
İsrail Devleti’nin, Gazze’de Filistin halkına karşı yürüttüğü soykırımı meşrulaştırırken kullandığı dil dikkate değer. İsrailli yetkililer, bu savaşın barbarlığa karşı medeniyetin, karanlığa karşı aydınlığın savaşı olduğunu söylüyor. Bu söyleme yabancı değiliz. Son beş yüz yıldır, sömürgeci devletler, ele geçirdikleri topraklardaki halkları barbar ve medeniyetsiz olarak kodlarken, kendilerinin buralara medeniyet götürdüklerini söyleyerek yaptıkları tüm katliamları ve soykırımları meşrulaştırmaya çalışmışlardır. Kendilerini medeniyetin temsilcisi olarak gösteren sömürgeci devletler, ele geçirdikleri topraklardaki yerel toplulukların direnişlerini, medeniyete karşı bir direniş olarak göstermiş ve itibarsızlaştırmışlardır.
Benzer bir durum 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı-Türk modernleşmesi için de geçerlidir. Osmanlı- Türk modernleşme tarihi aynı zamanda bir Sünnileştirme ve Türkleştirme tarihidir, bir inkâr ve imha tarihidir. Tanzimat döneminden itibaren Osmanlı Devleti, yerleştirme, vergilendirme ve askere alma girişimlerine karşı çıkan tüm toplulukları barbar, cahil, sapkın ve vahşi olarak tanımlamış ve bu topluluklara karşı katliamlar gerçekleştirmiştir. Osmanlı bürokratları, yerleşik hayata geçmeyen, devlete istediği vergiyi vermeyen ve askerlik hizmetini reddeden tüm toplulukları barbar ve vahşi ilan etmiştir. Osmanlı arşivi bu tür belgelerle doludur. Bu söylem Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. Erken Cumhuriyet boyunca devlet, Şeyh Said isyanı, Ağrı İsyanı ve Dersim’de yaptığı katliamlar modernleştirici bir söylemle meşrulaştırmıştır. Devlete göre bu insanlar, Cumhuriyetin getirmek istediği medenileşme ve modernleşmeye karşı direnen dış destekli mürteciler, gericiler, ağalar, şeyhler ve feodal unsurlardır. Cumhuriyet rejimi medeniyeti savunurken, buna direnen herkes barbarlığı ve gericiliği geri getirmek istemektedir. Dolayısıyla yapacak bir şey yoktur ve bu barbarlar ne şekilde olursa olsun ortadan kaldırılmalıdır. Özellikle erken Cumhuriyet boyunca devlet, “Kürt sorunu diye bir sorun yoktur, sorun irtica, barbarlık ve feodal unsurların, Cumhuriyet değerlerine karşı çıkışıdır” şeklinde bir söylem kullanmıştır. Bu söylem son kırk yılda “Kürt sorunu yoktur terör sorunu vardır” şeklini almıştır. Cumhuriyet’in ve Türk kamuoyunun, Kürt sorunu diye bir durumun varlığıyla henüz yüzleşmediğini ve yüzleşeceğine dair sinyaller de vermediğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu söylemin farklı biçimlerinin, bugün de Türk kamuoyunda ve Türk aydınları arasında hâkim olduğunu söylemek abartı olmaz. 1923’ten sonra Kürt halkının inkâr edildiği, asimile edildiği ve asimilasyona karşı direnenlerin katledildiği gerçeği ile yüzleşme konusunda Türk kamuoyunun hazır olduğunu söylemek en azından şimdilik mümkün görünmüyor.
