Hafriyatçılık: Irkçılığın Yerliliği
Eray Çaylı

2019 yazında bir akşam, arkadaşım Berivan’la Amed merkezin Dicle Nehri kıyısında yer alan mahallelerinden Fiskaya’dayız. Aile evlerinin damından Dicle Vadisi’ne bakıyoruz. Tüm öğleden sonramızı, burada, Amed’deki bağımsız sanat mekânı Loading için düzenleyeceğimiz kent bahçeleri atölyesini planlayarak geçirdik. Yılın ilk yarısında Mimarlar Odası Diyarbakır Şubesi’nin ev sahipliğinde düzenlenen ve eş yürütücülüğünü yaptığım bahar-yaz okullarını takiben, şimdi de Loading’in davetiyle misafir araştırmacı olarak buradayım. Ekoloji üzerine halka açık atölyeleri yine şehirden mimar, sanatçı ve peyzaj teknikerleriyle ortaklaşa düzenliyorum. Dicle Nehri’nin bizim şimdi bulunduğumuz noktaya göre karşı kıyısında—Kıtılbıl olarak bilinen bölgede—eskiden kum ocağı olarak işletilen, sonraları ise endüstriyel balık havuzuna dönüştürülen bir alan bulunuyor. Fiskaya’da doğup büyüyen bir peyzaj teknikeri olan Berivan, çocukluğuna denk gelen 2000’lerin ortalarında inşaat sektöründe yaşanan patlamayı bu kum ocağı üzerinden anımsıyor. Buradan çıkarılan kumun Amed genelindeki şantiyelere taşınması için gece gündüz çalışan hafriyat kamyonlarını adeta dün gibi hatırladığını söylüyor.

Dicle’nin bu kısmında kum ocaklarının açılabilmesi, Kıyı Kanunu’nda 1990 yılında yapılan bir değişiklik sayesinde mümkün oldu. Nehrin, membaı olarak kabul edilen bölgeden aşağıya doğru ilk 100 kilometrelik bölümü, kanuna Dicle’ye özel olarak eklenen bir maddeyle Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisindeki diğer tüm büyük nehir kıyıları için geçerli olan koruma kapsamının dışında bırakılmıştı (Çaylı 2023, 58). Kum ocağından çıkarılabilecek kum tükendiğinde, işletmeciler Dicle Nehri’nden su çekerek burayı bir endüstriyel balık havuzuna dönüştürdüler. 2018 yılına gelindiğinde, Devlet Su İşleri (DSİ), “nehir ıslahı” olarak adlandırdığı bir projeyi yine burada başlattı. DSİ yetkilileri, müdahalenin gerekçesi olarak nehrin civarındaki “bilinçsiz su kullanımını” ve “yatağından kum alınmasını” gösterdi. Projenin amaçlarını ise “pis görüntüleri ortadan kaldırmak,” “güzel bir görüntü oluşturmak” ve nehrin “güzelliğini daha net ortaya çıkarmak” olarak ifade ettiler (Ün ve Emek 2018). 2000’lerde kumu taşıyan hafriyat kamyonları, bu kez de nehrin ıslah adı altında kanala hapsedilmesi amacıyla çıkarılacak hafriyatı ve yapılacak taş tahkimatı için gereken malzemeleri taşıyacaktı.

