Irkçılığın Gri Alanlarından Anlatı Gaspı ve Anlatıda Beyaz Konfor
Cîhan Roj

I

Gerçek empati ötekilerin anlatı kurma özgürlüğünü savunmaktır

Bu tür bir okuma ve çerçeveleme çalışması, Kürtçe roman yazarı için, başlı başına, yorucu ve duygusal olarak da ağır olabiliyor. Yazıyı yazmadan önce, zihnimde şekillendirmeye çalışırken, “burada bir şey tıkanıyor mu, bu kısım yeterince keskin mi, yoksa fazla mı keskin?”, “bu örnek güncel bağlamda hâlâ geçerli mi?”, “şu kavram başka bir açıdan nasıl okunabilir?” gibi herhangi bir noktada duraksadığım oldu; çünkü bu tür konularda, bazen tek bir cümleyi farklı kurabilmek ya da tek bir olaya farklı bir mercekten  bakmak bile metni farklı anlamlara taşıyabiliyor.

Burada parantez açıp, klasik makale formatından bilinçli olarak, biraz uzak duran biri olduğumu hatırlatmalıyım, daha çok deneme/manifesto meyilli şahitliklere dayanan ve iç döküm karışımı bir üslup taşıyan yazılar yazdığımı, okuyucular az çok bilir. Bu yazıda da üslup pek değişmedi denilebilir.

Ve yazı için notlar tutarken, derin bir iç hesaplaşmanın da söz konusu olduğunu gördüm. Notlarım kısa, kesik, neredeyse şiirsel bir öfkeyle yazılmıştı ama öfke analitik bir bıçak gibi işliyor gibiydi; ırkçılığın “en kaba” biçimini (mağduru tamamen susturan, anlatısız bırakan şiddet) değil, en kırılgan, en gri, en “masum” göründüğü alanı deşen notlar tuttuğumu düşünüyordum. Beyaz anlatının konforuna özellikle vurgu yapmıştım.  Bu konfor, kaba ırkçılıktan haz etmeyen, “insancıl”, “demokrat”, “ilerici”  ya da “dindar” görünen kişilerden kimilerinin ötekinin anlatısını kendi konforu içinde yeniden yazmasıdır. Buna dair iki mekanizmanın, kendime hatırlatma anlamında, altını çizmiştim:

Paternalist hümanizm

“Öteki kendi anlatısını kuramaz” varsayımıyla, “insanlık adına” onun adına konuşma hakkı gasp ediliyordu.

Pragmatist faydacılık

Duygu yok, sadece “bizim halkımız, Anadolu anlatıları” kalıplarıyla öteki, anonim bir malzeme haline getiriliyordu.

Ortak payda çok net; anlatı gaspı! Irkçılık burada “nefret”ten değil, anlatı tekelinden besleniyor.  Bu “bulanık alan” diye adlandırılabilir diye düşünüyorum çünkü hem mağdur hem fail, aynı anda “iyi niyet” maskesi takabiliyor ancak ve ne yazık ki, fail balıkçı ise mağdur bulanık sudaki balık olmuş oluyor. Bu, tam da 21. yüzyılın “liberal ırkçılığı” ya da “renksiz ırkçılık” denilen şey. Kısacası, notlar epistemik şiddeti de (bilgi ve anlatı üzerindeki şiddet) hatırlatıyordu. Ve bunu sadece “ırk” üzerinden değil, anlatı sahibi olma hakkı üzerinden tartışma niyetini öne çıkarmıştı. Böylelikle radikal görünse de, evrensel bir eleştiriyi amaçlayan bunun için zemin hazırlayan notlar olarak okumuştum.