12 Mayıs 2025’te PKK’nin fesih açıklamasından sonra çıkan Lozan tartışması bunun en açık göstergesi olabilir. PKK fesih kararında “Partimiz PKK; kaynağını Lozan Antlaşması ve 1924 Anayasasından alan Kürt inkâr ve imha siyasetine karşı, halkımızın özgürlük hareketi olarak tarih sahnesine çıktı” ifadelerini kullanarak Kürt meselesinin kökenin imha ve inkâr politikası olduğuna dikkat çekti. Ancak sağ partilerden sol partilere, Türkiye’de muhalif cenahta bulunan yapıların önemli bir bölümü, “Lozan Türkiye’nin tapusudur, kimse laf edemez” diyerek ayağa kalktı. Oysa ne Lozan’la belirlenen sınırların değiştirilmesi gerektiğini söyleyen vardı ne de Lozan’ı tartışmaya açan. Dikkat çekilen şey Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren Kürtlerin inkâr, imha ve asimilasyonla karşı karşıya kaldığıydı. Ancak bunu tartışan olmadı. Lozan’a sahip çıkarken, Kürtlerin inkâr ve asimilasyonunun kabul edilemez olduğunu söyleyen bile çıkmadı. Türk kamuoyunun, Kürt sorununun tarihiyle yüzleşmeye hazır olmadığı ve yüz yıllık ezberi tekrarladığı görülüyor.
Yine 2023 yılında, AKP’nin Diyarbakır’ın başına getirdiği kayyımın, Şeyh Said’in ismini bir bulvara vermesi üzerine çıkan tartışmalar Türk kamuoyunun Kürt meselesi konusundaki ezberlerinin ne kadar kuvvetli olduğunu bize göstermişti. AKP’li kayyımın bu girişimini anlamak zor değildi. 2023 yerel seçimleri yaklaşırken, HÜDAPAR’ın elini güçlendirmek, İslamcı Kürt toplumunu etkilemek ve bunu oya devşirmek niyeti açıkça görülüyordu. Ancak bu gelişmenin yarattığı tartışma incelemeye değer. İslamcı çevreler biraz utangaç da olsa Şeyh Said’in dine ve halifeye sahip çıkarak bu isyanı başlatmış bir mücahit olduğunu söyleyerek desteklerini sundular. Bunu yaparken elbette Şeyh Said isyanının Kürtler için dile getirdiği talepleri görmezden geldiler. Kürt oylarını kaybetmek istemeyen CHP, topa girmemeye çalışsa da seküler muhalif çevreden tepkiler gecikmedi. Onlara göre Şeyh Said, Cumhuriyetin değerlerine karşı çıkan İngiliz ajanı bir mürteci, gerici, bir cumhuriyet düşmanıydı. Hal böyleyken, bu insanın adının bir bulvara verilmesi açıkça cumhuriyet düşmanlığıydı. İlginç olan, tıpkı İslamcı çevreler gibi seküler ve milliyetçi çevreler de Şeyh Said isyanının Kürt milliyetçiliği boyutunu görmezden geldiler. Dolayısıyla her iki taraf da esas olarak devletin söylemini tekrarlamış oldular. Şeyh Said isyanının Kürt toplumu için taşıdığı anlamı ve tarihsel olarak neyi ifade ettiği doğru bir şekilde anlaşılmadan bu tartışmanın faydalı sonuçlar üretmesi ve Kürt meselesi konusunda bir yüzleşme yaşanması mümkün görünmüyor.
İki Kürt İsyanı İki Nakşibendi Şeyhi: Şeyh Ubeydullah ve Şeyh Said
Kürt milliyetçi söyleminin hâkim olduğu iki büyük isyanın liderleri Nakşibendi şeyhlerdir. 1880’de başlayan Şeyh Ubeydullah İsyanı ve 1925’te çıkan Şeyh Said İsyanın liderlerinin dinsel kimlikleri oldukça önemlidir. Peki neden iki büyük Kürt isyanının liderleri dini şahsiyetlerdir? Her iki isyanın lideri de Nakşibendi şeyhi olduğuna göre, bu iki isyanı da dinsel isyanlar olarak görebilir miyiz? Kürt milliyetçiliği ile Nakşibendiliğin ilişkisi nedir? Bu soruları yanıtlamadan Şeyh Said tartışmasını anlamak mümkün değildir. O zaman bu soruların en azından bir kısmını yanıtlamaya çalışalım.