Yalnızca bir-iki yıl önce, 2016 ve 2017’de, aynı hafriyat kamyonları bir diğer amaç için seferber edilmişlerdi. Devletin özyönetim ilanlarına karşı başlattığı ve ana akım basında “hendek operasyonları” adıyla anılan operasyonların yol açtığı yıkım sonucu Amed’in tarihi kent merkezi Suriçi’nde ortaya çıkan molozlar yine bu kamyonlarla taşınmıştı. Kamyonların taşıdığı ve bazı insan hakları örgütlerinin raporlarında insan bedeni parçalarını da içerdiğinden bahsedilen bu molozların depolanması için oluşturulan döküm alanı da yine Kıtılbıl’da, Dicle Üniversitesi kampüsüne komşu bir noktada yer alıyordu (İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi Dokümantasyon Birimi, 2017, 57–58). Kıtılbıl, 20. yüzyılın başlarına kadar bir Ermeni yerleşimiydi. “Kıtılbıl” adı, Fiskayalı birinin bana aktardığı bir yoruma göre, Kurmanci’de yerinden çıkmış kemik benzeri organlardan bahsederken kullanılan xirte sözcüğüne yer isimleri türetilirken sıkça kullanılan –bil ekinin eklenmesiyle oluşmuş. Bu adın, Kıtılbıl’ın Ermeni sakinlerinin soykırım sonucu yerlerinden edilmelerini takiben, 20. yüzyılın ortalarına doğru kullanılmaya başladığı bilinmekte. Kıtılbıl, aynı zamanda, erken cumhuriyet rejiminin o vakte dek Ermenilerin öncülük edegeldiği tarım, ipekçilik ve bakır işçiliği gibi sektörlerde yaşanan kayıpları kendince telafi etmeye giriştiği bir mekândı. Rejim, 1920’lerde, “terk edilmiş” addettiği 5 bin dönümlük araziyi “yerel çiftçilere örnek teşkil etmek ve tarımsal kalkınmayı mümkün kılmak” olarak tariflediği amaçlar doğrultusunda canlandırmak için Kıtılbıl’da bir “model çiftlik” kurdu (Üngör ve Polatel 2011, 156).

Emek ve kaynak sömürüsü, kapitalizm ve sömürgeciliğin 15. yüzyıldaki iç içe geçmiş kökenlerinden bu yana gezegene ve sakinlerine yönelttiği şiddetin itici gücü (Bakewell 2019; Konadu 2022, xxxv). Bu sömürü, zamanla, Batı dillerinde “extractivism” olarak adlandırılan, benim ise bağlama özgülüğünü vurgulamak için “hafriyatçılık” olarak kavramsallaştırdığım maddi ve mekânsal bir ideolojiye dönüştü (Çaylı 2023, 248–262).[1] Hafriyatçılık, ırksallaştırılmış bir değerleme ve tahakküm mantığını barındırır. Suyun, havanın, arazinin ve bedenlerin değerini, yalnızca, onlardan temin edebileceği, ölçülebilir ve piyasalaştırılabilir enerji üzerinden tanımlar (Li 2013; Frederiksen ve Himley 2020). Günümüzde artık bu enerji teminine konu olan sektörler sadece madencilik, baraj inşası ya da monokültür tarım gibi klasik sömürü faaliyetlerinden ibaret değiller. Aynı zamanda, bu faaliyetlerin yol açtığı tahribatın anlamlandırmasına aracılık eden fikri ve kültürel üretim endüstrilerini de içeriyorlar.

Hafriyatçılık kavramı, ırkçılığın yerliliğini ifade etmeye yardımcı olur. “Yerlilik” derken iki olguyu aynı anda ifade etmek niyetindeyim. Bir yandan, coğrafi ve jeolojik dinamikleri haiz bir problemi tanımlamayı amaçlıyorum. Aynı zamanda da, bu problemin faillerinin küresel ölçekte olağan şüpheli haline gelmiş Avrupalı ve Kuzey Amerikalı sömürgecilerle sınırlı olmayıp bağlamımıza has ve dışarıdan bakanlara “yerli” görülebilecek (ör. Türk, Arap, Fars, İslami vb.) başaktörleri de içerdiğini ifade etmek istiyorum (Yarkın 2019; Özok-Gündoğan 2024; Yonucu 2024; Çaylı 2025, 11–13).