Notları tekrar okumayı bitirmiş, beynimde şekillenmiş metni, (konuya anlatı gaspı, ırkçılığın en gri yüzü, beyaz konfor ve ötekini inkar etmeden kibarca susturma ifadeleri o metinde yer edinmişti) Kürtçe roman yazan birinin penceresinden yazıya dökmeye çalıştım.

ll

Irkçılığın Yeni Kılığı

Irkçılık artık sadece “öteki aşağıdır” diye haykırmıyor. En tehlikeli hali, “öteki için en iyisini ben biliyorum” diye fısıldıyor. Bu fısıltı, kaba ırkçılıktan uzak durduğunu düşünen, insancıl, demokrat, dindar, modern olduğunu düşünen bazı kişilerin dilinde dolaşabiliyor. Onlar ötekinin anlatısının cazibesini fark ediyorlar ve o anlatıyı kendi elleriyle yazmaya kalkışıyorlar. Çünkü içten içe şu inancı taşıyorlar: “Öteki kendi hikâyesini kuramaz.” Bu, ırkçılığın en kırılgan, en gri, en uzak göründüğü alandır; beyaz anlatının  konfor alanı.

Klasik ırkçılık, inkarcıdır

 En merhametli  ifadelerini bile manipülasyon üzerine kurar, mağduru köleleştirir, susturur, “tarihi yoktur” der. Gri ırkçılık ise  anlatıyı gasp eder. Mağdurun sesini duyduğunu iddia eder, hatta onu “korur” ama o sesi kendi filtrelerinden geçirir. Sonuç, mağdur yine susturulur, ama bu kez “sevgiyle”! Edward Said’in Oryantalizm’inde tarif ettiği mekanizma tam burada işler: Doğu, Batı tarafından “anlatılır” ama asla anlatmasına izin verilmez. Bugün aynı mekanizma “yerli” versiyonlarla da çalışıyor. Anadolu’da “bizim halkımız/Anadolu kültürü...” retoriği, gibi konularda sıkça karşımıza çıkıyor: “Onlar için en iyisini biz biliriz.” Bu cümle, paternalizmin en saf halidir.

İki Maske: Hümanist ve Pragmatist

“İnsanlık adına” konuşur. Ötekinin acısını görür, hatta duygulanır. Ama hemen ardından “onların kendi aralarında anlaşamadığını”, “anlatılarını kuramadığını” düşünür. Çözüm? Kendisini en iyi özne ilan eder. Örnek: Batı’da “beyaz kurtarıcı kompleksi” (white savior complex) Türkiye’de ise kimi “laik-modernist elit”in “Anadolu insanı”na bakışındaki aynı üstünlük. “Onlar cahil, biz anlatırız.”

Pragmatist maske

Duygu yok, fayda var. “Bizim halkımız”, “Anadolu anlatıları”, “Ümmet Kardeşliği”, “milli birlik”, “Türk-İslam Medeniyeti”, gibi ezber kalıplarla öteki, anonim bir figüran yapılır. Burada ırkçılık, “faydacılık” kılığına girer: “Onların hikâyesi bizim hikâyemizi bozmasın.”

Sonuç aynı: Ötekinin anlatısı ya yok sayılır ya da egemen anlatının hizmetkârı haline getirilir. Her iki maskenin de ortak özelliği, ötekinin kendi anlatısını kurma hakkını tanımama.

Epistemik Adaletsizlik ve Anlatı Sahipliği

Miranda Fricker’ın “epistemik adaletsizlik” kavramı burada tam yerini bulur. İki türü var:

Tanıklık adaletsizliği: Ötekinin sözüne güvenilmez (çünkü “öteki”dir).

Yorumlama adaletsizliği: Ötekinin yaşadığı şeyi tanımlama hakkı gasp edilir.

Notlarımı hatırladığımda  tarif ettiğim tam olarak yorumlama adaletsizliğidir. Hümanist ya da pragmatist aktör, ötekinin deneyimini kendi kavramlarıyla, yeniden yorumlar ve “bu daha iyi” der. Bu, şiddetin en rafine halidir çünkü mağdur “kurtarıldığını” sanırken aslında yeniden sömürgeleştirilir. Postkolonyal teoride bu durum “ventriloquism” (kukla oynatma) olarak adlandırılır; ötekinin ağzından konuşulur, ama ses egemenindir

 Anadolu Özelinde

“Anadolu anlatıları- Anadolu Kültürü- Anadolu hikayeleri...” diye, beyaz anlatı konforunda klişeleşmiş bir ezber vardır.