Kürt meselesi 1923 yılında ortaya çıkmadı. Osmanlı Devleti’nin, 16. yüzyılın başlarından itibaren bir Kürt meselesi vardı. Kürt Mirliklerinin, Safevilere karşı Osmanlı Devleti’ni desteklemesi, Ortadoğu hakimiyetinin kimin eline geçeceği açısından kritik bir aşamaydı. Osmanlıya verdikleri destek karşılığında özerkliklerini koruyan Mir aileleri ile Osmanlı Devleti arasında, 19. yüzyıla kadar inişli çıkışlı ve çatışmalı da olsa bu mutabakat geçerliliğini korudu. Ancak 19. yüzyılın başında, merkezi bir devlet kurmak isteyen Osmanlı Devleti için Kürt Mirliklerini ortadan kaldırmak, en büyük meselelerden biri haline geldi. Ayakta kalabilmek için modern ve merkezi bir imparatorluk inşa etmesi gerektiğini düşünen Osmanlı Devleti, 19. yüzyılın başlarından itibaren klasik imparatorluk sistemini tasfiye etmeye çalıştı. Ancak bu o kadar da kolay bir iş değildi. 10. yüzyıldan itibaren Kürdistan topraklarında varlığını sürdüren özerk Kürt Mirliklerinin desteği, Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’ya hâkim olabilmesinin en büyük nedenlerindendi. Bu Mirliklerin ortadan kaldırılmak istenmesi, Osmanlı ile Kürt Mirleri arasında neredeyse kırk yıl sürecek bir çatışma süreci başlattı. 1847 yılında, en büyük Kürt mirlerinden biri olan Emir Bedirhan etkisizleştirilince Mirlikler dönemi sona erdi. Osmanlı Devleti bunu “Kürdistan’ın yeniden fethi” olarak duyurdu ve bu sefere katılan askerlere “Kürdistan Madalyası” verdi. Osmanlı’nın niyeti, bir Kürdistan Eyaleti kurarak tüm bölgeyi merkeze bağlamak, vergi ve asker almaktı. Ancak beklenen olmadı. Neredeyse bin yıldır bölgede var olan Mirliklerin ortadan kaldırılması tam bir kaosa neden oldu. Bu Mirlerin hâkim oldukları bölgelerde kontrol ettikleri onlarca aşiret ve bu aşiretler arasında kolladıkları dengeler vardı. Bu dengeler alt üst oldu. Bölgeye gönderilen Osmanlı memurları bu dengeleri kuramadılar. Osmanlı, Kürdistan’ı kontrol etmek isterken büyük bir kaosa ve yıkıma neden oldu. Özetle 1830- 1855 yılları arasında Kürdistan büyük bir istikrarsızlığa sürüklenmişti. Toplumsal, ekonomik ve idari yapı tamamen tahrip edilmiş ve Kürdistan’daki tüm halklar, katliam, yağma, açlık ve yoksullukla karşı karşıya kalmıştı. Tüm bunlarla birlikte Kürdistan’da yeni bir dönem başlamış ve yeni aktörler devreye girmeye başlamıştı. Yaygın olarak bilindiği gibi, güçlü Mirlerin ortadan kaldırılmasından sonra Nakşibendi Şeyhleri bölgenin yeni liderleri olarak ortaya çıkmıştı. Ancak sıklıkla tekrarlandığının aksine tek aktör onlar değildi. Öncelikle bazı Mir aileleri, geçmişten gelen kanuni haklarını iddia ederek topraklarının bir bölümünü geri almayı başarmış ve yeniden güçlenmeye başlamışlardı. Yine 1858 Arazi Kanunnamesinin çıkışından sonra şehirli eşraftan bazıları, büyük toprakları kendi üstlerine tapulamayı başarmıştı. Böylece bu toprak sahibi şehirli eşraf, Kürdistan coğrafyasının yeni aktörleri olarak ortaya çıkmışlardı. Ancak bu yeni aktörler arasında en güçlü konuma sahip olan ve daha önemlisi en kapsayıcı olan Nakşibendi şeyhleriydi.