Irkçılığın coğrafi ve jeolojik dinamiklerini tartışan ve son yıllarda genişlemekte olan literatür bize şunu göstermekte: Irkçılık, ırksallaştırdığı halkları kendince tahayyül ettiği “insan” kategorisinden dışlarken, onlara fiziki coğrafyanın ve hatta yerküre katmanlarının birer unsuruymuşçasına muamele yapar (Himley 2020; Marston 2011; Quintana-Navarrete 2022; Cohen 2023; Yusoff 2024). 1980’lerde resmî aktörlerce dolaşıma sokulan “kırt-kurt” ırkçı söyleminde görüldüğü gibi (Kara Kuvvetleri Komutanlığı 1982, 43), karlı dağlarla adeta yekvücut görülerek jeolojinin ve fiziki çevrenin yol açtığı yansıma seslerine indirgenmeye çalışılan Kürtlük, bugünün değişen şartlarında ise açıktan ötekileştirici ifadeler kadar bazen insanüstü bir doğaseverliğin iyesi addedilerek de toplumsallıktan ve siyasetten dışlanmaya çalışılabilmekte (Çaylı 2023, 51–62). Dahası buradaki sorunu jeolojik ve coğrafi kılan, araçsallaştırdığı mekansâllıkların nitelikleri kadar, birer bilim dalı olarak jeoloji ve coğrafyayı kullanıyor olması da. Türkiye’de bugün hala kullanımda olan yedi resmî coğrafi bölgenin devletin görevlendirdiği Alman jeomorfolog Herbert Louis tarafından 1941’de icat edilmiş olması bunun önemli bir örneğidir (Orhan 2023). Louis, Kuzey Kürdistan, Batı Ermenistan ve Yukarı Mezopotamya gibi toplumsal ve tarihsel temellere dayanan bölgesel tanımları fiziki coğrafi şartlara öncelik verme kisvesi altında devre dışı bırakarak, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu bölgelerini icat etti (oysaki “Anadolu” kavramı o vakte değin Fırat Nehri’nin doğusundaki toprakları tanımlamak için nadiren kullanılmıştı).

Hafriyatçılık çerçevesini, ırkçılığın yukarıda andığım ve birbirinden farklı görünen türlü “yerli”—yani bağlam-spesifik, coğrafi ve jeolojik—dinamiğini birlikte eleştirebilmek için faydalı buluyorum. Bunu yaparken, hafriyat kamyonlarının açık şiddet içeren askeri operasyon benzeri olgularla görünüşte şiddetsiz ya da şiddetten zamansal ve mekânsal olarak ayrı görünen çevresel onarım gibi olguların her ikisinde de oynadığı merkezi rolden hareket ediyorum. Hafriyatçılık kavramını silahlı, korumacı, kültürel, madenci, epistemik ve tarımsal süreçleri enine kesen ırkçı ideolojilerin tespiti ve eleştirisi için kullanma niyetindeyim.

Çevresel duyarlılıkların—özellikle iklim değişikliği farkındalığı sayesinde—ana akım bilincin parçası hâline geldiği günümüzde, hafriyatçılık, bu duyarlılıklara rağmen değil bizzat onları mobilize ederek faaliyet göstermekte. DSİ, 2018’de kendisini peyzajı güzelleştiren ve çevreyi onaran bir aktör olarak sunarken, GAP kapsamında büyük ölçekli barajların inşası ve işletilmesinden sorumlu kurum olarak onlarca yıldır yol açtığı derin tahribattan söz etmemekte. Burada karşımıza çıkan hafriyatçılık, yalnızca toprağın, suyun ve toplumların yerinden edilmesiyle—yani insanların, fosillerin, minerallerin ve suların zor kullanarak hareket ettirilmeleriyle—ilgili değil. Aynı zamanda, bu şedit yerinden edilmenin nasıl anlamlandırılması gerektiğiyle—yani ona tanıklık edenlerin hislerinin nasıl harekete geçirileceğiyle—de alakalı. Hem fiziksel sömürü pratiklerini hem de bu pratikleri destekleyen fikrî ve simgesel evreni kapsayan bir olgu olarak hafriyatçılık, ırkçılığın yukarıda ifade ettiğim anlamda “yerli” bir olgu oluşunda bilgi ve anlam üretiminin oynadığı belirleyici role işaret ediyor. Bu rol, akademik araştırmaları da zam altında bırakıyor. Araştırmacıların, hafriyatçılığı yalnızca bir araştırma konusu olarak değil, aynı zamanda metodolojik ve epistemolojik bir mesele olarak ele almalarını gerektiriyor. Girişte değindiğim atölye ve yaz okulu deneyimleri, hafriyatçılıkça hedef alınan coğrafyaları birer “saha” olarak ve sakinlerini de “veri” kaynağı olarak değil, kendine has uzmanlıkları bulunan meşru bilgi üreticileri ve eşit çalışma ortakları olarak görme gerekliliğine verdiğim mütevazı yanıtlar arasında (Tilley 2017, 27; Mair 2023).