Misafirperverlik, kız alıp verme, mertlik gibi değerler üzerinden ötekilerin anlatıları silikleştirilir, anonimleştirilir ve yok saymanın ilk aşaması olan, ne yapalım kader böyle istedi, duygusal manipülasyonun işletildiği inkar için dayanak sunma çabasıdır. Yeri geldiğinde, Türk kültürü, Türk anlatısı deyip geri kalan tüm kültür ve anlatıları “ Anadolu” luk üzerinden isimsiz bıraktığınızda ötekileri yok saydığınızı ötekiler görüp yaşıyor ve onların trajedilerini yaşamaya devam ettiklerini görmezden gelinmenin acı bir tablosu hep asılı kalır!

Bu anlatı, farklı etnik/dini kimliklerin kendi özgün hikâyelerini kurmasını engeller. Çünkü egemen anlatı, “anonim Anadolu insanı” kalıbını dayatır. Bu kalıp, hem milliyetçi hem “insancıl” kesimlerde aynı rahatlıkla kullanılır.

Oysa  gerçek empati, anlatı iadesidir. Irkçılığın gri alanından çıkmanın tek yolu, anlatı iadesidir. Yani, “Senin hikâyeni ben anlatmayacağım; sen anlatacaksın.”, “Senin kavramlarını ben düzeltmeyeceğim; sen kuracaksın.”, “Senin acını ben sahiplenmeyeceğim; sen sahipleneceksin” duruşu gereklidir. Ve denilmeli ki, sen acını sahiplendikçe ben senin acını çok daha iyi paylaşırım ve böylece empati, söze güven duygusu gelişir.

Bu, kolay değil. Çünkü egemen ve beyaz  anlatı konforu çok güçlü. Hem maddi hem psikolojik tatmin veriyor. Ama gerçek hümanizm, tam da bu konforu terk etmekle başlar.

lll

Siyasi ve edebi alanlardaki anlatıların kesişme ve birlikte badanaj yaptıkları çamurlu patikalar

Kültürel çoğulculuğun temel ilkesi, her topluluğun (Alevi’sinden Çerkez’ine, Kürt’ünden Yahudi’sine...) kendi tarihini, anlatısını ve öznelliğini özgürce kurabilmesidir. Manipülasyon amaçlı “genel” kavramların arkasına sığınarak özgün kimlikleri eritmek, hem entelektüel dürüstlüğe aykırıdır hem de toplumsal barışı uzun vadede zedeler. Türk-İslam sentezinin ırkçı bir zemine kayma riski, ümmetçiliğin “öteki”yi dolaylı da olsa yok sayması ihtimali ve sol-sosyalist “halkların kardeşliği” söyleminin kültürel muğlaklığa yol açması, gerçekten de sıkça göz ardı edilen sorunlardır. Ancak bu eleştiriyi yaparken şunu da vurgulamak isterim, hiçbir birlik söylemi (Anadolu kültürü, ümmet veya halkların kardeşliği...) kendiliğinden kötü değildir, kötü olan, bu kavramların özgün anlatıları bastırmak için araçsallaştırılmasıdır. Çözüm, gerçekten de mağdur ve öteki konumundaki toplulukların özgürlükleri ve  kendi anlatılarının öznesi olabilmesinde yatar.