Kürdistan’da Nakşibendiliğin etkili bir şekilde yayılması 19. yüzyılın başlarında oldu. Hindistan’a giderek Nakşibendi olan Halid-i Şehrizori (Mevlâna Halit), Hindistan’dan döndükten sonra, Kürdistan topraklarında Nakşibendiliği yaymaya çalıştı. Bu ismi Halid-i Bağdadi olarak kayda geçiren ve onun Kürt kimliğini unutturmaya çalışanlar olsa da Kürdistan’da büyüyen Nakşibendilik, çok kısa sürede başta Kürdistan olmak üzere tüm Osmanlı topraklarında yayılmaya başladı. Şu anda Türkiye’de bulunan Nakşibendi kökenli cemaatlerin tümünün kökeni Kürdistan’da ortaya çıkan bu Nakşibendiliktir. Hindistan’da eğitim gören Mevlâna Halit, sadece Nakşibendi olmadı. Aynı zamanda burada, İngiliz sömürgeciliğine karşı mücadele eden militan bir Nakşibendilikle tanıştı. Kürdistan’da yaydığı Nakşibendiliğin de her zaman militan ve güncel meselelerle ilgilenen bir yanı oldu. Nakşibendi şeyhleri sadece dinsel meselelerle ilgilenmediler. Güncel politika ve yaşanan gelişmeler her zaman onların gündeminde yer aldı.
Bu sırada Kürdistan’da Kadirilik hâkim tarikattı. Ancak Kadiri şeyhliği babadan oğula geçiyordu. Oysa Mevlâna Halit, yetiştirdiği onlarca müridine el vermiş ve onları Kürdistan’ın dört bir tarafına göndermişti. Yukarıda da anlattığımız gibi, bu dönem Kürdistan açısından çatışmalı ve kaotik bir dönemdi. İşte bu ortamda Nakşibendi Şeyhleri güçlenmeye başladılar. Aşiretler arası çıkan çatışmaları önlemek ve bu dengeleri yeniden kurmak onlara kaldı. Bu da Nakşibendi şeyhlerinin bir süre sonra Kürdistan’ın doğal liderleri konumuna getirdi. Kürt Mirliklerini ortadan kaldırarak, Kürt milliyetçi hareketinin müstakbel liderlerini yok eden Osmanlı Devleti, başka bir potansiyel liderliğin önünü açmış oldu.
Bunun sonucunda 1880 yılında bir Nakşibendi şeyhi olan Şeyh Ubeydullah ilk büyük Kürt isyanını başlattı. Şeyh Ubeydullah, İngiliz ve Ruslara gönderdiği mektuplarda, Kürtlerin yüzyıllardır Osmanlı ve İran devletlerinin baskılarıyla karşı karşıya kaldıklarını, Kürdistan’ın talan edildiğini ve Kürtlerin artık kendi devletlerini kurma vakitlerinin geldiğini dile getiriyordu. Bir Nakşibendi şeyhi olmasına rağmen isyanının gerekçeleri ve amaçları oldukça milliyetçi bir görünüm sergiliyordu. İlk başlarda İran hedef alınsa ve İslam halifesine olan II. Abdülhamid’e karşı daha temkinli bir dil kullanılsa da Osmanlı’nın bölgede bir Kürdistan kurulmasına rıza göstermesi mümkün değildi. İngiltere ve Fransa gibi devletler de bir Şeyhin önderliğinde kurulacak Kürdistan fikrine sıcak bakmadı. Dolayısıyla İran, Osmanlı, İngiltere, Rusya ve Fransa elbirliğiyle bu isyanı bastırdı. Ne ironiktir ki, 19. Yüzyıl boyunca birbirleriyle savaşan bu devletler ilk kez ve bir Kürt devleti kurulmasın diye bir araya gelmişlerdi. Bu koalisyon karşısında Şeyhin yapabileceği pek bir şey yoktu ve isyan başarısızlıkla sonuçlandı. Ancak İslam Birliği politikasıyla Osmanlıyı ayakta tutmaya çalışan II. Abdülhamid için Kürtleri kazanmak ve devlete bağlamak çok önemli bir mesele olarak ortada duruyordu.