Ekim 2025’te yayınlanan kitabım Earthmoving: Extractivism, War, and Visuality in Northern Kurdistan, hafriyatçılığın yukarıda özetlemeye çalıştığım ikili işleyişini görselliğe odaklanarak ele alıyor (Çaylı 2025). Bu kısa metinde ise, doğrudan kitabın öncelik verdiği görsel kültür alanından gelmese de güçlü görsel niteliği haiz birkaç gözlemle yetineceğim. Örneğin, 13 Aralık 2018 akşamı, Amed’in hemen yukarısında yer alan ve Dicle üzerinde inşa edilmiş ilk iki büyük barajdan biri olan Dicle Barajı’nın kapaklarından birinin kopmasıyla yaşanan su baskınını ele alalım. Baraj gölünde biriken su, aşağıya doğru boşalırken, barajlar nedeniyle son yirmi beş yıldır giderek kuruyan tarihsel taşkın ovaları—Fiskaya’dakiler de dahil olmak üzere—yeniden sular altında kaldı. Bu olay, bilhassa hükümetle doğrudan bağlantılı olmayan medya organlarında barajlar ve çevresel etkileri üzerine yapılmakta olan tartışmaları yeniden alevlendirdi. Örneğin, bazı haberlerde Dicle’nin “gürül gürül akması,” gerçek kimliğini geri kazanmasının bir işareti olarak anlamlandırıldı (Erbay 2018). Bu tür haberler, her ne kadar barajların yol açtığı çevresel ve toplumsal tahribatı hiç şüphesiz sorunsallaştırma niyeti taşıyor olsalar da, bu tahribatı ve olası telafi yollarını yine hafriyatçılığın başat özelliği olan niceliksel ölçülebilirlik üzerinden okumaktaydı. Oysa, ekolojik esenliği su bolluğuna bu şekilde endekslemek, Yukarı Dicle Vadisi’nde nehrin hacim ve berraklığının tarihsel olarak dramatik mevsimsel değişiklikleri içerdiği gerçeğini unutma riskini taşır.

Hafriyatçılığı, bağlamdan bağımsız ve ölçülebilirliğe endeksli bir şekilde eleştirmektense, Aralık 2018’de yaşanan kapak patlaması benzeri olayların altlarında yatan sistematik şiddet dinamiklerine ve bağlama has tarihsel köklerine sirayet eden siyasetlerle cebelleşerek eleştirmeyi faydalı buluyorum. Nitekim Kürdistani çevre mücadelesinin içerisinde yer alanların aynı olaya verdikleri tepkiler de bu minvalliydi. Alanda yaptıkları incelemeler, yalnızca büyük barajlara özgü bilinen sorunları—örneğin yağış ve taşkın rejimlerindeki değişimleri—değil, başka bir kritik meseleyi de ortaya çıkardı: Bu ebattaki barajlarda bulunması zorunlu olan yedek kapak, o dönem inşa edilmekte bulunan Silvan Barajı’nın inşaatında kullanılmak üzere oraya gönderilmişti. GAP bünyesinde inşa edilen barajlar arasında Atatürk Barajı'ndan sonraki en büyük ikinci sulama barajı olarak anılan Silvan Barajı, bunun yanı sıra bölgedeki kaya gazı çıkarımı faaliyetlerini desteklemek amacını da taşımakta. Nitekim Türkiye, 2010’ların ortasında hidrolik kırılma teknolojisini ilk kez Silvan’da denemişti (Milliyet 2015). Bu denemelerin yapıldığı alan, 1915–16 soykırımları öncesinde önemli Ermeni ve Süryani nüfusuna ev sahipliği yapan Pîreman ve Başnîq köylerini kapsıyordu.

19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başı Osmanlı merkezi yönetimlerinin, yerel aşiret liderlerine soykırımın uygulayıcılığını gayrimüslimlerden el konulan toprak ve mülkleri vaat ederek yaptırdığı biliniyor (Aydınkaya 2020). Bu şedit tarihin günümüze değin uzanan etkileri arasında, toprak mülkiyeti örüntüsü kadar, devletin, savaş politikaları kapsamında 1980’lerden itibaren kullanmaya başladığı korucu köyleri stratejisi de yer almakta (Çelik 2020). Dolayısıyla, baraj kapağının patlamasının nedenlerini, barajların doğal kaynakları tüketmesi benzeri evrensel çevre sorunlarından ibaret görmemek gerekli. Olayı, daha ziyade, bağlama has, uzun erimli ve etkileri hâlâ sürmekte olan şedit bir tarihin sonucu olarak okumalı. Kürdistan’ın, yerli halkların birbirine karşı kışkırtılabildiği, en zararlı madencilik teknolojilerinin pilot çalışmalarının yapılabildiği ve yedek baraj kapağı gibi teknik emniyet önlemlerinin gereksiz görüldüğü bir coğrafyaya dönüştürülmesinin tarihi bu.

Hafriyatçılık, bugün, jeoloji ve toplumsallığı birbirine göbek bağıyla bağlayan bir siyasi şiddet yöntemi olarak, iklim değişikliğini önleme ve sürdürülebilirlik adına gerçekleştirilen müdahalelerde dahi karşımıza çıkıyor. “Yeşil hafriyatçılık” adıyla da anılmaya başlanan bu müdahaleler arasında, güneş ve rüzgâr enerjisine ilişkin olanlar da var (Mejia-Muñoz ve Babidge 2023). Örneğin, 2023 başında, dünyanın en büyük mücevher üretim ve satış kompleksi olarak anılan İstanbul Kuyumcukent’in enerji ihtiyacını Riha’da kurulacak iki yeni güneş santralinden karşılayacağı duyuruldu (Enerji Günlüğü 2023). Toplam 500 bin metrekarelik bir alanı kapsayan bu tesisler, Sîwereg ilçesine bağlı Şêxkî köyünde kurulacaktı. Bölgedeki çevresel sorunlara karşı mücadele yürütenlerin rüzgâr ve güneş enerjisi yoluyla “işgal” olarak adlandırdığı bu tür arazi gaspları, Pasûr gibi geçmişte önemli Ermeni nüfusuna ev sahipliği yapmış bölgeleri de kapsayacak şekilde genişlemeye devam etmekte (Çil 2025). Hem devletin yeşil enerji teşviklerinden hem de Avrupa Birliği ile karbon ticareti ve emisyon vergilerine dayalı yeni ticaret sistemlerinden yararlanmak isteyen şirketler, iklim dostu olarak sunulan enerji kaynaklarının çevresel maliyetlerini Kürdistan’a yüklemekte (Gürsucu 2024). Bölgenin yeşil enerji üretimindeki yükselen rolünü öven pek çok haber, kurak ve çorak görünen arazilere yerleştirilmiş parlak fotovoltaik panelleri gösteren görselleriyle desteklenmekte (Maltaş 2016). Oysa şimdi bu tesislere tahsis edilen arazilerin birçoğu, kurak olmak bir yana dursun, aslında yerel geçim kaynaklarının temelini oluşturan bereketli tarım alanları (Gürsucu 2024).

2022 yazında, Earthmoving kitabımın yazımını tamamladığım günlerde, Kıtılbıl mahallesinin adı, kayyım belediyesi tarafından “Fetih” olarak değiştirildi (Budancır 2022). “Fetih” kelimesi Türkiye’de sıklıkla Osmanlı ya da İslam ordularının Bizans benzeri gayrimüslim devletlerin topraklarını ele geçirmesini kutlamak için kullanılır. Kıtılbıl’ın adının kayyım belediyesi tarafından Fetih olarak değiştirilmesi bu yazıda geliştirmeye çalıştığım iki önermeyi özetler nitelikte. “Bakıcı” anlamına da gelen—yani bir yerin başında durup ona bakma anlamını da içeren—kayyım figürüyle bakma eylemi arasında bulunan yakın ilişki, perspektif ve nazarın—yani yüksek görsel niteliği haiz anlamlandırma pratiklerinin—Kürdistan’da faaliyet göstermekte olan hafriyatçılıktaki merkezi rolüne işaret ediyor. “Fetih” kavramına yapılan atıf ise, söz konusu hafriyatçılığın, yalnızca Avrupalı ve Kuzey Amerikalı güçlerle açıklanamayacak, bağlama has ırkçılık tarihlerinin konusu olduğunu ortaya koyuyor.

 Kaynakça

Aydınkaya, Fırat (2020) “Fırat Aydınkaya: 8 Soruda Kürtler ve Ermeni Soykırımı,” HyeTert, 18 Nisan, https://hyetert.org/2020/04/18/firat-aydinkaya-8-soruda-kurtler-ve-ermeni-soykirimi/

Bakewell, Peter. 2019. “Introduction.” In Mines of Silver and Gold in the Americas, der. Peter Bakewell, xiii–xxiv. New York: Routledge.

Budancir, Remzi. 2022. “Sur kayyımı tarihi Kıtılbil Mahallesi’nin ismini ‘Fetih Mahallesi’ olarak değiştirdi.” Artı Gerçek. 13 Haziran https://artigercek.com/guncel/sur-kayyimi-tarihi-kitilbil-mahallesinin-ismini-fetih-mahallesi-olarak-degistirdi-214726h 

Cohen, Lara Langer. 2023. Going Underground: Race, Space, and the Subterranean in the Nineteenth-Century United States. Durham: Duke University Press.

Çaylı, Eray. 2023 [2020]. İklimin Estetiği: Antroposen Sanatı ve Mimarlığı Üzerine Denemeler. İstanbul: Everest.

Çaylı, Eray. 2025. Earthmoving: Extractivism, War, and Visuality in Northern Kurdistan. Austin: University of Texas Press.

Çelik, Adnan. 2020. “The Armenian Genocide in Kurdish Collective Memory.” Middle East Report Online, 4 Ağustos, https://merip.org/2020/08/the-armenian-genocide-in-kurdish-collective-memory-295/.

Çil, Şirvan Şilan. 2025. “Kulp’ta GES işgali.” Yeni Özgür Politika, 26 Şubat, https://www.ozgurpolitika.com/haberi-kulpta-ges-isgali-198118.

Enerji Günlüğü. 2023. “Kuyumcukent Enerji, elektrik ihtiyacını güneşten karşılayacak,” Enerji Günlüğü. 21 Şubat, https://www.enerjigunlugu.net/kuyumcukent-enerji-elektrik-ihtiyacini-gunesten-karsilayacak-52962h.htm.

Erbay, Vecdi. 2018. “Dicle ve öteki canlılar.” Gazete Duvar, 16 Aralık, https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2018/12/16/dicle-ve-oteki-canlilar.

Fornoff, Carolyn. 2023. “Extractivist Aesthetics.” Forma 2(1): 37–69.

Frederiksen, Tomas and Matthew Himley. 2020. “Tactics of Dispossession: Access, Power, and Subjectivity at the Extractive Frontier.” Transactions of the Institute of British Geographers 45(1): 50–64.

Gürsucu, Yusuf. 2024. “İSDEMİR’in Amed, Şirnex, Mêrdîn’de GES işgali genişliyor!” Yeni Yaşam. 6 Ağustos,  https://yeniyasamgazetesi9.com/isdemirin-amed-sirnex-merdinde-ges-isgali-genisliyor/

Himley, Matthew. 2020. “Underground Geopolitics: Science, Race, and Territory in Peru during the Late Nineteenth Century.” A Research Agenda for Environmental Geopolitics, der. Shannon O’Lear, Cheltenham: Edward Elgar, 107–124.

İnsan Hakları Derneği Genel Merkezi Dokümantasyon Birimi. 2017. İHD 2016 Yılı İhlaller Raporu, 14 Nisan, https://www.ihd.org.tr/wp-content/uploads/2017/04/2016_ihd_türkiye_ihlal_raporu.compressed.pdf

Kara Kuvvetleri Komutanlığı. 1982. Türkiye’de Yıkıcı ve Bölücü Akımlar. Ankara: Kara Kuvvet Komutanlığı Yayınları.

Khayyat, Munira. 2022. A Landscape of War: Ecologies of Resistance and Survival in South Lebanon. Oakland: University of California Press.

Konadu, Kwasi. 2022. “Introduction.” In Africa’s Gold Coast Through Portuguese Sources, 1469-1680, der. Kwasi Konadu, xxx–lv. Oxford: Oxford University Press.

Li, Fabiana. 2013. “Contesting Equivalences: Controversies over Water and Mining in Chile and Peru.” In The Social Life of Water, der. John Richard Wagner, 18-35. New York: Berghahn.

Mameni, Salar. 2023. Terracene: A Crude Aesthetics. Durham, NC: Duke University Press.

Mair, Victor. 2023. “The End of Dialect Fieldwork.” Language Log. 22 Ocak,  https://languagelog.ldc.upenn.edu/nll/?p=57734.

Maltaş, Rauf. 2016. “Güneydoğu ‘güneşi’yle kazandırıyor,” Anadolu Ajansı. 24 Ekim,  https://www.aa.com.tr/tr/ekonomi/guneydogu-gunesiyle-kazandiriyor/671144.

Marston, Andrea. 2021. Of flesh and ore: material histories and embodied geologies. Annals of the American Association of Geographers 111(7): 2078–2095.

Mejia-Muñoz, Sara and Sally Babidge. 2023. “Lithium Extractivism: Perpetuating Historical Asymmetries in the ‘Green Economy’,” Third World Quarterly 44(6): 1119–1136.

Milliyet. 2015. “İşte Türkiye’nin ilk kaya gazı kuyuları,” 12 Mart, 2025:  https://www.milliyet.com.tr/gundem/iste-turkiyenin-ilk-kaya-gazi-kuyulari-2027138.

Orhan, Gözde. 2023. “How to Divide the ‘Indivisible Unity’? Debates on the Division of Turkey into Geographical Regions in the Early Years of the Republic,” SİYASAL: Journal of Political Sciences 32: 101–115.

Özok-Gündoğan, Nilay. 2024. “Extractive colonialism and state making in early modern Ottoman Kurdistan,” South Atlantic Quarterly 123(4): 665–687.

Quintana-Navarrete, Jorge. 2022. “Reading race in rocks: political geology in nineteenth-century Mexico,” Journal of Latin American Cultural Studies 30(4): 525–543.

Tilley, Lisa. 2017. “Resisting Piratic Method by Doing Research Otherwise.” Sociology 51(1): 27–42.

Ün, Ahmet and Emek, Burak. 2018. “Dicle Nehri’ne ıslah için ilk neşter vuruldu,” DHA. 17 Ocak,  https://www.dha.com.tr/amp/gundem/dicle-nehrine-islah-icin-ilk-nester-vuruldu-1560523.

Üngör, Uğur Ümit ve Polatel, Mehmet. 2011. Confiscation and Destruction: The Young Turk Seizure of Armenian Property. London: Continuum.

Yarkın, Güllistan. 2019. “İnkâr edilen hakikat: Sömürge Kuzey Kürdistan,” Kürd Araştırmaları 1: 45–69.

Yonucu, Deniz. 2024. “Sectarianism as Racism: The Collective Punishment of Alevi Communities in Turkey.” Race & Class 65(3): 47–68.

Yusoff, Kathryn. 2024. Geologic Life: Inhuman Intimacies and the Geophysics of Race. Durham: Duke University Press.



[1] *İklim aktivisti ve siyaset bilimci Ömer Madra'nın kısa bir makalesi, “hafriyatçılık” kelimesinin madenciliğin eleştirisi bağlamında kullanıldığı öncül bir örnektir; ancak o makale, sömürgecilik ve ırkçılık gibi bağlama has dinamiklere değinmemekte ve hafriyatçılığı peyzajın şekillendirilmesine dair bir mesele olarak ele almamaktadır. Bkz. Ömer Madra, “Anlatılan bizim hikayemiz,” İklim değişikliklerinde son gelişmeler: IPCC 2013 raporu, der. Murat Türkeş, Ömer Lütfi Şen, Levent Kurnaz, Ömer Madra ve Ümit Şahin (İstanbul: İstanbul Politikalar Merkezi, 2013), 27–33. Referans için Sinan Erensü’ye teşekkür ederim.

EDİTÖRDEN

Türkiye’de ırkçılık eğer bir sektöre benzetilseydi, bu fırıncılık sektörü olurdu. Ekmek çıkaran fırınlar gece de dahil neredeyse günün her saati canlı ve faaldir. Türkiye’deki ırkçılığın doğası da böyledir, günün her saatinde faal ve akışkandır. Irkçılık her şeyden önce bu toplumda bir ekmek kapısıdır. Nitekim son bir hafta içinde ikinci kez fırından sıcağı sıcağına çıkan ırkçılık mamülleriyle karşılaştık. Daha geçen gün Türkiye-Makedonya milli maçı vesilesiyle Amedspor’a galiz küfürler edildi. Bu daha soğumadan, bu sefer ülkenin ekmeğini ırkçılıktan çıkaran milli burjuvazisinin en önde gelen figürlerinden biri, pespaye bir gülme efekti eşliğinde Kürt kadınlarını cinsiyetçi bir fıkra konusu yaptı.

Devamını oku →
Bizi takip edin

DOSYA İÇERİĞİ