Türkiye’nin kültürel tartışmalarında “Anadolu kültürü” ifadesi, sıklıkla bütünleştirici ve kapsayıcı bir çatı olarak sunulur. Ne var ki, bu kavramın arkasında yatan niyet ve kullanım biçimi, özgürlük ve anlatı söz konusu olduğunda ciddi bir manipülasyon potansiyeli barındırır. Çünkü “Anadolu” denildiğinde, binlerce yıllık katmanlı bir mozaik akla gelir ancak pratikte bu mozaik, dominant Türk anlatısının içinde eritilir. Sonuçta tartışmalar, özgün kültürel taleplerden uzaklaşır ve “herkes Anadolu’lu” gibi yuvarlak bir genellemeye indirgenir. Oysa manipülasyonun önü kesilmeli ve farklı aktörler kendi özgün pozisyonlarını daha açık savunabilmeli. Kısacası, “Anadolu kültürü” söylemi, yer yer iyi niyetli bir kapsayıcılık gibi görünse de, asimilasyonist politikaların en rafine aracı haline gelebilmektedir.

Devam edelim çünkü bu ülkede hemen her alanda ve her yerde, her anlatıda problemli diye ifade edilebilecek siyasi duruşların hüküm ve gölgesi görülebilir. İlginç görülebilecek bir örnek de bu gri ve konfor alanı düşünürken bir şekilde Orhan Pamuk’un romancılığının da akla gelmesidir.

Nobel Ödüllü Pamuk romanlarında ötekileri işlemiştir, konumuz çerçevesinde meseleye bakıldığında, ötekinin kendi anlatısı için figür olma aksiyon ve gerçekliğini pek göremiyoruz gibi. Başka bir deyişle karakterlerini o gerçeklik üzerinden yaratmamıştır ya da karakterleri o yönüyle öne çıkmamıştır. Orhan Pamuk’un niyeti anlatı gaspı olmasa da, sanki, ben yeterince ötekilerle ilgileniyorum, onları romanlarımda işliyorum, post-modern romanlarımda ötekileri konu yapıyorum, bu da benim için yeter dercesine bir durumla karşı karşıyayız. Bu bizi anlatı gaspı ithamına götürmese de ötekiler, Pamuk’un romanlarında genel malzemeler olarak  yer aldıkları ifadesini sarf edebilmeliyiz, karakterler özne ve kendi anlatılarının mağduru olarak ete kemiğe bürünmeden yoksun gibidirler ama aslında, Pamuk  onlar adına didinip durmayı, vicdan boyutunda olsa da, yeterli görmüş gibidir.

Bu sadece basit bir yakınma ya da şikayet değildir; Orhan Pamuk’un romanlarının modern, post-modern niyet ile anlatı sonuçlarının arasında kalışını hatırlatma çabası olarak da okunabilir. Pamuk’un romanlarında ötekiler (Kürt, Ermeni, siyasi muhalifler, İslami çevreler ya da diğer etnik gruplar) özne ve kendi anlatılarının özgür figürleri olarak  pek öne çıkmazlar, daha çok, genel malzemeler olarak öne çıkıyorlar ki; Türk toplumunun çok kültürlülüğü, kimlik krizleri ve Doğu-Batı çelişkileri için örnek malzemeler olarak  varlıkları daha belirgindir. Bu anlatı gaspı adına başvurulmuş bir şey değil, Pamuk’un roman üslubunun sonucudur; ancak  ötekilerin onun romanlarını okurken ne hissettikleri de yabana atılacak gibi değil.

Bu konuda özellikle hatırlatılabilecek romanı “Kar” romandır. Kürtler ya da şehirde yaşayan diğer etnik gruplar, İslami çevreler... daha çok romanın arka planında kalıyorlar. Kendi sesleri ve anlatılarıyla değil. Onlar malzemedirler. Öteki romanlarında da aşağı yukarı ötekilerden olan karakterleri sembol ya da daha çok fiziki malzeme olarak kullanılmışlardır. Onlar Türk kimliğine yardımcıdırlar ve aynı zamanda kendi anlatılarının mağduru olarak bulunduklarını okuyucu nezdinde görülebilen bir haldir.