Hem Kürt aşiretlerini kontrol ederek devlete bağlamak hem de bölgede çıkma ihtimali olan bir Ermeni isyanına karşı kullanmak için bu dönemde Hamidiye Alayları projesi gündeme geldi. Bu projenin, İslam Birliği politikası çerçevesinde Kürtlerin en azından büyük bir bölümünü devlete bağlama açısından başarılı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Hem bu alaylarda yer alan aşiretler hem de Nakşibendiler bu süreçte İslam Birliği Projesini desteklediler. 19. Yüzyıl boyunca sürmüş çatışma artık bitmiş ve devlet İslam Birliği çerçevesinde Kürtlerle yeni bir anlaşmaya varmıştı. Bu durum Millî Mücadele döneminin sonuna kadar devam etmiştir denebilir. Devletin bu bağlamda ikna edemediği grup ise, modern Kürt milliyetçi söylemini geliştiren Jön-Kürtler olmuştu. Ancak bu grubun bölgeyle olan bağlantısı zayıftı ve dolayısıyla da etki alanları sınırlıydı. Daha modern ve milliyetçi söyleme sahip olan bu grubun da çok güçlü bir bağımsızlıkçı programa sahip olmadığı görülüyor. Osmanlı çatısı altında yaşayacak bir Kürt özerkliği temel argümanları arasındaydı. Elbette aralarında bir Kürt devleti kurulması gerektiği fikrini savunanlar da vardı ancak bunun güçlü bir eğilim olduğunu söylemek zor. Belirli istisnalar dışında, Kürtlerin bir kısmı İslam Birliği diğer kısmı ise Osmanlıcılık çatısı altında yaşayacak bir Kürtlük fikrine sahiptiler.
Birinci Dünya Savaşı Sonrası İsyana Giden Yol
19. yüzyılın sonundan itibaren, İstanbul merkezli, modernist bir Kürt milliyetçi söylemi gelişmeye başladı. Özellikle İstanbul’a sürgün edilen eski Mir ailelerinden bireylerin öncülük ettiği eğitimli Kürt aydınları, II. Abdülhamid’in otoriter İslam Birliği projesini reddettiler. Kamuran Ali Bedirhan, İshak Sükûti, Abdullah Cevdet, Halil Hayali gibi pek çok Kürt aydını, modernleşmeci bir Kürt milliyetçi söylemi kurarken, II. Meşrutiyetin ilanı sonrası, ademi merkeziyetin hâkim olduğu, bu bağlamda Kürtlerin özerk olabileceği bir perspektif geliştirdiler. Ancak bu aydınların bölgeyle bağlantısı zayıftı. Bu nedenle 20. yüzyılın başında, İslam Birliği çerçevesinde devletle bütünleşmiş bir Kürdistan ve İstanbul merkezli modernist Kürt milliyetçisi bir aydın grubu söz konusuydu.
Birinci Dünya Savaşı çıktığında, birkaç istisna dışında Kürtlerin büyük bir bölümü Halifenin açtığı İslam bayrağı altında Osmanlı Devleti’nin yanında yer aldı. Şeyh Said de bu savaşta Osmanlı Devleti’nin yanında yer alan isimlerden biriydi. Savaş bittiğinde ise İstanbul’daki Kürt aydınları, Kürdistan Teali Cemiyeti’ni kurarak, Wilson Prensipleri çerçevesinde Kürtlerin kendi kaderlerini tayin hakkı iddiasını geliştirmeye çalıştılar. Ancak Kürdistan’daki durum çok farklıydı. 1919 yılında yapılan Paris Barış Konferansı’nda, bağımsız ve büyük bir Ermenistan kurulması fikrinin ortaya atılması, Kürt aşiretlerini Mustafa Kemal hareketine yakınlaştırdı. Mustafa Kemal hareketinin başlattığı “Millî Mücadelede” vurgu alan millet, Türk milleti değil İslam milletiydi. Kürtlerin desteğinin çok önemli olduğunu bilen Kemalist hareket, Kürtleri de bu “Millî Mücadeleye” katmayı başarmıştı. İngilizlerin, Kürdistan’daki aşiretleri ve şeyhleri yanlarına çekme çabaları başarısız olmuştu. Hem büyük Ermenistan fikrine karşı çıkan Kürt aşiretleri hem halifeye bağlılıklarını sürdüren Şeyhler hem de Kürt milliyetçisi fikirlere sahip pek çok asker, Kemalist hareketin saflarında yer almıştı. Alevi ve Kürt Koçgiri Aşireti, ancak bazı isteklerinin yerine getirilmesi-ki bu istekler Kürtlerin özerkliğini içeriyordu- şartıyla bu desteği verebileceğini belirtmiş ve karşılığında büyük bir katliama uğramıştı. Ancak Alevi Kürt toplumunun da bir bölümü Kemalist harekete destek oldu.
1923 yılından sonra ise işler tamamen değişmeye başladı. Türk milliyetçiliğini merkeze alan Kemalist hareketin Kürtlere sunabileceği hiçbir şey yoktu. 1924 yılında yapılan anayasa, tamamen Türklerden ve Türklükten bahsediyordu. Kürtlerin adı bile anılmıyordu. Yine aynı yıl halifeliğin kaldırılması ise, geleneksel Kürt çevreleri açısından kabul edilebilir bir durum değildi. Kürtleri devlete bağlayacak ne İslam ortak paydası ne de Kürtlüklerini güvence altına alacak bir eşit yurttaşlık vurgusu vardı. Kemalist Cumhuriyetin Kürtlere sunduğu şey asimilasyon ya da isyan ikileminden başka bir şey değildi.
Bu gelişmeler üzerine, Birinci Dünya Savaşı ve Millî Mücadele sürecinde Türklerle birlikte hareket etmiş bazı Kürtler, 1923 yılında Azadi adlı bir örgüt kurdu. Cibranlı Halit Bey gibi Osmanlı okullarında okumuş asker kökenli Kürtler tarafından kurulan bu örgütün amacı bağımsız bir Kürdistan kurulması için bölgede bir isyan başlatmaktı. Ancak Kürt aşiretlerini ve Kürt halkını bu isyana ikna edecek, bölgede sözü dinlenen bir lidere ihtiyaç vardı. Cibran aşiretine yakınlığıyla bilinen ve bölgede önemli bir prestije sahip Nakşibendi şeyhi Şeyh Said’e bu teklif götürüldü. Dolayısıyla da yıllardır iki ayrı yol izleyen Kürt çevreleri bir araya gelmiş oldu. Buradan Şeyh Said’in sadece etkisiz bir figür olduğu düşünülmemeli. Şeyh Said isyana askeri olarak da liderlik eden Nakşibendi bir Kürt milliyetçisiydi. Tıpkı ilk milliyetçi Kürt isyanı olan Şeyh Ubeydullah İsyanının lideri gibi o da milliyetçi bir Nakşibendi Şeyhiydi. Zaza olmasına rağmen, Kurmanc aşiretler arasında da büyük bir saygınlığı vardı ve isyana liderlik etmek için isabetli bir seçimdi. İsyanın örgütleyicileri arasında yer alan ve Osmanlı ordusunda yıllarca askerlik yapmış Cibranlı Halit Bey ile Milli Mücadele döneminde BMM’de vekillik yapmış Yusuf Ziya Bey’in tutuklanması, Şeyh Said’i isyanın lideri olarak öne çıkardı.
Şeyh Said İsyanı, kendilerine asimilasyon ya da isyan ikilemi dışında hiçbir şey sunulmayan Kürtlerin çıkardıkları bir isyandı. Halifeliğin kaldırılmasıyla, bölgedeki geleneksel Kürt yapılarının devletle kurduğu en önemli bağın yok edilmesi elbette isyanın nedenlerinden biriydi. Ancak diğer yandan hem geleneksel yapılarının hem de modernist Kürt milliyetçilerinin ortak talebi bağımsız bir Kürdistan kurulmasıydı. Kürtlere, Türklerle birlikte ve kendi kimlikleriyle yaşayabilecekleri bir yol sunulmuş olsaydı bu isyanın çıkmayacağı çok açıktır. Hem Birinci Dünya Savaşı’nda hem de Millî Mücadele döneminde Türklerle birlikte hareket etmiş bu insanların birdenbire neden isyan etmeye karar verdikleri, sorulması gereken ilk sorudur. Bu soruyu sormadan, Şeyh Said’i gerici ve İngiliz ajanı ilan edenlerin Kürt meselesini anlamalarını ve doğru bir şekilde tartışmalarını beklemek de hayalcilik olacaktır. Kaldı ki Şeyh Said’e, kuşku dahi duymadan İngiliz ajanı diyenlerin, bugüne kadar ortaya tek bir belge bile koyamamaları ayrı bir garabet olarak ortada durmaktadır.
Peki bugün Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve kendisini muhalefet olarak adlandıran grupların Kürtlere sundukları proje nedir? Son yıllarda devletin, İslam Birliği çatısı altında bir Kürt İslamcılığı geliştirerek bunu Türk-İslamcılığa yedekleme projesini masaya sürdüğünü görmek zor değil. Şeyh Said’in adının Diyarbakır’da bir bulvara verilmesi de bu bağlamda anlamlandırılabilir. Ancak Türk-İslamcı müesses nizam İslamcı Kürtlerin milliyetçi taleplerini nasıl karşılayacak? Bu talepler karşılanmazsa, Kürtleri bu projeye nasıl ikna edecek? Bunun pek mümkün olmadığı ve Kürtlere sunulan bu projenin altının boş olduğu görülüyor.
Öyleyse seküler muhalefet olarak adlandırdığımız yapıların ve insanların Kürtlere sundukları çözüm nedir? Kürtlerin, Türklerin ve bu ülkedeki tüm kimliklerin bir arada yaşayacağı, demokratik, kültürel çoğulcu ve eşit yurttaşlığa dayalı bir Türkiye önerileri mi var? Örneğin Kürtlerin asimilasyonuna neden olan anadilde eğitim yasağına nasıl bakıyorlar? Şeyh Said isyanı ile ilgili tartışmalarda gösterdikleri tavır ve Şeyh Said isyanını okuma biçimlerine bakıldığında bu sorulara olumlu yanıtlar vermek çok zor. Seküler muhalefetin Kürtlere sunduğu hiçbir çözüm yok. Alt-kültür haline getirilmiş ve uzun vadeye yayılmış bir asimilasyon ya da isyan ikilemi dışında bir önerilerinin olmadığı görülüyor.
Şeyh Said isyanını doğru anlamadan, Kürt meselesinin ne olduğunu anlamak mümkün olmadığı gibi, bir çözüm üretmek de imkânsız. Şeyh Said isyanı, kendilerine asimilasyon ya da isyan ikilemi sunulan Kürtlerin tepkileri sonucu ortaya çıktı. Kürtlere, kendi kimlikleriyle ve özgürce yaşayacakları bir ülke sunulsaydı bu isyan çıkmayacaktı. Ancak Kürtlere yüz yıldır aynı ikilem dayatılıyor. Demokratik, kültürel çoğulculuğu esas alan ve eşit yurttaşlığa dayalı bir Türkiye projesi ortaya konmadan Kürt meselesinin barışçıl yollarla çözüme kavuşması mümkün görünmüyor. PKK’nin fesih kararı ve kırk küsur yıldır süren savaşın bitmesi, barış ve demokratik toplum için bir şans daha yaratmış gibi görünüyor. Ancak bu şansın kullanılması büyük oranda Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vereceği karara bağlı. 1924’ten beri sürdürülen inkâr ve imha politikalarından vaz geçilecek mi? Barışın toplumsallaştırılması için yapılacak çalışmaların önü açılacak mı? Türk kamuoyu Kürt sorunun varlığını tanıyıp, inkâr ve imhaya dayalı tarihiyle yüzleşebilecek mi? Bu sorular hala ortada duruyor.
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →