Osmanlı döneminden başlayarak 20. yüzyıla kadar Türkiye, İran, Irak ve Suriye'de Kürtçe sözlükçülük hem bir direniş aracı hem de bir kimlik deposu olarak hizmet etmiştir. Bu, Farsça, Türkçe ve Arap milliyetçi geleneklerinin teşvik ettiği dilsel homojenleşmeye karşı çıkmaktadır. Bu gelenekler, kendi dillerini hiyerarşik ve “bilimsel” olarak üstün “ulusal diller” olarak dayatırken, Kürtçeyi sadece lehçe veya folklor statüsüne indirgemektedir. Irak hariç, bu ülkelerdeki yasalar, egemen ulusun dilini tek resmi dil olarak belirlemektedir — İran Anayasası’nın 15. maddesi ve Suriye Anayasası’nın 4. maddesi bunu açıkça belirtmektedir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 42. maddesi, Türkçe’yi “ana dil” ilan ederek, bu çok uluslu toplumların dilsel çeşitliliğini fiilen ortadan kaldırmaktadır.[3] Devletin dayattığı bu diller, Foucault'nun "adın sonunda kendi uğruna söylenmesinin şiddeti" kavramıyla örtüşen "katil diller" olarak işlev görmüşlerdir; burada dil, bağlamından koparıldığında "bir şey olarak tüm kaba varlığıyla" ortaya çıkar ve özerk bir egemenlik aracı olarak işlev görür (Foucault 2005: 131) (Şekil 1).

Bu soyut şiddet, Türkiye Cumhuriyeti’nin modern dil rejiminde en somut şekilde ortaya çıktı. Türkiye, 1924 Anayasası'nın onaylanmasından bu yana, siyasi bütünlüğe yaklaşımını ırksal, etnik ve dilsel birlik kavramları etrafında inşa etmiş ve çok etnikli nüfusunu homojen bir ulusal kimliğe büründürmüştür.

  

 

Şekil 1: 1938 tarihli Haber gazetesi: Türkçe konuşmayanlar cezalandırılacak; Türkçe dışında bir dil konuşma suçu işleyenlerin bir haftaya kadar hapis cezasına ve 100 liraya kadar para cezasına çarptırılması planlanıyor. Para cezasının yarısı ihbarcılara verilecek.

Bu çerçeve, devletin bütünlüğünü, özellikle Kürt ulusunun inkârı ve asimilasyonu yoluyla kültürel ve dilsel çeşitliliğin sistematik olarak ortadan kaldırılmasıyla eşdeğer kılmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemindeki sömürge uygulamalarına dayanan bu politikalar, Kemalist milliyetçilikte tam anlamıyla ideolojik bir ifade bulmuştur. Christopher Houston’ın belirttiği gibi, bu yönetim ve kimlik vizyonu sadece Türk devletinin oluşumunu şekillendirmekle kalmamış, aynı zamanda komşu rejimler, özellikle de Pehlevi İran’ı üzerinde de derin bir etki yaratmıştır. Houston, bu rejimleri “Kürt tarihsel deneyiminin en sık tekrarlanan dönüş noktaları” aracılığıyla tanımlamakta ve onları “savaştan sonra Türkiye, Irak ve İran’ın Kemalist devletleri olarak adlandırılması gerekenlerin öncülüğünü yaptığı sosyal ve kültürel devrimler” içinde konumlandırmaktadır (Houston 2008: 3).

Neredeyse bir asır süren baskıya rağmen Avrupa Birliği’nin baskısı altında sınırlı reformlar ortaya çıktı: 2002 yılında Kürtçe yayıncılık yasallaştırıldı, ancak devlet tarafından işletilen radyo ve televizyonlarla sınırlı ve günde 1 saatten az süreyle yayınlanmasına izin verildi (Arpacık 2024; Sheyholislami 2011: 84). Bu jestler, ilerleme olarak sunulsa da köklü kültürel asimilasyon ve dilsel inkâr politikalarının değiştirmede pek bir etki yaratmadı. Kürtçeye yalnızca folklorik bir biçimde hoşgörü gösterildi, sivil, akademik veya politik ifade için herhangi bir alan tanınmadı.

Bu temel çerçevenin mirası, sadece kurumsal politikalarla değil, Kürt dilinin kimliğini ifade eden günlük davranışları hedef alan fiziksel ve sembolik şiddet eylemleriyle de kendini göstermeye devam ediyor. Yasal düzenlemelerdeki bu gevşemelere rağmen, Türk ve uluslararası medya, Kürtçe konuşanlara yönelik zulüm olaylarını belgelemeye devam ediyor. 2015 yılında Kürt şarkıcı Selim Serhed, Kürtçe şarkılar söylediği için öldürüldü (Universal Report, 24 Ekim 2015)[4] ve 2020 yılında Ankara’da bir genç, Kürtçe müzik dinlediği iddiasıyla öldürüldü (Diken, 6 Ocak 2020)[5]. 2023 yılında, sokak müzisyeni Cihan Aymaz Kürtçe müzik çaldığı için linç edildi (Rûdaw, 5 Mart 2023)[6], Kürt mahkûm İsa İpekli, ana dilini konuştuğu için işkence gördü (Yeni Yaşam, 27 Ekim 2023)[7], Kürt öğretmen Mizgin Yalçın, Kürt kültürünü kutladığı için sanal linçle karşı karşıya kaldı (Voice of America, 10 Kasım 2023)[8]. Bu tür olayların sürekliliği ve sıklığı, Türkiye’de dil baskısının kalıcı doğasını vurgulamaktadır. Bunlar münferit olaylar değil, daha geniş ve kalıcı bir kültürel yok etme altyapısının belirtileridir — bu altyapı, bu sistematik adaletsizliklere karşı çıkmaktan rutin olarak kaçınan Türk akademik camiasının sessizliği ve zımni suç ortaklığıyla sürdürülmektedir.

Bu baskı modeli Türkiye ile sınırlı değildir. İran’da da benzer bir hegemonik mantık, devlet söylemini ve hukuk politikasını şekillendirir ve bu mantığın temelinde, Farsça dilini ve kimliğini ulusal uyumun tek temeli olarak yücelten bir epistemoloji yatmaktadır. 20. yüzyılın ulus inşa paradigmaları tarafından derinden şekillendirilen Fars milliyetçiliği ideolojisi, İslam Cumhuriyeti’nin anayasal ve kültürel düzeninin epistemik temeli olarak hizmet etmektedir. Bu ideoloji, İran ulusunun tek dil ve tek etnik kökenli bir anlayışını teşvik etmekte ve Farsçayı hem ulusal kimliğin zamansız özü hem de İran tarihinin medeniyet omurgası olarak konumlandırmaktadır. Fars entelektüelleri tarafından yaygın bir şekilde yayılan bu anlatılar, İran’ın iki bin yıldan fazla bir süredir “tek bir dil ve kimliği” koruduğunu iddia etmektedir (Mesk oob 1992: 29). Ehsan Yarshater bu vizyonu şu şekilde özetlemektedir:

“Farsça (Farsi değil, lütfen) İran düşünce, duygu ve değerlerinin bir deposu ve aynı zamanda edebi sanatlarının bir hazinesidir. Pers kimliği ancak bu dili severek, öğrenerek, öğreterek ve her şeyden önce zenginleştirerek varlığını sürdürebilir” (1993: 142, vurgu bana ait).

Ancak arşiv kayıtları bu zaferci anlatıları karmaşıklaştırmaktadır. 1934 yılında Kraliyet Özel Ofisi’ne sunulan bir iç rapor (Şekil 2), İkinci Dünya Savaşı öncesinde İran devlet elitlerinin hâlâ “İranlılık” kavramını nasıl tanımlayacakları konusunda ırksal, dilsel ve bölgesel paradigmalar arasında gidip geldiklerini göstermektedir. Bu belgeler, derin epistemolojik belirsizlikleri ve endişeleri ortaya koyarak, Kürdistan’ı “ne pahasına olursa olsun” asimile etme çabasının altında yatan zorlayıcı mantığı vurgulamaktadır. Pers dilinin üstünlüğünün inşası, tarihsel sürekliliği yansıtmaktan ziyade, burada tartışmalı ve zorla dayatılan bir proje olarak ortaya çıkmaktadır. Bu arşiv izleri, çok etnikli bir nüfusu homojenleştirmeye çalışan, ancak ulusal özün ne olduğunu konusunda iç tutarlılıktan yoksun olan Pers milliyetçi söylemindeki derin çelişkileri ortaya koymaktadır (Soleimani ve Osmandzadeh 2022: 9). 

Şekil 2: 1937 yılında Farsça Eğitim Bakanlığı’ndan İmparatorluk Özel Bürosu’na gönderilen mektup (Sazman-e Asnad-e Milli, belge no. 33388/297. Arşiv yeri 408 k3 ab 1).

Şekil 3: İran İslam Cumhuriyeti İslami İrşad Bakanı, bakanlığının "Farsça’yı ve Farsça edebiyatı korumak için" polis gücü kullanacağını duyurdu (https://archive.fo/e0rY0).

Bu gerilim, İslam Cumhuriyeti anayasasının dilinde resmi olarak kodlanmıştır. 15. madde, “İran’ın resmi dili ve alfabesi, halkının ortak dili Farsçadır” derken, “bölgesel ve kabile dillerinin basın ve kitle iletişim araçlarında, ayrıca okullarında edebiyatlarının öğretilmesi” (vurgu bana ait). Kapsayıcı görünse de bu madde Kürtçe ve diğer Farsça olmayan dilleri “bölgesel ve kabile” statüsüne indirgeyerek, dolaylı olarak ulusal dil olarak meşruiyetlerini reddederek sömürgeci dil hiyerarşisini pekiştiriyor. Dahası, bu madde bu dillerin öğretilmesini açıkça yetkilendirmekte başarısız oluyor — öğretimi “edebiyatları” ile sınırlıyor — ve uygulama için kurumsal mekanizmalar sağlamıyor. Sonuç olarak, 15. madde Farsça’nın ayrıcalıklı statüsünü pekiştirirken, diğer dillerin yapısal marjinalleşmesini anayasal hoşgörü kisvesi altında gizlemektedir.

İslam Cumhuriyeti’nin bu dilsel hiyerarşiyi pratikte uygulaması, anayasal dil ile devlet politikası arasındaki keskin ayrımı ortaya koymaktadır. 2018 yılında, Eğitim Bakanlığı Farsça konuşmayan okul öncesi çocukları (4–6 yaş) hedef alan bir politika getirerek, onların Farsça yeterlilik eksikliğini erken düzeltici müdahale gerektiren bir “anormallik” olarak nitelendirdi — bu yaklaşım, dilsel öjeni olarak tanımlanabilir (Soleimani ve Osmandzadeh 2022: 9)[9]. Dilsel çeşitliliği korumaktan uzak olan devlet, Farsça olmayan dilleri patolojikleştirmiş ve bunların varlığını, resmi eğitim yoluyla ortadan kaldırılması gereken bir gelişim bozukluğu olarak ele almıştır. 15. madde, sözde “bölgesel ve kabile” dillerinin kullanımına görünüşte izin verse de, uygulamada, devlet bu dillerin öğretilmesini suç saymaktadır. Zara Mohammadi, Saywan Ibrahimi, Soma Pouromohammadi[10] ve Idris Minbari gibi Kürtçe aktivistleri, Doğu Kürdistan’da gönüllü olarak Kürtçe öğrettikleri için 11 yıla kadar hapis cezasına çarptırılmıştır[11]. Bu cezai tedbirler, anayasal haklar ile devletin zorlayıcı gerçekliği arasındaki derin uçurumu vurgulamaktadır — bu gerçeklikte, dilsel çoğulluk kültürel bir değer olarak değil, ulusal birliğin tehdidi olarak görülmektedir.

Ancak bu gerçeklik, yüzyıllardır süren direnişleriyle kendilerine dayatılan ırkçı sömürgeci mantığa karşı gelen Kürt toplulukları tarafından ısrarla sorgulanmaktadır. Osmanlı döneminin sonlarından günümüz İslam Cumhuriyeti’ne kadar Kürtler, dil ve kültürel kimliklerini savunmak için sık sık devletin kurumsal mekanizmalarıyla (askeri güç dahil) karşı karşıya gelerek, dillerinin bastırılmasına aktif olarak direnmişlerdir (Kia 1998). Bugün bu mücadele, yeni hukuki ve bürokratik biçimler altında devam etmektedir. İsim verme gibi temel eylemler bile düzenlemelere tabidir: Hem İran’da hem de Türkiye’de coğrafi yerler, kentsel alanlar ve hatta çocuklar için Kürtçe isimlerin kullanılması yasaklanmış veya büyük ölçüde kısıtlanmıştır (Soleimani ve Mohammadpour 2019). Bu tür düzenlemeler, kamu eğitimi veya medyadan öteye, günlük özel hayata kadar uzanan dil baskısının derinlemesine yerleşmiş doğasını ortaya koymaktadır. Ancak bu yasakların sistematik doğasına rağmen, akademik araştırmalar ciddi şekilde sınırlı kalmaktadır. İranlı akademisyen Amir Kalan'ın belirttiği gibi, “siyasi kısıtlamalar nedeniyle, İran’da çok dillilik ve çok dilli öğrencilerin deneyimleri üzerine çok az sayıda ampirik çalışma yapılmasına izin verilmiştir” (Kalan 2016: 6). Araştırmaların susturulması, Kürtçenin kendisinin susturulmasını yansıtmaktadır — burada baskı üzerine yapılan çalışmalar bile siyasi olarak şüpheli hale getirilmektedir. Bu baskının devam etmesi, dilin hem devlet şiddetinin bir aracı hem de Kürt direnişinin bir aracı olarak işlev gördüğü daha geniş bir tarihsel modeli vurgulamaktadır. Dilsel ve ulusal kimlikler derin bir şekilde içe geçmiş olduğundan, dil Kürtlerin tanınma, hayatta kalma ve kendi kaderini tayin etme mücadelesinde birincil bir savaş alanı haline gelmiştir. Hassanpour ve diğerlerinin belirttiği gibi, bir zamanlar edebi ve kültürel canlılığın kaynağı olan Kürtçe, daha sonra “Türk, Fars (İran) ve Arap (ulus) devletlerini oluşturmak için tasarlanmış dil katliamı projelerine” maruz kalmıştır (2012: 3). 20. yüzyılın başından beri, bölgedeki sömürgeci ve milliyetçi rejimler, Kürtçe gibi azınlık dillerinin ortadan kaldırılmasını meşrulaştırmak için “tek dil, tek millet, tek ülke” sloganını kullanmıştır (Kia 1998: 9–10; Soleimani ve Mohammadpour 2019: 926). Bu bağlamda dil, yalnızca bir iletişim aracı değil, etnik egemenliğin bir göstergesi haline gelir ve dilin bastırılması, ulusal talepleri ortadan kaldırmak için stratejik bir araç olur.

Kürdistan’daki bu devlet politikaları tesadüfi veya münferit değildir; kültürel ve dilsel çeşitliliği “ulus ve ırk”ın hayali birliği için bir tehdit olarak gören ideolojik bir temelden kaynaklanmaktadır (Elling 2013: 127; Hassanpour ve diğerleri 2012: 3). Türkiye ve İran'ın hegemonik dil rejimleri, “tek bir tarih, tek bir kültür ve tek bir edebi dile sahip birleşik bir ulus” aracılığıyla ulusal sürekliliği savunan bir homojenlik söylemine dayanmaktadır (Kia 1998: 9–10). Bu çerçeve, rejimler ve dönemler boyunca asimilasyonist stratejilere ilham vermiştir. Osmanlı reformisti Namık Kemal (1840–1888) ve İranlı milliyetçi Ahmed Kasravi (1890–1946) dilsel çeşitliliğin ortadan kaldırılmasını açıkça savunmuşlardır. Kasravi, “ülkede farklı dil sayısı ne kadar az olursa o kadar iyi” (1944: 1) demiştir. Bu ideolojik pozisyonlar teoriyle sınırlı kalmadı. Atatürk’ün Türkiye’deki kültürel ve dilsel arındırma kampanyaları ve Reza Şah’ın İran’daki Farsça konuşmayan topluluklara yönelik soykırımcı baskısı gibi politikalarla hayata geçirildiler. Bu silme projeleri, entelektüel elit, kentli orta sınıf, devlet bürokrasisi, askeri aygıt ve eğitim kurumları tarafından coşkuyla desteklendi (Banani 1961: 47). Her iki devlette de dil, ırksal ulusal imgeleri pekiştirmenin bir aracı haline gelirken, Kürt dilinin her türlü varlığı şiddetle dışlandı.

Epistemik Şiddet ve Devlet ve Akademik Söylemlerde Kürtçenin Silinmesi

Önceki bölümde Kürt dilinin yasal, kurumsal ve fiziksel olarak bastırılması ele alınmış olsa da bu açık şiddet biçimleri, daha sinsi epistemik şiddet mekanizmalarıyla derin bir şekilde iç içe geçmiştir. Bu mekanizmalar, devletin baskısını sürdürmekle kalmaz, aynı zamanda akademik söylem içinde de yeniden üretir. Bu durum, Kürtçenin uzun süredir marjinalleştirildiği, güvenlikleştirildiği ve egemen bilgi üretim rejimlerinden dışlandığı sözlükbilim alanında en belirgin şekilde görülmektedir. Gautier’in de belirttiği gibi, “Kürt dili sözlük bilimciler için özel sorunlar yaratmaktadır” (1996: 1). Bu zorluklar yalnızca Kürtçenin tarihsel olarak akademik ilgiyi sınırlayan “devletsiz bir halkın dili” olarak siyasi konumundan değil, aynı zamanda ağırlıklı olarak Kürtler tarafından gözetim ve şüphe koşulları altında araştırılan, güvenlikleştirilmiş bir çalışma nesnesi konumundan da kaynaklanmaktadır. Bu güvenlikleştirme, İran Kültür ve İslami Rehberlik Bakanlığı’nın Mart 2022’de yaptığı “polis Farsça dilini ve edebiyatını koruyacak” açıklamasıyla özetlenebilir (bkz. Şekil 3). Böyle bir açıklama acil soruları gündeme getirmektedir. Farsça tam olarak kimlerden korunmaya ihtiyaç duymaktadır? Anayasal olarak ayrıcalıklı ve devlet tarafından korunan bir dilin, özellikle Kürtçe gibi Farsça olmayan dillerin K-12 müfredatından hariç tutulduğu bir bağlamda, neden polis tarafından savunulması gerekmektedir?

Bu epistemik kontrol yapıları, anti-emperyalizm ve post-kolonyalizm dilini, derinden yerleşmiş dilsel hiyerarşileri bozmak için değil, belirsizleştirmek ve meşrulaştırmak için kullanan baskın akademik söylemler tarafından daha da güçlendirilmektedir.İran ve diasporadaki Fars entelektüel çevrelerinde, akademisyenler sıklıkla, Farsçanın üstünlüğünü doğallaştırırken azınlık halkların dil haklarını meşruiyetinden mahrum bırakan performatif retorik ve mitolojikleştirilmiş tarihsel anlatılara dayanmaktadır.

Örneğin, Columbia Üniversitesi'nden Hamid Dabashi, “tarih boyunca, en eski İslam sonrası hanedanlardan itibaren, ‘Farsça’ sadece dilsel ve dolayısıyla kültürel oluşumun bir göstergesi olabilirdi” (2015: 41) diye iddia eder. Farsça'nın sürekliliğine ilişkin tarafsız veya övgü dolu bir gözlem olarak sunulsa da bu tür iddialar ideolojik bir işlev sahiptir: dilsel hiyerarşilerin sürdürülmesini sağlayan siyasi şiddeti gizler ve Farsça hegemonyasını milliyetçi politika veya epistemik egemenliğin bir sonucu olarak değil, kesintisiz bir medeniyet gerçeği olarak tasvir eder. Böylelikle, bu tür akademik çalışmalar, gerçek anlamda çoğulcu bir dil düzeninin olasılığını ortadan kaldırır ve Kürtçe gibi dillerin tarihini ve özlemlerini daha da marjinalleştirir. Farsçayı dışındaki dillerin sistematik marjinalleşmesini yüceltmek yerine, birçok akademisyen dilsel eşitsizliğe yönelik eleştirileri “ayrılıkçı provokasyonlar” veya “bölücü kimlik politikaları” olarak damgalayarak sorumluluktan kaçınmaktadır. Bu savunmacı tutum, tekil, “resmi” bir dilin kolonyal mantığına (Scott 1999: 72; Weber 1976: 156) yönelik daha derin bir epistemolojik bağlılığı yansıtmaktadır — bu mantık, dilsel çoğulluğu ulusal uyuma bir tehdit olarak inşa etmektedir. M. Elling’in belirttiği gibi, ulusal güvenlik gerekçesi, muhalefeti bastırmak ve İran devletinin tek etnik, tek dilli konseptini korumak için rutin olarak kullanılır (2013: 3)[12]. Bu ideolojik çerçeve yalnızca devletçi hegemonyayı güçlendirmekle kalmıyor, aynı zamanda akademik araştırmanın etik temellerini de zayıflatıyor, Farsça dışındaki dillerde neyin düşünülebileceğini, konuşulabileceğini veya kurumsallaştırılabileceğini sınırlandırıyor. Bu bağlamda, postkolonyal veya ilerici taahhütleri olduğunu iddia eden akademik alanlar bile, Kürtçe ve diğer azınlık dillerinin yapısal olarak susturulmasını sıklıkla yeniden üretmektedir.

Bu devletçi silme, yalnızca resmi mevzuatla değil, devlet söylemi, resmi tarih yazımı ve egemen ahlaki topluluğun günlük dil pratikleri tarafından şekillendirilen daha geniş bir epistemik ekosistem aracılığıyla da kurumsallaştırılmış ve normalleştirilmiştir. Farsçanın hegemonyası bu nedenle yalnızca yukarıdan dayatılmakla kalmaz, aynı zamanda okullaşma, medya ve akademik üretim gibi kültürel altyapı aracılığıyla da yeniden üretilir. Devlet destekli dilsel girişimler, çoğu zaman ulusal kültürü koruma veya birliği teşvik etme çabaları olarak çerçevelense de, pratikte dilsel soykırımın araçları olarak işlev görmektedir. Bunun çarpıcı bir örneği, İslam Cumhuriyeti’nin himayesinde Farsça Dil ve Edebiyat Akademisi (Farhangestan) tarafından yayınlanan Complete Dictionary of the Farsi Language Farsça Dilinin Tam Sözlüğü’dür. Sözlüğün ilk cildinin önsözünde, o dönem Akademi başkanı olan Gholamali Haddad-Adel, İran Anayasası’nın 15. maddesinin Farsça diline “ayrıcalıklar, benzersiz statü ve resmi tanınma” (2013: 3) tanıdığını belirtmiştir.

Bu itiraf, Farsçaya yönelik devletin herhangi bir kayırmacılığı konusunda Fars entelektüelleri ve devlet yetkilileri tarafından onlarca yıldır sürdürülen inkârla keskin bir çelişki içindedir. Daha da önemlisi, bu itiraf, aynı anayasanın 19. maddesini baltalamaktadır. Bu madde, “İran’ın tüm halkı, etnik grubu veya kabilesi ne olursa olsun, eşit haklara sahiptir; renk, ırk, dil ve benzeri özellikler hiçbir ayrıcalık sağlamaz” şeklinde yanlış bir iddiada bulunmaktadır. Haddad-Adel’in itirafı, İslam Cumhuriyeti’nin anayasal rejiminin merkezinde yer alan temel bir çelişkiyi açıkça ortaya koymaktadır: Farsça, retorik olarak tüm İranlıların doğal ve kapsayıcı dili olarak konumlandırılırken, onun hakimiyeti, diğer tüm dilleri marjinalleştiren ve onları suçlu, görünmez veya epistemik olarak okunaksız hale getiren yasal asimetriler, kurumsal altyapı ve epistemolojik şiddet yoluyla güvence altına alınmaktadır.

Bu çelişki tesadüf olmayıp İslam Cumhuriyeti’nin ideolojik mekanizmasının bir parçasıdır. Bu çelişki, daha doğru bir ifadeyle anayasal bir sahtekârlık olarak tanımlanabilecek bir durumu ortaya koymaktadır: derinlemesine yerleşmiş etnik-dilsel hiyerarşiyi gizleyen resmi çoğulculuk söylemi. 15. madde, Farsçayı “İran’ın resmi dili ve yazısı” olarak belirler ve “tüm resmi belgelerde, yazışmalarda ve ders kitaplarında” kullanılmasını zorunlu kılar. Öte yandan, 19. madde “İran’ın tüm halkı, etnik grubu veya kabilesi ne olursa olsun, eşit haklara sahiptir; renk, ırk, dil ve benzeri özellikler herhangi bir ayrıcalık sağlamaz” diye ilan eder. Ancak bu iki maddenin yan yana getirilmesi, eşitlik retoriğinin asimetrileri gizlemek için nasıl kullanıldığını ortaya koymaktadır.

Spurr (1993), Stuckey ve Murphy (2001), Lang (2015) ve Na’puti (2020) gibi kolonyal söylem üzerine çalışan akademisyenlerin gösterdiği gibi, evrenselci dilin bu stratejik kullanımı, imparatorluk ve yerleşimci sömürge rejimlerinin ayırt edici bir özelliğidir — yapısal şiddeti görünmez kılan bir kapsayıcılık söylemiyle egemenliği meşrulaştırır. Aynı söylemsel teknikler, Farhangestân sözlük projesine de yansımıştır, özellikle de projenin baş editörü Ali Ashraf Sadeqi’nin girişinde. Burada Farsça sadece ulusal dil olarak tanımlanmamakta, İran medeniyetinin zamansız özü olarak yüceltilmektedir. Bu tür iddialar sadece dilsel gururu yansıtmakla kalmaz, Farsça’nın ulusal kimliğin kavranabileceği tek dil haline geldiği, diğer tüm dilleri politik olarak anlaşılmaz ve epistemik olarak gereksiz kılan bir söylemsel rejimi oluşturur.

Bu çelişkiler, Ali Ashraf Sadeqi tarafından önerilen sınıflandırma şeması ile daha da pekiştirilmektedir. Sadeqi’nin Farsça Dilinin Tam Sözlüğü adlı eserinin giriş bölümünde, dilsel egemenliğin epistemolojik yapısı net bir şekilde ortaya konmuştur. Bu çerçevede, diller üç kategoriye ayrılmıştır:

“İran dili ailesi” (heterojen geleneklere geriye dönük olarak tek tip bir sınıflandırma dayatan oryantalist bir kurgu), standart Farsça (Farsi) ve guyeshha – Kürtçe, Beluçça, Gilakî ve diğerleri gibi Farsça olmayan dilleri küçümseyici bir şekilde lehçe veya yerel dil olarak etiketleyen bir terim. Bu sınıflandırma, tarafsız bir dilbilimsel tanımlama değil, epistemik şiddetin performatif bir uygulamasıdır. Bu dilleri varsayılan bir standarttan “bölgesel sapmalar” olarak konumlandırarak, onların tarihsel özgünlüğünü, edebî geleneklerini ve ulus oluşturma kapasitelerini inkâr eder. Paradoksal olarak, Sadeqi’nin dışlayıcı mantığı, bu dillerin farklılığını istemeden de olsa teyit etmektedir. "Guyeshha'da kullanılan kelime dağarcığının, bu lehçeden yaygın olarak kullanılan bir kelime doğrudan Farsça diline entegre edilmediği sürece bu sözlükte kesinlikle yeri yoktur" diye kabul eder (2013: 7). Bu itiraf, Kürtçe ve diğer dillerin ayrı olduğunu kabul etmekle kalmaz, aynı zamanda epistemik çıkarımın asimetrik mantığını da ortaya koymaktadır: azınlık dilleri, ancak parçaları asimile edildiğinde, köklerinden koparıldığında ve egemen dil düzeni içinde yeniden amaçlandığında görünürlük kazanmaktadır. Sözcük zenginliği olarak kutlanan şey, aslında sembolik bir gasp — diğer dillerin canlılığının Farsçanın üstünlüğünü onaylamak için feda edildiği bir süreçtir.

Bu silme sistemi, taksonominin ötesine geçerek, devlet destekli sözlüklerin içeriğine ve işlevine kadar uzanır. Bu sözlükler, dili devletin siyasi gerekliliklerine uydurmak için rutin olarak ideolojik olarak tasarlanmış tanımlar kullanır. Dilsel çeşitliliğin reddi, bu şekilde sadece yasa ve eğitim yoluyla değil, aynı zamanda seçkin kurumlarda bulunan akademik uzmanların otoriter sesleri yoluyla da normalleştirilir.[13]

Devlet üniversitelerindeki profesörler, sık sık egemen dili tüm siyasetin tek meşru ana dili olarak gösteren özcü anlatılar dile getirirler. Örneğin, Tahran Üniversitesi profesörü Hamid Hamidi şöyle demektedir: “Farsça, hem 2000 Uluslararası Anadil Günü bildirgesi ve kararının içeriği ve varoluş amacına uygun olarak, hem de tarihsel bir bakış açısıyla İranlıların ana dilidir.”[14]

Bu tür ifadeler, dilsel statükoyu geriye dönük olarak doğallaştırırken, onu uygulayan zorlayıcı altyapıyı ortadan kaldırmayı amaçlayan daha geniş bir ideolojik projeyi örneklendirmektedir. Von Buseck’in (2006: 12) belirttiği gibi, dilsel hegemonya oluşturmada devletin rolü kasıtlı olarak gizlenmektedir: “Dil ile toplum arasındaki bağı doğallaştıran eserler gizleniyor… Dil, birleşik ve ortak, kendine özdeş ve herkes için özdeş olarak sunulduğunda, kısıtlama daha da ortadan kalkıyor.” İran ve Türkiye bağlamında, kısıtlamanın retorik olarak bu silinmesi, ulusal homojenlik yansımasının merkezinde yer almaktadır. Bu, devletin dilsel tekdüzeliği, kurumsal şiddet, eğitimden dışlanma ve kültürel asimilasyonun sonucu olarak değil, siyaset öncesi, neredeyse metafizik bir gerçek olarak sunmasını sağlar.

Aynı silme ve kontrol mekanizmaları, sözlü söylem ve devlet pedagojisinin ötesine geçerek, dilin ideolojik önemi daha da belirgin hale gelen sözlükbilim alanına da uzanmaktadır. Resmî sözlükler ve dilbilim projeleri dili sadece yansıtmakla kalmaz, onu inşa eder ve sınırlar; ulusal hayal dünyasında meşru, anlaşılır veya otoriteler kabul edilenleri şekillendirir.


Sözlükbilimsel Öykünme ve Sömürgeci Yeniden Üretim

Bu dilbilimsel mücadeleyi sözlükbilim alanına genişleten devlet destekli sözlük ve medya projeleri hem ulus inşası hem de kültürel silme için hayati araçlar haline gelmiştir. Bu resmi çabalar yalnızca dili standartlaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda sömürgeci egemenlik teknolojileri olarak işlev görüyor, dilsel manzaradan “ötekini” silmeyi ve kültürel koruma veya ulusal birlik bahanesiyle asimilasyon stratejilerini meşrulaştırmayı amaçlıyor. Bu mekanizmalar aracılığıyla devlet kurumları, marjinalleşmiş toplulukların dillerini, kelime dağarcıklarını ve kültürel ifadelerini sahiplenerek onları folklorik kalıntılar veya bölgesel lehçelere indirger. Bu epistemik sahiplenme, dilsel çeşitliliği korumak için değil, sabit siyasi sınırlar içinde egemen ulusun azınlık uluslar üzerindeki üstünlüğünü sürdürecek şekilde yeniden çerçevelemek için tasarlanmıştır (Houston 2008: 120–130).

Kürtçe kullanımının tamamen yasaklanması siyasi olarak savunulamaz veya ters etki yarattığında, baskıcı rejimler genellikle daha sinsi bir strateji benimserler: Kürtçeyle kontrollü, seçici bir ilişki kurmak. Bu, Kürt kimliğini güçlendirmek değil, yatıştırmak ve siyasetten uzaklaştırmak için ayarlanmıştır. Bunun çarpıcı bir örneği, 1 Ocak 2009’da Türkiye’de TRT 6 (şimdiki adıyla TRT Kurdî) televizyon kanalının 1 Ocak 2009 tarihinde Türkiye'de yayına başlamasıdır. Bu girişim kamuoyuna kültürel kapsayıcılık jesti olarak sunulmuştur. Ancak pratikte TRT 6, ideolojik sınırlama mekanizması olarak işlev görerek Kürt kimliğini folklorik, apolitik ve Türk milliyetçiliği projesinin sınırları içinde rahatça yerleştirilmiş bir kimlik olarak yeniden şekillendirmektedir (Arsan 2018: 8; Olson 2009). Benzer şekilde, İran İslam Cumhuriyeti de Kürt medyasına yalnızca son derece kısıtlı biçimlerde izin vermiş, dili müzik ve dans gibi sembolik performanslarla sınırlandırırken, resmi eğitim, kamu yönetimi ve resmi söylemden dışlamıştır (Sheyholislami 2011: 84). Sheyholislami’nin (2011) belirttiği gibi, Kürtçe, devlet kontrolündeki platformlar “asimilasyon araçları” olarak işlev görürken, eski geleneklerin bir hazinesi haline getirilmiştir. Bu politikalar sadece Kürtçe ifadeleri sansürlemekle kalmaz, aynı zamanda devletin sömürgeci mantığı içinde yeniden yapılandırır ve dili siyasi, tarihi ve epistemik etkisinden mahrum bırakır. Bu bağlamda, Houston’un vurguladığı gibi, bu tür medya ve sözlükbilimsel müdahaleler, azınlık dillerinin “akıl yürütülmemesi veya hayal edilmemesi” için titizlikle tasarlanmış “bir sosyal mühendislik uygulaması” oluşturmaktadır (Houston 2008: 122).

Bu sınırlama stratejisi, kültürel temsiliyetİN ötesine geçerek, epistemik sömürü ve sembolik gasp gibi kurumsallaşmış uygulamaları da kapsar. Kürtlerin tamamen ortadan kaldırılması mümkün olmadığında, devlet, üstünlüğünü pekiştirmek için dilsel ve kültürel unsurları seçici bir şekilde egemen düzene dahil eden bir türevselle birleştirme mantığına başvurur. Bunun paradigmatik bir örneği, 1934 yılında kurulan ve Fars milliyetçiliği politikasının merkezi bir aygıtı olarak işlev gören Farhangestân (Fars Dili ve Edebiyatı Akademisi) ’nin rolüdür. Sosyolog Nimatollah Fazeli’nin belirttiği gibi, Farhangestân “Farslaştırma yoluyla milliyetçi politikayı uygulamak için hükümetin önde gelen kültürel organı” idi (Fazeli 2006: 53). Bu Farslaştırma, yabancı kelimelerin kaldırılması yoluyla Farsça’nın “saflaştırılmasını” değil, aynı zamanda folklorun sahiplenilmesini de gerektiriyordu — bu, Fars olmayan toplulukların kültürel üretimlerini depolitize etmek ve asimile etmek için sıklıkla kullanılan bir örtmecedir Fazeli (2006) ayrıca şöyle açıklamaktadır: Bu tür bir tahsis, “diğer etnik ve bölgesel kimlikler, özellikle de Pers olmayan gruplara ait kimlikler üzerinde ulusal [yani Pers] kimliği güçlendirmeyi” amaçlıyordu. Dışlama yoluyla silme ve kamulaştırma yoluyla özümseme şeklindeki bu ikili mekanizma, devletin epistemik şiddetinin temel bir biçimini oluşturmaktadır. Kürtçe ve diğer azınlık dilleri kurumsal olarak tanınmazken, bu dillerin kültürel ve dilsel ifadelerinin parçaları seçici bir şekilde çıkarılır, bağlamından koparılır ve hegemonyacı ulusal imgeleme katkıları olarak yeniden markalanır. Bu süreç, bu dillerin yıkıcı potansiyelini etkisiz hale getirmekle kalmaz, aynı zamanda bu dillerin dahil edilmesinin altında yatan zorlayıcı mantığı da gizler. Önemli olan, bu stratejinin karşılıklı saygı ve tanıma önkoşulunu gerektiren karşılıklı kültürel değişim veya organik dilsel ödünç almadan temel olarak farklı olmasıdır. Kürdistan’ın sömürü bağlamında, sözlükbilim, Kürt epistemolojilerini anlaşılmaz veya gereksiz hale getirme politik amacına hizmet eden, edebi ve kültürel mülksüzleştirmenin bir aracı haline gelmiştir. Hâkim ulus devletler, diğer dillerin tanınması ve temsil edilmesi üzerinde tekel kurarak, onları dilbilimsel olarak verimsiz, az gelişmiş ve bilgi veya sanat üretimi için uygun olmayan diller olarak çerçevelemektedir. Bu ideolojik matris içinde, egemen dilin dayatılması siyasi şiddet olarak değil, medeniyet için bir gereklilik ve yönetimin ön koşulu olarak gösterilmektedir. Bu görüşün savunucuları, dilsel egemenliği rasyonelize etmek için genellikle sözde bilimsel iddialara dayanmaktadır. Örneğin, İranlı akademisyen Changiz Pahlavan, “Kuşkusuz, edebiyat ve bilimin dili olan Farsça, tüm İranlıların doğal ve ulusal dili olarak kabul edilmelidir… Farsça, hala ilkel bir aşamada olan yerel lehçelerden kıyaslanamayacak kadar güçlüdür”[15] demektedir.

Burada Farsça’nın yüceltilmesi, sadece sözde dinamizmini ve epistemolojik çevikliğini örnekle değil, aynı zamanda diğer dilleri geri kalmış ve işlevsel olarak eskimiş olarak sistematik olarak karalamakla da gerçekleştirilmektedir.

Pahlavan’ın söyleminde – Pers sömürge epistemolojisinin çoğunda olduğu gibi – diğerleri kendi dillerini tanımlama hakkından mahrum bırakılmakla kalmaz, aynı zamanda kendilerini ifade etme temel yeteneğinden de mahrum bırakılırlar. Devlet, bu tür söylemsel manevralar yoluyla Farsça’yı dilbilimsel meşruiyetin tek merkezi olarak konumlandırır. Bu hegemonyacı statüyü meşrulaştırmak için öne sürülen kriterler bilim, kalkınma ve ulusal güvenlik dilinde ifade edilir, ancak bunlar açıkça dışlayıcı ve asimilasyonist bir gündemi hizmet eder. Pahlavan ılımlı bir tavır sergilese de altta yatan mantık değişmez. Şöyle yazar: “Yukarıda söylenenler, dilleri veya lehçeleri aceleyle ortadan kaldırmamız ve kullanımlarını yasaklamamız gerektiği anlamına gelmez, bu yanlış ve tehlikeli bir fikirdir … Ayrılıkçılara bahane sağlamak yerine, bunları Farsça’yı zenginleştirmek için kullanmalıyız.”[16] Bu görünüşte hoşgörülü tavır, azınlık dillerini özerk epistemik sistemler olarak tanımak yerine, Farsça’nın prestijini ve kelime dağarcığını zenginleştirmek için birer hammadde olarak kullanmaktadır. Semnani gibi, fonolojik olarak farklı ancak kelime dağarcığı açısından benzer bir Farsça varyantı olan örnekler, kabul edilebilir farklılığın dar sınırlarını ortaya koymaktadır. Sadece Farsça dil ailesinin sınırları içinde kalan varyantlar ulusal dil imgesine kabul edilmektedir. Buna karşılık, bu ailenin dışında kalan Kürtçe gibi diller, örtük olarak meşruiyetini yitirmektedir[17]. Dolayısıyla, dilsel birliğe yaptığı çağrı, tüm Farsça dışı dillerin eğitim ve kamusal yaşamdan dışlanmasını meşrulaştırmak için, derin ideolojik işlevini gizleyen akademik uzmanlığın otoritesiyle örtbas edilmektedir.

Bu asimilasyon mantığı devlet kurumlarıyla sınırlı değildir; aynı zamanda resmi olmayan bilgi üretim biçimlerine, özellikle de devletçi epistemolojileri içselleştiren ve yeniden üreten Farsça sözlük bilimcilerin çalışmalarına da nüfuz etmektedir. Bunun çarpıcı bir örneği, etkili sözlüğü devlet söyleminde bulunan silme mantığını yansıtan Gholam Hussein Sadr-e Afshari’dir. Önsözde, “gezginlerin veya kuyumcuların deyimleri” ve “Yezd veya Kürdistan”da konuşulanlar gibi “bölgesel konuşma kalıpları” da dahil olmak üzere, “meslek odasına özgü” veya “yerelleştirilmiş” dil olarak gördüğü terimleri açıkça hariç tutmaktadır (Sadr-e Afshari 2002: 10). Sadr-e Afshari, çok sayıda Kürt lehçesinin ve köklü bir edebi geleneğin bulunduğu tarihi ve ulus ötesi bir coğrafya olan Kürdistan’ı, mesleki sosyolektler ve küçük Farsça aksanlarla bir araya getirerek, sömürgeleştirilmiş bir ulus ile içsel diyalektik çeşitlilik arasındaki ayrımı ortadan kaldırır. Bu eylem, Kürt dilini önemsizleştirmekle kalmaz, aynı zamanda onu sözlük bilimsel tanıma veya bilimsel araştırmaya layık görmeyerek epistemolojik şiddet uygular. Sadr-e Afshari, bu tür dışlamaları sansür eylemleri olarak sunmak yerine, onları taksonomi ve standardizasyonun tarafsız dilinde çerçevelendirerek, dilbilimsel arındırma için bilimsel bir gerekçe ortaya koyar. Sonuç, Kürtçe ve diğer azınlık dillerinin sistematik olarak silindiği bir sözlük bilimsel rejimdir — açık yasaklar yoluyla değil, Farsça dil üstünlüğünün ideolojik mimarisi içinde onları folklorik veya sapkın biçimlere indirgeyerek.

Sadr-e Afshari’nin dışlamaları ve Ashraf Sadeqi’nin kullandığı sınıflandırma mantığı – önceki bölümde tartışıldığı gibi – sömürge devletinin sözlükbiliminde yerleşik olan daha geniş bir sömürge geleneğini yansıtmaktadır. Bu gelenekte, diller kendi epistemik veya politik terimleriyle tanınmaz, bunun yerine devletçi sınıflandırmalar aracılığıyla filtrelenir. Bu taksonomiler dili iki kategoriye ayırır: resmi ortak dil olan Farsça, medeniyetin ve bilimsel rasyonalitenin tek taşıyıcısı olarak belirlenmiştir – ve “kabilelerin dilleri”, Kürtçe ve diğer azınlık dillerine örtük olarak uygulanan bir terimdir (İran İslam Cumhuriyeti Anayasası’nın 15. ve 19. maddelerinde belirtildiği gibi). Bu epistemik hiyerarşi, akademik söylemde, diller sözde gelişim potansiyellerine göre değerlendirilir. Farsça “bilim ve medeniyetin dili” olarak savunulurken, Kürtçe ve diğer diller, devletçi Fars entelektüellerinin tercih ettiği terminolojiyi kullanırsak, az gelişmiş lehçeler veya “yerel dil” statüsüne indirgenmektedir[18]. Bu çerçeve, marjinalleşmenin etik ve akademik temelini oluşturmaktadır: bu dillerin tam anlamıyla gelişmiş bilgi ve kültür sistemleri olarak statülerini inkâr ederek, egemen gruptan akademisyenler bu dillerin kademeli olarak ortadan kaldırılmasını mümkün kılmaktadır. Arşivleme, folklorleştirme veya egemen dil ailesine dahil etme gibi uygulamalar, bu nedenle koruma veya modernleşme eylemleri olarak gösterilirken, aslında silinmeyi hızlandırmaya hizmet etmektedir. Jakoben ve homojenleştirici milliyetçiliğe dayanan bu epistemolojik rejim, dilsel çeşitliliği ulusal birliğin bir tehdidi olarak görür ve asimilasyonu sadece siyasi bir hedef değil, aynı zamanda medeniyet için bir gereklilik haline getirirHem Sadr-e Afshri’nin gerekçeleri hem de Ashraf Sadeqi’nin (ikincisi önceki bölümde ele alınmıştır) gerekçeleri, dillerin devletin resmi sınıflandırmasına göre çerçevelendirildiği devletçi sözlükbilim içindeki daha geniş bir sömürge geleneğini yansıtmaktadır: ya “tüm İranlıların ortak dili” ya da “kabilelerin dilleri” olarak (İran İslam Cumhuriyeti Anayasası’nın 15. ve 19. maddeleri). Akademik söylem, dilleri sözde gelişim potansiyellerine göre çerçeveleyerek bu ikilemi yansıtmaktadır: devlet dili “bilim ve medeniyetin dili” olarak etiketlenirken, diğerleri “ilkel” çeşitler olarak reddedilmekte ve devletçi Fars entelektüellerinin ifade ettiği gibi “Farsça’nın yerel lehçelerinin gerçekleri”ne indirgenmektedir. Bu ikilik, azınlık dillerini ortadan kaldırmak için epistemolojik, etik ve akademik temeller oluşturur. Bu dilleri gelişmemiş veya egemen dilin basit uzantıları olarak sınıflandırarak, egemen ulusun akademisyenleri, bu dillerin nihai olarak marjinalleşmesini veya ortadan kaldırılmasını kolaylaştırır. Bu dilleri arşivlemek, asimile etmek veya egemen dil ailesine entegre etmek gibi stratejiler, bu ortadan kaldırma sürecini hızlandırır. Jakoben ve homojenleştirici milliyetçiliğe dayanan bu zihniyet, dilsel çeşitliliği varoluşsal bir tehdit olarak görür ve bu dillerin asimilasyonunu sadece bir hedef değil, dilsel ve kültürel üstünlüğü korumak için bir zorunluluk haline getirir. Bu uygulamalar, devletçi akademisyenlerin azınlık dillerini bastırmak veya ortadan kaldırmak için tasarlanmış politikaları sadece haklı çıkarmadıklarını sıklıkla desteklediklerini de ortaya koymaktadır. Bu akademisyenler genellikle bu politikaların etiği hakkında değil, etkinlikleri ve erişimleri hakkında endişelerini dile getirmektedirler. Yazılarında, özellikle ezilen ulusların ve dillerinin kaderini tartışırken, marjinalleştirilmiş sesler sistematik olarak dışlanmaktadır. Böylece hem konuşmacı hem de dinleyici, epistemik sınırlar içinde hapsolmuş durumdadır, devlet, egemen gücün sesini öncelikli kılan tek dilli bir söylemde bulunur. Bu söylemsel rejim içinde, devlet ve onun entelektüel aygıtı, “öteki”nin dillerini ve kültürlerini konuşma, sınıflandırma, silme ve tanımlama konusunda münhasır hak iddia eder. Bu epistemik şiddetin temel araçlarından biri, devlet tarafından onaylanan sözlüktür. Bu sözlük, kelimelerin seçici yorumlanması yoluyla ideolojik silmeyi kodlar ve dilbilimsel anlamı egemen siyasi ve etnik gündemle uyumlu hale getirir. Tahran Üniversitesi’nden Hamid Hamidi gibi seçkin kurumların profesörleri, “Farsça, hem 2000 Uluslararası Ana Dil Günü bildirisi ve kararının içeriği ve varlık nedeni hem de tarihsel açıdan İranlıların ana dilidir” diyerek bunu pekiştirir[19].

Bu tür beyanlar, resmi dili tüm vatandaşların tek ve evrensel dilsel kimliği olarak doğallaştırmayı amaçlayan daha geniş bir devletçi söylemin parçasıdır[20]. Von Busekist’in (2006: 12) açıkladığı gibi, bu hakimiyeti kolaylaştıran kurumsal zorlama kasıtlı olarak gizlenmektedir: “Dil ile topluluk arasındaki bağı doğal hale getiren eserler gizlenir” ve “dil tek tip, ortak, kendisiyle özdeş ve herkes için aynı olarak sunulursa, kısıtlama daha da silinir.” İran ve Türkiye gibi bağlamlarda, bu strateji dilsel birliğin yanılsamasını oluştururken, bu birliği mümkün kılan şiddet içeren altyapıyı silmektedir.

Susturulanların Arşivi: Kürtçe Sözlük Bilim 

Devletlerin Kürtçe öğretimi ve öğrenimine yönelik düşmanlıkları, özellikle önceki nesil Kürt sözlük bilimcileri için yıkıcı sonuçlar doğurdu. Devletin devlet dışı dillerde eğitim yasağı — hem Farsça hem de Türkçe politikalarının temel stratejisi — 20. yüzyılın büyük bir bölümünde Kürtçeyi derinden etkiledi. Bu baskı, Kürt sözlük bilimcilere yalnızca yerel aksanları ve lehçeleri kaydetmek gibi devasa bir görev yükledi; bu zorluk, son on yıllara kadar dili çok katmanlı bir diglossiaya hapsetti. Michael Chyet, vurgulayarak Kurdistan’ın kurumsal ve eğitsel engeller nedeniyle yerelleşmesi üzerine, “Kürtçe sözlükbilimin, mevcut tüm sözlüklerden elde edilen verileri tek bir büyük sözlükte derlemekle ilgili bir mesele değildir” (Chyet 1998: 109) demiştir. Son on yıllara kadar, birçok sözlükbilimci “sadece bir bölgenin kelime dağarcığıyla uğraşmak zorunda kalıyordu – bu durum, esas olarak lehçe coğrafyası açısından bir avantajdı. Sadece yeni sözlük bilimciler modern gazetecilik kelime dağarcığını ele almıştır” (Chyet 1998).

Kürtçe gibi tehdit altındaki diller için, sözlükler dilsel kaosu azaltmak ve iletişim ortamını yapılandırmak için çok önemlidir. Sözlükler, bir ulusun dilsel arşivini oluşturan dilsel ortamları, dünya görüşlerini ve temel bağlamları belgeler ve korur, çünkü dil topluluğu olarak topluluğun hayatta kalması bunlara bağlıdır. Ulus devlet çağında, toplumsal varoluş doğası gereği politik bir nitelik taşır. Ancak von Busekist’in de belirttiği gibi, “Politika, politik davranışın ön koşulu olan logoların içinde ve yardımıyla yürütülür” (2006: 2). Bu nedenle, sözlükbilim sadece bir ulusun kültürel ve tarihsel hafızasının yönlerini yakalamakla kalmaz, aynı zamanda dilbilimsel bilgiyi sistematik hale getirerek iletişim evrenini korur. Bu süreç, bilgiyi sınıflandırmalar ve gerekliliklerle karakterize edilen organize bir forma dönüştürür. Ulusal sözlükler, dilbilimsel değişiklikleri ve gelişmeleri belgeleyerek, aynı zamanda ortak anlamlar ve kültürel özellikler oluşturarak çok önemli araçlar haline gelir.

Bu bağlamda, Kürt milliyetçiliğinin öncüleri, Kürtlerin siyasi yaşamı ile dilsel mirasları arasındaki derin bağı fark etmişlerdir. Kürt ana diline ilişkin bu bakış açısı, 20. yüzyılın başlarında en önde gelen Kürt din alimlerinden biri olmasına rağmen Osmanlı halifesi tarafından akıl hastanesine gönderilen Mela Said Kurdi’nin (Nursi olarak da bilinir) yazılarında canlı bir şekilde yansıtılmıştır (bkz. Nursi 2009). Nursi, çağdaşlarını ana dillerini ihmal ettikleri için eleştirmiş ve Kürt ulusal kimliğinin korunmasında ana dilin temel rolünü vurgulamıştır: “Ana dil denen şey, ulusal duyguların tezahürüdür, bereketli edebiyat ağacının meyvesidir, geçim kaynağıdır ve bilgi edinme ve [bilimsel] ilerlemenin sembolüdür” (Nursi 2009: 507). Ayrıca döneminin önemli bir edebiyatçısı olan Kuzey Kürdistanlı Mutkili Xelil Xeyalî’yi Kürt diline yaptığı katkılardan dolayı “ulusal bağlılığın simgesi” olarak övdü (Nursi 2009)Xelil Xeyalî’nin Kürtçe sözlük derleme çabaları, bu çalışmada ele alınan dilin korunması temasını örneklemektedir. Onun çalışmaları, 17. yüzyıla kadar uzanan ve ünlü Kürt şair Ehmedi Xani gibi önemli şahsiyetlerin katkılarıyla şekillenen Kürt sözlükbiliminin daha geniş tarihsel sürecini yansıtmaktadır. Ehmedi Xani, Nûbihara Pîçûkan (‘Küçüklerin Yeni Baharı’) (1650–1651) adlı eserin yazarıdır. Bu, Kürtlerin dilin korunmasına olan kalıcı bağlılığını göstermektedir (Işık 2015: 156–157). Chamanara ve diğerlerine göre (baskıda), Kürt sözlükbilim faaliyetlerinin en eski örneklerinden biri Ehmedi Xani’nin 17. yüzyılda yazdığı kafiyeli Kürtçe Arapça sözlük olarak Nûbihar, geleneksel okullardaki Kürt çocuklara yardımcı olmayı amaçlamaktaydı. Bir asır sonra, Maurizio Garzoni’nin Grammatica e Vocabolario della Lingua Kurda (1787) adlı eseri – misyonerlerin desteğiyle derlenen – Kuzey Kürtçesinin  sözlükbiliminin temellerini attı. 19. yüzyılda, Jaba ve Justi’nin Dictionnaire Kurde–Français (1879) ve Yusuf Ziyaeddin Paşa’nın Kürtçe-Arapça sözlüğü (1892–93) gibi çok dilli sözlüklerle daha da gelişti. Her iki sözlük de imparatorluk ve oryantalist çerçeveler içinde Kürtçe kelime dağarcığını belgelemekte kritik öneme sahipti (Chamanara ve diğerleri, baskı aşamasında).

Kürtçe sözlüklerin ulusal projeler olarak üretilmesi, 19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında, Osmanlı bağlamında yükselen milliyetçi özlemler ve devletin dayattığı dil baskısına karşı direniş etkisiyle, bazı Kürt entelektüeller arasında aciliyet kazanmıştır. Bu dönemde Osmanlı arşiv kayıtları, halife ve İslam birliğinin savunucusu II. Abdülhamid’in, Osmanlı devletinin bütünlüğüne bir tehdit olarak gördüğü Kürtçe sözlüklerin ve dini metinlerin, daha önce izin verilmiş olanlar da dahil olmak üzere, yayınlanmasını yasakladığını ortaya koymaktadır (BOA, DH.MKT, Dosya No. 1097, Gömlek No. 41, 15/Ca/1324 [08.07.1906]; BOA, Y.PRK.MF, Dosya No. 5, Gömlek No. 32, 29/Z/1325 [02.02.1908]). Kürt dilinin bastırılması, II. Abdülhamid döneminden sonra daha da yoğunlaştı. Xelil Xeyalî’nin sembolik hikayesi bunun bir örneğidir. Ziya Gökalp ile iş birliği yapan Xeyalî, Kürtçe sözlük derleme görevini üstlendi. Ancak 1909’dan sonra Gökalp, Kürt kökenlerini terk ederek Türk milliyetçiliğini benimsemiş ve bunun yerine Türk olmayan toplulukların asimilasyonuna odaklanmıştı. Bu ideolojik değişimden sonra Kürt mirasını reddettiğinin bir işareti olarak Gökalp, Xeyali’ye Diyarbakır’daki sözlük projesinin kaybolduğunu bildirdi – bu iddia, Kürt dilini ve kimliğini silmek için daha geniş milliyetçi gündemi simgeliyordu (Zinar 1991: 30). Bu dönüm noktası, bu çalkantılı dönemde hâkim milliyetçi ideolojiler ile Kürtlerin dilsel ve kültürel hayatta kalma mücadeleleri arasındaki önemli çatışmayı vurgulamaktadır.

Bu süregelen mücadelede dört devlette kimliklerini korumaya çalıştıkları için Kürtler ulusal ordular da dahil olmak üzere devlet kurumlarıyla sık sık çatışmaya girmişlerdir (Kia 1998: 21; Soleimani 2024; Soleimani ve Osmanzadeh 2022). Sözlükbilimin bu daha geniş rolüne dayanarak, özellikle Kürtçe sözlükler, Kürdistan’da egemen dillerin sömürgeci öyküleri ve gerekçelerine meydan okumuş ve tek sesli alanlarını etkili bir şekilde bozmuştur. Bu sözlükler, Kürt halkının devletin dayattığı dilleri benimsemeyi reddetmesinin meşruiyetini somutlaştıran bir direniş arşivi işlevi görmektedir. Bu sözlükler, Kürtlerin günlük yaşamda bu egemen dilleri kullanmaya istekli veya kararlı olduklarına dair resmi iddialara karşı çıkmıştır. Resmi olmayan birer arşiv olarak, Kürtçenin kalıcılığını ve önemini belgelemiş, aynı zamanda devlet dillerinin iddia edilen doğal üstünlüğünü veya meşruiyetini reddetmiştir.

20. yüzyılın başlarında ve ortalarında, Kürt entelektüellerin ana dillerine modern filolojik yöntemler uygulamaya başlamasıyla belirleyici bir değişim meydana gelmiştir. Bu geçişin merkezinde, C. J. Edmonds’un  “ kendi dilinin analizine Avrupa bilim anlayışının yöntemlerini uygulayan Kürdistan’da doğup büyüyen ilk Kürt bilim insanı” Güney Kürdistanlı Tawfiq Wahbi bulunmaktaydı. (Yüksel’den alıntılanmıştır 2023a, 2023b: 415).

Wahbi’nin C. J. Edmonds ile birlikte yazdığı Kürtçe-İngilizce Sözlük (1966), MacKenzie tarafından “mükemmel” olarak nitelendirildi ve modern Kürtçe sözlükbiliminde bir dönüm noktası oldu (MacKenzie 1967: 413). Wahbi ayrıca, Kürtçe için Latin alfabesine dayalı bir yazı sistemi tasarlamak üzere Celadet Bedirxan (Kuzey Kürdistan’ın önde gelen isimlerinden biri) ile kısa süreli bir iş birliği yaptı. Bu önemli reform, Hawar dergisinde belgelendi (Yüksel 2023a, 2023b). Bu dönemde, dil reformu ve alfabe standardizasyonunu destekleyen Pîremêrd (Güney Kürdistan’dan) ve Celadet Bedirxan gibi isimler de katkıda bulundu. Batı Kürdistan’ın ünlü şairi ve siyasi aktivisti Cegerxwîn, 1958’de Kürtçe Bölümü’nün kurulmasının ardından Bağdat Üniversitesi’nde Kurmancî öğreterek Kürtçeyi daha da kurumsallaştırdı (Yüksel 2023a, 2023b).

Sonraki yıllarda, Kuzey Kürdistan bağlamında Mehmed Emin Bozarslan (1934 doğumlu) Kürt sözlükbilimi ve dil aktivizminde öncü bir figür olarak ortaya çıktı. 1968’de Türkiye’deki ilk Kürtçe okuma kitabı olan Alfabeyê yayınladı ve bu nedenle dört ay hapis cezasına çarptırıldı ve kitap yasaklandı (Yüksel 2009). Bu baskıya rağmen Bozarslan sürgünde entelektüel çalışmalarına devam etti. 1979 yılında İsveç’e taşındıktan sonra. Orada, Kürtçe materyallerin yeniden canlandırılması, korunması ve yaygınlaştırılmasında önemli bir rol oynadı. 2011 ile 2021 yılları arasında, yaklaşık 4.000 sayfadan oluşan dört ciltlik bir Kürtçe sözlük derledi ve tamamladı (Yüksel 2023a, 2023b: 417–418) – bu, Kuzey Kürtçesi (Kurmancî) sözlükbiliminde muazzam bir başarıdır. Wahbi ve Bozarslan’ın Bağdat, Oxford, İstanbul ve Uppsala’dan yazarak hayatlarını birkaç nesil ve coğrafyaya yayılan Kürtçe dilinin yeniden canlandırılmasına adamış olmaları, Kürt dilinin direnişinin ulus ötesi niteliğini ve onların bilimsel bağlılıklarını belirleyen ortak aciliyeti vurgulamaktadır.

1991 yılında zamansız ölümünden önce Kürt sözlükbilimine en önemli katkılarda bulunanlardan biri, şair ve sözlük bilimci olarak çalışmalarıyla Orta Kürtçeye derin bir etki bırakan Hejar (Doğu Kürdistanlı Abdurrahman Sharafkandi) idi. Kürtçe, Arapça ve Farsça’yı akıcı bir şekilde konuşan Hejar, Kuran’ı Kürtçeye çevirdi. Bu, Kürt entelektüellerin sık sık vurguladığı gibi, kutsal metni Kürtçe edebi ritim, sözdizimi ve deyimsel ifadelerle zenginleştirerek “Kürtleştiren olağanüstü bir dilbilimsel ve kültürel öneme sahip bir eylemdi.[21] Dilbilimsel yeteneğini göstermek için ustalığına gelince, Hejar’ın Avicenna’nın al-Qanun fi al-Tibb adlı eserini Farsçaya da çevirdiğini belirtmek yeterlidir — bu, özellikle Avicenna’nın kendi ana diline bu metni çevirme girişiminin daha önce hiç yapılmamış olduğu düşünüldüğünde, dikkate değer bir başarıdır. Onun en kalıcı sözlük bilimsel katkısı, Chamanara ve diğerleri (baskıda) tarafından haklı olarak bu alandaki bir dönüm noktası olarak tanımlanan Kürtçe-Farsça sözlük Hen-bane Borîne (1990) dir. Sözlük, Kürt çevrelerinde yoğun bir akademik tartışma başlattı ve Sirwe dergisinin sözcük boşlukları ve girişlerin iyileştirilmesi konusuna bir bölüm ayırmasına neden oldu. Bu ilgi, Hasanzadeh (1995), Gerdîgalanî (2010) ve Nahîd (2011) gibi akademisyenlerin daha fazla çaba sarf etmesihususunda ilham oldu. Henbane Borîne böylece gelecekteki Orta Kürtçe sözlükbilim için hem pratik hem de teorik bir çerçeve oluşturmuştur.

Zebîhî (1977), Navvazadeh (2001) ve Celîliyan (hepsi Doğu Kürdistan’dan) gibi önde gelen dilbilimciler ve Kürt edebiyatçılarının eserlerinin yanı sıra — Kurdika projesi Güney Kürtçede muazzam bir çaba niteliğindedir — Hejar’ın sözlüğü, devam eden Kürt dilinin standartlaştırılması ve korunması projesinde temel niteliğini korumaktadır (Chamanara ve diğerleri, basımda). 1980'lerden itibaren Kürt edebiyatında önemli ilerlemeler kaydedildi. Bunda Hejarinki gibi öncü eserlerin yanı sıra Kürtlerin Batı ülkelerine kitlesel göçü ve yarı özerk bir Güney Kürdistan'ın ortaya çıkışı etkili oldu. Yakında yayınlanacak bir çalışmaya göre (Chamanara ve ark. basımda), 1980’den bu yana 120’den fazla Kürtçe sözlük yayınlanmış veya yeniden yayınlanmıştır (Tablo 1 ve 2). Bunlar arasında elektronik formatlar (Ahmadi ve ark. 2019; Azin ve Ahmadi 2021), iki dilli eserler (Ahmed ve Omer 2017), çok dilli sözlükler (Blau 1965; Chyet 1998) ve Zazaki, Kuzey ve Güney Kürtçe, Hawrami/Gorani ve Laki dillerinde çok sayıda tek dilli sözlükler (Chamanara ve ark. baskı aşamasında) bulunmaktadır.

Tablo 1: 1990’dan bu yana Kürtçe sözlüklerin genel görünümü: Kürtçe → Kürtçe (tek dilli) (bu tablolarda sunulan veriler tamamen Chamanara ve diğerleri tarafından baskı aşamasında olan “Kürtçe Sözlükbilimi” adlı çığır açıcı esere dayanmaktadır).

 

Kürtçe çeşidi

110

Kuzey Kürtçesi

24

Orta Kürtçe

10

Güney Kürtçesi

2

Zazaki

2

Gorani/Hawrami

3

Laki (LK)

0

Toplam

41

  

Tablo 2: 1990’dan beri yayınlanan Kürtçe sözlüklerin genel görünümü: Kürtçe → Diğer diller (belirtilmiş).

 

Çeşit → diğer diller

“Diğer” dillerin kapsamı

Kuzey Kürtçesi→ diğer

50  (İngilizce, Türkçe, Arapça, Farsça, Fransızca, Almanca, Rusça, Hollandaca, İsveççe, Esperanto)

Orta Kürtçe → diğer

20 (İngilizce, Arapça, Farsça, Fransızca, Rusça, Pehlevice, Hollandaca)

Güney Kürtçesi→ diğer

5 (Arapça, Frasça)

Zazaki→ diğer

10 (Türkçe, İngilizce, Almanca)

Laki→ diğer

3 (Farsça)

Gorani/Hawrami → diğer

0

Toplam

88

 

Kürt sözlükbilimine son dönemde yapılan en önemli katkılar arasında – ki bu çalışmamda her ikisini de kapsamlı bir şekilde inceledim – Pazar: Kürt Renkleri Ansiklopedisi (Pazar: Ferhengi İnsayklopîki Rengî Kurdî) ve Mukriyan Sözlü Sözlüğü (Ferhengî Zareki Mukriyan) yer almaktadır. Saygın kadın sözlükbilimci Sahar Mue’izzi’nin dokuz ciltlik devasa eseri Pazar, tamamen Kürtçe’deki renklerin isimlerine ve sembolik boyutlarına adanmıştır.

Mue’izzi’nin ansiklopedik çalışması, dilbilimsel analiz ile kültürel göstergebilimin nadir görülen ve derin bir birleşimini sunmakta ve hem bilimsel titizliği hem de özgünlüğü ile öne çıkmaktadır. Onun öncü katkısı, dilbilimsel analiz ile kültürel göstergebilimin vazgeçilmez birleşimini teyit etmektedir. Mue’izzi’nin ansiklopedik çalışması, dilbilimsel analiz ve kültürel göstergebilimin nadir ve derin bir birleşimini sunarak, hem bilimsel titizliği hem de özgünlüğü ile öne çıkmaktadır. Onun öncü katkısı, yenilikçi ve derinlemesine bağlamsal araştırmalar yoluyla Kürt dili ve mirasının zenginliğini korumada kadın akademisyenlerin vazgeçilmez rolünü teyit etmektedir.

Bir başka anıtsal katkı ise Salah Payanyiani’nin Oral Dictionary of Mukriyan (Mukriyan Sözlü Sözlüğü) bugüne kadar gerçekleştirilmiş en kapsamlı Kürt sözlükbilimsel çalışmalardan biri olan hacimli bir projedir. Başlığı, Mukriyan bölgesi (Doğu Kürdistan), Sorani lehçesi ve konuşma diline odaklandığını düşündürse de bu çalışma bu sınırları çok aşmaktadır. Günlük konuşma dilinden yüksek resmi Kürtçeye kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan bu çalışma, dilin tüm ifade gücünü yansıtmaktadır. Daha önceki sözlüklerden, şiirlerden ve şarkı sözlerinden yararlanan Oral Dictionary (Sözlü Sözlük), romanlar da dahil olmak üzere çeşitli edebi türleri de içermektedir (Mahmoudzadeh 2011: 3). Bunun çarpıcı bir örneği, 660 alt girişi içeren “âv” (su) kelimesinin girişidir. Bu girdiler, isimler, sıfatlar, fiil formları ve gelenekler, şifa uygulamaları, atasözleri, benzetmeler, bilmeceler, şarkılar, oyunlar, hakaretler, yeminler ve dualara yapılan atıfları kapsar ve suyun Kürt kültürel yaşamındaki sözcesel ve sembolik varlığının derinliğini gösterir (Payanyani 2007, cilt 1) 

1978 yılında Doğu Kürdistan’da doğan Payanyani, yaklaşık yirmi sekiz yılını Kürt dili ve kültürünün incelenmesi ve belgelenmesine adamış ve modern Kürt sözlükbiliminde önde gelen bir isim haline gelmiştir. Kapsamlı saha araştırmaları ve sürekli kültürel katılımlara dayanan çalışmaları, bir dizi etkili yayının ortaya çıkmasını sağlamış ve bu yayınlar birlikte kapsamlı bir kültür arşivi oluşturmuştur. Bunların başında, Kürt edebiyatı, şiiri, sözlü gelenekleri ve kadınların ifadeleri ve folklora ayrılmış bölümler de dahil olmak üzere sosyal uygulamalar yer alır. Payanyani’nin titiz metodolojisi – sözlü ve yazılı materyalleri toplamak, transkribe etmek ve bağlamsallaştırmak – Kürt halkının dilsel zenginliğini ve kültürel kimliğini koruyup Kürt sözlükbilimini önemli ölçüde ilerletirken, Kürt mirasına ilişkin bilimsel anlayışı da derinleştiriyor[22]. On beş ciltlik sözlüğe ek olarak, Mukriyan sözlü geleneği üzerine iki cilt, bölgesel masalları yeniden anlatan beş çocuk kitabı, kadınların bölgeye özgü kelime dağarcığına adanmış bir sözlük ve yemek kültürü ve geleneksel giyim üzerine tematik ciltler de yayınlanmıştır[23].

Oral Dictionary of Mukriyan’ı (Mukriyan Sözlü Sözlüğü) ayıran özellik, kapsamlı dilbilimsel ve etnografik araştırmalardır. Kürt akademisyen Rahbar Mahmoudzadeh’in belirttiği gibi, sözlük kelimelerin kökenini ve etimolojisini olağanüstü bir kültürel derinlik ve incelikle izlemektedir (Mahmoudzadeh 2011: 1)[24]  Bu bakımdan, antropolog Bruna Franchetto’nun anlamlı dil belgeleme için gerekli gördüğü türden bir sözlükbilim çalışmasına örnek teşkil etmektedir: “Daha geniş hedef sadece metinleri ve sözcük veritabanını toplamak değil, aynı zamanda konuşma topluluğunun kültürel mirasını sunmak ve korumaksa, etnografik bilgiler dilbilimsel verilerle ve bunların açıklamaları ve analizleriyle bağlantılı olmalıdır” (Franchetto 2006: 183). Sözlükleri sosyal, şiirsel ve müzikal bağlamlarına yerleştirerek, The Oral Dictionary of Mukriyan sözlüğü, Kürt sözlükbiliminde nadiren görülen bir kültürel ve bilimsel duyarlılık düzeyini göstermektedir. Salah Payanyani, 28 yılını bu eserin titiz bir şekilde derlenmesine adamıştır – bu, ampirik saha araştırmaları ve kültürel katılımdan kaynaklanan muazzam bir çabadır (Payanyani ile röportaj). Bu alanda, kapsamı, kültürel karmaşıklığı ve metodolojik yenilikçiliği ile rekabet edebilecek çok az çalışma vardır (Mahmoudzadeh 2011: 3). Payaniyani (2020, cilt 10: 1–2), “Ajam”(Acem veya “Hajam”, özellikle Farslar olmak üzere Kürt olmayan Şii topluluklara yaygın olarak uygulanan bir terim) hakkındaki kapsamlı yazısında, Kürt kimliğinin uzun zamandır hem Ajam (Farslar) hem de Romi (Türkler) ile nasıl zıtlık içinde dile getirildiğini gösteren zengin bir Kürt deyimsel ifadeler, baladlar ve atasözleri külliyatı bir araya getiriyor. Bu yerel materyaller, siyasi ve tarihi deneyimleri anlatmaktan daha fazlasını yapar; Kürtlerin “ahlaki açıdan dürüst ve dinî açıdan otantik” göründüğü, imparatorlukluktaki diğerlerinin algılanan ikiyüzlülüğü veya vahşetine karşı bir ahlaki coğrafya inşa ederler. Ajam rewş û dînê xwe wenda kir (“Ajam yolunu ve dinini kaybetmiştir”) gibi ifadeler ve “Romi geliyor derlerse bahçe dikeceksin; Hajam (Acem) geliyor derlerse fırında ekmek bırakacaksın” atasözü, Osmanlı ve İran yönetimlerindeki farklı muamelenin toplumsal hafızasını canlı tutuyor. “Hemzaghay Mangur’un Baladı” (1880 Kürt ayaklanmasının önde gelen komutanını anlatan) ve “Hama Rashid’in Baladı” gibi baladlarda da Ajam güçlerini yıkım temsilcileri olarak tasvir ederken, Kürt direnişini ve yerel liderliği yüceltir. Birlikte ele alındığında, bu sözlü gelenekler tarihsel hafızanın ve etik farklılaşmanın yerel bir arşiv işlevi görür ve Kürtlüğü imparatorluklar istilasına karşı süregelen direnişin anlatısına yerleştirir (Payanyani 2020, cilt 10: 1–2).

Başka bir şarkıda ise, İran devleti, Kürtlerle özdeşleştirilen yumuşak kuzey rüzgârı (zryan) ile tezat oluşturan sert güney rüzgârı (shamal) metaforuyla alegorize edilmektedir – “Yumuşak rüzgar Kürtlere, fırtına ise Hajamlara aittir” – bu da siyasi şiddetin çevresel bir ahlakileştirilmesini ima etmektedir. Bu ifadeler etnik sınırları belirlemekten daha fazlasını yapar; Kürtlüğü, Fars ve Türk imparatorluklarına karşı hem etnik-dilbilimsel hem de ahlaki-dini bir karşıtlık olarak konumlandırır (Payanyani 2020, cilt 10: 1–2). Bu tür yerel yapılar, yirminci yüzyılın başlarındaki Kürt milliyetçi hareketlerinin, özellikle Simko Şikakî önderliğindeki hareketlerin tarihsel anlatılarıyla örtüşmektedir. Bu hareketlerde Ajam, sadece Fars kimliğini değil, özellikle Kürt olmayan Şiiliği ifade etmekteydi ve böylece siyasi ve mezhepsel ötekiliğin ikili eksenini işaret etmekteydi (Soleimani 2017: 956–957). Ancak Payanyani’nin metinleri, sözlü aktarım ve yerel hafızaya dayanan daha sağlam bir bakış açısı sunarak, Kürtlüğün uzun süredir kendi ahlaki ve sembolik evreninin merkezinde yer aldığını, Ajamlık ve Romiliği ise çevresel, tehditkâr ve genellikle şiddet içeren olarak gösterdiğini ortaya koymaktadır. Böylece, tarihsel olarak Kürtleri Pers merkezli bir medeniyet düzeni içinde medeniyetsiz kabile çevresi olarak tasvir eden Farsça sözlükbilimindeki uzun süredir var olan mecazları söylemsel olarak tersine çevirmektedir.

Bu sözlüğü gerçekten benzersiz kılan, sadece kapsamlı içeriği değil, aynı zamanda Payanyani’nin kullandığı yenilikçi metodolojidir – özellikle de günümüz yaşamını yansıtmayan kelime ve ifadelerin ele alınışında. Birçok deyim ve terimin ya dönüştüğünü ya da orijinal anlamlarını yitirdiğinin farkında olan Payanyani, bunların sosyo-politik, tarihi, dini ve ekonomik köklerini araştırarak zengin bir bağlamsal anlayış sunar. Özellikle Mukriyan bölgesine özgü bir kadın geleneği olan Kürt müzik türü Ballore gibi kültürel formlar için açıklayıcı bir çerçeve geliştirerek, daha önce hiç bulunmayan referanslar yaratmıştır (Payanyani ile röportaj). Bu sözcüksel derinlik, sözlüğü basit bir sözlükten… sözlü dil koleksiyonundan Kürt kültürel bilgisinin ansiklopedik bir arşivi haline getirerek, örneğin Kürt toplumunda suyun çok yönlü önemini yakalamıştır (Mahmoudzadeh 2011: 3).

The Oral Dictionary of Mukriyan’ın (Mukriyan Sözlü Sözlüğü) önemini tam olarak kavrayabilmek için, onu çağdaş dil belgeleme kuramı çerçevesinde ele almak gerekir. Himmelmann (2006: 10) vurguladığı gibi, sağlam bir sözcük veritabanı sadece kelimelerin biçimsel ve anlamsal özelliklerini açıklığa kavuşturmakla kalmaz, aynı zamanda onların daha geniş sosyo-tarihsel, kültürel ve işlevsel boyutlarına da erişim sağlar. Oral Dictionary (Sözlü Sözlük), zengin kültürel, edebi ve sosyal bağlamlara gömülü ayrıntılı sözcük girişleri sunarak bu ikili görevi olağanüstü bir titizlikle yerine getirir. Böylelikle, Himmelmann’ın etkili belgeleme kriterlerini, özellikle de “meta veri ve aparat” olarak adlandırdığı, dili yaşanmış deneyimlere dayandıran bağlamsal materyalleri (2006: 11) içermesi kriterini karşılar. Sözlü anlatılar, şiir, müzik gelenekleri ve modern edebi türlerden yararlanan sözlük, katmanlı bir etno-dilbilimsel arşiv oluşturur.

Payanyani’nin Ajam hakkındaki yazısında da gösterildiği gibi, bu metodolojik yönelim, kültürel bilginin korunması için sözlü edebiyat ve konuşma olaylarının belgelenmesini vurgulayan dilbilimsel antropolojik Boasian geleneği ile uyumludur (Himmelmann 2006: 14). Kürt bağlamında, bu yaklaşım özel bir aciliyet kazanmaktadır. Kürt dili, uzun süredir egemen devlet dilleri olan Türkçe, Farsça ve Arapça tarafından sistematik bir baskıya maruz kalmaktadır. Bu diller, azınlık dillerini yerinden eden rolleri nedeniyle genellikle “katil diller” olarak adlandırılır. Bu açıdan, The Oral Dictionary of Mukriyan sadece bir referans eseri değildir; Kürtlerin kolektif hafızasını ve kültürel egemenliğini koruyan, canlandıran ve ortaya koyan canlı bir arşiv işlevi görür. Bu gergin dilsel ortamda, sözlük geleneksel sözlükbilimin kapsamını aşarak, her bir sözcük girdisinin sembolik, sosyal ve tarihsel anlamını indeksleyen bir kültür arşivi işlevi görmektedir. Ong’un (1982) savunduğu gibi, okuma yazma bilmeyen veya yarı okuryazar topluluklarda sözlü geleneklerin belgelenmesi – özellikle de kendi dillerinde – sadece bilgiyi korumakla kalmaz aynı zamanda bu bilginin erişilme, aktarılma ve hayal edilme biçimini de dönüştürür. Bu görüş, ana dilde resmî eğitimin sürekli olarak reddedildiği Kürdistan’ın dört bölgesindeki Kürt toplulukları için özellikle anlamlıdır.

Sonuçlar

Bu çalışma, Kürt sözlükbilim mücadelesini bağlamsallaştırmakta ve son dönemdeki başarılarının önemini vurgulamaktadır. Son otuz yılda Kürtler, devletin dayattığı kısıtlamalara ve dil miraslarını bastırmaya yönelik sürekli çabalara rağmen sözlükbilim alanında dikkate değer ilerlemeler kaydetmiştir. Bu ilerlemeler, Kürtlerin Batı ülkelerine kitlesel göçü ve yarı özerk Güney Kürdistan’ın yükselişidir – her ikisi de edebi ve dilbilimsel üretim için yeni yollar açmıştır. Bu dönemde, Zazaki, Kuzey ve Güney Kürtçesi, Hawramî/Goranî ve Laki gibi tüm önemli Kürtçe lehçelerinde çok sayıda Kürtçe sözlük elektronik, iki dilli, çok dilli ve tek dilli baskıları dahil olmak üzere çeşitli formatlarda yayınlanmış veya yeniden yayınlanmıştır. Bu eserlerin bazıları belgeleme ötesine geçerek, şarkılar, şiirler ve edebi formlar aracılığıyla Kürtçe sözlüğü koruyan ve yeniden canlandıran, neredeyse etnografik nitelikteki anlatılar olarak işlev görmekte ve bugüne kadar Kürtçe sözlükbilimine yapılan en kapsamlı katkılardan bazılarını temsil etmektedir.

Kürt dilbilimsel çabaları ve dilin kendisi kritik bir güç aracı olarak işlev görürken, dil ve sözlük hakkında yazma eylemi kaçınılmaz olarak siyasi dinamikler tarafından şekillenir. Sözlükbilim, ulusal ve etnik kimlikleri yeniden üretmek için güçlü bir mekanizma olarak işlev görmüş ve iktidar ilişkilerinin karmaşıklıklarıyla derin bir şekilde iç içe geçmiştir. Bununla birlikte, tüm modern sözlük bilimsel çabaların ulusal kimlikleri doğası gereği reddettiği söylenemez, ancak bu tür projeler genellikle dışlama araçları haline gelir. Ancak bu, özellikle İran ve Türkiye gibi egemen devletler tarafından sürdürülen dışlayıcı söylemlere gömülü olduğunda kesinlikle böyledir. Bu devletçi söylemler, Kürt kültürü ve dilinin özerkliğini reddeden tek tip anlatılar dayatmaktadır. Bu tür uygulamalar, Kürt kimliğini ikincil konuma indirgemekte veya silmekte, Türk ve Fars devlet anlatılarıyla uyumlu hegemonik ideolojileri pekiştirmektedir.

Bir sözlük, metinsel bir eser olarak, sosyo-politik bağlamının kültürel, dilbilimsel ve iktidar dinamiklerini hem yansıtır hem de yeniden üretir. Teun Van Dijk’in (1990) belirttiği gibi, hiçbir metin izole bir şekilde var olmaz; her zaman daha geniş bir söylem içinde yer alır. Sözlük bilimsel çalışmalar bu nedenle, üretimlerinin ideolojik çerçeveleri tarafından şekillendirilir ve genellikle egemen eğitim sistemlerinin milliyetçi zorunluluklarını yansıtır. Bu çalışmalar sadece dili belgelemekle kalmaz, ideolojik yeniden yapılanmanın ürünleri olan etnografik söylemler aracılığıyla dilbilimsel gerçeklikleri aktif olarak yeniden inşa eder. Milliyetçi çerçeveler içinde çalışan sözlük bilimciler, tarih, dil ve kültür hakkında sorgulanmamış varsayımları sıklıkla benimser ve bunları normatif gerçekler olarak metodolojilerine yerleştirir. Sonuç olarak, ana akım sözlükbilim genellikle egemen ulusların anlatılarını pekiştirir ve epistemolojik temellerini destekleyen milliyetçi ön yargıları nadiren sorgular.

Bu bağlamda, özellikle yayıncılık ve eğitim kurumları aracılığıyla gerçekleştirilen dil standardlaştırma ve kanonlaştırma süreçleri, tarihsel olarak Kürt seslerini marjinalleştirmiş veya çarpıtmıştır. Bu mekanizmalar, Kürt tarihini ya silip yok eden ya da Türkiye ve İran’ın devletçi ideolojilerine uydurmak için yeniden şekillendirilen emperyal mantıklar içinde işler. Kürt dili genellikle kenara itilir, kabileci, arkaik veya ikincil olarak tasvir edilir. Tek dilli devlet politikaları Kürtçeyi daha da bastırmakta dilsel ifadeyi aşındırarak görünürlüğünü ve kültürel meşruiyetini zayıflatmaktadır. Ancak, zorlu kurumsal, siyasi ve bürokratik engellere rağmen, Kürt sözlükbilimi kültürel bir direniş biçimi olarak varlığını sürdürmüş ve hatta gelişmiştir. Kürt sözlükbilimi, dilsel özerkliği geri kazanmak ve egemen ulus devletlerin hegemonik anlatılarına karşı Kürt dili ve kimliğinin epistemik değerini savunmak için hayati bir alan haline gelmiştir.

Bu dinamik, sözlük bilimcilerin dilin silinmesine ve bastırılmasına direndikleri Kürt örneğiyle keskin bir tezat oluşturmaktadır. Kürt sözlükbilimi üretimi, topluluğun dil katliamına karşı dilsel özgürlüğü kazanma mücadelesinin temel taşıdır. Bu sözlükler, dilbilimsel bilgiyi koruyan ve sistematik hale getiren, Kürt dili ve kültürünün hayati öneme sahip depolarıdır. Kürt kimliğinin temelini oluşturan dilsel ortamları, dünya görüşlerini ve temel bağlamları belgelemekte ve topluluğun dil temelli bir kültürel varlık olarak hayatta kalmasını sağlamaktadır. Bilgileri tutarlı ve sistematik çerçeveler halinde düzenleyerek, Kürt sözlükleri dilsel kaosa karşı koymakta ve ortak anlamlar ve kültürel özellikler oluşturarak, devam eden baskı ve silinme ortamında Kürt kimliğini güçlendirmektedir.

Kısacası, Kürt sözlükbilimi, Kürt varlığını egemen asimilasyoncu kültürler içinde sınırlandırmaya çalışan sömürgeci mantığa uygun olarak Türkçe ve Farsça anlatıların kanonlaştırılmasının başarısız olduğunu kanıtlamıştır. Kürt perspektiflerini susturmak ve egemen devlet ideolojilerini pekiştirmek amacıyla hangi seslerin ve hikâyelerin anlatılacağını kontrol etme girişimlerine rağmen, bu anlatılar giderek daha kırılgan hale gelmektedir. Askeriye dahil devlet kurumlarının desteğiyle yüzyıllardır süren çabalara rağmen, Kürtler ezilen bilgilerini görünür kılmayı başarmışlardır. Böyle bir silinmeye direnmek, bu susturma uygulamalarını meşrulaştıran çerçevelere meydan okumayı ve Kürt dili, kültürü ve tarihinin bölgenin dokusunun ayrılmaz bir parçası olarak dahil edilmesini savunmayı gerektirir. Bu anlamda, Kürt sözlük bilimsel çabalar sadece Kürt dilini önemli ölçüde korumuş ve tam bir dil katliamı tehdidini hafifletmiş olmakla kalmamış, aynı zamanda silinme ve egemenlik güçlerine karşı marjinalleştirilmiş bir kimliğin geçerliliğini savunarak daha geniş bir siyasi ve kültürel direnişi somutlaştırmıştır.

Teşekkür: Dr. Metin Yüksel'e, tüm yazıyı iki kez okuyup önemli öneriler sunduğu için minnettarım. Bu öneriler olmasaydı makale şu anki haline gelemezdi. Ayrıca, özellikle 3. Bölüm için vazgeçilmez olan, yayınlanmamış makalelerini benimle paylaşan B. Chamanara, M. L. Chyet ve Z. Naghshbandi'ye de teşekkür ederim. Son olarak, kariyerim boyunca bana verdikleri en yapıcı ve ayrıntılı geri bildirimler için hakemlere ve editörlere içten teşekkürlerimi sunarım.

Kaynakça

Adam, A. & S. A. Kamaruddin. 2024. Power, knowledge, and language hegemony from the perspective of Michel foucault. International Journal of Health, Economics, and Social Sciences (IJHESS) 6(1). 101–108.

Ahmadi, S., H. Hassani & J. P. McCrae. 2019. Towards electronic lexicography for the Kurdish language. In Proceedings of the sixth biennial conference on electronic lexicography (eLex). eLex.

Ahmed, A. Q. & J. A. Omer. 2017. The role of lexicography in enrichment and development of language.

https://www.researchgate.net/publication/335230954_The_Role_of_Lexicography_in_Enrichment_ and_Development_of_Language (accessed 03 March 2025).

Allott, P. 1990. Eunomia: New order for a new world. Oxford: Oxford University Press.

Althusser, L. 2001. Lenin and philosophy and other essays (B. Brewster, Trans.; with a new introduction by F. Jameson). New York, NY: Monthly Review Press. (Original work published 1971)

Arpacık, D. 2024. Beyond language: Kurdish language activism in the face of colonial language governmentality, vol. 125. Berlin, Germany; Boston, MA: Walter de Gruyter GmbH & Co KG.

Arsan, E. 2018. Kurdish broadcasting via state TV in Turkey – Cultural diversity or government’s propaganda machine: The case of TRT 6. Catalan Journal of Communication & Cultural Studies 10(1).

3–24.

Azin, Z. & S. Ahmadi. 2021. Creating an electronic lexicon for the under-resourced southern varieties of Kurdish language. In Proceedings of seventh biennial conference on electronic lexicography (eLex 2021).

Banani, A. 1961. The modernization of Iran, 1921–1941. Stanford, CA: Stanford University Press.

Blau, J. 1965. Dictionnaire kurde-français-anglais (Kurdish-French-English dictionary), vol. 9. Brussels,

Belgium: Publications du Centre pour l’étude des problèmes du monde musulman contemporain.

Chamanara, B., M. L. Chyet & Z. Naghshbandi. (in press) Kurdish lexicography. In J. Sheyholislami (ed.), The Kurdish Oxford handbook. Oxford: Oxford University Press.

Chyet, M. 1998. Kurdish lexicography: A survey and discussion. Iran & the Caucasus 2(1). 109–118.

Elling, R. C. 2013. Minorities in Iran: Nationalism and ethnicity after Khomeini. New York: Palgrave Macmillan.

Fairclough, N. 1993. Discourse and social change (Original work published 1992). Cambridge, UK; Malden, MA: Polity Press.

Fazeli, N. 2006. Politics of culture in Iran: Anthropology, politics and society in the twentieth century. London & New York: Routledge.

Foucault, M. 1980. Truth and power. In C. Gordon (ed.), Power/knowledge: Selected interviews and other writings, 1972–1977, 109–133. New York, NY: Pantheon Books.

Foucault, M. 2005. The order of things; An archaeology of the human sciences. New York and London:

Routledge.

Foucault, M. 2008. Power/knowledge. In S. Seidman & J. C. Alexander (eds.), The new social theory reader, 2nd edn., 73–79. London: Routledge.

Franchetto, B. 2006. Ethnography in language documentation. In J. Gippert, N. P. Himmelmann & U. Mosel (eds.), Essentials of language documentation, 183–213. Berlin: Mouton de Gruyter.

Gautier, G. H. 1996. Dirêjî Kurdî: A lexicographic environment for Kurdish language using 4th Dimension®. Paper presented at the 5th international conference and exhibition on multilingual computing (ICEMCO), London, UK, April 12.

Haraway, D. 1988. Situated knowledges: The science question in feminism and the privilege of partial

perspective. Feminist Studies 14(3). 575–599.

Hassanpour, A., J. Sheyholislami & T. Skutnabb-Kangas. 2012. Introduction: Kurdish: Linguicide, resistance and hope. International Journal of the Sociology of Language 2012(217). 1–18. Haviland, J. B. 2006. Documenting lexical knowledge. In J. Gippert, N. P. Himmelmann & U. Mosel (eds.), Essentials of language documentation, 129–162. Berlin: Mouton de Gruyter.

Himmelmann, N. P. 2006. Language documentation: What is it and what is it good for. Essentials of

Language Documentation 178(1). 1–30.

Houston, C. 2008. Kurdistan: Crafting of national selves. Bloomington & Indianapolis, IN: Indiana University Press.

Işık, Ü. 2015. Lêkolînek li ser ferhengên Kurdî (1655–1990). Anemon 1(3). 155–169.

Kalan, A. 2016. Who’s afraid of multilingual education: Conversations with Tove Skutnabb-Kangas, Jim Cummins, Ajit Mohanty, and Stephen Barry about the Iranian context and beyond. Bristol, England: Multilingual Matters

Kasravi, A. 1944. Ma va Hamsayegan (Our Neighbors and Us). Parchameh-e Haftagi 6(5). 1–5.

Kia, M. 1998. Persian nationalism and the campaign for language purification. Middle Eastern Studies 34(2). 9–36.

Lang, M. J. 2015. Written out of their own story: The rhetorical colonialism of journalistic practice.

Communication Studies 66(1). 85–102.

MacKenzie, D. N. 1967. A Kurdish–English dictionary by Taufiq Wahby and C. J. Edmonds. Bulletin of the School of Oriental and African Studies, University of London 30(2). 412–413.

Mahmoudzadeh, R. 2011. Introduction to The oral dictionary of Mukriyan. S. Payanyani (ed.), Ferhengi Zareki

Mukriyan [The Oral Dictionary of Mukriyan], vol. 3, 1–7. Hewlêr (Erbil), Kurdistan: Mukriyan Publishing house.

Meskoob, S. 1992. Iranian nationality and the Persian language (J. R. Perry, Ed., M. C. Hillmann, Trans.;

Foreword and interview with the author by A. Banuazizi). Washington, DC: Mage Publishers. Na’puti, T. R. 2020. Rhetorical contexts of colonization and decolonization. In J. F. Nussbaum (ed.), Oxford

research encyclopedia of communication. New York, NY: Oxford University Press.

Nursi, Bediüzzaman Said. 2009. İçtimai Dersler [Social Lessons]. Istanbul: Zehra Yayıncılık. Olson, R. 2009. Blood, belief, and ballots: The management of Kurdish nationalism in Turkey, 2007–2009. Costa

Mesa, CA: Mazda Publishers.

Ong, W. J. 1982. Orality and literacy: The technologizing of the word. London: Methuen.

Payanyani, S. 2007. Farhengi zareki Mukriyan (The oral dictionary of Mukriyan) (Valuma 1). Hewler:

Mukriyan Publishing House.

Payanyani, S. 2020. Farhengi zareki Mukriyan (The oral dictionary of Mukriyan) (Valuma 10). Hewler:

Mukriyan Publishing House.

Sadr-e Afshari, Gholam Hussein. 2002. Farhang-e Mo’aser-e Farsi (Contemporary Persian Dictionary), 3rd edn. Tehran: Organization of Press and Publication of the Ministry of Islamic Guidance.

Scott, James C. 1999. Seeing like a state: How certain schemes to improve the human condition have failed. New Haven: Yale University Press.

Sheyholislami, J. 2011. Kurdish identity, discourse, and new media. New York: Palgrave Macmillan.

Soleimani, K. 2016. Islam and competing nationalisms in the Middle East, 1876–1926. New York: Palgrave Macmillan.

Soleimani, K. 2017. The Kurdish image in statist historiography: The case of Simko. Middle Eastern Studies53(6). 949–965.

Soleimani, K. 2024. The immemorial Iranian nation? SchoolColonialism, nationalism, and modern Islamic thought. Contemporary Islam 18(1). 69–86.

Soleimani, K. & A. Mohammadpour. 2019. Can non-Persians speak? The sovereign’s narration of “Iranian identity”. Ethnicities 19(5). 925–947.

Soleimani, Kamal & Davoud Osmanzadeh. 2022. Textualising the ethno-religious sovereign, history,

ethnicity and nationalism in the Perso-Islamic textbooks. Nations and Nationalism 28(3). 1022–1039.

 Spurr, D. 1993. The rhetoric of empire: Colonial discourse in journalism, travel writing, and imperial administration. Durham, NC; London, UK: Duke University Press.

Stuckey, M. E. & J.M. Murphy. 2001. By any other name: Rhetorical colonialism in North America. American Indian Culture and Research Journal 25(4). https://doi.org/10.17953/aicr.25.4.m66w143xm1623704

Van Dijk, T. A. 1990. Social cognition and discourse. In A. Dieckhoff & C. Jaffrelot. Revisiting nationalism: Theories and processes, 144–164. New York: Palgrave Macmillan. von Busekist, A. 2006. The languages of nationalism. In Revisiting nationalism: Theories and processes, 144–164. New York: Palgrave Macmillan US.

Weber, Eugen. 1976. Peasants into Frenchmen: The modernization of rural France, 1870–1914. Stanford, CA: Stanford University Press.

Yarshater, E. 1993. Persian identity in historical perspective. Iranian Studies 26(1–2). 141–142.

Yüksel, M. 2009. A revolutionary Kurdish Mullah from Turkey: Mehmed Emin Bozarslan and his intellectual evolution. The Muslim World 99(2). 356–380.

Yüksel, M. 2023a. Tackling the divide in the Kurdish language: Autoethnographic reflections and research at the Zheen Center. Kurdish Studies Journal 1(1–2). 229–254.

Yüksel, M. 2023b. Tawfiq Wahbi and the reform of the Kurdish language in contact zones. Archiv orientální 91(3). 403–421.

Zinar, S. (Kadri Cemil). 1991. Paşa Doza Kurdistan (Kürdistan Davası): Kürt Milletinin 60 Yıllık Esaretten Kurtuluş Savaşı Hatıraları [The Cause of Kurdistan: Memoirs of the Kurdish Nation’s Liberation Struggle After 60 Years of Captivity]. Ankara: Özge Yayınları.



[1] Foucault, "hakikat rejimlerini", iktidarın belirli bilgileri hakikat olarak meşrulaştırdığı ve neyin, kim tarafından ve hangi otoriteyle söylenebileceğini şekillendirdiği tarihsel olarak özgül söylemler olarak tanımlar. Bu rejimler, kurumlar, uygulamalar ve iktidar ilişkileri tarafından üretilir ve sürdürülür (bkz. Foucault 1980).

[2] https://x.com/smkokurd/status/1942469810329379108?s=49. Last visited, 06/16/2025.

[3] “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez” (Madde 42) hükmü aldatıcı bir şekilde yer almaktadır.

[4] https://www.evrensel.net/haber/263501/kurtce-sarki-soyledigi-icin-olduruldu-iddiasi. Son ziyaret tarihi, 15/12/25.

[5] https://www.diken.com.tr/ankarada-bicaklanarak-oldurulen-gencin-ailesi-kurtce-muzik-dinledigi-icin-saldirdilar/. Son ziyaret tarihi: 15.12.25.

[6] https://www.rudaw.net/turkish/middleeast/turkey/0305202315. Son ziyaret tarihi, 15.12.25. https://yeniyasamgazetesi.com/kurtce-konusan-tutsak-linc-edilmekle-tehdit-edildi/. Son ziyaret tarihi, 15.12.25.

[7] https://yeniyasamgazetesi.com/kurtce-konusan-tutsak-linc-edilmekle-tehdit-edildi/. Son ziyaret tarihi, 15.12.25.

[8] https://www.voaturkce.com/a/kurtce-ogretmenine-sosyal-medya-lincine-tepki-bu-girisim-kurtceye-yonelik-nefret-ten-kaynaklaniyor/7349467.html. Son ziyaret tarihi, 12/15/25.

[9] https://archive.fo/x4eZn

[10] 19.04.2025 tarihinde, Senendec şehrinde arkadaşları ve ailesi tarafından çevrelenen Soma Pourmohammadi, “Onların bizden asla alamayacakları şey, zihin özgürlüğümüzdür” dedi. https://x.com/kurdchannel_tv/status/1913672117473911117. Son ziyaret tarihi: 23/04/2025.

[11] Zara Mohammadi’nin davası uluslararası ilgi gördü ve Temmuz 2022’de Noam Chomsky dahil olmak üzere dünyanın dört bir yanından yüzden fazla akademisyen, onun beraatını savunan bir dilekçe imzaladı. Örneğin, bkz. https://archive.fo/zcC1b.

[12] Geçen yıl, Nationalities Papers dergisine gönderdiğim bir makaleye yanıt olarak, İranlı bir akademisyen şu yorumu yazdı: “Makale, Kürt dilinin ‘dil katliamına’ maruz kaldığı iddiasını abartıyor. Makale, İran’ın resmi dilini Farsça olarak belirleyen İslam Cumhuriyeti Anayasası’nın 15. maddesini alıntılıyor, ancak hemen sonraki cümleyi atlıyor: ‘Ancak, basında ve kitle iletişim araçlarında bölgesel ve kabile dillerinin kullanılmasına ve okullarda bu dillerin edebiyatının öğretilmesine Farsça’nın yanı sıra izin verilir.’ Ayrıca, 19. madde şöyle der: ‘İran’ın tüm halkı, hangi etnik gruba veya kabileye ait olurlarsa olsunlar, eşit haklara sahiptir; renk, ırk, dil ve benzeri özellikler herhangi bir ayrıcalık sağlamaz.’ İncelemeci, Arapça, Türkçe ve Kürtçeyi ‘kabile dilleri’ olarak etiketlerken, Farsçaya resmi statü vermenin, kökleşmiş sömürgeci mantığı yansıttığı gerçeğini alışkanlıkla göz ardı ediyor” (bkz. Scott 1999: 72; Weber 1976: 156).

[13] 04/06/25 tarihinde, 900’den fazla üniversite profesörü ve sanatçı, Kürtlerin Yeni Yılı’nı kendi anlatılarıyla ifade etmelerine ve buna göre kutlamalarına izin vermenin “ülkenin ulusal ve resmî dili olan Farsça’yı, yani medeniyet, antik dönem, asalet ve gelişimin dili olarak tanımlanan dili zayıflatacağı” uyarısında bulunan bir kamuoyu bildirisi imzaladı. Bildiride ayrıca, böyle bir tanıma dilsel ve kültürel uyumu bozacak ve nihayetinde “ülkenin temellerini sarsacaktır” ifadeleri yer aldı. Onların görüşüne göre, Kürt kültürel özerkliğine verilecek herhangi bir taviz, Farsça’nın ayrıcalıklı statüsünü azaltacak ve ulusal düzenin parçalanmasına katkıda bulunacaktır. https://archive.fo/wip/cMsOS.

[15] https://archive.fo/wip/54v9O.

[17] https://archive.fo/wip/54v9O.

[18] Tahran Üniversitesi profesörü Hamid Hamidi'nin yazdığı bir makalede, Kürtler ve diğerleri gibi etnosentrik grupların Anadil Günü'nü istismar ederek kendi dilleri için dilsel bağımsızlık iddia ettikleri ve bu fırsatı tüm İranlıların tek ana dili olan Farsça'yı baltalamak için bir silah olarak kullandıkları iddia ediliyor. https://archive.fo/wip/7vzVP.

[19] 900’den fazla üniversite profesörü ve sanatçı, 6 Nisan 2025’te bir bildiri yayınlayarak, “devlet Kürtlerin Yeni Yılı’nı kendi anlatılarıyla kutlamasına izin verirse, ülkenin ulusal ve resmi dili olan Farsça’nın, yani medeniyet, antik dönem, asalet ve gelişimin dilinin zayıflayacağı” uyarısında bulundu. Böyle bir hareketin dilsel ve kültürel birliğin parçalanmasına yol açacağını ve nihayetinde ülkenin temellerini sarsacağını savunuyorlar. Bu, asıl, eski ve verimli olan ulusal dilin – Farsça’nın – statüsünü zayıflatacak ve dilsel ve kültürel bağların parçalanmasına yol açarak ülkenin temellerinin parçalanmasıyla sonuçlanacaktır.

https://archive.fo/wip/cMsOS.

[21] Bu videoyu Sorani Kürtçesinde 17. ve 25. dakikalar arasında izleyebilirsiniz: https://www.youtube.com/watch?v=MWR-UMBHlUs. Son ziyaret tarihi 03/04/2025.

[22] https://archive.fo/wip/904m5

[23] https://archive.fo/wip/904m5

[24] Bu eserlerle ilgilenmem, diğerlerini ihmal ettiğim anlamına gelmez; aksine, Kürt sözlükbilimi alanına yaptıkları benzersiz katkıları bilinçli olarak ön plana çıkardığım anlamına gelir.

 

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin

DOSYA İÇERİĞİ