Siyasi anlatının gölge ve hükmü için birkaç küçük başlık altında  devam edelim.

Türk-İslam Sentezi

Türk-İslam sentezi, 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Türkiye’de dominant ideolojik çerçevelerden biri olmuştur. Bu anlayış, İslam’ı Türk milliyetçiliğinin hizmetine sunarak, her türlü kültürel ve dini mirası önce “Türklük” sonra “İslam” kalıbına dökmektedir. Bu hiyerarşik öncelik, yalnızca kültürel çeşitliliği değil, aynı zamanda ırkçı bir zemine de kapı aralama ihtimalini taşımaktadır. Çünkü sentezin mantığı, İslam’ı evrensel bir din olmaktan ziyade Türk milletinin “öz” bir unsuru haline getirir. Bu durumda Alevi, Kürt, Çerkez, Laz veya diğer Müslüman olmayan unsurlar, ya “eksik Türk” ya da “yetersiz Müslüman” olarak konumlandırma riskini taşır. Sentez, her şeyi önce Türklüğe mal ederek İslam’ı da bu etnik çerçeveye indirger ve böylece hem dini hem de etnik ötekileştirmeyi aynı anda üretir. Bu yaklaşım, çoğulcu bir toplumun inşasını değil, tek bir ulusal kimlik etrafında homojenleşme idealini besler ve bu idealin ırkçı türevlerine zemin hazırlar.

Ümmetçilik

Ümmetçilik, bütün Müslümanları tek bir ümmet çatısı altında toplama idealini savunur. Ancak bu idealin pratikteki yansıması, “öteki” diye tanımlanan her türlü kültürel ve etnik kimliği reddetme eğilimi gösterir. Çünkü ümmet söylemi, bireysel veya kolektif kültürel farklılıkları “ikincil” ya da “bölücü” olarak nitelendirir. Alevi’nin Aleviliği, Kürt’ün Kürtlüğü, Çerkez’in Çerkezliği ümmet adına eritilir. Böylece kültürel çeşitlilik değil, tek bir dini aidiyet ön plana çıkarılır. Ümmetçilik, evrenselci bir söylem olarak görünse de, aslında özgün anlatıları ve öznellikleri bastıran bir homojenleştirme aracıdır. “Öteki”nin kültürü, ümmetin bütünlüğü adına ya yok sayılır ya da “sapma” olarak damgalanır.

“Halkların Kardeşliği” ve Sol-Sosyalist Söylemin Kültürel Muğlaklığı

Sol ve sosyalist çevrelerde “halkların kardeşliği” ya da “halklar” deyimi, siyasi niyet açısından genellikle samimi bir eşitlik ve dayanışma çağrısıdır. Ne var ki, kültürel ve anlatıya dair alanlarda bu ifade, ciddi bir bulanıklık yaratmaktadır. Çünkü “halklar” kavramı, öteki toplulukların özgün anlatılarını birebir öne çıkarmak yerine, onları genel bir “kardeşlik” potasında eritir. Sonuçta Alevi’nin, Kürt’ün, Ermeni’nin veya Rum’un kendi tarihsel travması, kültürel belleği ve özne olma çabası, “halkların ortak mücadelesi” gibi soyut bir çatı altında görünmez hale gelir. Bu muğlaklık, ötekilerin özne olma hayalini engeller, moral desteğini zayıflatır ve hatta kültüralist yaklaşımları önemsizleştirir.

Sol söylem, siyasi eşitlik adına kültürel özgünlüğü feda ettiğinde, aslında tam da eleştirdiği hegemonyanın yeni bir versiyonunu üretmiş olur. Çözüm, ötekilerin kendi anlatılarının öznesi olma özgürlüğündedir. Tüm bu eleştirilerin ortak paydası, kültürel çoğulculuğun gerçek bir zemine oturtulmasıdır. Çözüm, mağdur ve öteki konumundaki toplulukların kendi anlatılarının hem anlatıcısı hem de öznesi olabilme özgürlük alanlarının genişletilmesinde yatmaktadır.

