Giriş
1957 yılının sonbahar aylarında Hannah Arendt belki de yazın hayatının en tartışmalı makalelerinden birini kaleme aldı. Irkçılığın tarihsel gelişimi bağlamında ufuk açıcı metinler yazan ve dahi son anda Nazizmin soykırım şiddetinden kurtulan bir düşünürün, ırkçı Amerikan sistemini savunmayı düşünebilmesi kim ne derse desin tartışılması gereken sert bir sapmaydı. Durumun düşünsel vehametinin daha iyi anlaşılması için makalenin perde gerisine bakmakta fayda var.
Irkçılıkla mücadele eden Siyah hareketi, 1954 yılının Amerikası’nda önemli yasal bir başarı elde etti. Amerikan Yüksek Mahkemesi bu yıl içinde verdiği karar ile kamu okullarında ırk ayrımcılığını ortadan kaldıran bir karara imza attı. Bu karar beklendiği üzere sert tartışmalara konu oldu ve ırkçı tazyikler sebebiyle hemen uygulanamadı. Nihayet 1957 yılının eylül ayında dokuz siyah öğrenci, şimdiye dek yalnızca beyaz öğrencilerin kayıt yaptırabildiği Little Rock Central Lisesine kayıt başvurusu yaptı. Dönemin valisi başta olmak üzere pek çok çevre bu girişime sert tepki gösterdi, valinin emriyle okula eyalet muhafızları yerleştirildi, siyah öğrencilerin okula girişi engellendi, hatta okulun beyaz velileri, öğrencilere saldırmaya kadar işi vardırdı. Kriz giderek büyüyüp ulusal siyaseti de etkilemeye başlayınca Başkan Eisenhower olaya bizzat el koyup yasayı uygulama girişiminde bulundu. Amerikan başkanının silahlı kuvvetleri kullanmak suretiyle, Yüksek Mahkeme kararını uygulamaya koyulması, Siyahilerin eşit eğitim başta olmak üzere sosyal hakları için oldukça önemli bir kazanım olarak öne çıktı.
Irkçılıkla mücadele tarihinin bu sembolik sahneleri günlerce medyayı ve siyasal kamuoyunu meşgul etti. “Little Rock Dokuzlusu” öğrencilerden biri, tesadüfen öfkeli bir kalabalığı oluşturan beyaz öğrenci ve ebeveynlerinin ortasına düşünce, bu sahne gazetelerin manşetine taşındı. Tam da bu olayların sıcaklığıyla Commentary isimli bir dergi, konunun uzmanı sıfatıyla Arendt’ten, kamuoyuna yansıyan tartışmaları içeren ırkçılık temalı bir yazı istedi. Yazar da gazetede gördüğü fotoğraf vesilesiyle eline kalemini alıp bu çalışmaya konu yazısını yazmaya koyuldu. Ancak her şey pürüzsüz değildi; her ne kadar yazıyı sipariş etse de, muhtevayı görünce dergi editöryası yazıyı yayımlama konusunda gönülsüz davrandı. Bu sebeple yaklaşık iki yıl bekletilen yazı, nihayet Arendt’in kendi düşünsel konumunu bir ölçüde gözden geçirmesi ve makaleye bir girizgah yazısı eklemesiyle basılabildi. Nitekim editorya ifade özgürlüğü vurgusu yaptıktan ve yazının muhtevasına katılmadığına dair düştüğü nottan sonra yazıyı yayımladı.
O zaman da soru şuydu, şimdi de soru şu: dünyanın önde gelen antisemitizm ve ırkçılık karşıtı düşünürlerinden biri nasıl olur da siyahlar söz konusu olduğunda ırk ayrımcılığını savunuyor olabilir/di? Kendi halkı olan Yahudiler, yine kendi tabiriyle “yeryüzünün posası” yapıldığı için kıyameti koparan biri nasıl olur da başka bir halka “yeryüzünün posası” olmayı reva görebiliyordu?
Açık konuşmak gerekirse Arendt, Medeni Haklar Hareketinin büyük fedakarlıklardan sonra elde ettiği başarıdan memnun kalmadı, buna şeddit bir dille itiraz etti, siyah öğrencilerin annelerini suçlama yoluna bile gitti. Bununla da yetinmedi aşağıda değinileceği üzere ezilen siyahları tahkir eden bir söylem tutturdu ve ayrımcılığın tolere edilmesi gerektiğini savundu. Eşitlik nasıl siyasal düzlemde bir hak ise, ayrımcılığın da toplumsal düzlemde bir hak olduğunu gündeme getirerek ırkçı beyaz sistem ile empati kurmaya girişti. Ve nihayet beyaz öğrencilerin çıkarsız ve makul taleplerinin aksine siyah öğrencilerin ‘saçma sapan ve aptalca’ talepler ileri sürdüğünü öne sürdü. Hatırlamakta fayda var: Arendt’in aptalca bulduğu talepler, siyah öğrencilerin Shavili dilinde eğitim almak ile Afrika edebiyatı dersleri görmek gibi temel insan hakları talepleriydi.
Bu makalede Arendt’in ezilenlerin mücadelesi söz konusu olduğunda düşünsel çelişkilerini hatta teorik gel-gitlerini mercek altına almaya çalışacağım. Sosyal teoride değişmez kuralların başında gelen bir kanon var: eğer yaşamı imkan verirse her teorisyen eninde sonunda kuramıyla sınanır. Arendt de sınandı üstelik sadece teorileriyle değil, ezilenlerin türlü mücadeleleriyle de sınandı. Sözgelimi Kürtlerin mücadelesine zerre ilgi duymadı, Siyahilerin mücadelesine “beyaz” bir mesafe koydu, Cezayir halkının mücadelesine burun kıvırdı, sömürgeciliğe karşı gelişen mücadeleleri sarkastik bir yerden gördü, Afrikalıları ‘olası insan’ edebiyatının içinden konumlandırdı. İyi de ezilenlerin safında yer almayı varoluşsal bir mesele olarak gören bir düşünür nasıl olur da ezileni seçer, ezilenler arasında bir hiyerarşi kurar, ezene tebessüm eder?
Tehlikeli rutini harlamak
American Jewish Comittee tarafından kurulan Commentary dergisi Arendt’in, Reflection on the Little Rock makalesini kaleme aldığı sıralarda bir taraftan holokostun trajedisi ile baş etmeye çalışırken diğer yandan Yahudilerin varoluşsal geleceği üzerinde somut arayışların peşine düşmüştü. Esasen dergi o sıralarda ırkçılıkla mücadele bağlamındaki editoryal duruşu ile dikkatleri çekiyordu. Arendt’in kaleme aldığı yazı bu editoryal politika ile yani ırkçılıkla mücadele politikasına açıkça ters düşmüştü. İki yıllık aradan sonra yazısını editöre teslim ederken yazdığı önsöze bakılırsa sert tartışmalar onu beklemeye sevk etmişti ancak kendi deyimiyle ‘liberal klişelerin rutin tekrarının giderek tehlikeli bir rutine’ evrilmesi sebebiyle ve tam da bu ‘tehlikeli rutini kırmak’[1] için daha fazla beklemeye gerek görmeyip yazısını olduğu gibi yayınlama kararı aldı. İyi de bu tartışmalı makalenin tezleri neydi, Arendt neden kendini inkar edecek bir makaleye imza attı?
Aslında kendisi de makalenin yaratacağı şokun farkındaydı ve girizgahta düşüncelerinin iyi insanları sarsabileceğini belirtme gereği duymuştu. Bir şeyin daha altını çizme gereğini duymuştu, o da şuydu: Little Rock olayı Amerika’nın güneyinde yer alan bir eyalette vukubulmuştu ve Arendt daha önce buraya hiç ayak basmamıştı; yani orayı, oradaki ırkçılığı ve sosyal ortamı görmeden, bunun hakkında sahici ve denetlenebilir bilgiler almadan, olay hakkında yazı yazmayı seçmişti.
Bunlar ayrı ama ilginç bir şekilde Arendt, Amerika’nın uluslararası imajı açısından ortaya çıkan kötücül manzara ile yazıya başlama gereği duymuştu. Diğer bir ifadeyle makalenin daha ilk paragrafında yazar kendisini Amerikan çıkarları ve imajlarının yanında konumlandırmıştı. Ona bakılırsa, zenci meselesi yani renk sorunu esasen Avrupa’lı ulusların kolonyalizm ve emperyalizminin neticesiydi. Avrupa’nın suçunun, Amerika’nın üstlenmesinin adil bir tarafı olamazdı. Zenci mücadelesinin öne sürdüğü renk meselesinin, cumhuriyetin tarihsel ve siyasi feraseti içinde çözüleceği vakiyken, bunun köpürtülmesinin gereği yoktu. Bu girizgahın temel sıkıntısı Arendt’in iki bakış açısında yatmaktadır. Bir tanesi yazar zenci diye nitelediği kişilerin uğradığı haksızlıkları, ırkçı tacizleri, eşitsiz yasaları kınamak ve bu ezilenlerin yanında yer almak yerine soyut bir Amerikan vatandaşlığını öne çıkartmakta ve siyahlarla Amerikan devlet sisteminin çelişkisinde yerini ikincisinin yanı olarak konumlandırmaktadır. Hatta bir adım daha ileri giderek bu tartışmadaki temel meselenin zenci toplumun refahı değil, cumhuriyetin bekası olduğunu belirtmesi son derece tanıdık bir refleksti. İşin gerçeği zencilerin ırkçılıkla olan mücadelesinde kazandığı toplumsal haklar, Arendt tarafından tehlikeli bir meydan okuma olarak görüldü. İkincisi ve en az bunun kadar önemlisi yazarın sarih bir şekilde Amerika için masumiyet karinesini işbaşına çağırmasıydı. Amerika’nın tarihini, Avrupa merkezci bir disiplinle beyazlardan başlatıp, Amerika’lı beyazların geçmişinin pirüpaklığının zenci mücadelesi ile lekelenmemesi gerektiğini belirttiği gibi beyazların Amerikan yerlilerine uyguladığı soykırımlara ise gözlerini tamamen kapamıştı.
Bir diğer dikkat çekici nokta ise Arendt’in kendi tabiriyle zencilerin giderek daha fazla konuşmaya başlaması, giderek daha çok görünür olması ile alakalı şikayetidir. Diğer bir ifadeyle siyahlar epistemik şiddeti kırıp, Spivak’ın deyimiyle konuşmaya ve hatta görünür olmaya başladığında Arendt’in bunu bir sorun olarak tarif etmesi manidardı. Esasen yazar bu durumu sadece dikkat çekici bulmuyor, bu duruma içerleniyor ve hatta kızıyordu. Yani madun konuşmaya başladığında, sadece beyazları değil, ezilenlerin teorisiyle hemhal olan bir kadın yazar da sarsılıp öfkeleniyordu. Öyle ki zencilerin giderek siyasal kamuda seslerini duyurmasını, yeni göçmenlerin çıkardığı zamansız ve yersiz seslere benzeten Arendt bu durumu sadece kabul edilemez bulmakla kalmaz bunu tehlikeli bir etkinlik olarak da resmeder. Ona bakılırsa yeni göçmenler çıkardığı seslerle yabancı düşmanlığını tetikler, bu yoldan yürüyen zenciler ise çıkardıkları seslerle ırkçılığı tetikliyordu. Şu durumda Arendt ırkçılıkla mücadele tarihinde sıkça karşımıza çıkan liberal görüşün anıtsal bir temsilcisi olarak karşımıza dikilir. Bize usulca şunu söylüyordu, hem de bir zenci sempatizanı olduğunu belirterek bunu söylüyordu: Irkçılıkla mücadele etmek, ırkçılığı diriltir, tetikler ve büyütür.
Kim ne derse desin makalenin en düşündürücü tarafı onun eşitlik ilkesi etrafında yürüttüğü tartışma ve akıl yürütme biçimidir. Kestirmeden söylemek gerekirse yazar zenciler ile beyazların eşitliğini bir sorun alanı olarak tarif ediyordu. Eşitlik ilkesine içkin çelişki ve gerilimlerin Amerikan yaşam tarzı için örseleyici ve tehlikeli bir meydan okumaya dönüşebileceğine dikkatimizi çeken yazara bakılırsa eşitlik istediği kadar orantılı olsun günün sonunda farklılıkların rahatsızlık yaratması kaçınılmazdır. Ona bakılırsa toplumsal, eğitsel ve ekonomik bağlamda eşitliğin sağlanması ülkedeki renk sorununu çözmek yerine daha da alevlendirebilirdi.
Bununla da yetinmeyen Arendt bizi şaşırtmaya devam eder ve yüksek mahkemenin verdiği eşitlik kararının işleri kolaylaştırmak yerine daha da kötüye götürdüğünü iddia eder. Bir diğer ifadeyle devlet organlarının eşitlik meselesinde dikkatli olması gerektiğini, eşitsizliği ortadan kaldırmak için verilen kararların tersine sonuçlar doğurabileceğini belirtir. Yani ona kalırsa devlet otoritesi eşitlik konusunda acele etmemeli ve ırkçı yasaların eşitsiz doğasına devlet ilk elden müdahil olmamalıdır. Eşitlik konusundaki tuhaf çıkarımlarına bakılırsa bir yerden sonra Arendt’in siyasal planda değilse bile, en azından toplumsal skalada farklılığı ve farklılığa uygulanan ayrımcı rejimleri anlayışla karşıladığını ileri sürebiliriz. Hatta daha tehlikeli bir eşiğin kapısına getiriyor bizi: ona bakılırsa ayrımcılık da bir tür haktır ve her durumda ayrımcılık, eşitliğin siyasi bir hak olduğu kadar vazgeçilmez bir sosyal haktı. Ayrıcalık ile ayrımcılık arasındaki farkı flulaştıran bu düşüncelerin, düşünürün pek sevdiği Kant’ın yargılama yetisi üzerine söyledikleriyle bağlantısı var görünüyordu.[2]
Liberal devlet felsefesinin toplum ile devlet ilişkilerini tanzim eden sinir uçlarına dair okumalar yapan yazara bakılırsa hükümetlerin toplumun önyargılarına ve ayrımcı uygulamalarına müdahale etme hakkı yoktur, ancak bu uygulamaların yasal olarak uygulanmadığından emin olma hakkı ve görevi vardır. Hükümetin sosyal ayrımcılığa karşı temkinli olmasını salık veren yazara bakılırsa toplumsal plandaki ayrımcı pratiklere ve önyargılara din ya da kilise gibi kurumlar müdahil olabilirdi ancak. Bu şekilde Arendt eşitliği siyasi düzleme yerleştirirken, ayrımcılığı (ve hatta ayrımcılığın meşruluğunu) toplumsal düzleme yerleştirir. İlkine devletin belirli durumlarda müdahalesini olağan bulurken, ikincisine devletin müdahalesini gereksiz ve görevsiz bulur.
Arendt’in ırkçılıkla mücadele bağlamında söylediği şeylerin insan hakları felsefesini askıya alan tarafları da mevcuttu. Örneğin ona bakılırsa hak ve eşitlik meselelerinde kamuoyu yoklamaları yani anketler de dikkate alınmalıydı. Bazı yerlerde zencilerin genel oy hakkına karşı çıkanların, bazı yerlerde eğitim eşitliğine karşı çıkanların oranı yüzde yetmiş, seksenlerde iken bu durumda ona göre devletin organlarının, mahkeme kararlarının en azından bu kamuoyu duyarlılığını dikkate alması gerekirdi. Yani ona kalırsa insan hak ve hürriyetleri pekala referandum konusu olabilirdi, olmalıydı da.
Arendt Kapanı
Her ne kadar Arendt, kendisini siyahilerin sempatizanı gösterse de diğer eserlerini de gözeterek düşündüğümüzde onun siyahilerin mücadelesinin sempatizanı olmadığı açık. Hatta tersine en azından dönem itibariyle beyaz ırkçıların sempatisini kazanmak üzere bu ırkçı çevrelerle empati yaptığını, onların davranışlarını ahlaken onaylamasa bile toplumsal planda anlamaya çalıştığını görmekteyiz. İyi de neden söz konusu siyah halkların, totalitarizm ve sömürgecilik karşıtı mücadelesi olduğunda Arendt beyaz aslına rücu edip bir hükümran gibi davranıyor?
Makalenin bundan sonraki safahatında göstereceğim üzere aslında Arendt’in dünyası Avrupa içi ve Avrupa değerlerinden ibaret. Avrupa kıtasında yaşayan halkların üstünlükçü evreninden dünyaya bakıyordu, Avrupa kıtasında ırkçılığa maruz kalan halklara, özellikle de Yahudilere mercek tutuyordu. Daha açık konuşmak gerekirse ırkçılığa vakıf ama kolonyal ırkçılığa kendisini tamamen kapatmıştı. Siyahiler ve mücadelesi, Avrupa’nın ya da Amerika’nın başını ağrıttığı ölçüde onun için bir düşünce/sorun alanıydı. Araplar ile ilgili konuştuğu zaman da aynı şey geçerliydi; Araplar, İsrail devletine ve Yahudilere sorun yaratma potansiyeli sayesinde onun radarına girebildi. Siyahiler ile ilgili her konuştuğunda aslında batılı beyaz insana konuşuyordu. Araplar ile ilgili her konuştuğunda aslında Yahudilere konuşuyordu. İnsanlık Durumu onun için beyaz insanın yapıp ettikleriydi, Totalitarizmin Kaynakları öfkeli Avrupalı’yı anlama ve onuna mümkünse hesaplaşma rehberiydi, Şiddet Üstüne eserini Avrupalı olmayan şiddetin reddine borçluydu.
Cezayir mücadelesi üzerine söylediklerinde çuvallamasının sebebi de buydu. Kolonyal ırkçılığın, ırkçılıktan apayrı bir düşünüm biçimi olduğunun farkında değildi. Tam da bu sebeple Fransız sömürge yönetimini anlamaya çalışıyordu, kolonyalizmin iyi taraflarını görmek istiyordu. Kolonyal şiddet söz konusu olduğunda Fransa’nın itidalli bir politika yürüttüğüne değinip, ana ülkenin temel motivasyonunun sömürge nüfuslarını yok etmek yerine tam asimilasyonu[3] hedeflediğine değinmesi kim ne derse desin ciddi bir hayal kırıklığıydı. Fransa’nın yürüttüğü kitlesel katliamları, 1865 tarihli Sênatus-Consulte kararnamesi, CodeNoir mevzuatını birlikte düşündüğümüzde ortada bir itidalin değil, kolonyal bir çıldırmanın açık kanıtlarını görürüz.
Öte yandan Yahudi ya da batılı ezilmişlerin dışına çıktığında Arendt, ezilenlere ‘ya asimilasyon ya katliam’ döngüsünden birisini tercih etmesi gerektiğini ima eder gibidir. En önemlisi de sömürgeciliği ahlaki bir proje misali karşılama istidadıydı. Tipik bir beyaz batılı gibi düşünüp, insanlığı medeniyet sahibi olanlar ve medeniyete ihtiyaç duyanlar şeklinde düşünüyordu. Cezayir halkının direnişini bir yerden sonra medeniyete icabet etmek istemeyen köylü vandalizmi olarak nitelendirmesi bu zaviyedendi. Bir yerde Cezayir sorununu, Cezayir’deki sömürgeciliğin tüm üzücü öyküsünün, Fransız emperyalizminin yol gösterici ilkeleri ile bu ilkeleri yozlaştıran yerel yöneticiler arasındaki sürekli bir çatışma [4]olarak resmetmesi de bu sebeptendi. Fransa’nın Cezayir halkını, tebaa’dan yurttaş olmaya doğru bir modern bilinçle tanıştırdığını ima etmesi de keza bu minvaldeydi. The Origins of Totalitarianism isimli eserinde uzun uzadıya mültecinin, devletsiz olanın cefalarından bahsedip onların hangi gereçlerle anomali haline getirildiğinden şikayet eden sanki kendisi değilmiş gibi, Cezayirlilerin mücadelesine uygarlaştırma misyonu gerekçesiyle mesafe koyması kolonyal ırkçılığın doğası üzerine düşünmemek ile ilgisi vardı. Pek çok vesileyle ilerleme olgusuna keskin eleştiriler yapsa da, onun sömürgeciliğin uygarlaştırma misyonunu, beyaz işi bir ilerleme olarak tasvir etmeye eğilimli olması teorisinin krizlerinden biriydi. İşin gerçeği sömürge hukukunu eleştirel bir sahiplenme içindeydi, bu hukuku bir tür prokrustes yatağı gibi görüyordu, her ne kadar aşırı şiddet gibi eleştirel boyutları olsa da sömürgecilerin hukuku, uygarlaştırma misyonu nedeniyle tolere edilebilirdi, ne de olsa eğitim, disiplin ve şiddet olmaksızın yapılamazdı.
Batı uygarlığını geri kalan dünya için bir nimet olarak görme eğilimindeydi. Onu ilgilendiren şey Avrupa işi şiddet ve ırkçılıktı. Geri kalan dünyadaki ırkçılık ve katliamlar ona göre önemsiz bir ayrıntıdan ibaretti, ne de olsa şiddet doğal toplumun zorunlu bir unsuruydu.
Beyaz epistemelere tutunmak
Arendt’in siyahlara ve mücadelesine olan muğlak kayıtsızlığını pek çok yazarın sert eleştirilere konu ettiğini biliyoruz. Onun ezilenlerin bir kesimine karşı açık ilgisizliğini örneğin Scholê Johnson gibiler kasıtlı bir görmeme (körlük) olarak ele alırken, M. Burroughs gibiler ise onun bu tavrını kayıtsızlık değil, Hume, Kant ve Hegel’de[5] olduğu gibi ırkçı bir fikriyat ile iliştirirek değerlendirir. Doğrusunu söylemek gerekirse bu durumu kayıtsızlık ya da Mills’in‘beyaz cehaleti’ kavramlarıyla izah etmek zordur. Her ne kadar kendisi Amerika’nın güneyini yeterince bilmediğini söylese de bu bir özür olamaz. Olamaz zira mesele Amerika’nın güneyini ya da kuzeyini bilmek ile alakalı değildir, mesele ırkçı yargılar ve bu yargıları anlamaya hatta zımni olarak kabul etmeye eğilimli fikirlerin ileri sürülmesidir. Mellissa Steyn’in ufuk açıcı makalesinde bize kanıtladığı üzere bilgisizlik sözleşmesi aslında iradi bir bilinç işidir ve kasti olarak bilmeyi istememe istencidir.[6]Arendt kapanının bize kanıtladığı üzere istediği kadar hakkaniyetli, istediği kadar ezilenlerle hemdert ve hatta istediği kadar sempatizan olsun bir yazar eğer beyaz epistemesi ile, daha doğrusu beyazlık epistemelerinden ödün vermeden ezilenlerin mücadelesine dair fikir üretiyorsa onun ürettiği şey bir efendi bilgisinden öte değildir. Tam da bu sebeple siyah ezilenlerle ilgili ağzını her açtığında ya onları küçümsedi ya da onlara akıl vermeye teşebbüs etti.
Belki de şöyle sormalıyız: neden Sartre gibi Wallerstein gibi düşünürler, beyaz epistemesini kırıp ezilenlerle hakiki bir diyaloğa girebildi de Arendt giremedi? Onu bundan alıkoyan neydi? Bunun için belki de içinde yetiştiği Alman felsefe geleneğini ve Yahudi müktesebatını dikkate almalıyız. Bir miktar Benjamin’i hariç tutarsak bu geleneğin ezilenlerle hemhal radikal bir düşünce konusunda kısır kaldığını teslim etmeliyiz. Ne dönemin Alman felsefe ortamı ne de dönemin Yahudi siyasal geleneği kopuş teorisini hamlediyordu. Kopuş türünden radikallikler yerine ‘sahiplenerek eleştiri’ geleneği ön plandaydı ve işin gerçeği radikallik gibi eğilimler sağın, Nazizmin ya da vahşiliğin patolojileri olarak betimleniyordu.
Ezcümle Arendt anılan makalede esas olarak siyahların mücadelesiyle ilgilenmiyor, tam aksine siyahların mücadelesinin talep ettiği eşitlik fikri eğer siyasal uzamda tatbik edilirse Amerikan devletini bekleyen sorunlara değiniyordu. Yani fikrinin odağı siyahlar ya da mücadelesi değil, Birleşik Devletlerin alî menfaatleriydi. Öyle görünüyor ki, Nazizm şiddetinden kaçıp sığındığı bu yeni ülkeyi Arendt sadece vefa duygusuyla değil, Yahudiliğin beyazlığa pürüzsüz kabulü sayesinde ideal bir vatandaşlık tasavvuru ile bağlanmıştı. Burada ister istemez büyük usta Kafka’nın Amerika[7] eseri aklımıza geliyor. Kafka’nın haşarı kahramanı Karl Rosmman ve dayısı bu yeni kıtayı fırsatlar ülkesi olarak görüp pragmatist bir sahiplenmeye girişmişti. Fakat gene de en azından genç Karl’ın ferasetini Arendt’den de görmeyi ummak hakkımızdı, o da Karl gibi en azından Newyork’a vardığında özgürlük heykelinin elindeki meşaleyi kılıç olarak görebilirdi. Ama görmedi, göremezdi de; zira o meşale aydınlanmayı temsil ediyordu ve Arendt, özgürlük heykelini Kant, meşaleyi de aydınlanmanın ışığı olarak görmeye yeminli gibiydi.
Kolonyal ırkçılık meselesine kafa yormaması başkaca epistemolojik problemleri de beraberinde getirmişti.[8] The Origins of Totalitarianism her ne kadar alanında çığır açıcı olsa da kimi tasvirleri açıkça ırkçı temsillere gönderme yapar. Emperyalizm ünitesindeki kimi satırları dikkatsizlik gibi, sarkastik gibi, bilinçsizlik gibi kelimelerle ele almak zordur. Bu satırları yazan herhangi birisine kolaylıkla ırkçı damgası vurulurken, Arendt’i kayırmak anlamsızdır. Sözgelimi ‘vahşi’ imgesi gibi, yine keza ‘insani bir dünya yaratmamış’, veya ‘bir tımarhanenin sakinleri kadar anlaşılmaz insanlar’ gibi nitelemeler Conrad’ın edebiyatına rahmet okutacak türdendir. Boer meselesindeki Afrikanerler ve Afrikalılar ayrımı ile bu eksende kurduğu cümleler tek kelimeyle ırkçılık lügatından alınmadır. Hakikaten onun ‘özellikle insan karakterinden yoksun’, ‘bu yüzden Avrupalılar onları katlettiğinde bir şekilde cinayet işlediklerinin farkında değillerdi’, Afrikanerlerle yaşamın sebebiyet verdiği vahşileşme[9] tasvirler açık ırkçı temsillerdir. Nitekim kendisinin ilham kaynaklarından olan Karanlığın Yüreğin eserinde baş karakter Marlow, Kongo ormanlarını turlarken “Hayır, insanlık dışı değildiler. Yani, aslında en kötüsü de buydu, insan olma ihtimalleri”[10] demekteydi. İşin çok daha ilginci Arendt’in Afrika konusundaki korkutucu bilgisizliğidir, Afrika’dan bahsettiğinde ya bir Ansiklopedi maddesine[11] ya da Conrad’a başvurması şaşırtıcı bile değildir. Bu tasvirleri okuduktan sonra kim Sholê Johnson’ı haksızlayabilir ki! Ona bakılırsa Arendt’in görüşü, siyahlığı entelektüel yetersizlik, düşük üretkenlik, düşük yetenek ve düşük beklentilerle özdeşleştirir. Siyahlığın moderniteye kadar geri giden standart tarihsel temsiliyle tutarlı bir konumdur bu.[12]
Hülasa-i Kalem
Bu çalışmayı aslında hiç yapmayabilirdim, yani kreatif bir yazar daha Avrupa’nın kültürel üstünlüğü içinden hareket edip ırkçı salvolara abanmış deyip konuyu kapatabilirdim. Ama söz konusu Arendt olunca ister istemez meseleyi ele almak icap ederdi.
Bütün her şeye rağmen Totalitarizmin Kaynakları, Kötülüğün Sıradanlığı, Politik şiddetin eleştirisi, Politik olanın özgürleştirici doğasına dair tezleri ve nihayet mülteciler ve devletsizler ile alakalı çalışmaları hala bize bazı şeyleri sorgulatıp, bazı yolları bulmada el feneri işlevi gören bir düşünürün eksikliklerinin ekspertizini yapmak zordur. Nitekim yakın zamanda Barış Ünlü, Fanon ve sömürge düşüncesi üzerine yazdığı kitapta ilgi çekici bir şekilde bir yazıyı Arendt’e ayırmıştı. Onun bunu yaparken söylediği gerekçeye ben de katılıyorum: Her halükarda Arendt’in düşüncelerini, zihin yaşamını ciddiye alışını ve entelektüel dürüstlüğünü, Arendt’e ırkçılık yaftası yapıştırıp bir kenara atmayacak kadar çok önemsiyorum.[13] Gerçekten de bazı düşünürler, yaptığı yanlışlarla da bir şeyler öğretir. Arendt ırkçılık üzerine düşünürken, totalitarizm üstüne kalem oynatırken, şiddet olgusunu yapısöküme uğratırken tam da eleştirdiği ve belki de olmaktan nefret ettiği tipolojilere büründü. Ancak yine de bir noktada Ünlü’ye katılmadığımı da belirtmek isterim. Fanon’dan yardım alarak “Arendt’i sağcılık eğilimlerinden arındırmak” pek de mümkün değil. Zira konuştuğumuz şey her şeyden önce sağcılık değil, ırkçılık.
Bu yazıda esasen şunun peşine düştüm: nasıl olur da ırkçılığı emperyalist Avrupa siyasetinin ana ideolojik silahı[14] olarak tanımlayan birisi bu tespitin parçası haline gelebilir? Buna cevap vermek yazıdan da fark edileceği üzere pek de kolay değil. Arendt kültür teorisi itibariyle Avrupalıydı, Avrupa’nın kültürel üstünlüğüne iman etmiş biriydi ve teorisini de buradan devşirmişti. Onu öfkelendiren şey esasen ezilen Siyahların batıyı, Avrupa’yı ve değerlerini sorgulamaya cüret etmesi ve bunların otoritesini sorgulamaya başlamasıydı. İşin gerçeği ezilenlerin dirilişi ve meydan okumasına sadece Arendt’in değil, batılıların da şiddet dışında verebileceği sahici bir cevap yoktu. Belki de onu infiale sürükleyen şey bu teorik acziyetin bizzat kendisiydi.
Fakat yine de Arendt kapanından çıkaracağımız dersler var: Birincisi ırkçılığın bir hastalık biçimi değil, bir düşünme biçimi olduğunu görmemiz gerekir. İkincisi ırkçılığın doğasıyla empati kurulamayacağını, ırkçılığı anlayışla karşılama çabasının dahi bizi ırkçılığın girdabına çekeceğini fark etmemiz gerekir. Üçüncüsü istediğiniz kadar büyük bir düşünür olun, eğer siz efendilik kipleriyle düşünme alışkanlıklarını terk etmezseniz, beyazlık epistemelerini tamamen red etmezseniz, ezilenlerle sahici bir dayanışma ve diyalog kuramazsınız. Dördüncüsü ırkçılık gibi total reddiye gerektiren bir hususta, seçici mağduriyetlerin peşine düşerseniz yani mağduriyetin Avrupa formlarına kilitlenip geriye kalan ezilmişliklere gözünü kapatırsanız bir anda kendinizi efendi evreninde aşağıdakilere el sallarken bulabilirsiniz. Beşincisi ırkçılık mutlak manada eşitliğin reddidir; eğer eşitlik konusunu tefsire açarsanız eninde sonunda imtiyaz talep eden tarafta olursunuz. Son olarak eğer derdimiz özgürlük ve eşitlik ise bu her iki değeri Avrupa merkezcilikten kurtarıp aşağıdan bir okumaya tabi kılmamız gerekir.
Hülasa-i kelam Arendt’in akıl yürütme biçimine esasen biz Kürtler uzun bir süredir aşinayız. Bu düşüncenin tanığıyız, yargılayanıyız ve şikayetçisiyiz. Yıllar yılı Kürtlerden yana tutum alan Türkiye’nin liberalleri, islamcıları ve solcuları benzer akıl oyunlarına biz Kürtleri muhatap kıldılar. Kürtlerle hemhal olan bu kesimler, Kürt mücadelesinin, ülkedeki ırkçılığı tetiklediğini söyleyip durdu. Bütün bu meselelerden de fark edileceği üzere ırkçılıkla mücadele, ırkçı düşünme biçimlerine hak verilerek yapılamaz. Ve final tespit de şöyle olsun: ırkçılık başkadır, kolonyal ırkçılık çok başkadır. Irkçılıkla mücadele için insan hakları felsefesi yeterli olabilir ancak kolonyal ırkçılıkla mücadele etmek için insan hakları felsefesinden daha fazlasına ihtiyaç var. Arendt’in anlamadığı varoluşsal mesele tam da buydu.
[1]BkzHannahArendt, Reflection on theLittleRock, https://www.normfriesen.info/forgotten/little_rock1.pdf
[2] Bkz Hannah Arendt, Kant’ın Siyaset Felsefesi Üzerine Dersler, İletişim yayınları
[3] Daha geniş bir tartışma için bkz, Der: Hasan Aksakal, Hannah Arendt ve Avrupalı-olmayan Halklar, Beyoğlu Kitapevi, Aynı kitap içinde Adam Y. Stern, Arendt ve Cezayir, s. 55,
[4]Age, Stern, s. 75
[5]Bkz Michael D. Burroughs, s.95 aynı kitabın içinde.
[6]Bkz: Mellisa Steyn, Bilgisizlik Sözleşmesi: Apartheid Çocuklarının Hatıraları ve Bilgisizlik Epistemolojilerinin İnşası https://kurdarastirmalari.com/details/bilgisizlik-sozlesmesi-apartheid-cocuklarinin-hatiralari-ve-bilgisizlik-epistemolojilerinin-nsasi
[7]Frantz Kafka, Amerika, İş Bankası Yayınları
[8] Irkçılık ile kolonyal ırkçılık arasındaki farka dair bkz: Hayır Irkçılık Değil! Kolonyal Irkçılık, Yeni E dergisi, sayı 80, Haziran 2024
[9]Hannah Arendt, Totalitarizmin Kaynakları, İletişim yayınları
[10] Joseph Conrad, Karanlığın Yüreği, İz yayıncılık
[11] Hannah Arendt, Şiddet Üzerine, İletişim Yayınları
[12] Aktaran Aksakal, age, Burroughs, s. 107
[13] Barış Ünlü, Frantz Fanon, İletişim yayınları
[14]Hannah Arendt, Totalitarizmin Kaynakları, İletişim Yayınları
Türkiye’de ırkçılık eğer bir sektöre benzetilseydi, bu fırıncılık sektörü olurdu. Ekmek çıkaran fırınlar gece de dahil neredeyse günün her saati canlı ve faaldir. Türkiye’deki ırkçılığın doğası da böyledir, günün her saatinde faal ve akışkandır. Irkçılık her şeyden önce bu toplumda bir ekmek kapısıdır. Nitekim son bir hafta içinde ikinci kez fırından sıcağı sıcağına çıkan ırkçılık mamülleriyle karşılaştık. Daha geçen gün Türkiye-Makedonya milli maçı vesilesiyle Amedspor’a galiz küfürler edildi. Bu daha soğumadan, bu sefer ülkenin ekmeğini ırkçılıktan çıkaran milli burjuvazisinin en önde gelen figürlerinden biri, pespaye bir gülme efekti eşliğinde Kürt kadınlarını cinsiyetçi bir fıkra konusu yaptı.
Devamını oku →