İsyan Bastırma Ekonomisinin İnşası Üzerine Notlar-1
Ulaş B. Cihan

Ezilen kendi iktisadi tarihine ihtiyaç duyar mı? (Aydınkaya, 2025’ten mülhem).  Ezilen bir halk için kendi iktisadi macerasının izini sürmek, sadece bir "azgelişmişlik" dökümü değil; aksine, istatistiklerin ve kalkınma raporlarının arkasına gizlenen mülksüzleştirme ve geri bıraktırma teknolojilerini ve gasp edilen siyasi öznelliği deşifre etme çabasıdır. Bugün barışın inşası süreçlerinde iktisadi süreç, devletin bölgeyi yalnızca "yatırım yapılabilir bir alan" veya "rehabilite edilecek bir geri kalmışlık hücresi" olarak kodlaması üzerinden, iktidarın temsili bir beklenti senaryosuna dönüştürülmektedir.

Kürt illerindeki ticaret odaları ve ekonomik elit temsil mekanizmaları üzerinden yürütülen 'yatırım beklentisi' söylemleri, devletin bölge toprakları üzerindeki tarihsel iktisadi tasarrufunu ve denetim kapasitesini yapısal olarak tersine çevirmekten uzaktır. Aksine bu söylemler; 'ortak zenginlik' ve 'teşvik' vaadi perdesi altında, bölgeyi merkezin lütfuna muhtaç bırakan o meşhur 'geri kalmışlık' anlatısını yeniden üretmektedir. Çiçek (2015), Kürt ekonomik elitlerinin ihale ekonomisi ve kredi ağları gibi mekanizmalar üzerinden merkeze olan yapısal bağımlılığına dikkat çeker. Bu ekonomik bağımlılık, yerel sermayeyi devletle hiyerarşik bir 'patronaj ilişkisi' kurmaya zorlamakta ve yerel elitleri iktidarın çeperinde konumlanan bağımlı 'çevresel aktörler' olarak kurgulamaktadır. Bu temsil kesimlerinin yürüttüğü 'denge siyaseti', devletin bölge üzerindeki tarihsel iktisadi hegemonyasını sarsmak yerine; yerel sermayeyi neoliberal yapılanmanın bir parçası kılarak isyan bastırma ekonomisinin 'yumuşak güç' evresine eklemlemektedir. İsyan bastırma ekonomisi kavramı, bir bölgenin otonom varlığını sürdürecek iktisadi kaynaklarının hegemonik güç tarafından sistemli bir şekilde işlevsizleştirilmesini ifade eden “azgeliştirme” (de-development) pratiğinin (Yadırgı, 2017) Türkiye’deki özgün iktisat tarihi tezahürüdür. Bu çalışmada da, Türkiye’deki iktisadi ve siyasi krizi, Cumhuriyet’in kuruluşundan bu yana Kürt toplumsal hareketleri ve isyanları karşısında devletin geliştirdiği mukabele yöntemlerini kapsayan bir "isyan bastırma ekonomisi" çerçevesinde analiz etmektedir. "İsyan" kavramı, doğrudan Kürtlerin tarihsel süreç içerisinde merkezi otoriteye karşı geliştirdiği itiraz ve ayaklanmaları ifade ederken; devletin bu isyanlara verdiği askeri cevabın zamanla nasıl sistematik bir iktisadi idare biçimine evrildiği üzerinden tartışılmaktadır.

Türkiye’nin hâkim iktisat tarihi anlatısı, bu hegemonik bakışı bozacak bir yöntemsel derinliğe veya temsile sahip değildir. Türkiye iktisat tarihi anlatısındaki en büyük boşluk, bölgedeki yıkımın 'doğal bir geri kalmışlık' gibi sunulmasıdır. Bu durum, Türklük Sözleşmesi’nin bir parçası olan 'Bilgisizlik Sözleşmesi' ile ilgilidir. Akademi ve bürokrasi; Kürtlerin maruz kaldığı iktisadi felç, dil yasakları ve zorunlu göç gibi mülksüzleştirme pratikleri hakkında sessiz kalmayı zımnen kabul etmiştir. Bu 'bilmeme imtiyazı', isyan bastırma ekonomisine toplumsal bir meşruiyet zemini sunar. Zira gerçekle yüzleşmek; beraberinde 'suçluluk' ve 'sorumluluk' gibi duyguları getirecek, böylece Türklüğün sunduğu konfor alanını tehdit edecektir. Bunun karşısında , Kürtlerin kendi tarihsel deneyiminden süzülen bir iktisat tarihi anlatısına duyulan ihtiyaç daha fazla hissedilmektedir.

Özgün iktisat tarihi anlatısı eksik bırakıldığında, barış arayışları salt askerî şiddetin sönümlendiği teknik bir süreç olarak dar bir çerçeveye hapsedilmektedir. Oysa bu noksanlık, barışın mülksüzleştirmenin yeni ve amansız bir safhası olan ‘kapitalist yıkım’ pratiklerinin hüküm sürdüğü birikim rejimine evrilmesini maskelemektedir.[i] Bu yeni aşamada şiddet artık sadece silahla değil; enerji sahaları, maden sahaları ve "acele kamulaştırmalar" ile bölgeyi insansızlaştırılmış bir meta sahasına dönüştüren bir "gangster kapitalizmi" ve "isyan bastırma ekonomisi" formuyla karşımıza çıkmaktadır. Bu tartışma, söz konusu iktisadi akışı, devletin "ileri taşıma veya kalkındırma" iddialarının ötesine geçerek, bölgenin eşitlik içinde varlığını sürdürecek yeni bir bakış açısını inşa edebilir miyiz sorusu üzerinden ilerlemektedir.

İktisat literatüründe iç çatışmaların ve etnik savaşların yeniden ortaya çıkması veya barış süreçlerinin bozulmasının iktisadi belirleyicileri ile bu süreçlerin uzun vadeli sonuçları üzerine yürütülen tartışmalar, özellikle son yirmi yılda artmıştır. Kolombiya’daki barış sonraki süreç bu tartışmalar içinde öne çıkmaktadır.. FARC gerillalarının çekildiği bölgelerde, barış sonrasında hızlı bir ormansızlaşma yaşanmıştır. Bu alanlar, sermaye gruplarının mülksüzleştirme pratiklerine kontrolsüzce açılmıştır. Sonuç olarak askeri çatışma, yerini hızla iktisadi bir yıkıma bırakmıştır (Vargas vd. 2019). Benzer şekilde Afrika’da, barışla sonuçlandığı varsayılan etnik çatışmaların iklim krizi ve emperyal kurumların müdahaleleriyle yeniden artması (Panza vd. 2023) ya da Asya’da barış masasına oturan ezilen kesimlerin topraklarının kapitalist talana açılması, çatışmanın merkezindeki "ezen" gücün yapısal sürekliliğini koruduğunu göstermektedir (Sandi, 2026). Zikredilen bu vakalar; şiddetin ve sömürücü iktisadi kurgunun yalnızca askeri araçlarla değil, kurumsal düzenlemeler ve piyasa dinamikleri üzerinden nasıl yeniden üretildiğini tartışmanın elzem olduğunu gözler önüne sermektedir.

Uluslararası çatışma ekonomisi ve kurumsal iktisat literatüründe, merkezi devlet kapasitesinin inşası genellikle toplumsal şiddetin azalması ve piyasa düzeninin tesisi ile eş anlamlı kabul edilir. Bu “medenileştirici devlet” anlatısına göre, devletin vergilendirme, hukuk ve güvenlik üzerindeki tekelini pekiştirmesi, piyasa entegrasyonunu teşvik ederken iç çatışma riskini de yapısal olarak azaltan temel unsurdur. Ampirik çalışmalar, Avrupa tarihinde yönetici elitleri akrabalık yoluyla birbirine bağlayan hanedan evlilikleri ağının savaş sıklığını düşürdüğünü (Benzell ve Cooke, 2021) veya Sahra Altı Afrika’da devlet kurumlarına maruz kalma geçmişinin çağdaş çatışmaları sınırladığını ileri sürer. (Depetris-Chauvin, 2016; Michalopoulos ve Papaioannou, 2013). Ancak bu doğrusal “medenileştirici devlet” kurgusu, her coğrafyada aynı sonucu vermemektedir; zira Ruanda’da 1994 yılında görüldüğü üzere, devlet kapasitesi barışı tesis etmek yerine belirli bir grubu mülksüzleştirmek veya yok etmek amacıyla organize bir şiddet aygıtına dönüştürülebilmektedir. Türkiye’de devletin Kürt coğrafyasındaki kurumsal varlığı, literatürdeki “zayıf devlet” (weak state) tartışmalarının aksine, yüksek bir “altyapısal iktidar” (infrastructural power) kullanımıyla şekillenmiş, ancak bu güç bölgeyi ‘eşitlemeyi’ sağlamaktan ziyade Kürtlerin otonom ekonomik tabanını tasfiye etmeyi hedefleyen bir isyan bastırma ekonomisi olarak kurgulanmıştır.

Kürt coğrafyasının iktisadi tarihi, genel kalkınma literatüründeki “sürekli azgelişmişlik” varsayımının aksine, keskin ve şiddetli kurumsal müdahalelerle maluldür. 1514-1830 arası hüküm süren ve yerel emirliklerin ticari entegrasyonuyla karakterize edilen “Otonomi Çağı”(Yadırgı, 2017), 19. yüzyıl Osmanlı merkezileşme hamleleriyle Tanzimat birlikte yerini doğrudan müdahaleye ve mülksüzleştirmeye bırakmıştır (Karademir, 2017). Ereb Şemo’nun 17. yüzyıldaki bir direnişi konu alan Dımdım Kalesi romanı, bölgedeki otonom birikim kapasitesinin merkezi iktidarlar tarafından henüz o dönemde nasıl bir güvenlik tehdidi olarak algılandığını belgeleyen sembolik bir anlatı açısından önemlidir. Bu tarihsel arka plan üzerinde Reşit Paşa’nın 1834 askeri harekâtı, yerel halkın üretim ilişkilerinden koparılarak sistemli bir iktisadi mülksüzleşme sürecine itildiği daha yapısal ve modern bir miladı temsil eder.

İttihat ve Terakki döneminde kristalize olan ve Cumhuriyet kadroları tarafından devralınan 19. yüzyıldaki bu 'fetih’ ve mülksüzleştirme pratiği, İttihat ve Terakki (İTC) döneminde kristalize olan 'Milli İktisat' projesiyle yapısal bir dışlama rejimine evrilmiştir. Toprak’ın (2019) vurguladığı üzere Milli İktisat, sadece iktisadi bir tercih değil, imparatorluk mirasını Türk-Müslüman bir kimlik etrafında yeniden bölüştürmeyi amaçlayan siyasi bir programdır. Bu program, Müslüman-Türk burjuvazisi yaratmayı hedeflerken, bölgedeki yerel üretim ağlarını ve ticaret elitlerini bu yeni birikim rejiminin dışına itmiştir. Bu aşama Kürtleri 'geri bıraktırma' sürecinin en keskin safhasıdır; zira devlet, bölgenin otonom bir ekonomik taban oluşturma kapasitesini ulusal birliğe yönelik bir 'güvenlik tehdidi' olarak kodlamıştır. Pamuk, Karakoç ve Aşık’ın (2023) ampirik verileriyle kanıtladığı üzere, Türkiye’deki Batı-Doğu eşitsizliğinin 1913’ten bu yana kalıcı hale gelmiştir. Yazarlar bu devletin bilinçli tercihin tarihsel sonucu gibi doğrudan yorumlamasa da bu sürecin uzun erimli Kürtleri yoksullaştırmadaki etkisini kanıtlar niteliktedir. Dolayısıyla, 20. yüzyılın başındaki bu iktisadi kırılma, bölgeyi bir 'ihmal edilmişlik' sahasına değil, bir yüzyıl boyunca sürecek olan 'isyan bastırma ekonomisi'nin kurumsal laboratuvarına dönüştürmüştür.

İsyan bastırma ekonomisi'nin en yıkıcı ayaklarından biri, beşeri sermaye birikiminin dil politikaları yoluyla felç edilmesidir. Filiztekin (2025), erken Cumhuriyet dönemindeki homojen eğitim politikalarının yarattığı “dil uyumsuzluğu” mekanizmasının, Kürt nüfusunun yoğun olduğu bölgelerde okuryazarlık ve eğitim başarısını Batı’ya göre sistematik olarak yavaşlattığını kanıtlamaktadır. Bu durum, sadece kültürel bir asimilasyon değil, bireyin iktisadi çıkış yollarını yapısal olarak kapatan bir 'iktisadi şiddet' biçimidir. Anadili Kürtçe olan bir gencin, Türkçe üzerine kurulu eğitim ve işgücü piyasasında dezavantajlı konuma düşmesi, literatürde Dal Bó (2011) tarafından kavramsallaştırılan 'Fırsat Maliyeti' hesabını değiştirerek isyana katılımın alternatif maliyetini sıfıra indirmektedir. Toplumsal ölçekteki bu tıkanma, isyan bastırma ekonomisinin nesiller boyunca kendini yeniden üreten yapısal bir yoksullaştırma ve geri bıraktırma teknolojisi olduğunu göstermektedir. Dilin ve kimliğin zincirlenmesinin bireyde yarattığı iktisadi felcin nesillerarası etkisini de böylece tartışmak bu yaklaşımda önemli hale gelmektedir.

1927 ve 1929 yillarında topraksız köylüye toprak dağıtılması hakkında iki kanun Meclis'ten çıkarılmış ve devlete ait miri topraklardan 11 bin hektar toprak köylüye dağıtılmıştır (Kepenek ve Yentürk. 2000). Ancak, bu kanunlar Kürt coğrafyasında diğer bölgelerden ayrı olarak Şeyh Sait isyanından sonraki yeniden yerleştirme politikasının bir uzantısı olarak açığa çıkmıştır. Kaya’nın (2014) vurguladığı üzere, 1945 tarihli Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu (ÇTK), görünürdeki sosyal adalet ve köylüyü özgürleştirme söyleminin ötesinde, Kürt notables/aşiret yapılarının merkezi otoriteyle rekabet edebilecek “siyasi öznellik” kapasitesini kırmayı hedefleyen bir silahtır. Bu süreçte devlet, mülkiyet üzerinden yerel güç odaklarını tasfiye ederek köylüye doğrudan, yani “aracısız” bir şekilde ulaşmayı ve onları devlet denetimine sokmayı amaçlamıştır. Bu güvenlikçi yaklaşımın kökenleri, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki yasal düzenlemelerde kristalize olmuştur. Örneğin, 1934 tarihli İskân Kanunu’nun 10. Maddesi, aşiretlerin tüzel kişiliğini lağvederek mallarının devlete geçmesini öngörmüştür; bu durum pek çok araştırmacı tarafından “etkin bir toprak reformu” ve “feodal yapıların mülksüzleştirilmesi” olarak okunmaktadır (Kuruç,1988). Dönemin İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın, “tek dille konuşan, bir düşünen ve aynı hissi taşıyan bir memleket yaratma” arzusu, mülkiyetin ve yerleşimin ulusal homojenizasyon amacıyla nasıl araçsallaştırıldığını açıkça ortaya koymaktadır (akt.Yadırgı, 2017). Doğu istiklal mahkemesi başkanı Mazhar Müfit Kansu’nun “Kürt ağalarına toprak reformunu anlatmak imkansızdır” sözü, merkezi elitlerin yerel notables yapılarını aşılması gereken birer engel olarak gördüğünün tarihsel bir yansımasıdır. Cemil Koçak’ın incelediği Umumi Müfettişlikler (1927-1952), bu isyan bastırma ekonomisinin kurumsal laboratuvarı ve uygulama sahası işlevini görmüştür. Sıkıyönetimin yerini alan bu olağanüstü yönetim biçimi, bölgeyi bir “asayiş” sahası olarak kodlayarak tüm iktisadi faaliyetleri güvenliğin bir alt dalı haline getirmiştir. Birinci Umumi Müfettiş Abidin Özmen’in raporlarında, tarım arazilerindeki nüfus yoğunlaşmasının “olası isyanları güçlendirdiği” tespitiyle köylülerin şehir merkezlerine göç ettirilmesi önerisi, mülkiyet ve nüfus yönetiminin isyan kapasitesini yıkmaya dönük bir strateji olarak kullanıldığını kanıtlamaktadır. Bu dönemde bölgeye yapılan yatırımlar—yollar, köprüler ve lojmanlar—iktisadi kalkınmadan ziyade “askeri hareket kabiliyetini artırmak” ve “devletin denetim kapasitesini güçlendirmek” önceliğiyle yapılmıştır. Mareşal Fevzi Çakmak’ın “iktisadi gelişme ve zenginleşmenin Kürtlerde milliyetçi bilinci artıracağı, bu yüzden bölgenin geri bırakılması gerektiği” yönündeki yaklaşımı, yoksulluğun devlet eliyle üretilen bir “isyan bastırma aracı” olduğunu teyit etmektedir.

İsyan bastırma ekonomisi, 1990’lı yıllarda “bataklığı kurutma” stratejisiyle mekânsal bir yıkım evresine taşınmıştır. Yaklaşık 4.000 köyün boşaltılması, orman yakma politikaları ve Akın’ın (2022) analiz ettiği “altyapısal şiddet” (güvenlik barajları ve Kalekollar), bölge halkını geleneksel üretim ilişkilerinden kopararak enformel bir proleterleşmeye itmiştir. Günümüzde bu süreç, “acele kamulaştırma” ve maden tahsisleri üzerinden doğanın metalaştırıldığı bir “gangster kapitalizmi” formuna bürünmüştür. Narciso ve Severgnini’nin (2023) vurguladığı “geçmişin gölgesi” (shadow of the past), Türkiye vakasında devlet eliyle her kuşakta yeniden üretilen bir mülksüzleştirme ve yoksullaştırma şoku olarak karşımıza çıkmaktadır.

1990’lı yılların "bataklığı kurutma" stratejisiyle gelen fiziksel ve mekânsal yıkım, 2000’li yılların başında yerini neoliberal bir yeniden yapılandırma sürecine bırakmıştır. Bu aşama, İsyan Bastırma Ekonomisi’nin sadece askeri bir operasyon değil, Brenner (2004) ifade ettiği gibi, bir "devlet mekânının yeniden ölçeklenmesi" (rescaling of statehood) pratiği olarak okunmalıdır. Yüksel (2011), Kürt illerinde neoliberal deneyimi analiz ederken, devletin yerel devlet kurumları ve yerel elitlerle olan ilişkisinin kökten bir dönüşüm geçirdiğine dikkat çeker. Bu dönemde isyanı bastırma mantığı, bölgeyi küresel piyasalara eklemlerken aynı zamanda onu merkezi otoritenin "ekonomik disiplini" altına sokan yeni bir sınıf ilişkileri seti inşa etmiştir. Bu "yeni" dönemin en çarpıcı göstergesi, mülksüzleştirmenin artık sadece silah zoruyla değil, gayrimenkul piyasası ve kentsel rant üzerinden yürütülmesidir. 2000’li yıllarda Diyarbakır’da arsa fiyatlarının hızla artmış olması, bölgedeki ekonomik dinamiklerin nasıl bir spekülatif patlamaya itildiğini kanıtlar. Ancak bu zenginleşme, bölge halkı için otonom bir refah yaratmak yerine; devlet güdümlü mülkiyet transferini kolaylaştıran bir enstrümana dönüşmüştür. Bu durum, literatürde "devlet eliyle mülkiyet transferi olarak kentsel dönüşüm" (Kuyucu ve Ünsal, 2010) şeklinde tanımlanan pratiğin Kürt coğrafyasındaki uygulamasıdır. 1990’larda köyleri yakılarak mülksüzleştirilen Kürt köylüsü, 2000’lerde şehirlerin çeperlerinde bu kez spekülatif sermayenin ve "acele kamulaştırma" kararlarının nesnesi haline getirilmiştir. 2000’lerin ikinci yarısında AKP’nin bölgeye yönelik "yatırım" söylemi, İsyan bastırma ekonomisi'nin "yumuşak güç" evresini temsil eder. Ancak bu yatırım beklentisi, devletin ‘geri bıraktırma’ sarmalını kırmaktan ziyade, bölgeyi merkezi devletin teşvik politikalarına ve büyük ölçekli altyapı projelerine (barajlar, HES’ler ve diğer yenilenebilir enerji hatları) daha bağımlı hale getirmiştir. 2015 sonrası süreçte bu tablo, savunma sanayii odaklı bir "tekno-milliyetçilik" ile birleşerek en ileri teknolojik aşamasına taşımıştır. Artık mülksüzleştirme ve bastırma; drone teknolojileri, maden ruhsatları ve eko-kırım pratikleri üzerinden birer "kapitalist birikim modeli" haline gelmiştir.

Bu durum Kürt illerini ‘cazibe’ mekânları haline getirme beklentisi ile devletin kapitalist yıkım stratejisinin çakıştığı paradoksal bir eşiktir. Yerel aktörlerin (Ticaret odaları, iş insanları vb.) turizm ve sınır ticareti üzerinden kurduğu dil; devlet öncülüğündeki kentsel müdahaleleri meşrulaştırmaktadır. Yüksel’in (2011) belirttiği üzere, neoliberal talepler altında ‘kültür’, ‘kutsal’ ve ‘miras’ın sınırlarını sermaye lehine yeniden tanımlamaktadır. Devlet, tarihsel olarak yoksullaştırdığı bu sahayı, barış süreçlerini bir 'restorasyon' fırsatı olarak kullanarak neoliberal yapılanmanın ana kolaylaştırıcısı olarak yeniden icat etmektedir. Bölgesel sermaye çevreleri tarafından devletten talep edilen paket programlar; iklim krizi, derin yoksulluk ve kalıcı eşitsizlik gibi yapısal sorunlara tarihsel bir süreklilik içinde yanıt vermemektedir. Bu yüzden Kürtlerin kendi iktisat tarihi anlatısını inşa etmesi bugün her zamankinden daha elzemdir. Zira Türkiye’deki Kürt isyanının kökenleri piyasa dinamikleriyle değil; bir yüzyılı aşkın süredir bölgeyi iktisadi, kültürel ve mekânsal olarak geriletmeyi hedefleyen bilinçli bir isyan bastırma ekonomisi ile ilişkilidir. Bu yüzden bir sonraki tartışmada, hâkim söyleme alternatif bir iktisadi inşa dilinin nasıl kurulması gerektiğini tartışacağım. Ayrıca ekonomik dönüşümler içinde, Kürt illeri için nasıl yeni bir perspektif oluşturulabileceğini ele almaya çalışacağım.

 Son Notlar


[i] Veli Yadırgı’nın "The Political Economy of the Kurds of Turkey: From the Ottoman Empire to the Turkish Republic" (2017) başlıklı çalışması, bölgedeki ekonomik geri kalmışlığı "feodal yapılar" veya "geleneksel engeller" gibi kültürel kodlarla açıklayan hakim Weberyan anlatıyı sarsmayı amaçlar. Yadırgı; yoksullaşmayı piyasa dinamiklerinin doğal bir sonucu değil, 19. yüzyıldaki merkeziyetçi hamleler ve özerkliğin tasfiyesiyle başlayan bilinçli bir "azgeliştirme" (de-development) pratiği olarak deşifre ederek Kürtlerin özgün iktisat tarihi anlatısına kuramsal bir zemin sunmaktadır.

Kaynakça

Aşık, G., Karakoç, U., & Pamuk, Ş. (2023). "Regional inequalities and the West–East divide in Turkey since 1913". The Economic History Review, 76(4), 1305–1332

Aydınkaya, Fırat. (2025). "Ezilen Neden Teoriye İhtiyaç Duyar?". Kürd Araştırmaları, https://kurdarastirmalari.com/details/bastirilanin-geri-donusu-kurt-anti-kolonyalizmi-uzerine-notlar

Benzell, S. G., & Cooke, C. K. (2021). "The state of the state: A global perspective on the history of state capacity". Journal of Development Economics, 150.

Bozarslan, H., Gunes, C., & Yadirgi, V. (Der.). (2021). The Cambridge History of the Kurds. Cambridge: Cambridge University.

Brenner, Neil. (2004). New State Spaces: Urban Governance and the Rescaling of Statehood. Oxford: Oxford University.

Cooke,K. ve Benzell, G. A Network of Thrones: Kinship and Conflict in Europe, 1495–1918, American Economic Journal: Applied Economics vol. 13, no. 3, July 2021, 102–33.

Çiçek, Cuma (2021) Ulus, Din, SınıfTürkiye’de Kürt Mutabakatının İnşası, İstanbul: İletişim.

Dal Bó, E., & Dal Bó, P. (2011). "Workers, Warriors, and the City-State". Journal of the European Economic Association, 9(4), 746-806.

Depetris-Chauvin,E. & Weil,D. (2013) Malaria and Early African Development: Evidence from the Sickle Cell Trait, NBER Working Papers 19603, National Bureau of Economic Research, Inc.

Filiztekin, A. (2025) Unification of education, ethnic diversity, and literacy in the early Turkish Republic, Economic History of Developing Regions, Taylor & Francis Journals, vol. 40(1), 80-97.

Gaia, N. & Battista, S. (2023) The deep roots of rebellion, Journal of Development Economics, Elsevier, vol. 160(C).

Kaya, Safiye Yelda. (2014). Land Use, Peasants and the Republic: Debates on Land Reform in Turkey, 1923-1945. Doktora Tezi, Tarih Bölümü, Orta Doğu Teknik Üniversitesi.

Kepenek, Y. ve Yentürk, N. (2000) Türkiye Ekonomisi, İstanbul: Remzi.

Koçak, Cemil. (2010). Umûmî Müfettişlikler (1927-1952). 2. Baskı, İstanbul: İletişim.

Kuyucu, T. & Ünsal, Ö. (2010). "Urban transformation as state-led property transfer: an analysis of two cases of urban renewal in Istanbul". Urban Studies.

Panza L.,Swee,L. E. Fanning the flames: Rainfall shocks, inter‐ethnic income inequality, and conflict intensification in Mandate Palestine,Journal of Economic Behavior & Organization,

Volume 206,2023,71-94,https://doi.org/10.1016/j.jebo.2022.11.032.

Sandi,N. Mining policy reform and civil conflict: Evidence from Myanmar, Journal of Development Economics, Volume 179, 2026,https://doi.org/10.1016/j.jdeveco.2025.103608.

Şemo, Ereb. (2005). Dımdım Kalesi. İstanbul: Evrensel.

Yadırgı,Veli (2017) The Political Economy of the Kurds of Turkey: From the Ottoman Empire to the Republic of Turkey, Cambridge: Cambridge University Press.

Yeğen, Mesut (2015) Devlet Söyleminde Kürt Sorunu, İstanbul: İletişim

Yüksel, Ayse Seda (2011) Rescaled localities and redefined class relations: neoliberal experience in south-east Turkey, Journal of Balkan and Near Eastern Studies, 13:4, 433-455, DOI: 10. 1080/ 19448953. 2011. 621788

Ünlü, Barış (2018) Türklük Sözleşmesi: Oluşumu, İşleyişi ve Krizi, Ankara: Dipnot

 

 

 

EDİTÖRDEN

Türkiye’de ırkçılık eğer bir sektöre benzetilseydi, bu fırıncılık sektörü olurdu. Ekmek çıkaran fırınlar gece de dahil neredeyse günün her saati canlı ve faaldir. Türkiye’deki ırkçılığın doğası da böyledir, günün her saatinde faal ve akışkandır. Irkçılık her şeyden önce bu toplumda bir ekmek kapısıdır. Nitekim son bir hafta içinde ikinci kez fırından sıcağı sıcağına çıkan ırkçılık mamülleriyle karşılaştık. Daha geçen gün Türkiye-Makedonya milli maçı vesilesiyle Amedspor’a galiz küfürler edildi. Bu daha soğumadan, bu sefer ülkenin ekmeğini ırkçılıktan çıkaran milli burjuvazisinin en önde gelen figürlerinden biri, pespaye bir gülme efekti eşliğinde Kürt kadınlarını cinsiyetçi bir fıkra konusu yaptı.

Devamını oku →
Bizi takip edin

DOSYA İÇERİĞİ