Bu makale boyunca yüzüncü yılını geride bıraktığımız Azadî hareketinin domine ettiği, ancak tarihe daha çok Şeyh Said isyanı olarak geçen başkaldırının son perdesine projeksiyon tutacağım. Yazıda cevaplamaya çalışacağım sorular şunlardır: Başkaldırı neden başarılı olamadı? Başkaldırıyı başarısız kılan faktörler nelerdi? İsyancılar neleri yanlış ya da eksik yaptı da isyan koca bir sükutu hayale dönüştü?
Bu soruların cevabının bize Kürt isyanlarının sosyolojisi ve sınıfsal algoritması bağlamında ekstra bilgiler vermesi tartışmayı daha da önemli kılmaktadır.
Cephede kıldığı son cuma namazındaki hutbesinde Şeyh Said, “şimdilik başaramadık ama mazlum ve haklıydık” diyordu. Şüphe yok ki, bir başkaldırının başarısı için “mazlum ve haklı” olmak yetmez. Aşağıda genişçe anlatacağımız üzere bir isyan hareketinin başarısını etkileyen pek çok tarihsel değişken ve politik sabite vardır. Peki ama ne oldu da kapsamı olabildiğince geniş tutulmuş ve uzun süre fikri hazırlığı yapılmış bir başkaldırı, altmış iki gün (13 Şubat 1925- 15 Nisan 1925)[1] içinde bastırıldı?
İsyanın Karakteri
Azadî hareketinin tasarladığı ancak tarihe büyük oranda Şeyh Said isyanı olarak geçen başkaldırı özünde bir köylü isyanıydı. Köylü isyanları politik talepleri olmasa bile politik bağlamları belirgin başkaldırılardır. Köylüler ve ezilen kitleler, sadece kendisini ezen iktisadi eli kesmek için değil, ata yurtları olarak belledikleri toprak parçasındaki yabancı mütehakkim gücün iktidarını ortadan kaldırmak için de hareket eder. Dolayısıyla iktisadi öfke ile kendi kendini yönetme saiki çoğu zaman birleşir. Belli bir programı yoktur bu isyanların, uzun erimli stratejilere dayanmaz, modern bir örgütlenmeden uzak olup, talepleri basittir. İnşa etmeyi değil, yıkmayı önceler, modern bir bilinçten çok haklı öfkeleri isyanı modere eder. Tam da bütün bu faktörler dolayımıyla, köylü isyanlarının tarihinden de bildiğimiz üzere bu başkaldırılar saman alevi gibi parlayıp, kısa süre içinde sönmekle bilinir.
Eric J. Hobsbawm’ın ima ettiği üzere köylü kitleleri, modern bilincin ateşlediği devrimin anlamını bilmez, ama sonuçlarını yakinen bilir ve dahası devrimci liderlerin arkasında harekete geçmeye mükemmelen yeteneklidir.[2] Şüphe yok ki isyanın arkasında Azadî cemiyeti vardı ve yine şüphe yok ki Azadî cemiyetinin kuruluş mantığında modern bir akıl vardı. Hücre sistemi, hareketin tüzüğü, subay kadroları, örgütlenme metodolojisi, hareket stratejisi bize hareketin isyan aklının modern olduğu konusunda kesin bir fikir verir.
Ancak bu modernlik çok kısmi bir düzey için geçerlidir. Belgeler ve tanık beyanlarına bakıldığında Azadî hareketi, başını Cibranli Halit beyin çektiği subay kadroları ile yine başını Bitlis Mebusu Yusuf Ziya beyin çektiği siyasi kadroların modere ettiği çekirdek bir kadro tarafından sevk ve idare ediliyordu. Örgütlenmenin sosyolojisi itibariyle hiç değilse karar vericilerin modern bir tasavvurdan hareket ettikleri açıktı.
Ancak önce Yusuf Ziya beyin tevkifatı, arkasından en önemlisi de Cibranli Halit beyin tutuklanıp Bitlis’e götürülmesi Azadî hareketi ile toplum arasındaki bağı radikal ve geri dönüşsüz bir şekilde koparmış görünmektedir. Peki ama bu bağlantısızlık neden önemlidir?
Kürt toplumu başkaldırının olduğu tarihsel dönemde bir köylü toplumuydu, hatta dönemin verilerine göre yüzde doksan itibariyle köylerde sürdürülen bir yaşam formu egemendi. Ezilen halkların modernleşme tarihi, bir bakıma Azadî benzeri örgütlemelerin tarihidir. Ne var ki Kürtlerin bu başkaldırıdaki talihsizliği, Azadî gibi modernleştirici, ulusal kurtuluşçu örgütün, henüz halklaşamadığı bir dönemde başının vurulmasıydı. Yukarıda bahsedilen bağın beklenmedik bir zamanda koparılması, başkaldırının yenilgiye uğramasının en önemli parametrelerinden birisidir.
Baskın ortalaması köylü olan Kürt toplumu daha henüz dünya savaşından çıkmıştı. Başta Kafkas cephesi olmak üzere Filistin, Çanakkale ve değişik diğer cephelerde dinamik ve vurucu unsurları savaşıp ağır kayıplar vermişti. Cephe gerisi kesimler ağır yıkım ve insani trajedilerle yüzleşmişti. İttihatçılar savaş esnasında ciddi bir nüfus mühendisliği ile Kürdistan’ı kendilerine göre yeniden dizayn etmişti. Kürt köylüleri ciddi bir açlık ile boğuşuyordu, ülkeleri Rus ordusunun atlarının nalları altında çiğnenmişti. Kemalistler ciddi bir propaganda ile Kürt ileri gelenlerine, Kürdistan’ın Ermenistan olacağının propagandasını yapıyordu. Köylü Kürt kitleleri hem iktisadi bir alt üst ile boğuşuyordu hem de varoluşsal bir güvenlik tehdidi ile yurtlarından olma duygusunu yaşıyordu. Buna ilaveten köylüler telgraf, tren ve benzeri gelişen hükmetme teknolojileri vesilesiyle ilk defa aracısız bir şekilde, kendisinden olmayan yabancı unsurların tahakkümünü yaşamaya başlamıştı. Dolayısıyla Kürt kitleleri sadece sınıfsal ezilmişlik değil, kolonyal siyasetin hükmedici doğasından son derece huzursuz ve olan bitene tepkiliydi.
Nitekim Eric Wolf, köylü isyanlarıyla ilgili dikkatimizi son derece önemli bir şeye çeker. Ona bakılırsa köylüler için toprağın anlamı alınıp satılan bir meta ile eşdeğer değildir. Rus ve Vietnam köylüsünde görüldüğü üzere toprak cemaat olmanın bir vasfıydı. Bununla birlikte Çin’li köylüler için toprak bir ata yadigarıydı, toprak mülkiyeti soyun devamlılığını tesis ediyordu ve bu sebeple toprak satmak etik hassasiyeti incitirdi.[3] Yazar, Kürt isyanlarını inceleseydi muhtemelen o da fark ederdi ki, Kürt köylüleri de toprağı alınıp satılan bir meta olarak görmezdi. Toprak özellikle 1850 yılların ikinci yarısından itibaren etnik bir kutsiyet arz ediyordu, yani toprağın etnikleşmesi süreci başlamıştı. Kürt köylüler için toprak soyun devamlılığı için son derece hassas bir olguydu, gelecek tasarımını içinde barındıran bir yurt fikriydi. Bir yerden sonra toprak nomos olarak görüldüğü için toprak tecavüzleri veya toprak üzerinde gelişen mülkiyet mücadeleleri sert çatışmalara, birakujî olgusunun ortaya çıkmasına dahi vesile olmuştu. Dolayısıyla isyan hinterlandı söz konusu olduğunda unutulmamalı ki, 1915-1925 arası dönem, Kürt köylülerinin tehcirlerle, savaşlarla, toprağından uzaklaştırıldığı ve dolayısıyla gerçek bir açlığa mahkum edildiği bir sürece yataklık ediyordu.
Azadî örgütlemesinin lider kadroları esasen çoğunlukla bu aşiretlerin çocuklarıydı. Köylerdeki ve taşradaki huzursuzluğa bihakkın vakıftılar, onların itirazlarını görüyorlardı ve bu itirazları politik bir dile ve örgütlemeye tahvil etmeye çalışıyorlardı. Bunda kısmen başarılı da oldular. Başta Halit bey olmak üzere elit kadroların değdiği ve örgütlenebildiği alanlar kendi aşiret lokasyonlarıydı. Sözgelimi Halit beyin ve elit kadroların, Diyarbekir, Van, Hakkari, Adıyaman gibi mıntıkalardaki aşiretlere siyaseten uzanıp doğrudan, organik bir birlik sağlayamaması, Kürt toplumunu modern ve bütüncül bir ülkü etrafında toparlamasından mahrum bıraktı. Yine kurucu kadroların isyanın soykütüğünü şehirlere taşıyamaması, köylülerin itirazlarını, şehirli olanın diline tercüme edememesi, isyanları bir taşra epiğine mahkum kıldı.
Diyarbekir şehrinin isyancılar tarafından muhasara altına alınması fragmanı bu manada bize çok şey anlatır. Şehir merkezinde başta Cemilpaşazadeler olmak üzere Kürtlüğe yakın aristokrat aileler vardı. Keza Doktor Fuat, Bavê Tujo ve diğer bir kısım unsurların etrafında örgütlenen bir orta sınıf eşrafı da vardı. Bu kesimlerin çabalarıyla şehir merkezinde sert siyasal tartışmalar yaşanmakta ve şehirli Kürt unsurlar mobilize olmaya çalışıyordu. Ancak Azadî hareketi bu kesimleri organik olarak harekete dahil edemediği gibi, bunlarla siyasi bir birlik kurmaktan da uzak kaldı. Örneğin Kadri Cemilpaşa, İsmail Hakkı Şaweys üzerinden Azadî örgütü ile organik bir bağ kurduklarını belirtir ama Diyarbekir’in muhasara altına alındığı günlerde bu muhasaradan tamamen bihaber olduklarını da belirtir.[4] Hareket eğer Diyarbekir, Mardin, Urfa, Bitlis, Muş, Van gibi merkezlerdeki Kürtlüğe meyyal unsurları örgütleyebilseydi hem hareketin karakteri köylü isyanı olmaktan çıkardı hem de şehirli Kürtlerin birikimi ve enerjisini de başkaldırıya dahil edebilirdi.
Bildiğimiz kadarıyla Halit beyin bu şehirlere uzanan etkili bir politik çalışması ve örgütlemesi yoktu. Onun bu şehirleri gezip örgütleme çalışmaları yaptığına dair elimizde somut bilgiler de bulunmamaktadır. Öte yandan Şeyh Said’in, mahkeme beyanına bakıldığında onun Diyarbekir şehir içiyle somut ve doğrudan bir bağının olmadığı da anlaşılmaktadır. Şeyhin beyanına göre kendisi değil, Hani’li Salih Bey şehir içindeki Kürt unsurlarla bağlantılıydı. Ve yine kendi beyanına göre Diyarbekir şehrini muhasara etme stratejisi kendisinin değil bir kısım ağavatındı. Buna mukabil Yusuf Ziya Bey, Bitlis ve bir ölçüde Van şehir merkeziyle ilintiliydi, ancak belli ki mütegalibe unsurlara ve savaşkan-sermaye sahibi şehirli unsurları örgütleyememişti.
Sonuç itibariyle Azadî örgütünün modern kurucu aklı derdest edildiğinde, isyan bütünüyle köylü unsurlara kaldı. Yukarıda da altı çizildiği üzere köylü isyanlarının uzun erimli siyasal stratejileri yoktur, kestirme yollar yanlısıdır ve kendisini motive eden şey küçük de olsa başarı hikayeleridir. Kürt köylüleri “ya hep ha hiç” duygusu ile harekete geçen, zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri olmayan kişilerdi. Bu sebeple askeri bir ordu olarak değil, siyasal bilinci yüksek bir kitle olarak da değil, kaybedecek hiçbir şeyleri olmayan ama kazanacakları şeyleri olan öfkeli bir kalabalık olarak harekete geçtiler. Köylüler düzeni bozulduğunda, rutinlerine çomak sokulduğunda, yarınları belirsiz hale geldiğinde ve üzerine bastığı toprağın ayaklarının altında kaydığının hissini yaşadıklarında bir şeyler yapması gerektiğini fark eder. Ancak yine de bir köylü başkaldırısını ihtimal dahiline sokan şey, köylünün onu kuşatan iktidarla yaşadığı varoluşsal krizdir.
Kendisini kuşatan iktidarla ölümcül bir ilişki geliştirdiğinde köylünün tek sermayesi öfkesidir. Siyasal programa, örgütsel stratejiye değil, güvendiği bir şahsiyetin arkasına dizilip tepkisini ortaya koyar. Bu manada Kürt köylüleri örgütsel bir disipline sahip değillerdi, Ruslarla savaştan elde ettiği silah ganimetleri ve savaş tecrübeleri ile cepheye koştular. Geçmişlerinde milislik yapanların ellerinde ateşli silahlar vardı ama bunlar da hafif süvari savaşçılarıydı, top gibi yüksek mühendislik üretimi silahları kullanamıyorlardı. Örneğin Diyarbekir surlarının önünde ele geçirdikleri topu kullanabilecek kimse bulunamamıştı. Köylülerin baskın çoğunluğu ise orta çağdan kalma kesici demir alet ve sivri metallerle savaşıyordu.
Sonuç itibariyle hareketin köylü isyanı karakterinde vücut bulması, sadece kitlesinin değil, cephedeki lider kadrolarının da köylü elitler olması, bu isyanı başarısızlığa götüren en kritik amillerin başında gelir.
Siyasal Birliğin Sağlanamaması
Kağıt üstünde hareketin kadro sosyolojisine bakıldığında Kürtlerin neredeyse bütün dinamik unsurlarının düşünüldüğünü varsayabiliriz. Gerçekten de Azadî hareketinin yazılı belgelerine bakıldığında Dersim’den Van’a, Erzurum’dan Urfa’ya, İstanbul’dan Mardin’e uzanan kesimlerden temsilcilerin yer aldığı görülmektedir. Ancak kağıt üstündeki realite ile sahadaki realite şüphesiz farklıydı. Kağıt üzerinde kurgulanan geniş siyasal birlikteliğin, sahadaki karşılığı Kürdistan’ın beşte birine bile tekabül etmeyen bir coğrafya ile sınırlı kaldı. Elazığ’dan Hınıs’a, Hınıs’tan Diyarbekir’e, Diyarbekir’den tekrar Harput’a uzanan dar bir üçgende isyan ateşi ancak yakılabilmişti. Diğer bir ifadeyle coğrafi açıdan dar, denize açılmayan, Kürtlerin nüfussal ve aşiretsel yoğunluğuna temas etmeyen bir jeo-kültürde isyanın sınırlı kalması başarısız olmasındaki ikinci önemli faktördü.
İsyanın ileri gelenleri her ne kadar isyan ateşini Muş, Bitlis, Van hattına yaymak için cehd gösterse de Muş ovasının ötesine geçemediler. Yine isyancılar en azından Garzan, Mardin, Turabdin, Urfa bölgesine mektuplar ve temsilciler gönderse de bu aşiretleri ve kesimleri isyana dahil etmede başarılı olamadılar. Keza Antep, Adıyaman, Malatya, Dersim, Erzincan Kürtleri de benzer nedenlerle isyana dahil edilemedi.
Büyük aşiretlerden sadece Cibran, Hesenan, kısmen Zirkan gibi konfederasyonlar mobilize edilebildi. Heyderiler, Sipkîler, Celaliler, Mamxuranlar, Ertoşiler, Goyiler, Miranlılar, Milliler, Garzan ve Turabdin aşiretleri ile Urfa, Malatya, Adıyaman aşiretleri değişik sebeplerle isyanın dışında kaldılar. Keza alevi aşiretlerinin bütün çabalara rağmen isyana dahil edilemediğini belirtmek gerekir.
Bu büyük aşiret konfederasyonların neden ayaklanmaya katılmadıkları sorusu önemlidir ve şimdiye dek yeterince irdelenmemiştir.
Bunun en önde gelen sebebi aşiretsel çıkar farklılıklarıydı. Gerçekten de herhangi bir bölgede bulunan büyük aşiretlerin neredeyse tümünün toprak meselesi, kız kaçırma, adam öldürme, talan gibi vakıalar sebebiyle aralarında niza vardı. Esasen genç Cumhuriyet, Osmanlı’nın kolonyal aklını olduğu gibi uygulamaktaydı. Bölmek ve parçalamak şeklindeki kolonyal ilke bütün haşmetiyle sahaya yansıtılmıştı. Diğer bir ifadeyle aşiretlerin kendi aralarındaki maddi çıkar farklılıkları onları bir araya getirmekten alıkoymuştur. Buna ilaveten aşiretleri bir araya getirecek bir ulusal pazar ekonomisi olanağının olmaması da bu parçalamayı tescil ediyordu. Aşiretlerin baskın çoğunluğu hayvancılık ve çiftçilik işlerini yapıyordu. Pre modern döneme ait iktisadi üretim modelleri, mülkiyet ilişkileri henüz ulusal bir pazar tasarlamaktan uzaktı. Dolayısıyla birlikteliklerinin ulusal ya da genel bir menfaatte birleşmesi, bu esaslar üzerine maddi birliktelik inşa etmesi söz konusu değildi. Bütün bunlara ek olarak Azadî hareketi bu kesimleri ulusal bir bilinç etrafında birleştirmek için yeterli bir çaba örgütleyememişti. Hatta tersine bazı büyük aşiretlerin başta Mustafa Kemal olmak üzere, Kazım Karabekir ve diğer Kemalist kesimlerle neredeyse doğrudan olmak üzere organik bağlantıları söz konusuydu. Mustafa Kemal Silvan’dayken, Karabekir uzun süre Erzurum’dayken ödül sistemiyle pek çok aşireti devlet bürokrasisine bağlamıştı. Bu aşiretler devlete bağlanırken, rakip aşiret ile arasında husumet ekiliyordu. Bu sebeple Mustafa Kemal’in alan markajının başarısı da büyük aşiretlerin işin içine girmesine mani olmuştu. Misalen bunlardan biri Haco axayê Heverkî idi, 1933 yılında Hawar dergisinde, isyanın neden başarılı olamadığı noktasında öz eleştirel bir makale kaleme aldığında, hükümetin aleyhteki propaganda unsurlarını öne çıkararak, “o dönemde hükümetin isyancıları, İngiliz parasına meylederek İslam hükümetine başkaldırdıkları” şeklinde lanse ettiğini ve kendilerinin de buna inandığını belirtir.[5]
Burada sorulacak diğer bir soru ise şudur: eğer bu isyan iddia edildiği gibi köylü isyanı ise, dönem itibariyle yüzde doksanlara varan köy toplumuna yataklık eden diğer bölgedeki köylüler neden akranlarının başkaldırısına destek vermedi? Kabul edelim ki bu sorunun yanıtı bu yazının iddiası açısından hem önemli hem de araştırılması gereken bir konudur. Belki de şöyle sormalıyız: neden Zaza köylerinin baskın çoğunluğu ayağa kalktı da, Kurmanç köylülerinin baskın çoğunluğu bu başkaldırıya dahil olmadı?
Bunun birkaç sebebi olabilir. Öncelikle ayağa kalkan Zaza köylerinin neredeyse tamamı Şeyh Said’in manevi otoritesi altındaydı. Dolayısıyla eğer şeyh, ata binip savaş için kuşanmışsa manevi otoritesi altındaki köylüler geri duramazdı. Murat suyunun doğu sınırları Norşin gibi, Gayda gibi, Arvas gibi, Zoqeyd gibi şeyhlerin manevi otoritesi altındaydı, onların manevi liderleri Mustafa Kemal ile mektuplaşacak kadar samimi olduğu için isyandan geri durdular. Şeyhi tekkeye sığınan köylü, kendisini tövbe ve istiğfara verirdi. Daha da öte yerleşim yerlerindeki köylüler ise isyandan, şeyhten, Azadî’den bihaberdi, haberleşme olanakları sınırlıydı ve bu sebeple konuya da vakıf değildiler. Fakat öte yandan işin iktisadi-politik boyutunu da göz ardı etmememiz gerekiyor. Gerçekten de Wolf’un bize hatırlattığı üzere tek bir köylülük biçimi yoktur, köylülük de kendi içinde çoklu biçimlerde ve hiyerarşik olabiliyordu. Nitekim ona bakılırsa her köy ya da köylü muteriz değildir, her köylü isyana meyyal da değildir. Hatta isyan eden köylülerin sosyolojisine bakıldığında genelde en yoksul ve en ezilen tabaka değil, toprak ile aidiyet ya da yurt bağı kurmuş, toprağı bir ata yadigarı gören, toprağın yitimini varoluşsal bir yitim olarak gören köylüler isyan çıkarır.
Bu dönemlerde Kürdistan’da kaç köylülük biçiminin yaşandığı araştırılması gereken bir konudur. Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Üzerine Tetkikler eserinde Kürt köylülüğünün en az üç versiyonunu ele alırken[6], İsmail Beşikçi bu köyleri mülkiyet ilişkilerine göre dört köylülük formu şeklinde ele alır.[7] Gökalp, merkeze uzaklık veya otorite ile ilişki biçimine göre köylülük formları ile ilgilenirken, Beşikçi, mülkiyet ilişkileri açısından bunları değerlendirir. Ona göre Kürt köylülüğü, Ağa köyleri, Sülale köyleri, Ahali köyleri ve karma köylerden oluşmaktaydı. Beşikçi’nin formülasyonundan yola çıkarsak isyana katılan köylülerin, büyük oranda karma ve ahali köyler olduğu görülmektedir. Ağa köyleri ile sülale köyleri (Cibran-Hesenan hariç) neredeyse hiç isyana dahil olmazken, ahali köyleri ve karma köyler isyanı sırtlamış görünmektedir.
Diğer köylü unsurların sessiz kalmasının en önemli sebebi, aşiretsel önceliklerinin, köylü duyarlılıklarını bloke etmiş olmasıydı. Büyük konfederasyonların denetiminde bulunan Kurmanç köylerinin isyana dahil olmamasının pek çok sebebi vardı, aşiretsel öncelikler, aşiretsel disiplin, örgütlenme eksikliği, haberleşme ağlarının kısıtlı olması, savaş yorgunluğu, devlet markajı benzeri sebepleri sıralamak mümkündür. Hakeza merkeze yakın yerde konumlanan köylerin de isyana katılım konusunda tereddüt yaşadığını görebiliyoruz. Nitekim Hesenan ve Cibran gibi büyük aşiretlerin köylerini saymazsak isyana katılan diğer köylülerin büyük aşiret bağlantıları ya yoktu, ya gevşekti. Nitekim Palu- Çabakçur arasındaki köylülerin aşiret bağlantıları nispeten gevşemişti. Konuyu somutlaştırmak babında örneğin Varto lokasyonunda bulunan iki köyden biri isyancıların, diğeri de devletin safında yer alıyordu. Bu örnekten de görebileceğimiz üzere köylülüğün değişik pozisyonları ve motivasyonları vardı, yani köylü olmak mutlaka aynı pozisyonu takınmak anlamına gelmeyebiliyordu. Eşit derecede ezilmişlik, isyan için yeterli bir ahlakı garanti etmiyordu. Özellikle de büyük aşiretlerin kendine has gündemleri olabiliyordu. Bu örnekte olduğu gibi Cibran ile Xormek köylüleri arasında adam öldürme, yayla ve toprak meselesinden kaynaklanan neredeyse yarım yüzyıllık bir husumet vardı ve bu husumet köylülerin gündemini belirleyebiliyordu.
Sonuç itibariyle isyan dar bir sahadaki mülksüzleştirilmiş köylülerin ateşiyle parlayıp kısa süre içinde söndü. İsyanın vuku bulduğu üçgen esasen birinci dünya savaşının Kafkas cephesinin bütün maddi yükünü taşıyan bir lokasyondu. Bu kesimler sadece Ruslarla çetin bir yurt savaşına girmedi, ittihatçılar tarafından mülksüzleştirilip tehcire de tabi tutuldu. Bu sebeple iktisadi açıdan neredeyse tamamen açlık içinde bir hayata mahkum edilmişti, yurt olarak gördükleri toprakla bağları tehcir vs. gibi uygulamalar sebebiyle krize girmişti, mülkiyet ve aidiyet duygularına hitap edecek bir siyasi hareket şüphesiz ilgilerini çekecekti. Ruslarla savaşın yorgunu olarak öfke biriktirmişlerdi. Bu köylüler ayrıca Nakşi şeyhlerin ruhani etkisi altındaydı, dini duyguları güçlüydü. Ruslarla savaşın bakiyesi olarak yurtlarından koparılmalarının somut tehlikesini yaşamışlardı. Özetle üç amil konusunda son derece duyarlıydı: yurt olarak belledikleri topraklara dört elle sarılmak istiyorlardı, ata yurtlarında başka bir güç tarafından değil, kendilerinden olan bir otorite tarafından yönetilmeyi istiyorlardı. Dini duyarlılıkları son derece yoğundu, Nakşi şeyhlerin yeniden İslamileştirdiği kesimlerdi. Bu sebeple dinsel sembollere ve İslami ritüellere göre gündelik yaşamlarını kurgulamışlardı. Sınıfsal ezilmişliklerini, yurtlarına sahip olma ülkülerini kişileştirerek siyasileştirmekteydiler. Bu sebeple öfkeliydiler, yoksuldular, statü arayışındaydılar, daha iyi bir dünyanın özlemini çekiyorlardı.
Azadî’nin lider kadroları bu üçgendeki kesimlerin duygularına tercüman olabilecek bir siyasal dil tutturmuşlardı ancak aynı şeyi diğer lokasyonlarda yapmayı başaramadılar. Özetle başkaldırı müfredatı, Kürtlerin duygusal birliğini sağlayamadı, muhtemel bir ulusal Pazar fikrini somut kılamadı, bütün köylülerin biriken öfkelerini aynı anda kanalize edemedi, köylülerle şehirliler arasında, aşiret ile rakip aşiret arasında birleşik siyasal amaç inşa edemedi. Tüm bu sebeplerle lokal, kısıtlı ve dar bir kesimle sınırlı kalarak yenilgiye uğradı. Kürtler hiç olmadığı kadar bu isyan vesilesiyle siyasal birlikteliğe ihtiyaç duymuştu, ancak en kritik zamanda en çok ihtiyaç duyulan birliktelik sağlanamadan isyan patlak verdiği için bütün hayaller çok kısa sürede tuzla buz olmuştu.
Orantısız Güç
Değişik kaynaklar Kürt isyancılarının ortalama sayısını en iyi ihtimalle on beş bin kişi seviyesinde gösterir.[8] Fakat bu iki manada abartılı bir sayıdır. Sayı doğru olsa bile, bu bahsedilen on beş kişinin ateşli silah sahibi olduğu oldukça şüphelidir. En iyi ihtimalle dört-beş bin civarında bir kitlenin elinde ateşli silah bulunmaktaydı. Gerisinin ellerinde ise savaş araçları değil, teke tek kavga etmek için uygun kesici, delici araçlar vardı. İkincisi ve en önemlisi bu sayının en iyi test edilebileceği yer Diyarbekir muhasarasıdır. Muhasaraya dair bilgilere bakılırsa bu sayının Kürtlerin anlatımlarına göre üç bin, hükümetin tespitlerine göre beş bin[9] görünmektedir. Oysa bu üç bin kişilik gücün gerçek anlamda savaşkan unsurları bin dolayındaydı, gerisi silahsız öfkeli köylülerdi. Eğer anlatıldığı gibi on beş bin silahlı milisle Diyarbekir kuşatılsaydı, şehrin anahtarının alınması oldukça vakiydi.
Daha makul ve rasyonel tanıkların anlatımına bakılırsa dinamik, zinde, vurucu ve savaşmayı bilen isyancı gücü en iyi ihtimalle 5 bin ile 7 bin arasında bir yeküne tekabül ediyordu. Bu silahlı birimlerin peşine takılan öfkeli köylülerin elinde ise savaşmaya elverişli silahları bulunmuyordu. Bu savaşkan güçlerin kitabi manada öğrendikleri bir savaş stratejileri yoktu, bir kurmay aklı dahilinde savaş planlarını yapacak kadroları da yoktu. Cephe savaşını yürütebilecek top gibi ağır silahlara sahip olmadıkları gibi, cephe savaşının askeri tekniklerine de vakıf değildiler. Osmanlı ordusuna bağlı olarak, dünya savaşında milis faaliyetleri yürüten güçler bu deneyimleri sayesinde ön planda yer almaktaydı. Milis savaşının tekniklerine vakıftılar ancak cephe savaşının, muhasara savaşının dinamiklerine vakıf değildiler. Bu sebeple, bu yarı profesyonel savaşçıların isyanı uzun süre, farklı cephelerde yürütebilecek bir savaş kabiliyetleri söz konusu değildi.
Öte yandan isyan başladığında devletin kurumlar bürokrasisinin nispeten hazırlıksız yakalandığı görülmektedir. Yakup Kadri’nin anılarına bakılırsa[10] isyan Diyarbekir surlarına dayandığında politik elitler, Ankara’da briç partilerinde vakit öldürüyordu. Anlattığına bakılırsa isyancıların Diyarbekir önlerine geldiğine dair telgraf, Mustafa Kemal’in de bulunduğu bir oyun partisinde kendisine iletilmiştir. Telgrafı okuyan M. Kemal, yetkililerin tepkilerini ölçmek için telgrafı dönemin başbakanı Fethi beye göndertmiş, Fethi bey telgrafı okuduktan sonra, hiçbir şey olmamış gibi oyununa devam etmişti. Daha sonra ise aynı telgraf, diğer masada bulunan İnönü’ye göndertilmiş, İnönü telgrafı okuduğunda havaya fırlamış ve bir süre heyecan içinde hareket ederek olayın vehametini kavramış görünmekteydi. Netice itibariyle isyanın birkaç eşkıyanın haylazlığına yoran Fethi beye el çektirilmiş, yerine isyanı basmakla görevlendirilen İnönü getirilmiştir. İnönü isyanı bastırmak için Takrir-i Sükun kanununu cebine koymuş ve İstiklal Mahkemeleri ihdas ederek mobil mezbahaneler kurmak suretiyle bürokratik mekanizmaları hızlıca devreye sokmuştur.
İsyan başladığında Şeyh Ali Rıza, Nuri Dersimi, Kadri Cemil Paşa, Hişyar Serdi gibi tanıkların anlatımına bakılırsa isyanın vukubulduğu lokasyonda muharip askerlerin sayısı görece az görünmektedir. En geç tarih olarak Beytüşşebap hadisesini baz alırsak devletin bu hadise vesilesiyle isyanın ayak seslerini duyduğu halde askeri tedbirler alma konusunda yavaş davranıp davranmadığı araştırılması gereken bir husustur. Devlet ya isyancıların silahlı mukavemetini küçümsemiş ya da kendince bir kumpas kurarak isyancıların gücünü sahaya çektikten sonra asker sevkiyatını düşünmüş olmalıdır.
Nitekim Mustafa Kemal’in acil kodlu çağrısıyla İnönü Ankara’ya çağrılmıştı. Hemen devamı günlerde Başbakan Fethi Okyar tam sıkıyönetim ilan etmiş, bu da yetmeyecek, Mustafa Kemal, İsmet İnönü ve harp yapmak konusunda tecrübeli askerler bütün yetkileri eline alarak tenkil planı hazırlayacaktı. Askeri tenkil planına göre ayaklanma bölgesi en kısa sürede büyük kuvvetlerle sarılacaktı. Erzurum, Erzincan, Sivas, Diyarbakır ve Mardin üzerinden muharip birlikler gönderilecek, hava kuvvetleri derhal harekete geçecek ve Mardin üzerinden güney demiryolları işlevsel hale getirilecekti.[11]
Netice itibariyle isyanın başlangıç zamanlarında bölgede nispeten az olan asker sayısı kısa süre içinde devasa boyutlara ulaşmıştı. İngiliz yetkililere göre bölgede elli bin, İran diplomatının devletine gönderdiği nota bakılırsa seksen bin kadar asker isyan bölgesindeydi.[12] Özellikle Fransızların özel izniyle demiryolu bölgelerinden geçen otuz beş bin kişilik askeri birlik, sevkiyat trenleri aracılığıyla kısa sürede Kürdistan’ı bir garnizon alanı haline getirmişti. Erzurum, Diyarbekir, Malatya’da bulunan askeri kıtalara takviye için gönderilen askerlerle birlikte seksen bin kişilik bir savaş makinesi, elindeki toplarla, modern ateşli silahlarla, hava kuvvetleriyle, beş ile yedi bin arasında değişen isyancıları kısa sürede askeri olarak yenilgiye uğratmıştı. Genelkurmay Başkanlığının belgelerine bakılırsa isyanın bastırılması için hava kuvvetleri de devreye sokulmuştu.[13] Sonuç itibariyle tarafların güçleri arasındaki mutlak dengesizlik isyanın sonucunu teknik olarak daha baştan belirlemişti.
Dış Bağlantıların Sağlanamaması
Azadî hareketinin kurucu aklı aslında modern bir tahayyüle sahipti. Çıkarılacak bir isyanın dış yardım olmaksızın uzun süre domine edilemeyeceğini kesinlikle biliyorlardı. Zaten bunu bildikleri için Cibranli Halit bey, Erzurum’daki Rus konsolosluğuna uzun sürelerle mesai yapmış, ona defaten muhtevası güçlü metinler sunmuş, çetin pazarlıklar yürütmüş ve onu iknaya çok önem vermiştir. Benzer şekilde isyanın hemen öncesinde başta Şeyh Ali Rıza olmak üzere isyanda rol oynayacak kişiler Irak ve Suriye sahasında bürokratik mekanizmalarla temasa geçmiş, bağlayıcı olmayan ilişkiler kurmuşlardır. Ancak bu çabaların hiç birisi nihayete ermemiştir.
Kemalist tarihçiler sıkça bu isyanın bir İngiliz prodüksiyonu olduğu yolunda tezler ileri sürmüşlerdir. Ancak şimdiye dek karikatürize edilebilecek bir iki gayrı ciddi kurgusal vaka dışında bu prodüksiyonu kanıtlayabilecek bir veri sunamamışlardır. Nitekim Genelkurmay Belgelerinde isyanın sebepleri sayılırken dış sebep en birinci sebep olarak gösterilmiştir. Ancak burada bahsedilen dış güçler meselesinin zeminini neredeyse tamamen retorik ve kurgusal vakalar olması bu iddiaların zayıflığını göstermektedir.[14] Esasen İngilizlerin sömürge siyaseti, Tanzimat Fermanının ilan edildiği süreçlerde kurumsal bir hüviyet kazanmıştır. Bu tarihlerden itibaren bölgeye yerleşen İngiliz siyasetinin kurucu aklının birinci önceliği Rusların, Akdenize, Orta Doğuya, Hindistan bölgelerine inmelerini engellemekti. Bu manada Osmanlı devleti ve devamında yeni cumhuriyetin bekası, İngilizler için oldukça kritik bir tampon işlevine sahipti. İsyanın vukubulduğu süreçlerde İngilizlerin, isyan bölgesinde bir Kürdistan kurulması fikri bulunmuyordu. Hatta Beytüşebab olayı vesilesiyle kendisine sığınan Kürt subaylarının sorgularında bahsettiği isyan stratejisini, hükümete bildiren de İngilizler’di. Nitekim bu kişilerin “memleket içinde bazı kimselerle muhabere ettiklerinin”[15] devlet bütünüyle farkındaydı. Öte yandan Mısır-Irak merkezli İngiliz sömürge yönetiminin yazışmalarına bakıldığında, İngiliz siyasetinin planları arasında kurulması öngörülen bir Kürdistan söz konusu değildi. Hatta tam tersine bu bölgede Bolşevik ihtilalinin yayılması tehlikesi vardı ve bu risk, onlar için olası bir istikrarsızlığı kaldıramazdı. Geleneksel İngiliz siyasetinin, Kürtleri ve Kürdistan’ı sömürge olarak yönetmeye bile layık görmediği açıktı.
Rusların politikası da İngilizlerin siyaseti ekseninde şekilleniyordu. Genç Bolşevik hükümetinin, devrimin başlarında Leninist ilkelerin tesiriyle, en azından kitabi olarak ezilen halklara sempati beslediği açıktı. Ancak devletlerin çıkarı her zaman ideolojik ilkelere baskın gelirdi. Lenin ölmeden önce Kemalist yönetime sıcak mesajlar gönderiyordu ve onlara sempatisini bir takım diplomatik jestlerle gösteriyordu. Yeni cumhuriyetin bir İngiliz kuklasına dönüşmemesi için, kitabi olan, reel politik olana kurban edildi. Leninizmin Erzurum şubesi, Cibranli Halit beyi oyalarken, Ankara şubesi, Kemalistlerle çoktan askeri ve diplomatik ilişkilerin geliştirilmesini öngören bir siyaseti kabul etmişti. Dolayısıyla Halit beyin umduğu gelişmedi ve Rus yardımı beklentisi de hayalden öteye gitmedi.
Son olarak ise Fransız manda yönetimi de Suriye üzerinden, Kürdistan’a komşu olmuştu. Kürt savaşçılarının diplomasiden anlayan kişileri alt düzeyde bile olsa Fransız yetkilerle ilişki kurdular. Ancak Fransızlar her daim ketum davranmış, konuşulanları çoğu zaman yorum yapmaksızın merkeze bırakmışlardı. Merkezin kafası ise Afrika’nın kuzeyi ile meşguldü, Cezayir ve diğer sömürgelerde yaklaşan fırtınaya önlem almak dışında bir siyasetleri yoktu. Hatta tersine 1789 ihtilalinin bütün hümanist ve evrensel ilkelerini bir çırpıda yutarak, hiç de ummadıkları bir anda Kemalist cumhuriyete altın bir öpücük verdiler. Kendi bölgelerinden geçen demir yollarından, askeri sevkiyata izin vererek bir yerde isyanın kaderini belirlediler. Eğer Fransız bölgesinden geçen asker sevk trenleri olmasaydı ve askerler bu kadar kısa sürede isyan bölgesine sevk olmasaydı, en azından isyanın ömrü daha uzun erimli olabilecek, isyan daha geniş bölgelere yayılabilecekti.
Sonuç itibariyle isyanın dışsal yardım olmadan, denize ulaşımı sağlanmadan başarılı olma şansı son derece zayıftı. Başkaldırıcıların isyan aklı bunu pek tabi ki öngörmüştü. Ancak dış yardım sağlama ya da uluslar arası ilişkiler bir çeşit “alış-veriş” perspektifiyle yürütülüyordu. Sömürgeci devletler ve hatta Bolşevik idaresi Kürdistan’a bakınca zahmete değer bir alışveriş görmedikleri için, bırakalım yardım etmeyi, bu lokasyonu sömürgeleştirmeyi dahi bir yük olarak görmüşlerdi.
Azadî Örgütünün Ölümcül Kararsızlığı
Azadî örgütü modern bir örgütlenme modelini esas alıp, bir komitacı şiarıyla başkaldırıyı tasarladığı halde, bazı kritik konularda kararsızlık yaşaması, alternatif planlarının olmaması ve bu şekilde isyanın başarısını etkileyecek kimi hususları yeterince dikkate almaması yüzünden eleştirilmeyi hak eder.
Komitacı örgütler disiplinleri, yedek planları, kesin kes olmaları ve dakik olmalarıyla bilinmektedir. Bu çerçevede Azadî örgütünün faaliyetlerine bakıldığında kimi konularda sarkastik bir tutum alarak bocalama içine girmesi ölümcül sonuçlar doğurmuştur.
Her şeyden önce başkaldırının ne zaman yapılacağına dair açık, net bir tarihin belirlenmemiş olması çok büyük bir eksikliktir. İsyancıların çekirdek grubu hariç, kimse zaten bu vakitten haberdar değildir. Çekirdek örgüt ise başkaldırı için kesin bir vakti değil, 1925 yılının bahar aylarını işaret etmiştir. Anlatılana bakılırsa karar vericiler kendi aralarında “gava simê hespan erd dît” şeklinde bir şifreli başlangıç öngörmüşlerdir. Bu tarihin net bir tarihe tekabül etmemesi bir tarafa, yoruma açık bir taraf da barındırıyordu. Sözgelimi karlar Diyarbekir’de başka, Van’da başka, Muş’ta başka tarihsel aralıklarla eriyebilirdi.
İkincisi ise Azadî örgütünün nihai isyan başlangıcı için belirgin bir şekilde sürüklenmekteydi. Ortaya çıkan belgeler gösteriyor ki, hükümet, Beytüşebab isyanı vesilesiyle isyandan tamamen haberdardı, en azından başkaldırının organizasyonundan haberdardı. Yine anlatımlara bakılırsa isyancılar da hükümetin isyanın haberini aldığından haberdardı. Buna rağmen adım adım gelen tutuklamalara hazırlıksız yakalanması ve bir tedbir geliştirmemesi dikkat çekicidir. Ekim 2024 tarihinde Yusuf Ziya gibi isyanın en önemli figürlerinden birinin tutuklanmasını sadece izlemekle yetinen örgüt, devamında Aralık 2024 tarihinde Cibranli Halit Beyin tutuklanmasıyla birlikte karar alamaz bir hale sokulmuştur.
Azadî örgütü bunlara dair bir tedbir almadığı gibi buna nasıl bir tepki vereceğini de kararlaştırmamış görünmektedir. Özellikle Ankara hükümetinin oyalamayı esas alan siyasi taktikleri sebebiyle Halit bey uzun bir süre askeri başkaldırı ile siyasi örgütlenme ile mücadele arasında bocalamış görünmektedir. Keza Halit beyin, Yusuf Ziya bey tutuklandıktan sonra kendisi ve örgütü için somut bir tedbir almaması eleştirilmesi gereken bir konudur. Halit bey tutuklanmayı her an bekliyordu, ancak buna rağmen ne tutuklanmanın önüne geçebilecek bir tedbir düşünmüştü ne de olası tutuklama halinde isyanı sevk ve idare edebilecek bir askeri plan bırakmıştı. Yusuf Ziya beyden sonra kendisinin de tutuklanmasıyla birlikte örgütün isyan planları belirsiz bir sürece girmişti.
Zamanlama konusunda yaşanan varoluşsal kaos belki de isyanın bütün olası zafer planlarını yerle bir etmişti. Gerçekten de karar vericiler bir türlü başlama tarihini netleştirmeyince iş artık tesadüflere kalmıştı ve en önemlisi hükümetin insiyatifine geçmişti. Nitekim Piran’da provake edilen bir el, tetiğe basında, bütün isyancılar bu zamansız ateşin arkasına geçmeye mecbur kalmıştı. Sonuç olarak sebep her ne olursa olsun ayaklanma kontrolsüz[16] ve hatta belirli bir zaman tayin olmaksızın başlatılmıştır.
Azadî örgütünün diğer bir eksikliği ise olası başkaldırı esnasında icra edilecek askeri stratejinin belirlenmemiş olmasıydı. Piran’da isyanın ilk ateşiyle birlikte cephede kaotik bir durumun yaşanmasının başka bir açıklaması olamaz. İsyancıların cephedeki askeri liderlerinin cephe savaşı tecrübesi yok denecek kadar azdı. Cibranli Halit bey gibi askeri strateji uzmanı olan birisi tutuklanınca, başkaldırının savaş stratejisini sevk ve idare edebilecek kimse kalmadı. İhsan Nuri gibi deneyimli, cephelerde savaşmış komitacı askerler iş başında olsaydı en azından Kürt isyancılarının savaş karakteri daha farklı olabilirdi.
Savaşı sevk ve idare eden akıl esasen orta düzeydeki Hamidiye rütbelileri ve Şeyh Şerif gibi milis savaşlarında tecrübe kazanmış kişilerdi. Bu savaş zekası ise esasen taarruz değil savunma savaşı üzerinde tecrübesi olanlardan ibaretti. Diyarbekir muhasara altına alındığında, muhasara ya da şehir savaşını idare edebilecek yetkinlikte kimse yoktu. Son olarak isyanın beş cephesi söz konusuydu. Kuzeydoğu cephesi Şeyh Abdullah’ın komutası altındaydı, her ne kadar Mihemedê Xelîlê Xeto, Hesenanlı Xalit bey, Kafkas cephesinde Ruslara karşı savaştıkları için savaş tecrübesine sahip olsa da, Şeyh Abdullah’ın cephe savaşı konusunda bir bilgisi yoktu. Harput cephesi Şeyh Şerif komutasındaydı ve bu komutan Ruslara karşı savaşmış milis albay olduğu için savaş konusunda nispeten deneyim sahibiydi. Belki de bütün cepheler içinde askeri deneyimi en yüksek olan kişiydi, zira Çapakçur ve Palu mıntıkasındaki aşiretlerin milis komutanlığını yaparak iyi bir tecrübe edinmişti. Ergani cephesi komutanı Şeyh Said’in kardeşi Abdurrahim üstlenmişti, Şeyh Abdurrahim atik ve cesur olsa da savaş konusunda bilgi sahibi değildi. Diyarbekir cephesinde Emerê Faro ile Hakkı bey sorumluluk üstlenmiş olsa da her ikisi de modern savaş stratejilerine vakıf değildi. Farqîn cephesini ise Şeyh Şemseddin yönetiyordu ve o da modern bir orduyla savaşacak çapta askeri bilgiye sahip değildi.
Liderlik Paradoksu
Şeyhin başkaldırı üzerindeki etkisi çifte bilinç eksenlidir. Diğer bir ifadeyle onun karizmatik kişiliği, Nakşiliğin ve ailesinin müritler ve sempati besleyenler üzerindeki aurası tartışılmazdı. Tekman-Piran-Bingöl-Palu-Varto dörtgeninde mukim isyancı köylerin gözünde şeyhin karizması her şeyin üzerindeydi. Onun bir çağrısıyla, bir fetvasıyla, insanlar öfkelerini kuşanıp cepheye koşmuştu.
Eric Wolf ve Eugene Weber’in araştırmalarından biliyoruz ki mülksüzleştirilmiş köylüler öfkeli köylülerdir. İktisadi alt üst oluşlar, sebepsiz yere statüsüz hale getirilmeleri ve gelecekten yana bir beklenti sahibi olmamaları durumunda sıkı birer değişim gönüllüsü olabiliyorlardı. Bu kesimler öfkelerini örgütleyecek bir şahıs bulduklarında, intikam duygularını tatmin edebilecekleri birisine rastladıklarında, şahsi ikballeri için iyi bir şeyler yapabileceklerini düşündükleri kişileri idol haline getirip, sınıfsal ya da ulusal taleplerini bir şahsa ikame edip onun peşinden gidebilmektedirler. Sözgelimi Wolf’e bakılırsa Rus köylü isyanlarını domine eden büyük oranda Kazak köyleriydi ve bu köylüler, köylülükten gelen ezilmişlikten çok devletin merkezileşmesine kafa tutmak amacındaydı. Yine aynı yazara göre Meksika köylü isyanının temel karakteri ulusal bağımsızlık ile toplumsal reform bağlantısını kurmasıydı.[17] Weber ise köylü taleplerinin, itiraz ve öfkelerinin ne şekilde karizmatik bir liderde cisimleştiğini bize gösterir. Ona göre köylü isyanları doğası gereği teorinin olmadığı, pratiğin iş başında olduğu, siyasal taleplerin bir kişinin şahsında ifade bulduğu sıra dışı başkaldırı hareketleridir.[18]
Şeyhin karizmatik şahsiyeti ve bir retoru andıran şehvetli hitabeti, köylülerin itirazları ve öfkelerini bilemekle hem Wolf’un hem de Weber’in teorisini teyit etmekteydi. Birinci dünya savaşında mülksüzleştirilmiş olan, M. Kemal hareketinin gelişip merkezileşme eğilimi taşraya yayıldığında müteyyakız bir haleti ruhiyeye bürünen ve Şeyh Said’in etkili vaazlarında kendi öfkesini gören geniş kitleler, klasik bir örgütlenme süreciyle örgütlenmediği halde, neredeyse kendiliğinden ayağa kalkıp Şeyhin peşine takılmıştı. Bu kendiliğindelik süreçleri bir bilinç ve disiplinden yoksun olduğu ölçüde, cephede ciddi sıkıntılara da yol açıyordu. Sözgelimi hareketin Elazığ bölgesinde fragmanter bir talanizme yönelmesinin böyle bir neticesi vardı. Esasen Şeyhin kendisinin de bu kendiliğinden olana, laf dinlemez öfkeye ve burnunun dikine giden aktivizme serzenişi vardı. Nitekim sorgulama süreçlerinde bu disiplinsiz ve bilinçsiz kitleden keskin eleştirilerle bahsediyordu.
Öte taraftan hareketin köylü karakteri arz etmesi şehirli olanı bir parça ürkütmüş görünmektedir. Özellikle Diyarbekir muhasarası ve Elazığ cephesinde yansıyanlara bakılırsa şehirli eşraf ve esnafın bu baldırı çıplak hareketin, bir sel gibi taşmasından tedirginlik devşirdiği görülebilir. Şehir merkezleri bir ölçüde devletin iktisadi ve propaganda unsurlarıyla etkilediği kesimlerden oluşuyordu. Genelde şehirde yaşayan toprak ağaları, ikinci kuşak beyler, orta sınıf meslek sahipleri ve şehir bürokrasisinin bir arayışı vardı, belli ölçülerde Kürtlüğe bir sempatisi de vardı ancak bu sempatizanlık düzeyi elindeki avucundaki riske atmaya değecek tarzda bir isyan epiğine bürünmemişti. Şehir merkezindeki iki büyük aileden biri olan Pirinçizadeler net olarak devletin yanında yer alırken, Cemilpaşazadeler ise müteredditti, parçalıydı ve en iyi ihtimalle –istisna hariç- isyan edecek ölçüde bir başkaldırı bilinci içinde değildi. Diyarbekir muhasarasında şehir merkezideki Zaza müfrezelerinin başına gelenler ile şehirli ahalinin bütün bu muhasara süreçlerine bigane kalması bunu teyit eder. Bununla birlikte şehirdeki alt sınıflar ve emekçiler örgütlü değildi, silahları da yoktu, saf değiştirip isyancıların yanına geçmek için küçük de olsa şehir içi bir zafere ihtiyacı vardı. Ancak zafer garanti olmayınca onlar da maceraya katılmaktan uzak kaldılar. Keza Elazığ ve nispeten Malatya bölgesindeki kent merkezlerinde görülen karşı devrim hissiyatı da bu anlamda şehirli kesimlerin tutumunu bize gösterir. Şehirde biriken itiraz henüz sıradan muhalefet düzeyindeydi, rahatsızlıkları vardı ama bu rahatsızlıkları isyana dönüşmekten uzaktı.
Azadî örgütünün liderlik meselesinde bocalayıp bocalamadığı da bir başka konudur. Gerçekten de Bruneissen’e bakılırsa ayaklanmanın politik bir örgüt tarafından hazırlandığı açıktı, ancak örgütün kendi yaptırım gücü yeterli olmadığından, kitlelerin harekete geçirilmesi şeyhin karizmatik kişiliğinden yararlanılarak sağlanmıştı. Ancak Şeyh, göstermelik bir önder olmaktan öte, tüm askeri harekatın başkomutanlığını üstüne almıştı.[19] Olson da benzeri bir tespit yaparak örgütün 1924 yılında yaptığı kongre ile şeyhi başkan olarak seçtiğini dile getirmektedir.[20] Bu tartışmayı yapmak hareketin başarısızlığının sebepleri bahsinde önem taşımaktadır. Acaba Şeyh Said hangi aşamada Azadi hareketinin tek karar vericisi haline gelip, cephelerdeki savaşı sevk ve organize etti? Olson’un 1924 kongresinde şeyhin lider olarak seçildiği iddiasını ispat etmek, kongrenin yazılı belgeleri ortaya çıkmadığı ve Bitlis Divanı belgeleri kamuoyuna açılmadığı sürece zordur. Bruneissen’in tasarımı ise şeyhi, örgütün bir uzantısı veya halkla ilişkiler yetkilisi olarak işaret ettiği ölçüde meseleyi tam izah etmemektedir.
Eldeki belgeler, tanık beyanları Azadî örgütünün resmi ve gayrı resmi liderlik biçiminde ikili bir liderlikle idare edildiğini işaret etmektedir. Cibranli Halit bey örgütün resmi kurucusu ve yürütücüsü iken; Şeyh Said örgütün doğal ama resmi olmayan lideri olarak rol oynuyordu. Bu durumda Halit bey, Aralık 1924 gibi tutuklandığında, Şeyhin, Azadî örgütü adına sevk ve idare etme fonksiyonunu üstüne alması işin tabiatı gereğiydi. Bu formülasyonda konumuzu ilgilendiren boyut, askeri liderin oyun dışına kalmasıyla, askeri stratejilerin de devre dışı kalmasıydı. Azadî örgütünün isyanın askeri ve lojistik planlaması konusunda şeyhe isyan planlarını naklettiğine dair bir bilgi yoktur. Nitekim Bruneissen de stratejik bir plan hazırlanmadığını ileri sürmektedir.[21]
Şeyh elinde askeri açıdan bir isyan planlaması olmaksızın, derme çatma bir haritayla, ayaklanmaya hazır bir kitleyi kucağında bulmuştu. Sonuç olarak diyebiliriz ki, Azadî örgütü, askeri liderlerinin tutuklanmasının yaratacağı boşluğun, en azından askeri alternatifini örgütlemeden saf dışı bırakıldılar. Hareketin siyasal ve örgütsel stratejisinin en can alıcı eksikliklerinden biri de budur.
Sonuç niyetine..!
İkinci Meşrutiyet ilan edildiğinde, sürecin en önde gelen aktörlerinden olan Enver paşa Makedonya’daydı ve sevinç çığlıkları içinde “biz hastayı tedavi ettik”[22] diye çığlık atıyordu. Bir siyasal doktor pozunda “biz hastayı tedavi ettik” diyen adam, çok değil on yıl sonra canını kurtarmak için apar topar “hasta”dan, kaçıp yurt dışına sığınmak zorunda kalmıştı.
Hasta adamı kurtaramayanlar, hasta adamın bütün hastalıklı taraflarını temellük edip yeni bir devlet kurdular. Bu yeni devletin sahipleri, Kürtleri, hasta ve mikroplu olarak bellediler. Nitekim isyanın kanlı bir şekilde bastırılmasının sonucu olarak, bu başkaldırı cumhuriyetin kurucu ötekisi olarak siyasal kitlelerin bilinçaltlarına işlendi.
Kürtler hasta değil, özgür insanlar olduğunu haykırıp başkaldırdılar. Bu başkaldırıları galip gelse de tarih bir başka yazılacaktı, mağlup olsa da tarih bir başka akacaktı. İsyancı Kürtler yenildiler ve yenildikleri için yepyeni bir tarihin hem muhatabı hem kurbanı oldular.
İsyancıların neden başaramadıklarının üstüne şüphesiz daha çok yazılıp çizilecektir. Fakat bütün bunlar üzerine düşünürken şunu unutmamalıyız ki, çoğu isyancının haysiyetinden başka bir şeyi yoktu. Bir çoğu haysiyetlerini kılıç yapıp cepheye koştular.
Sonuç olarak Kürtler için Şeyh Said isyanı hemen her zaman bir isyandan daha fazlasına tekabül eder. Ezilenlerin tarihi çoğu zaman mağlubiyet mezarlığında yazılmaktadır. Fakat mezar taşları sadece barbarların sicilini bize göstermez. Toprağın altında kefensiz yatanların, diz çökmeyen tarihini de bize anlatır.
Hülasa bu isyanın bize gösterdiği üzere bazı başkaldırılar, yenilgileri üzerinden geleceğe ışık tutar.
Kaynakça
[1] Genelkurmay Belgelerine göre isyan toplamda 62 gün sürmüştür. Bkz. Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları, s. 218, Kaynak Yayınları
[2] Eric J. Hobsbawm, İlkel Asiler, s. 19, İletişim yayınları
[3] Eric Wolf, 20. Yüzyılda Köylü Savaşları, s. 285, İletişim yayınları
[4] Zinar Silopi, Doza Kurdistan, Özge Yayınları
[5] Bkz. Haco Ağa, Hawar dergisi, 15. Sayı, 1933
[6] Ziya Gökalp, Kürt Aşiretleri Üzerine Tetkikler, Toker yayınları
[7] İsmail Beşikçi, Doğu Anadolunun Düzeni, s. 104, İBV yayınları
[8] Bkz. Robert Olson, Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said İsyanı
[9] Genelkurmay Age, s. 187
[10] Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Politikada 50 Yıl, İletişim Yayınları
[11] Genelkurmay Age, s. 177
[12] Notlar için bknz. Martin van Bruneissen, Ağa, Şeyh, Devlet s. 428, İletişim yayınları
[13] Genelkurmay Age, s. 156
[14] Genelkurmay, Age, s 131 vd.
[15] Genelkurmay, Age, s.145
[16] Tahsin Sever, 1925 Azadi Hareketi Örgütü, s. 327, Doz yayınları
[17] Wolf, s. 22-67
[18] Eugene Weber, Köylülerden Fransızlara, Heretik yayıncılık
[19] Bruneissen, s. 387
[20] Olson, Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said İsyanı
[21] Bruneissen, s. 414
[22] Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa, Remzi Kitapevi
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →