Editör’den
Türkiye’de ırkçılık eğer bir sektöre benzetilseydi, bu fırıncılık sektörü olurdu. Ekmek çıkaran fırınlar gece de dahil neredeyse günün her saati canlı ve faaldir. Türkiye’deki ırkçılığın doğası da böyledir, günün her saatinde faal ve akışkandır. Irkçılık her şeyden önce bu toplumda bir ekmek kapısıdır. Nitekim son bir hafta içinde ikinci kez fırından sıcağı sıcağına çıkan ırkçılık mamülleriyle karşılaştık. Daha geçen gün Türkiye-Makedonya milli maçı vesilesiyle Amedspor’a galiz küfürler edildi. Bu daha soğumadan, bu sefer ülkenin ekmeğini ırkçılıktan çıkaran milli burjuvazisinin en önde gelen figürlerinden biri, pespaye bir gülme efekti eşliğinde Kürt kadınlarını cinsiyetçi bir fıkra konusu yaptı.
Türkiye’de en kolay olunan şey ırkçı olmaktır. Bazen bir küfürle, bazen bir bakışla, bazen bir şaka ile hatta bazen bir fıkra ile ırkçılığınızı alenen sergileyebilirsiniz. İşin daha kötüsü kahir çoğunluk bunu yadırgamaz, bunu doğal bir hak görür. İyi de nasıl olur da bir toplumda ırkçılık bir hak kategorisinde görülebilir? Neden ırkçılığa karşı tek bir fren mekanizması dahi yok? Bu ülkede kültür teorisi, dinsel yorumlar, modern eğitim kurumları, neden insanları ırkçılıktan bağışık kılmak yerine teşvik ediyor?
Bugün ırkçılık bir dip dalga olarak yeniden üretiliyor. Kürtlerin ulusal haklarına uzanma ihtimali ırkçılığı bir savunma efekti olarak tekraren gündemleştiriyor. Şu açık ki, ırkçı reaksiyonlar geniş kitlelere umut veriyor, kitlelerin haksızlığa uğramışlık duygusunu tamir ediyor. Nitekim dünyayı kasıp kavuran yeni sağ popülizm, ırkçılığı bir hak olarak sunuyor.
Irkçılığın her an görünür olmasının yeni sağın veçheleri ile ilgisi var. Yeni sağ popülizm, milliyetçilik ve ırkçılığın anlamını ve fonksiyonunu yeniden tanımlıyor. Milliyetçilik fikri ikircikli, tavizkar ve hatta liberal olarak görülüyor; buna karşın ise ırkçı tutumlar radikal, iyileştirici ve sadre şifa görülüyor. Bundan sebep hassaten de biz Kürtler bilmeliyiz ki artık muhatabımız milliyetçilik değil, geniş repertuarıyla ırkçılık.
Öte yandan kabul edelim ki, Türkiye’deki ırkçılığın ayak bastığı esas zemin Kürtlerin hakları ve Kürdistan’dır. Bundan sebep mevzu bahis Kürtler olduğunda her daim emir kipi ile buyururlar. Kürtlerden her bahsettiklerinde ya nesneden, ya eşyadan, ya da aşağılık bir şeyden bahseder gibi bir söylem tuttururlar. Nitekim benzeri bir durumu Sartre da fark etmişti, Amerikan toplumundaki ırkçılığı eleştirirken demişti ki, siyahilerden her bahsettiklerinde siyahiler onların gözünde ayakkabı, valiz, makine veya asansör olarak canlanıyor.
Şu da var ki, daha evvel Türkiye’deki cari ırkçılık Kürtleri inkâr ediyordu, şimdilerde ise Kürtlerin meşru haklarını ve kadim tarihini çarpıtmaya, mensuplarını karikatürleştirmeye yöneliyor. Artık inkâr etme imkânı kalmadı; bu nedenle Kürtleri insan değil, ‘eksik insan’; Kürtleri millet değil, ‘vatansız ve toplama’ bir cemaat gibi resmediyorlar. Mesela kadınlardan ya cinsel bir obje olarak ya da cinsellikten soğutan olarak bahsediyorlar.
Efendinin, yerlilerden bahsederken onları böcek gibi, yılan gibi hayvan isimleriyle tasvir ettiğini biliyoruz. Bu minvalde Türkiye’deki ırkçılığın tarihini bilenler, Kürtlerin kuyruklu bir yaratık olarak lanse edildiğini bilir. Yani ağırlıkla biyolojik ırkçılığın temsilleri ile konuşurlardı. Şimdilerde ise yeni ırkçı ifadeler, yani kültürel tabirler kullanılıyor. Eskiden Kürtlerle dalga geçmek için “kuyrukları var” denilip arkalarına bakılırdı; bugün ise benzer şekilde “penisleri uzun” denilip önlerine bakılıyor.
Diğer yandan Lukacs’ın bize hatırlattığı üzere, her estetiğin temelinde sınıfsal izler vardır. Nitekim ülkedeki ırkçı üretim özünde sınıfsaldır; orta sınıfın kin ve nefretini, lümpen proleteryanın fetih iştahını, yüksek burjuvazinin sınıf kibrini temsil eder. Bu çeşitli nedenlerle ülkenin edebiyatçılarında sirayet etmiştir. Mesela Halide Edip, eserlerinde medenileştirmekten (asrilik) bahseder-di. Kürt kadınlarını yabani bir şeftali olarak tasvir ediyordu. Tanpınar ise Paris’te “ben Aryan ırkındanım, zencilerden ve Çinlilerden hoşlanmam” diyordu. Tanpınar’dan önce Namık Kemal de benzer gramerle konuşuyor, aşağılayıcı betimlemeler yapıyordu: “Arap köleye kırmızı esvap giydirmek yahut hadım ağasına Çerkez kızı vermek gibi…” şeyler söylüyordu.
Irkçılık bulaşıcıdır, bulaş gücü son derece güçlüdür. Şimdilerde ırkçı reaksiyonlar en çok internet aracılığıyla üretiliyor. YouTuber videolarında, sokak röportajlarında, Facebook efektlerinde, Instagram görsellerinde, Twitter (X) paylaşımlarında bu tür içerikler yaygınlaşıyor. Irkçılık için hakikatin kendisine ihtiyaç yok. Düşünce, araştırma, muhakeme önemli değildir. Aperatif, ayak üstü hızlı tüketilebilecek efektler lazımdır. Bir afiş, bir aforizma, bir görsel, bir fıkra yetiyor. Onlara bir çözüm reçetesi değil, bir “günahkâr” gerekiyor.
Irkçılık çoğu zaman ikili bir işlev görür. Bir yandan bir ırkçı gösteri ile devlete ve topluma bağlılığını kanıtlar ama öte yandan yerine göre beğenmediği siyasetlere çentik atmak için de ırkçı sembollere yönelebilir. Yani kişiye hem bir sadakat hem de bir muhalif aurası verir. Gerçek isim ve canlı bedeniyle hükümete muhalif olup sokakta jop yemektense, sahte bir hesap ve anonim bir kimlikle esip gürlemek daha evladır. Bütün bunların vesilesiyle de apolitikleşmenin gömleğini yırtıp politik alana girebiliyorlar.
Hasılı ırkçılık, Türkiye’de devlete verilen bir topuk selamıdır. Bir de unutmamalıyız ki Türkiye’deki ırkçılık sıradan, spontane bir ırkçılık değildir; kurumsal bir ırkçılıktır, kolonyal bir kurumlaşmanın içinden üretilir.
Bu sayımızı şimdilerde bazen bir muhalefet networkü, bazen de muktedirin fantezi endüstrisi haline gelen ırkçılık konusuna ayırdık. Öteden beri ırkçılığın en sağlam tahlil ve analizlerini aşağıdakiler yani ezilenler yapmıştır. Zira ezilenler, ırkçılığı basit akademik bir ilgi olarak görmezler, tam aksine insanlığın yüz karası olarak görürler; ırkçılığı akademide keşfetmezler, doğdukları ilk andan itibaren her gün ırkçılıkla karşılaştıkları için tanıdık bir efendi bilgisidir. Tam da bununla mücadele etmek, bunu afişe etmek için bunun bilgisini üretir, bu bilgiyi dekolonize eder. Biz de bunu yapmaya gayret ettik, özellikle de ırkçılık literatürünü dekolonize etmeye çabaladık.
Bu sayıya katkı veren bütün yazarlarımıza hassaten teşekkür ederiz. Özellikle Güllistan Yarkın’ın yaratıcı emek ve dokunuşları olmasaydı, bu sayı tekemmül etmezdi, bu vesileyle kendisine şükranlarımızı sunuyoruz.
Başka bir sayımızda buluşmak dileğiyle…
Kürt Araştırmaları Dergisi
Türkiye’de ırkçılık eğer bir sektöre benzetilseydi, bu fırıncılık sektörü olurdu. Ekmek çıkaran fırınlar gece de dahil neredeyse günün her saati canlı ve faaldir. Türkiye’deki ırkçılığın doğası da böyledir, günün her saatinde faal ve akışkandır. Irkçılık her şeyden önce bu toplumda bir ekmek kapısıdır. Nitekim son bir hafta içinde ikinci kez fırından sıcağı sıcağına çıkan ırkçılık mamülleriyle karşılaştık. Daha geçen gün Türkiye-Makedonya milli maçı vesilesiyle Amedspor’a galiz küfürler edildi. Bu daha soğumadan, bu sefer ülkenin ekmeğini ırkçılıktan çıkaran milli burjuvazisinin en önde gelen figürlerinden biri, pespaye bir gülme efekti eşliğinde Kürt kadınlarını cinsiyetçi bir fıkra konusu yaptı.
Devamını oku →