Her topluluğun kendi sesini duyurabildiği, kendi öznesini kurabildiği bir kamusal alan, hem demokratik hem de insani açıdan en sağlıklı modeldir. Notların işaret ettiği gibi, manipülasyonu besleyen kavramları sorgulamak ve ötekilerin öznelliğini tanımak, gelecek için zorunlu bir adımdır.

lV

Sonuç yerine

Irkçılığın en kırılgan, en gri hattı, ırkçılığın en uzak yeri olan, bulanık alandır ki; beyaz anlatının konforu en çok o alanda kuruluyor şeklinde tekrar edelim.

Irkçılık kaba şekilde mağdurun, ötekinin anlatısının olmadığını dayatır. Nihayet, birileri kaba ırkçılıktan uzak dururken, insancılık ya da demokratlık hattı üzerinde yürürken ötekinin anlatılarının cazibesini fark eder ve içten içe "ötekinin kendi anlatısını kuramayacağını düşünür"; "insanlık" adına, ama tanımadığı, hiçbir zaman ötekinin anlatısını savunmadığı halde kendisini en iyi özne olarak sunmaya başlar. Kimileri de, tamamen pragmatist, kaba faydacılıkla işe girişir. Velhasıl hepsinin ortak söylemi şu olur; anonim, bizim halkımız, Anadolu anlatıları, Türk-İslam Medeniyeti, Ümmete Dair Külliyat, Halkların Tarihi  gibi kalıp ve ezberlerle sürer...

Sonuç olarak anlatı gaspı ya da anlatı manipülasyonu tıpkı inkarcılık gibi, ırkçılığın aracına dönüşebilmektedir. Edebiyat alanındaki inkar ya da anlatı gaspı kültürün birçok alanına olumsuz etkisinin söz konusu olduğunu hatırlatmanın ötesinde, ısrarın gerekliliğinden dem vurulabilmelidir. Umut edilenin, sanılanın   aksine, ötekilerin miras ve kültürünü inkara, manipüleye, anonim adı altında zamanla yok saymaya  götürebilecek  tutum ve inatlaşmalar sanatsal, fikirsel ve düşünsel alanlara katkı sunmamıştır, kültürel gelişmeyi  düşünüldüğü şekilde desteklememiştir.

Her dil bir dünyadır ifadesini içselleştirip inanmaktır asıl olan, sözde değil artık özde yaklaşım ve tutumları  seçenekler arasına katmalıyız ve hatta kaçınılmaz olanı bir an önce tartışmalıyız ki anlatılar, hayaller, bizi daha güzel ve özgür bir gelecek  umuduna tutunma fırsatını versin...

Her kes kendi anlatısının öznesi olduğunda kitaplar bizlere bambaşka dünyaları sunmaya başlarlar.

 V

Konunun bizim için öne çıkan yönü olan dil, edebiyat anlatı kısmı için kimi not ve alıntıları dipnot olarak dağınık şekilde buraya almayı  uygun gördüm:

1.Peki şimdiye kadar olan pratiğe baktığımızda, önemle ve devlet eliyle bizzat yürütülmüş politikalar ya da anlatı alanlarındaki yaklaşımlar başarıya ulaşmış mı? Devlet adına birinci ağızdan, kültürel gelişmede sorun yaşandığı ifade edilmiştir.

2. Anlatı alanlarında, artık (günümüzün dijital imkanları ve gerçekliğinin etkisiyle) eskisi gibi işin yürüyemeyeceği görülmüştür, anlatı özgürlüğü ya da gaspı söz konusu olduğunda daha mahcup, daha kısık sesler çıkarılabiliyor!

3.  Ali Püsküllüoğlu’nun YAŞAR KEMAL SÖZLÜĞÜ ( LATİN MATBAASI İstanbul, 1974)adlı bir çalışması söz konusudur. Çalışmada, Yaşar Kemal’in sözlüğünde yer alan ifade ve kelimelerden hangilerinin  Kürtçeden alınma olduğundan söz edilmemiştir. Yaşar Kemal gibi bir romancının (ki üslubuyla nam salmış ve kendisi üslubunun oluşmasında dengbêj Evdalê Zeynikê  ve Annesinin üslubunun etkisinin olduğunu söylemiştir) anlatılarının kaynak ve kökleri bile gri alanda saklanmış ya da görmezden gelinmiştir.

4. Jale Parla’nın (Edebiyat Yazıları, Kuram ve İnceleme, İletişim,2023) şu söylediklerinin gri alandaki özgürlüklere müdahale ve anlatı gaspını da bir yönüyle çarpıcı şekilde ifade etmektedir:

“Güneş Dil Teorisi fantezilerine burada değinmeyeceğim; ama bir şey var ki, onu söylemeden de geçemeyeceğim. Dil reformu, bir reform sürecinden diğerine koşan bu toplumda en etkili reformlardan biri oldu; öyle ki, Geoffrey Lewis bu konuda Türk Dil Reformunu: Trajik Bir Başarı [The Turkish Language Reform: A Catastrophic Success] diye bir kitap yazdı. Bu reformun trajedisi de, ironik "başarısı" da, bugün artık çoğumuz için açık: Cumhuriyet'in projelendirdiği dil reformu çerçevesinde, tarih tezleriyle birlikte, dil, milli kimlik oluşturulmasının başlıca aracı olarak görüldü; bunun dışında dilin doğallığına ya da sanatsallığına yeterince saygı gösterilmedi; bu konuda kaygı duyulmadı. Üzerinde milli kimliğin kurulacağı bir Anadolu coğrafyası vardı ki, son derece heterojen bir yapı ve tarihe sahipti. Dilin sadeleştirilmesi, arındırılması, homojenleştirilmesi, Anadolu'nun heterojenliğinden duyulan korkuya karşı bir savunma, bir telafi güdüsüyle gerçekleştirildi. Eğer kültürel coğrafya istenildiği kadar homojenleştirilemiyorsa, homojen bir tarih ve dil yaratılmalıydı”.

Anlatı gaspı söz konusu olduğunda belki de Parla’nın “dilin doğallığına ya da sanatsallığına yeterince saygı gösterilmedi” ifadesini hatırlayarak şunu ifade etmeliyiz: Dilin doğallığına ve dillerin özgürlüğüne saygı gösterilip alan açılmış olsaydı bugün sanat ve dilin sanatsallığı adına daha rahat ve bambaşka cümleler kuruyor olabilirdik!

5. Kendi deneyimimden söz etmek istiyorum. Türkçeyle bağ kurmam, lise birden sonra edebiyatla bağ kurmamla gerçekleşti ondan öncesi Türkçe, her Kürt gibi, benim için de resmi alan ve okuyup ekonomik olarak kendini kurtarmanın aracıydı!

Yaşamın diğer alanlarında Kürtçe esastı. Bir yandan resmi ideolojinin inkar ve yasaklardaki ısrarı diğer yandan, köyde Türkçe konuşan birinin, baksana aslını inkar ediyor, bizim dilimizle konuşmuyor, şeklindeki inatçı bir savunma iradesi!

İnkar ve asimilasyon çabaları öyle bir noktaya ulaşmıştı ki doksanlarda, Kürtçe ile edebiyat yapılabilir mi, şeklinde, kimi aydın ve entelektüeller tarafından sorulabiliyordu!

Resmi tarih onları öyle bir noktaya taşımıştı ki bin yıldır birlikte yaşadıkları ötekilerin dili, kültürü ve edebiyatından bihaberdiler. Ve, “öteki olmanın” getirdiği bir sonuç ve zorunluluk olan okuma ve araştırma, soru sorma eylemleri, bu ülkede, daha önce tamamen yasaklı olan, eğitimde yeri olmayan ana dilleriyle(sözlü edebiyat geleni birikimleriyle) yazılı Kürt edebiyatının figürleriydi!

Ve onlar artık iki dille, edebiyat ve düşün alanında, daha geniş ufuklu, daha yaratıcı, daha zengin ve özgürlükçü bir yaşamın umudunu taşıyorlardı.

Gasp edilmiş anlatılarının öznesi olmanın ‘dayanılmaz hafifliğini’ ve müthiş heyecanını yaşıyorlardı ve hiçbir dile ‘dil uzatmadan’ ve her dilin ‘bin bir bahçe’lerden bir bahçe olduğunu özümseyip içselleştirerek üretme etkinliğindeki yerlerini almaya çalışıyorlardı.

6.Konuyla ilişkili olarak, muhacir ya da göçmenlerin kendi anlatılarından mahrum kalmasının bir yanıyla anlatı gaspıyla alakası varken, öte yandan da gönüllü olmasa da, anlatılarının içlerine akıtma durumunun söz konusu olduğunu, günlük yaşam sohbetlerinde tanık olmuşluğum az değildir! Konu bağlamında başlı başına tartışılması gereken bambaşka trajik bir öyküdür söz konusu olan...

 Kaynaklar:

1.         Kolonyalizm/ Postkolonyalizm, AniaLoomba ,Ayrıntı,2000

2.         Edebiyat Yazıları, Kuram ve İnceleme, İletişim, 2023

3.         Ali Püsküllüoğlu, YAŞAR KEMAL SÖZLÜĞÜ, LATİN MATBAASI, İstanbul, 1974

4.         Oryantalizm, Tartışma Metinleri, DOĞUBATI

5.         Umberto Eco, Yorum ve Aşırı Yorum, Can, 7. baskı

6.         Türk romanı, Robert P. Finn

7.         Edward Said, Hümanizm ve Demokratik Eleştiri, Agorakitaplığı, 1995

8.         Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı, İletişim, 2011

9.         https://kurdarastirmalari.com

10.       Yaşar Kemal, Ağıtlar, Adam, 1996

11.       ClémenceScalbert Yücel, Kürt Edebiyatının Anatomisi, Ayrıntı, çeviri. Der Garabedyan, 2016

12.       CîhanRoj, Edebîyata Modern A Kurdî,WeşanênPeywend, 2023

13.       Orhan Pamuk, Kar,Iletişim,2002

14.       Orhan Pamuk Sessiz Ev, YKY,2019

15.       Orhan Pamuk, Kara Kitap, YKY,2013

16.       Umberto Eco, Anlatı Ormanlarında Altı Gezinti, Can,7.baskı,2013

17. Selahattin Hilav, 100 Soruda, Felsefe El Kitabı,Gerçek Yayınevi,1970

 

EDİTÖRDEN

Türkiye’de ırkçılık eğer bir sektöre benzetilseydi, bu fırıncılık sektörü olurdu. Ekmek çıkaran fırınlar gece de dahil neredeyse günün her saati canlı ve faaldir. Türkiye’deki ırkçılığın doğası da böyledir, günün her saatinde faal ve akışkandır. Irkçılık her şeyden önce bu toplumda bir ekmek kapısıdır. Nitekim son bir hafta içinde ikinci kez fırından sıcağı sıcağına çıkan ırkçılık mamülleriyle karşılaştık. Daha geçen gün Türkiye-Makedonya milli maçı vesilesiyle Amedspor’a galiz küfürler edildi. Bu daha soğumadan, bu sefer ülkenin ekmeğini ırkçılıktan çıkaran milli burjuvazisinin en önde gelen figürlerinden biri, pespaye bir gülme efekti eşliğinde Kürt kadınlarını cinsiyetçi bir fıkra konusu yaptı.

Devamını oku →
Bizi takip edin

DOSYA İÇERİĞİ