
“Yaşanmış Bir Mazlumiyet Bazen İnsanı Kahramanlaştırır.”
Hareketin hüsranla sonuçlanmasıyla, Şeyh Said dahil, hareketin lider kadrosu, Türkiye sınırları dışına geçmek için Varto bölgesine geldiklerinde malum netice yaşanmasaydı, Şeyh Said sınırı geçecek ve belki birkaç yıl orada kalacaktı. Ardında da aftan yararlanacak ve tekrar ülkeye geri dönecekti. Onların mazlumiyeti, milli ve manevi ağırlığı Kürt halkının gönlünde yer edinmiş, aradan yüz yıl geçmesine rağmen hâlâ dün olmuş gibi canlı tutulmaya neden olmuştur.
Resmi tarih anlayışıyla, “Şeyh Said İsyanı”nın adı bile, bu Kürt hareketinin ne denli önemli olduğunun bir göstergesidir. Kürdistan tarihinde gelişen hareketler, genellikle hareketin olduğu bölgenin adıyla ya da hareketin oluş tarihiyle anılır. Örneğin, “Alişêr İsyanı” değil, “Koçgiri İsyanı”, “Seyid Rıza İsyanı” değil, “Dersim İsyanı” İhsan Nuri İsyanı değil, Ağrı İsyanı ya da neden 1924’teki hareket “Beytüşşebap İsyanı” olarak adlandırılır da 1925 ayaklanması sadece Şeyh Said adıyla anılıyor? Bu, devletin resmi bir görüşüydü. Çünkü hareketin “Şeyh Said İsyanı” ismi ve niteliği, Genel Kurmay Başkanlığı teklifi üzerine, Bakanlar Kurulu Kararı ile isyanın iç ve dış basında milli bir hareket olarak yer almasının devletin milli çıkarlarına uygun olmadığı, Şeyh Said adıyla anılmasının, hareketin irticai ve yerel bir hareket olduğu şeklinde anılması kararı alınmıştı. Böylece hareketin adı “Şeyh Said İsyanı” ve niteliği ise “İrtica-i bir hareket” olarak kabul edilmişti.
Şeyh Said İsyanı, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne içeriden gelen ilk ciddi bir karşı çıkma girişimidir. Türkiye Cumhuriyeti’nin karşılaştığı ilk ve en büyük hareket olması sebebiyle de önemlidir. Bu hareketin kapsamı göz önüne alındığında, bir bölgeyle sınırlı kalması ve o bölge adıyla anılması elbette doğru olmaz. O tarihe kadar olmuş Kürt isyanları arasında, “En geniş kapsamlı milli bir Kürt hareketidir” demek daha doğrudur.
Ancak Şeyh Said’den ziyade, bu hareketin arkasındaki asıl güç Azadi Cemiyeti lideri Miralay Halit Bey ve Mebus Yusuf Ziya Bey’dir. Kürdistan Teali Cemiyeti lideri Seyyid Abdulkadir, genel Kürdistan meselesi ile ilgili olduğu gibi, Azadi Cemiyeti ile de irtibatlıdır.
İngiliz Amiral Robeck, İstanbul 16-17 Nisan 1920 tarihli telgrafında;
Bedirhanlar Seyid Abdülkadir’i, Kürt ulusal taleplerini paylaşmamak gibi bazı kamu ifadeleriyle suçluyorlar. Abdülkadir, Kürdistan’ın birliği ve Türkiye’den idari ayrılık için sürekli dik durduğunu iddia ediyor, ancak burada Halifelik’ten bahsediyor, fakat siyasi ayrılma için İngilizlerin desteğini almak istiyor.İngiliz Hükümeti onu desteklerse, uygun bir zamanda bağımsızlık ilan edeceğini ister, ancak mevcut belirsiz koşullarda, tam bağımsızlık için olgunlaşmış bir zemin olmadığını söylüyor. Dürüst gözüküyor ve muhtemelen onun dinsel statüsü nedeniyle Kürtler arasında kabul görüyor.Ayrıca Türkler lehine çalışan rakiplerinden daha samimi olduğunu düşünüyor.’’[1]
Azadi Örgütü ve Şeyh Said hareketi hakkında bütün veriler mevcut olmadığı için, konunun objektif olarak ele alınması güçleşmiş ve farklı anlaşılmalara neden olmuştur. Yabancı araştırmacıların meseleye yaklaşımları kendilerince olması anlaşılır,ancak, Kürtlerin yaşadığı coğrafyaya “Kürdistan” diyemeyen, hatta kimileri tarafından “Batı Ermenistan” gibi tanımlamalar ise kasıtlıdır.
1925 Kürt hareketini Şeyh Said ve arkadaşlarına mal edip, hareketi ulusal boyutundan izole ederek asıl hazırlayıcıları olan Azadi Cemiyeti üyeleri, başta Cıbranlı Halit Bey ve arkadaşlarını Şeyh Said’in gölgesinde bırakmak meseleyi aslından saptırmaktır. Hareketi “Nakşibendi Şeyhleri Hareketi” adını verip, meselenin en az ulusal boyutu kadar önemli olan dini boyutunu gözardı ederek, hareketin niteliğini ve Şeyh Said’i itibarsızlaştırmak da doğru değildir. Azadi Cemiyeti kararlarına göre, hareketin ulusal boyutunu dini boyutundan ayırmak mümkün değildir. Azadi Cemiyeti, diğer Kürt hareketlerine nazaran, farklı görüşleri bir arada tutmayı başarmış geniş bir platform niteliğini de taşımaktadır. Cemiyet, profesyonel bir ekipten oluşmaktaydı. Her şey planlı yapılmıştı ve adı geçen şeyhler de bu planın birer parçasıydı. Hareket, zamanın şartlarına göre dini argümanlarla donansa da aslında milliyetçidir. Şeyh Said inançlı bir insan olduğu gibi, onun milliyetçi tarafı da oldukça güçlüdür.
Şeyhlerin savaş ve strateji anlayışları, Azadi Cemiyeti’nin özellikle asker kökenli üyeleri kadar uzmanca olması elbette düşünülemez. Ancak aşiretlerin ayaklanmaya katılmaları konusunda, Cemiyet üyelerinden daha etkili oldukları da bir gerçektir.
Kürdistan tarihinde Şeyhliği sadece dini bir müessese olarak görmemek gerekir. Şeyhler tekkelerinde oturan, müritlerinin getirdikleri hediyelerle geçinen yaşlı başlı kimseler değildi. Kürdistan tarihinde mücadele edenlerin başında hep dini şahsiyetler olmuştur. Şeyhler ata binen, silah ve kılıç kullanan aynı zamanda halkın üzerinde dini etkileri de olan kişilerdi.
Ayrıca, Şeyh Said ayaklanmasını epistemolojik açıdan da incelemek faydalı olacaktır. Şeyh Said ayaklanmasını gericilikle ilişkilendirmek, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ne yaradığı gibi, isyandaki milliyetçi özelliği küçümsemek ve göz ardı etmek ise Kürtlere zulümdür. Hatta, Wadie Jwaideh gibi antropologların dediği gibi; “Şeriatçı Şeyh Said”den ziyade “Milliyetçi Şeyh Said”[2] demek meselenin özüne daha yakındır.
Başta Şeyh Said, Azadi Cemiyeti lideri Cıbranlı Halit Bey ve arkadaşları olmak üzere, adı geçen aktörlerin kişilikleri üzerinde durma gereğinden ziyade, başında bulundukları hareketin niteliği ve nedenleri önemlidir. Uonlar üstlendikleri misyonları gereği, günahları ve sevaplarıyla yakın Kürt tarihinde yerlerini almışlardır.
Azadi Örgütü ve Şeyh Said hareketini sadece bir makaleyle anlatmak elbetteki imkân dahilinde değildir. Öncelikle Fransız ve İngiliz arşiv belgelerinden yararlanılarak bu hareketin iç boyutundan ziyade dış boyutunun iyi anlaşılmasının daha önemli olduğu kanısındayım.
1925 hareketi esnasında, bölgede hâkim olan İngilizler ve Fransızların harekete bakışları, politikaları ve tutumları, kendi arşivlerinden çıkan raporlara dayanarak irdelenmelidir. Musul sorununun Milletler Cemiyeti hayetince tartışıldığı dönemde, Kürtlere devletlerini kurma fırsatı doğmuşken, bazı devletlerin bu hareketi kendi politik çıkarları için nasıl bir manipülasyona tabi tuttukları ve sonunda Türk Hükümeti’ne yaptıkları yardımlar ile hareketin hüsranla sonuçlanmasına sebep oldukları belgelerle sabittir. Bolşevik Devrimi’ni yaşamış Rusların, Azadi Örgütü’nün yardım taleplerine kulak tıkayarak ve isyanın bastırılması için takındıkları tutum ve Mustafa Kemal Hükümeti’ne yaptıkları askeri yardımlar belgelidir.
Bu hareketin iç faktörlerinden ziyade, dış etkenleriyle ele almak ve Kürtlerin genel bağımsızlık taleplerini emperyalistlerin sömürge mantığına göre değerlendirmek daha önemlidir.
Fransızların Sömürge Mantığı
1925 Kürt Hareketi’ni ve genel olarak yakın Kürt tarihini daha iyi anlamak açısından, Fransa ve İngiltere gibi dönemin sömürgeci güçlerin sömürge mantığını özetle ifade etmek gerekirse, Fransızların aşağıdaki tespitleri yeterli olacaktır.
“Üç ilke, sömürge güçlerini işgal altındaki ülkelere yönelik politikalarında güçlendirir. Bu ilkeler, Hint Adaları’ndaki Fransız fethinin başlatıcısı “Dupleix” tarafından formüle edilmiştir. İşte bu formül! Emir ve Şeyh kullanarak, herhangi bir Müslüman ülke ve yerel yönetimi ellerinden alabilirsiniz. Fethedilen toprakları korumak için bu yerlilerle kurduğunuz güç, yerel nüfusu itaat içinde tutacaktır. Fethi de kanlarıyla genişleteceksiniz. Her Müslüman kolonisi, kendi başına Avrupa tarafından kurulan yönetim için para sağlanmış ve administrasyonu kurulmuştur. Doğu halkları tarafından yaşanan istilalar ve felaketler, kendilerini yabancılarla ilişkilendiren kaygısız, kendine ilgi duyan ve dejenere olmuş liderler şeyhler, emirler ve sultanlara borçludur. Mısır’ın Hidivleri, Hindistan’daki Baber’in torunları ve Osman oğulları, herhangi bir onur duygusundan yoksun, ülkelerinde istila ve esaret altındadırlar.”[3]
Fransızların, hem birinci paylaşım savaşı döneminde, hem de Şeyh Said Hareketi dahil,Kürtler konusundaki politikaları genelde böyle olmuştur. Fransızların İstanbul’daki Askeri Ataşesi Albay Catroux, İstanbul 5 Mart 1925 tarihli ve Şeyh Said İsyanı’yla ilgili “La Chute du Cabinet en Connexion Avec le Soulévement de Gendj” (Genç Ayaklanmasıyla Bağlantılı Olarak Kabinenin Düşüşü) adında uzunca raporunun bir bölümünde şöyle diyor:
“Türkiye’nin önündeki sorun, bizim Cezayir ve Fas’ta, dağları aşmak zorunda kalarak çözmemiz gereken sorunlara benziyor. Tabi ki sadece askerî harekât ile değil, şüphesiz siyasi hazırlık ve uygun bir idari çaba ile, Kürdistanı toplumsal örgütlenmesinde ve ekonomik sefaletinde bırakarak ve Kürt liderlerin otoritesi ile bir araya getirerek (çözülebilir).”[4]
Bay Catroux, bu satırlarla her şeyi açıklığa kavuşturmuştur. Fransa Cezayir’de sorunları çözmek için dağları aşmak zorunda kalmıştı, ancak Jean Paul Sartre’ın deyimi ile Fransa Cezayir’de “katliam” yapmıştı. Fransız Askeri Ataşe, Türkiye’nin, önündeki Kürt sorununu nasıl çözülmesi gerektiğinin işaretini de vermiş oluyordu. Fransız elçi bu raporları yazarken, Kürtler hakkındaki aşağılayıcı düşüncelerini de açıkça belirtmekten çekinmiyordu; “Anarşi Kürtler arasında endemiktir, liderleri hizmetleri karşılığında kazanmaya alışıktırlar” diyor.
Fransız Elçi, bütün Kürt ulusal hareketlerini ve başkaldırılarını anarşi olarak niteliyor ve bu anarşinin Kürtler arasında endemik olduğunu söylüyor. Ayrıca liderleri ise, hizmetleri karşılığını kendileri için kazanç sağlama olarak görüyor. Oysa neredeyse bütün Kürt liderler yaptıklarının karşılığını kazanç olarak değil, bedelini canlarıyla ödüyorlardı.
Jean Paul Sartre ve Charles de Gaulle
Diğer taraftan Jean Paul Sartre’ın düşünceleri hem Fransa, hem de sömürge mantığı açısından önemlidir. Yaklaşık üç yüz yıl Osmanlı hakimiyetinde bulunan Cezayir, 1830 yılında Fransızlar tarafından işgal edildi. 132 yıl süren Fransız hakimiyeti ve sömürgeciliği, beş milyon insanın hayatına mal olmuştu. 1954 yılında başlayan Cezayir’in bağımsızlık mücadelesi sonucu, 1.5 milyon Cezayirli Fransızlar tarafından katledildi. Fransız entelektüel ve aynı zamanda Fransız aydınlarının da temsilcisi olan ünlü yazar Jean-Paul Sartre burada öne çıkıyor.“Hepimiz katiliz ve sömürgecilik bir sistemdir” diyerek kendi devletini eleştirmekten çekinmemiştir. 1964 yılında kendisine layık görülen “Nobel Edebiyat Ödülü”nü, kendi düşüncelerine ve mücadelesine zarar verir gerekçesiyle reddeden Sartre, Fransa’nın Cezayir’de katliam yaptığını söylemişti. Fransızlar tarafından, Sartre’ın devlete karşı olan bu tutumu kabul edilemez bulunarak Sartre’ın yargılanması için De Gaulle’e baskı yapılmıştı. Ancak Fransızlar Sartre’ın yargılanmasını beklerken, General de Gaulle Fransızlara hitaben tarihe geçen şu sözleri ile;“Beyler, ne yaptığınızın farkında mısınız? Jean-Paul Sartre Fransa’nın ta kendisidir” diyerek Sartre’a sahip çıkmıştır. General De Gaulle, bu tutumuyla deyim yerindeyse, hem Fransa’nın hem de Sartre’ın onurunu kurtarmıştı. Sartre’ın bu yaptığı büyük bir entelektüellik örneği olsa da General De Gaulle’ün yaptığı ise, bir devlet adamlığı ve büyük bir cesaret örneğidir. Fakat General De Gaulle’ün Sartre’a sahip çıkması, Fransa’yı Cezayir’de yaptığı katliamın sorumluluğundan kurtaramamıştır.
Ayrıca Fransa’nın Ortadoğu temsilcisi Yüksek Komiser F. Georges Picot, İngiliz meslekdaşı Komiser Sir Mark Sykes’ın 27 Aralık 1918’de kendisi ile yaptığı bir görüşmede, İngiltere’nin bölgede otonom bir Kürtdistan fikri olduğunu iletmesinin ardından, Paris’e rapor ettiği telgrafında aynen şunları yazıyor:
Kahire: 12 Ocak 1919.
“Sir Mark Sykes ile yaptığım görüşmelerde, ilgili şahıs (S.M. Sykes), Britanya koruculuğu altında, Musul’u da içine alan otonom bir Kürt Emirliği kurma niyetini benden gizlemedi. 660 nolu telgrafımla Ekselanslarınıza sergilediğim nedenlerden ötürü, en kesin çıkarlarımıza ters görünen bu çözümü sürekli redettim. Bu çözüm milli birliklerini tekrar kurmak için bizden yardım bekleyen eski korumalarımız Kaldeliler kadar, Suriyelileri ve Nastorileri de kurban ediyor. Savaşın başlangıcından beri içten hissedilen bu duygu, onların Fransa’ya bağlılıkları nedeniyledir.”[5]diyerek, 1. Dünya Savaşı’ndan sonra, Fransız politikasının, otonom bile olsa, bölgede bir Kürt oluşumuna asla izin vermeyeceklerini açıkça dile getirmiştir.
Ayrıca İngiliz arşiv raporlarına göre, Şeyh Said Hareketi ile ilgili raporun bir kısmında şu bilgiler yer alıyordu;
“Türkler ayaklanmayı bastırmak için bölgede hava operasyonlarına başlamıştı. Operasyonların başında 1 kadro vardı. Mardin’de 6 veya 7 makineden (uçak) oluşan bir filo vardı ve bunlardan sadece 2 tanesi ancak servis verebildi. Mardin’e 4 uçaktan oluşan ikinci bir filo daha geldi. Muhbirler, bu uçakların Fransızlardan alındığını söylüyordu.
Fransız kaynaklarına göre, Türkler Adana’daki, askeri kuvveti trenle doğuya (Cerablus veya Ras-ul Ayn) ve sonra kuzeye Diyarbakır’a kadar isyan bölgesine gönderecek. Bölge kıştan çıkmadan Diyarbakır’ın kuzeyindeki zor bölgede operasyonlara başlanacak.
Türkler Fransız makamlarına, Fransız kontrolü altındaki Bağdat demiryolunun bu bölümünde asker taşımak için izin talep etmiştir.
Franklin Bouillon’un 11 Mart 1925 tarihli raporu;
“Fransa’nın alacağı kararla ve belirlediği noktaya kadar, Türklerin asker gönderecekleri ve Irak’a karşı fiili bir müdahele etmeyecekleri yolunda beyanları vardır. Fransızlar 8 Mart’ta,30.000 kişilik Türk askeri birliklerin Suriye üzerinden transferini kabul ettiler.”
18 Mart 1925, Beyrut İngiliz irtibat subayından alınan “Kürt İsyanı” ile ilgili bir raporda:
“Türkiye-Suriye arası sınırlama komisyonu başkanı Albay Miles, bu koşullar altında, muhtemelen Musul’a karşı bir tehdit oluşturacak, Suriye üzerinden bu kadar çok askerin geçişini onaylamak akılsızca olmuştur. Bu durum Fransa ve İngiltere için felaket olabilir. Aralarında Ankara Antlaşması olsa da, Fransızlar en azından Türklerin yoluna bir engel koyabilirlerdi”[6]diyerek Fransızları suçlamıştır.
Bağdat 23 Mart 1925, Hava İstihbarat Personeli Gizli raporundan:
“Beyrut’tan, kayda değer bir mektup geldi. Halep’ten ayrılıp Diyabakır’a yönelen Anti-Kemalist (Sürgün edilen 150 kişilik gurup)birliklerin birçoğu isyancılara katılabilir. Fransızların, isyancıların Nusaybin, Cezire ve Urfa’yı ele geçirme konusunda endişeli olduklarını belirtti. Bağdat’taki önde gelen Kürtler, isyanla duyarlı ve yardım vermeye meyillidirler”[7]deniliyor.
Prens Selim Olayı
Sultan Abdul Hamid’in genç oğlu Prens Selim, o zamanlar Beyrut’ta sürgündeydi. İttihatçıların kurduğu yeni hükümetin devrilmesi için Kürt hareketinin başarılı olmasını istiyordu.Hatta altmışbin altın yardım yapmak istediği hakkında iddialar ve belgeler olsa da bu yardımhiçbir zaman yapılmamıştır. Prens Selim’in Suriye üzerinden Türkiye’yegeçmesine ve isyancılara destek vermeye izin vermeyeceğine dair Türklere güvence veren Fransızlar tarafından yakından izleniyordu. Bu durum, ulusal siyaset söz konusu olduğunda Fransızların Türklere olan yardımından başka birşey değildi.
Müslümanlar Birliği Komitesi Belgesi
Bu belge, Suriye’de Pan-İslam Birliği Komitesi’nin ve Şam Kalkınma ve İlerleme Komitesi tarafından imzalanmış ve Bağdat’ta kabul edilmişti. Suriye’de yayımlanmasına rağmen, bu rapor Türk propagandasıve Türkiye’den kaynaklıydı. Müslümanlar arasındaki birliği sağlamak, Müslümanları İngiliz ve Fransızlara karşı kışkırtmak amaçlanmıştı. Ancak bu tavsiyeler her ne kadar İslam Birliği Komitesi adına “Suriye Müslümanları Birliği Topluluğu” imzasıyla yapılmışsa da raporun ilgili bölümlerinden de anlaşıldığı gibi, Türklerin kışkırtmasıyla yapılmış olduğu anlaşılmaktadır.
Buradaki asıl amaç ise, Kürtleri devlete karşı isyandan uzak tutmak ve kendi yönetimlerine sahip olma çabalarından vazgeçirmekti. Ancak bu tavsiyelerin yapıldığı dönemlerde, İngilizler tarafından başlatılan Arap milliyetçiliği baş göstermiş ve Osmanlı coğrafyasından birçok Arap devleti oluşturulmuştu. İslam Birliği Komitesi’nin, Kürtlerin Türklerden ayrılmaması için yaptığı bu tavsiyelerin, neden diğer Arapların Osmanlılardan ayrılmaması için yapılmamıştı. Bu bir İslam kardeşliği tavsiyesi değil, tamamen Kürtlerin evrensel haklarından yararlanmalarına karşı insafsızca alınmış bir karardı. Müslümanlar arasındaki son bağ olan Halifeliği kaldıran ve yerine batı güdümlü rejimi getiren M. Kemal’i haklı bulup, Şeyh Said liderliğinde başlatılan haklı davadan dolayı Kürtleri neredeyse mürted ilan etmişlerdi.
‘Kürtler ve Türklere Bir Tavsiye’ Başlıklı Müslümanlar Birliği Komitesi Belgesi
“Şimdi, herkesin bildiği gibi, İslamın düşmanları, Müslümanların İspanya’dan sınır dışı edilmesindeki en önemli etkenlerden biri ve her zaman belirli hainlerin ve bencil bireylerin yardımıyla, kardeşler arasında anlaşmazlık tohumlarını ekmeye çalışıyorlar. Müslümanların asil inançlarını zayıflatmak ve mümkünse tamamen ortadan kaldırmak için, Arapların bağımsızlık fırsatını göz önüne alarak, Yunanlıları, Ermenileri, Kürtleri ve Asurileri kışkırtarak, Türk yönetimini ortadan kaldırmak için silah ve güç sağlanmıştır.
Ancak, bu iki kardeş (Türkler ve Kürtler) ırkını çok güçlü bulmuşlar. Bu iki soylu ırk, din ve gelenek bağları ile birbirine çok iyi bağlanmıştır.Ayrılmalarını düşünmek, kafirler için zafer anlamına gelmiyor mu? Ayrılıklarının sonucu üzerinde kafa yorulmuş mu? Kan akıtmak, onların konumunu değiştirmek onların düşmanlarına yol açmak değil mi? Onların bu birliği olmasaydı, Müslümanların dünyası ebedi esaretten kurtulabilirler miydi? Düşmanlarına karşı zafer kazanabilirler miydi? Bu noktaları dikkate almazlarsa, bir süre sonra kendilerine ve Müslüman dünyasına ölümcül bir darbe vurduklarını bilmezler mi? Türk ve Kürtler gibi büyük bir ulusun ayrılmaları ve ikiye bölünmeleri, ancak dışardan karıştırılabiliyor olmasıyla mümkün olabilir.
Mısırlı lider Abul Azaim, Mısır ve Suriye gazetelerinde yayımlanan yazılarında, bu iki soylu (Kürt-Türk) Müslüman ırkın dikkatini çekmek, her müslümanın görevi olduğunu ve bunların aldatıldığını ilan eder. Cenabı Hak, Mü’min olanların kardeş olduğunu söyler. Bir Müslümanı kasten öldürenler cehennemliktir. “Çağların ihtişamı İslam’da hiçbir ırksallık olmadığını ve ırksallık için savaşanların bizden olmadığını söyler.”
Özellikle de Ermeniler ve Süryaniler gibi halklarla, ittifak kurarak dindarlara karşı mücadele etmek, yasal ve vicdanlı bir prensip değildir. İngiliz parasıyla Ermeniler ve Asuriler gibi zararlıları kışkırtan hainliği hapsetmeye mecbur bırakmanız gerektiğine ikna olmanız gerekmektedir. Bu tür eylemleriniz Tanrı’nın ve peygamberlerinin emirlerine tamamen aykırıdır. Buyabancılar uzun zamandır fırsatlarını beklemekte,hilafet ve din ile siyaseti karıştırmakta ve sizi bu konuda yönlendirmektedirler. Böyle bir mesele için intihar etmeyin, dindar kardeşlerinizle düşmanlarınıza karşı tek bir cephede olmaktan ve gurur duymaktan çekinmeyin.
Hilafet ya da dini sorunlar için savaşa girmek mantıklı değil ve tavsiye de edilemez. Bu sadece siz (Kürtler) değil, Türkleri, Arapları ve Hintleri de etkileyen bir sorundur ve bu nedenle, bu sorun, Türkler, Araplar ve Hintlilerin katılmadığı müzakereler ile çözülemez. Bir Halife ve bir konsey seçiminin Kürtler ve Türkler ile sınırlı olmadığını, ancak Müslüman dünyasının katılması gereken bir sorumluluk olduğunu belirtmek gerekir. Kısa bir süre sonra, bu amaçla düzenlenecek olan ve Türk kardeşlerimizin onayladığı ve uydukları kesin olarak kabul edileceği bir konferansta çözülecektir. Türkler ve Kürtler hiçbir zaman ayrılmazlar. Türkler ve Kürtler arasında ırkları gereğive devlet içindeki resmi konumları bakımından olacak bir ayrım, sadece zaafiyetin habercisi bir ayrım olarak görülmektedir.
Kürtler kendi aralarındaki iş birliğinde yetersiz kaldıkları açıktır. Sağlam bir kardeş birliği, bütün müslümanların kalbinde her zaman bir şükran hissi yarattığı kabul etmelidirler. Bu durum, sizi aldatmış olan İngiliz parası ve hileleleri olduğuna inanıyoruz ve sizleri, kadınların dul kalmasına, yetim çocukların ağlamasına ve bu acı durumun önüne geçmek için sizi bir araya getirme çağrısında bulunuyoruz. Müslüman dünyasında ölümcül bir darbeye maruz kalmak, yasadışı, adaletsiz ve utanç verici bir eylemdir. Her iki tarafın da kutsal ayetleri gözönüne alarak akla çağırıyoruz ve yalvarıyoruz. “Tanrı’nın buyruklarına bağlı kalın ve zayıf olmanıza izin vermeyin” sizler farklı değilsiniz. Her ne kadar konumumuz bize her iki ırk adına hareket etme hakkını vermezse de her şeyden önce müslümanlar olarak, Kürtler ya da Türkler arasında kan dökülmesinden dolayı acı çekmemiz, bize yukarıdaki tavsiyeleri vermeye zorlamıştır.”
İmza: Suriye Müslümanları Birliği Topluluğu Başkanı. İmza: Reform için Kürt Hayırsever Topluluğu, Şam, Estab.[8]
İngilizlere Göre Kürt Hareketi
İngilizlerin Kürtler hakkındaki politikaları şartlara göre çok yönlü olmuştur. Bazen Kürtler ve Kürdistan konusunda eğilimli olmuşsa da genel olarak, İngilizlerin hiçbir zaman bir Kürt devleti fikirleri olmamıştır. Bu tutumları, Kürtleri ilgilendiren bütün platformlarda kendini belli etmiştir. “Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said İsyanı” kitabının yazarı olan Robert Olson’ın şu sözleri de bunu kanıtlamaktadır:
“Devlet Arşivleri Bürosu’ndaki araştırmamda İngilizlerin Türkiye’deki Kürt isyan(lar)ını desteklemeye ilişkin politikalarını değiştirmiş olduklarını gösteren hiç bir belge bulamadım. Büyük Britanya ve Türkiye arasında Musul sorununun çözülememesiyle sonuçlanan farklılıklara rağmen, Kasım 1921’de oluşturulmuş politika, 8 (13)Şubat 1925’te Şeyh Sait İsyanı’nın patlamasına değin yürürlükte kaldı.”[9]
Başka bir belgede ise, İngiliz basınında bağımsız bir Kürdistan meselesinin tartışıldığı dönemde, Bağımsız bir Kürdistan fikrine sert tepki veren İngiliz bir subayın raporu bulunmaktadır. Raporun bir bölümünde şunlar yazılmıştır;
“The Times Gazetesi’’ 20 Kasım 1919.Kürdistan Meselesi,Kalıcı Bir Devlet İmkânsız
“Kürdistan hakkında yayımladığınız makaleler beni hayati olarak ilgilendiriyor. Kürdistan’ın merkezi ve dağlarda yaşayan vahşi ve kanunsuz kabileleri bilen nadir bir ingilizim. Muhabiriniz çözümün Kürt devleti oluşturmak olduğuna inanıyor. Bunun imkânsız olduğunu düşünüyorum. En eski zamanlardan beri Kürtler kan dökülmesini saymayan profesyonel yağmacılar olmuştur. Kürdistan dağlarında bir Kürt devletinin kurulması, ele geçirilemez bir konumda olan hırsızlar yuvasının kurulmasıyla eşdeğerdir” diyerek devam eden raporun sonunda ise;
“Yani sadece bir çözüm var; Güçlerin kontrolü altında “Kürdistan’da, göreceli bir düzen sağlayacak kadar güçlü, yeniden bir Türkiye yapılandırılmalıdır.”
İmza: Athelstan RİLEY.
İngilizlerin Ortadoğu’da görevli misyonerlerin Kürtler hakkındaki görüşleri ise çok nettir;
“Kürtlerin ve Ermenilerin durumu bizi hiç ilgilendirmez. Kürt sorununa verdiğimizönem Mezopotamya bakımındandır”[10]diyerek Kürdistan konusuna noktayı koymuşlardı.
Şeyh Said Hareketi’nin arkasında İngiliz desteği olduğu iddiasında bulunanların aksine, İngilizlere göre, “Hareket dini, ulusalcı ve anti-cumhuriyetçidir” deniliyor. Bu da İngilizlerin politik derinliklerine dayalı bir tespittir.İngilizler şu kanaatteydi; Türkiye’de Kürt isyanına verilecek muhtemel bir İngiliz desteğine karşı, Savaş Bakanlığı Ortadoğu Masası ve İstihbarat Başkanı’nın getirdiği itirazlar, Şeyh Said İsyanı için de geçerliliğini koruyordu. İngiliz İstihbarat şefinin itirazları şöyle sıralanıyordu:
İngiliz siyasi temsilcisi Bay Lindsay, İngiliz Hükümeti’nin Kürt isyan hareketi ile hiçbir bağlantısı olmadığını söylemek için, İstanbul’da Ulusal Meclis Başkanlığı temsilcisi Nevress Bey’i ziyaret eder ve Türk basınının bir kısmının, Kürdistan’daki olayların patlak vermesinde İngiliz manevralarına atfedildiğine duyduğu üzüntüyü dile getirir.
İngiliz Bay Lindsay, Kürtler ve ayaklanmaları konusunda kendince şöyle bir analiz yapıyor:
“Şeyh Said, 1918’den beri amacı İngiliz mandası altında Kürt devleti yaratmak olan İstanbul Kürt Komitesi’ne (Kürdistan Teali Cemiyeti) itaat ettiği bilinmekteydi. Sultan Hamid ailesinin bir Prensi(Prens Selim) ve Suriye’deki mülteciler (sürgün edilen 150 kişi) bu konu için Halep’te tutulduğu söyleniyor. Bu Prensin, 1924’te bu şehri (Halep) ziyaret ettiği ve bu da Fransız Yüksek Komiseri tarafından gözlemlere yol açtı. Bedirhan ailesinin üyeleri, son zamanlarda İstanbul’dan Beyrut’a geldiler ve bağımsız Kürdistan hareketini desteklemek için Fransız Yüksek Komiserliği’ne önerilerde bulundular ve tutumlarını sürdürdüler. Bu ailenin bir Prensi, Şeyh Said ve İngiltere’nin Halep Konsolosluğu ile temas halindedir.Kürtler, Suriye’de Fransız mandasında özerk bir Kürdistan oluşması için, Fransa’nın Beyrut Yüksek Komiserliği’ne resmi başvuru yaptılar. Ama bu teklifler hep reddedildi”
Kürt Hareketinde İngilizlerin Politikası ve Tutumu
İngilizlere göre, coğrafi ve stratejik olarak Kürt sorunu özel önem taşımaktadır. Kürtler Irak, Ermenistan ve Pers gibi kilit noktalarını tutuyorlar. İşgal ettikleri dağ sıraları ve sadece buralar değil, aynı zamanda Mezopotamya Ovası ve Pers platosu da dahil, Kafkasya, Anadolu ve Suriye’ye giden vadileri de tutmuşlardır.İngiliz “The Times” gazetesi, Rewanduz’un İngilizlerin güvenliği ve Hint Adaları rotası için vazgeçilmez olduğunu ve Rewanduz’un Rus etkisinin karasal sınırı olduğunu, Büyük Britanya’nın doğal sınırının denize kadar olduğunu belirten bir makale yayınlar. Lord Curzon, Kürdistan’ın Irak’a ilhakını hazırlarken bu paradoksu desteklemiyor ve bunun çok donuk olduğunu söylüyor.
Yine İngilizlerin anlatımıyla, Kürdistan, Irak kuzey sınırının, Genç, Dersim ve Abdia Kalesi’nin ilhakıyla, Hakkâri ve Torosların ilhakıyla Van Gölü’ne dayandığı gün, Türkiye, Pers ve Kafkasya’dan ayrılacaktır. Kürdistan’ın oluşması durumunda, Doğu’ya doğru Turancılığın genişlemesi engellenecekti. Mezopotamya ve Fars Kürtleri, Türklerden uzak tutulacaktı ve harekât daha kolay olacaktı.
İngilizlerin 1925 Kürt isyanıyla ilgili başka bir rapor;
İngilizler, 13 Şubat 1925’te Kürdistan’da Murad Nehri güneyinde ve kuzeyinde, Muş ve Harput arasında, Diyarbakır’ın kuzeyinde, Piran, Hani ve Lice arasında bir ayaklanma patlak verdiğinin farkındaydı. Şeyh Said, Barzan,Jilanve diğer Kürt kabileleri ileirtibatlıydı.Şeyh’in ataları da etkiliydi ve Türkler tarafından idam edilmişlerdi. Şeyh Said, eğitimini medresede alan 60 yaşındaki bir adamdı. Halife Ali (Septi) Mehdi’nin soyundan geldiğine inanan Kürtler arasındaki prestijisi oldukça yüksektir. Hakkârili Nehriler gibi, Nakşibendi tarikatı dini kardeşliği ile bağlantılıdır. Bu nedenle Kürtlerin %80’i bu tarikata üyedir.Şeyh Said’in 3.000’den fazla müridi vardır.[11]Yusuf Ziya, Diyarbakır’da Kürt Bağımsızlık Komitesi ve Erzurum, Van, Bitlis ve Genç’deki güçlü şubelerle irtibat halindeydi ve Diyarbakır’ın Kürt Cemil Paşa ailesi ile irtibatlıydı. Türk makamları Şeyh Said’i, birkaç ay boyunca izlediği bu devrimci hareketin hazırlıklarının da farkındaydı.[12]
Ayrıca, Şeyh Said Hareketi ve Kürdistan konusundaki İngiliz politikasının anlaşılması açısından önem arz eden başka bir belge daha. Bu belgeden de anlaşılacağı üzere, İngilizlerin bağımsız veya özerk bir Kürdistan fikri yoktur. İngiliz arşivleri, 3 Kasım 1925 tarihli ve E 60730 nolu belgede, SirPercyLoraine Londra’ya Bay AuestenChamberlain’e durumu bir telgrafla şöyle bildiriyor:
7 Ekim 1925, Tahran.
“Efendim, Majestelerinin (İngiltere) Tebriz Konsolosu’nun 23 Ağustos (1925) tarihinde şahsımagönderdikleri 33 sayılı telgrafın ve onayınızı alacağınıumduğum mukabil cevabımın kopyasını iletmekten şeref duyarım.”PercyLoraine.
Sir P. Loraine’e gelen ve Şeyh Said’in oğlu Ali Rıza’ın taleplerini içeren İngiltere’nin Tebriz Konsolosu’nun telgrafı ise şöyledir:
Konsolos B. Gilliat-Smith’denSir P. Loraine’e:
Efendim;
1.Ayın 17’sinde (size) iletilen Tebriz haberlerinde “askeriye” başlığı altındaki son paragrafa ilişkin olarak; ayın 22’sinde merhum Şeyh Said’in oğullarından biri olan Ali Rıza’nın beni ziyaret ettiğini ve Majesteleri Hükümeti’nden bağımsız bir Kürt devleti oluşturulmasını desteklemesi için kişisel olarak ricada bulunmak üzere, Bağdat üzerinden İngiltere’ye gitmek için izin almasının mümkün olup olmadığını sordu.
2.İstenen yardım yapılsın veya yapılmasın, Kürter, şeyhlerinin, ailesinin ve kendisinin önderliğinde ulusal bağımsızlıklarıiçinsavaşmaya devam etmeye niyetli olduklarını belirtti. Halkının o zaman para azlığı sebebiyle değil, cephane azlığı sebebiyle yenilgiye uğratıldığını, fakat savaşı kâfi bir düzeyde devam ettirmek içinşimdi hem silaha hem de paraya ihtiyaç duyduklarını belirtti. Türkler, Kürtlere karşıtüfeklere monte edilebilen el bombası gibi atılabilen Fransız yapımı bir tür bombalar kullandıklarını; bundan ve diğer kanıtlardan Fransızların, Türkleri bu türtüfekler ve bunlara monte edilebilen bombalar ve dahası makinalı tüfek ve cephanelerle desteklemiş olduklarının aşikarolduğunusöyledi.
3.Ali Rıza İranlı yetkililerce bu yakınlarda cezaevinden salıverildiğinde, üç arkadaşıyla sefil bir durumda, neredeyse paçavralariçindeydiler. Şimdioldukça iyi giyinmişti ve çok rahatsız edici bulduğu bir yaka (kıravat olmalı) takmıştı. Britanya İmparatorluğu’nunbüyüklüğü ve İngiliz mandasının sağlayacağı yararlar üzerindekonuşarak ve aynı zamanda siyaset üzerine olan genel düşüncelerini ve Fransızların, İngiliz himayesinde ve İngiltereeğilimli bir Kürdistan’ınoluşturulmasını asla desteklemeyeceklerine olan inancının sebeplerini açıklayarak epey bir süre benimle kaldı.
4.Kent (Tebriz)i terk etmeye çalışmadıkça yeniden tutuklanmayacaklarına ilişkin sözverildiğinden, o ve arkadaşları Tebriz’de dolaşmakta serbesttirler. Bununla birlikte yakında Tebriz’den ayrılmalarına izin verileceğini ummaktadırlar.
5.Misafirimin, (Şeyh Ali Rıza) ziyaretinin amacını daha belirgin olarak ifade etmesini sağlamak içinçabaladım, ancak isteklerinisürdürdü ve İngiltere’ye gitmek amacına ilişkin olarak ise daha da muğlakgöründü. Sonrasında, mihmandarım Mirza Ali Han, bana Kürtlerindavranış biçimlerinin kendisine biraz garip geldiğini ve Ali Rıza’nın biraz “afyonlu”[13] (aklı başında değil) olmasının ihtimal dahilinde olduğunusöyledi. Mirza Ali Han, Ali Rıza’nın benim nasıl bir tepkide bulunacağımıgörmekiçin, Bolşevikler veya belki de İranlı yetkililer tarafından gönderilmiş olduğunu sordu. Bu nedenden dolayı, ilk önce Ali Rıza’yı kabul etmekte tereddüt ettim, fakat nihayetinde kabul etmeye karar verdim. Söylediklerini Majestelerinin Tahran’daki temsilciliğine bildirmekten başka bir şeyyapamayacağımısöylemeye dikkat ettim.
6.Ali Rıza yaklaşık orta boyun üzerinde, esmer, vakur görünüşlü ve muhtemelen 40 yaşlarındadır. Osmanlı Türkçesini akıcı ve klasik olarak konuşmaktadır.
Gilliat-Smith (Tebriz Konsolosu)
Ancak Percy Loraine’in konsolosa verdiği cevap ise, genel İngiliz Kürt politikasını net olarak izah edecek niteliktedir:
Sir P. Loraine’den Konsolos Gilliat-Smith’e. 7 Ekim 1925, Tahran.
Efendim,
“Şeyh Said’in oğlu Ali Rıza’nın size yaptığı ricayı bildiren 23 Ağustos tarih ve 33 sayılı telgrafınıza ilişkin olarak: eğer Ali Rıza meseleyi size yeniden açarsa, kendisine, Majesteleri Hükümeti’nin kendisinin açıklamayı istediği durumdan haberdar olduğunu ve dolayısıyla İngiltere’ye ziyaretinin hiç bir yararlı amaca hizmet etmeyeceğini söylemelisiniz. Özerk veya bağımsız bir Kürdistan devletinin oluşması sorumluluğunu desteklemenin veya kabul etmenin, Majesteleri Hükümeti’nin siyasetinde hiçbir yeri olmadığının şüphesiz farkındasınızdır.”[14]
Percy Loraine.
Bay Loraine yukarıdaki sözleri ile, Şeyh Ali Rıza’nın taleplerine ve Kürdistan konusuna noktayı komuş oluyordu.
Ancak aynı İngilizler yıllar sonra, Kürdistan hakkındaki politikalarının tersine, farklı tutum sergilediler. İngiliz Yüzbaşı John Godolphine Bennett, kendisine sorulan;“Müttefikler Anadolu’da bir Ermenistan kurulmasını kabul etmişlerdi, ama Kürtlerin talepleri niçin reddedilmişti?”
Yüzbaşı BennettKürdistan sorusuna gerçeklerden çok uzak ve tam da emperyalistçe bir cevap verir.
“Devlet kurduracak adam bulamamıştık. Bir Kürt devletinin kurulmasını İngiltere de arzu ediyordu. Bunun için Kürt gruplar ile görüşmeler yaptık ama, temaslarımızın daha en başında bu işin mümkün olamayacağını anladık. Bütün gruplar birbirleri ile didişiyordu. Devletin başına geçecek bir isim bulamadık. Kimin ismi üzerinde dursak diğerleri hemen karşı çıkıyordu. Ermenilerin arasında ise anlaşmazlık yoktu. Ermenistan’ın kurulmasına bu sayede hemen karar verildi ama Kürdistan işinden mecburen vazgeçildi.[15]”
Ancak Bay Bennett’in beyanları tam bir İngiliz oyunu örneğidir. Çünkü aynı İngilizler, kendi aralarında anlaşamayan Arap kabilelerin her birine ayrı bir devlet kurdular. Hatta Hicazlı Şerif ailesinden dört devlet başkanı çıkardılar. Hüseyin Şerif, Hicaz’ın başına getirildi, oğlu Abdullah Ürdün’ün başına getirildi, diğer oğlu Faysal ise, önce Suriye’nin başına getirildi, ancak Suriyeli aşiretler bu durumu kabul etmeyince bu defa Irak’ın başına kral olarak getirildi. Eğer İngilizlerin bir Kürdistan politikası olsaydı, Hüseyin ailesinin bir üyesini Kürdistan’a kral yapmaları durumunda, acaba itiraz eden mi olacaktı?
Irak Hükümeti’nin Kürt Hareketi ile İlgili Raporu
İngiltere mandasında kurulan Irak Hükümeti Bakanlar Kurulu Sekreterliği, Bağdat. Mart (Rapor tarihinde gün belirtilmemiş) 1925 tarihli, İngiliz Irak Yüksek Komiserliği’ne gönderdiği raporda, Şeyh Said İsyanı kastedilerek, İngilizler tarafından isyana karşı önlem alınması talebinde bulunuyor. Türkiye’nin doğu bölgesi Kürdistan’da baş gösterecek Kürt hareketi, Irak Hükümeti’ni de endişelendirdiği görülüyor.
Talep ise şöyledir:
“Doğu Türk vilayetlerinde Kürtlerin ayaklanmasına dair tekrarlanan raporlar alındı. Gerekli önlemler alınmazsa, bu yükselen alev, İran Kürt bölgelerine kadar uzanabilir. Bu nedenle Ekselansları (Başbakan), Yüksek Komiser’in bu tehlikeyi ortadan kaldırmak için hangi önleyici tedbirlerin alınabileceğine dair görüşlerini tespit edebilmenizi ister. Ekselansları, Başbakan, İçişleri Bakanlığı’ndan Kuzey (Irak) sınırındaki güvenlik mevkilerinin güçlendirmesini istedi.”[16]
Abdülkadir Raşid, (Irak) Bakanlar Kurulu Sekreteri.Bağdat-Mart 1925.
İngiltere hava istihbarat personeline gönderilen başka bir raporda;
“Son dönemde Kürt isyanıyla ilgili raporların muhtemelen yanlış olduğunu ve Türkler tarafından yayılmasının aşağıdaki nedenlerden dolayı ciddi olarak düşünülmesi gereklidir.”
1- Musul, Türkler için hayati bir öneme sahiptir ve Irak sınırında büyük bir ölçekte askerlerin harekete geçirilmesi için dünyaya bir neden sunulmalıdır. Son zamanlarda küçük Kürt isyanları ortaya çıkmış ve bu tür raporların bildirilmesi büyük olasılıkla muhtemeldir.
2- İsyan Harput’ta başlamış, Diyarbakır ve Dersim’e yayılmıştır. Bu yerlerde isyanlar iyi organize edilmiş ve desteklenmeye değer görünse de isyancıların Bitlis, Van ya da Kürt Bağımsızlık Hareketi (Azadi Örgütü) merkezi olan Erzurum’da bulunmadığı anlaşılmaktadır.
3- 1924’te Şırnak ve Bitlis’te kısmi Kürt isyanları yaşanmış ve Türkler tarafından hiçbir resmi rapor yapılmamıştır, ancak 1925 Şeyh Said İsyanı’nın ilk gününde, Türkler tarafından tüm dünyaya raporlar yayılmıştır.
4-Gazete hesaplarına göre, Türkler, 265.000, liret (İngiliz para birimi) yani, Kürt isyanını bastırmayı amaçlayan ordu için yaklaşık 4.000.000 rupi (Hindistan para birimi) ayırmıştır.
25 Şubat 1925 tarihli Beyrut, İngiliz irtibat memurundan alınan bir rapor. “Doğu Türkiye’de isyan” adını taşıyor; “Geçtiğimiz birkaç gün boyunca Fransızlar, Adana bölgesinde kayda değer birlik konsantrasyonlarına dair raporlar aldılar. İstanbul’dan gelen bir telgrafta, Şeyh Said’in lideri olduğu ciddi bir ayaklanmanın, Türkiye’nin doğusunda gerçekleştiği belirtiliyor. Ancak Fransızların bu ayaklanmaya dair güvenilir bir teyidi yoktur. Fakat bağımsız bir kaynaktan alınan bilgilere göre, Diyarbakır ve Mardin’e ciddi sayıda asker ve mühimmatın gelmesi söz konusudur. Eğer rapor edilen isyan doğru olmazsa, Türklerin, doğuya doğru büyük bir etkide bulunabilecek büyük güçleri harekete geçirmek için, bir mazeret olarak söylentinin yayılmasına neden olmuş olabilirler.”
28 Şubat 1925 tarihli bir rapor, Kürt isyanına değiniyor; Türk askerinin isyanı bastırmak için demiryolu ile Fransızlar tarafından Suriye üzerinden geçişine izin verildiği bildiriliyor.
Irak’ın Kuzey sınırına atıfta bulunarak devam eden rapor;
“Türk birliklerinin, muhtemelen Doğu’daki bölgelerden, Diyarbakır’a doğru geri çekildiği doğrulandı. Sınırın güneyindeki Kürtlere ulaşan belirsiz söylentiler çok az bir etkiye neden oldu. Eğer böyle olursa, Türk hükümetinden gelen çekilme haberiyle, Irak Hükümeti’ne karşı daha dostane bir yol ortaya çıkmıştır”[17]deniliyor.
Ancak Musul’dan özel damgalı 2 Mart 1925 tarihli raporda, Irak’ın kuzey sınırında Kürdistan’a yayılan isyanın merkezine doğru bir işaret var. “Aşiretlerin tutumu, esas olarak, isyanla başa çıkmak için Türklerin aldığı önlemlerin başarısına bağlıdır. İsyancıların yayılması, Irak Kürtlerinin, Irak Hükümeti’ne karşı tutumu endişe edilecek bir durumdur. Kürtlerin başarılı olması ve kuzeyden yardım alması durumunda, bazı kabilelerin hükümete karşı çıkma olasılıkları vardır, fakat uyumsuzluğa bağlı olarak birleşik eylem olasılığı yoktur.”[18]
Yani kısacası Irak Hükümeti ve İngilizlere göre, Türklerin, Kürt isyanını bahane ederek, Fransızların kontrolünde Irak sınırına asker sevkiyatı yapmaları, Irak için bir tehdit oluşturuyordu.
Kürt Hareketine Karşı Rusların Tutumu
Sadece 1925 hareketinde değil, kuruluş yıllarından itibaren Türkiye’ye en fazla destek veren, hiç şüphesiz Sovyetler Rusyası olmuştur. Yıllarca süren savaşlar nedeniyle gergin olan Osmanlı ve Rus ilişkileri, Bolşevik Devrimi ile yeni boyut kazanmıştı. Mustafa Kemal ve Lenin arasındaki yakınlaşma, Türkiye ile Sovyet Rusyası arasında yapılan 1921 Moskova Antlaşması’yla pekişmişti. Türkiye’de henüz devlet kurulmadan önce hükümet düzeyinde, Londra Konferansı’na karşılık ve önceki ilişkilerin değerlendirilmesi amacı ile Rusya’ya giden Türk heyeti, 16 Mart 1921’de Sovyet Hükümeti ile tarihe adı “Moskova Antlaşması” olarak geçen bir belge imzaladılar. Türklerin, Ermenilere karşı sağladıkları zaferden sonra, Ruslar Türk Hükümeti ile işbirliğini seçtiler. Her iki devlete göre de Ermeni sorunu çözülmüştü.
Bu yakınlaşmaya neden olan en büyük etken, İngiltere’nin bölgedeki politikaları ve 1917 Ekim Devrimi sonrası, Bolşeviklerin Çarlık dönemi Rusların İngilizlere olan borçlarını vermeyi reddetmelerinden dolayı, İngilizlerin kendilerine uyguladıkları ekonomik ambargoydu. Ruslar İngilizler ile ticari bir antlaşma imzalamak için Londra’ya gittiler. İngiliz Başbakanı Lloyd George, anlaşmaya, Sovyetlerin Kemalistlere yardım etmemeleri hükmünü koydurmak istedi ancak Ruslar bunu reddettiler.
Mart 1921 Moskova Antlaşması’nın hükümlerine göre:
Moskova Antlaşması Türkiye açısından büyük bir başarıydı. Bu antlaşmaya göre Sovyet Rusyası, Sevr Antlaşması’nı kesinlikle tanımıyor ve Türk Hükümeti’ne her türlü maddi ve siyasal destek vermeyi taahhüt ediyordu. Rusya, Türk Hükümeti’ni resmen tanımıştı. Ancak Rusya, 1916’da kendilerine bırakılan Boğazlar bölgesi ve yüzyıllardır Akdeniz’e inme hayalinden vazgeçmiş, hatta Türkiye’ye yardım kararı alınmıştı. Lenin tarafından üç milyon ruble altın para, çeşitli silahlar, akaryakıt ve gaz gibi yardımlar yapılmıştı. Hatta Misak-ı Milli’yi ilk tanıyan devlet yine Sovyet Rusyası olmuştu.Ayrıca Kızılordu’nun teorisyenlerinden Mihail Vasilyeviç Frunze, Kurtuluş Savaşı yıllarında Türkiye’yi dolaşmış, Kurtuluş Savaşı’na katılmış ve Bolşevik Rusya’nın Türkiye’nin yanında olduğunu göstermeye çalışmıştı. General Frunze, Kızılordu komutanı Troçki tarafından Doğu Cephesi Komutanlığına da getirilmişti. Aynı zamanda da Sovyet devrimci askerî konsey başkanıydı.Türkler ile sıcak ilişkiler kuran ve her fırsatta Türkiye’de olan diğer bir Rus general ise, Kliment Yefremoviç Voroşilov’dur. Ancak her iki Rus general de Türkler tarafından unutulmamış, İstanbul Taksim Meydanı’ndaki Cumhuriyet Anıtında onların da heykelleri dikilmişti.
1925 Kürt Hareketi’ne Karşı Rus Yardımları
Özellikle Azadi Cemiyeti lideri Halit Bey’in, kendi ülkelerini kurmak için Ruslara yaptığı dayanışma ve destek talepleri, her seferinde göz ardı edilerek cevap bile verilmemiştir. Şeyh Said Hareketi’nin başlamasından sonuna kadar yakından ilgilenen ve her fırsatta da karşısında olan Rusya, hareket boyunca Türk Hükümeti’ne yardımlarını esirgememiştir. Güya devrimci ve ezilen halklardan yana olan Lenin Rusyası, Kürt hareketini, “Genç Türk devrimine karşı yapılmış gerici bir hareket” olarak görüyordu. El altından yapılan yardımların hesabı bilinmese de hareketin bastırılması için bilinen yardımlar ilgi çekicidir. Bu yardımlardan bir kısmını açıklayan Fransız kaynaklı bir raporda şunlar yazılıydı:
“Ankara’dan İstanbul’a gelen Polonya’nın askeri ataşesinden verilen bilgilere göre, Türklerin Genç’teki isyan bölgesi operasyonları sırasında Sovyetler’den maddi yardım aldıklarını söyledi. Bu yardımlar, 60 Makineli Tüfek, 8 Top ve bazı uçaklarla gerekli personelden oluşuyor. Bu yardımlar karşılığında, Türkler, Sovyetlerin ticaret anlaşması, gümrük tesislerive Kars tarafındaki sınırların düzeltilmesi ile bazı avantajlar sağlayacağına söz verecektir…”[19]
Bu vesileyle, Kürt isyanıyla beraber, Sovyetlerin, Türkiye’nin iç işlerine müdahale etmediği ve Kürtlere destek olmadıkları bir daha kanıtlanmış oluyordu. Bölgedeki İngilizler ve Fransızlara karşı zayıf bir Türkiye olmaktansa, daha güçlü bir Türkiye onlarında işine gelmişti. O dönemde, Türkiye’deki komünistler gibi, Rus komünistler tarafından da bu Kürt isyanı feodal ve devrim karşıtı bir hareket olarak görülüyordu.
Böylece Ruslar da İngilizler gibi Mustafa Kemal’in “Ulusalcı Cumhuriyeti”ni desteklediler.
Diğer taraftan, Rusların Kürt hareketi hakkındaki tutumlarını anlama açısından önem arz eden diğer bir belgede ise, Bolşevik devrimini yaşamış Sovyetler Rusyası öncülüğünde, Dünya Sosyalistlerine de ilham kaynağı olan “Sosyalist Enternasyonal”in 26 Şubat 1925 değerlendirme programında, Kürdistan’da baş göstermiş Kürt (1925 Şeyh Said) ayaklanması hakkındaki bir değerlendirmesi ise şöyledir:
Ruslara Göre Kürdistan’daki Ayaklanmanın Anlamı.Moskova 26 Şubat 1925.
3’üncü Enternasyonalin Değerlendirmesi;
“Mustafa Kemal’e ve Ankara Hükümeti’ne karşı Kürdistan’daki “Şeyh Said Ayaklanması”, Moskova tarafından, Türk gericiliğinin İngiliz emperyalizmi ile ittifak halinde bir geri dönüş girişimi olarak değerlendirilmektedir. Mustafa Kemal, genel olarak milli kurtuluş hareketini temsil etmekte ve Türkiye’nin demokratlaştırılması ve feodal kalıntılar ile Müslüman din adamlarının etkisinden kurtarılması için çalışmaktadır. Kemal’e karşı, ilk olarak emperyalizm, ikinci olarak feodal ağalar, üçüncü olarak din adamları ve dördüncü olarak liman şehirlerinin yabancı sermayeye bağlı ticaret burjuvazisi mücadele etmektedir.Son zamanlarda bütün gerici güçler, Kemal’e karşı bir harekete önderlik eden “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”nı kurdular. İsyancılar, din adamlarının yobazlaştırdığı göçebe aşiretlerini harekete geçirdiler ve dinci sloganlarla ortaya çıktılar. Ayaklanma, büyük toprak ağalarının hâkim olduğu Doğu illerinde patlak verdi. İsyancıların arkasında, Musul meselesinde çıkarı olan İngiltere bulunuyordu.Ayaklanmanın başladığı tarih, ilk olarak Musul meselesinin Milletler Cemiyeti’nin bir komisyonu tarafından araştırıldığı bir döneme rastladı. Ayaklanma bölgedeki ulaşım zorlukları, kötü hava şartları ve sınıf mücadelesi yüzünden güçlükle bastırıldı. Küçük burjuvazi ile orta burjuvaziye ve köylülüğün bir kısmına dayanan Kemal hükümetinin, büyük toprak ağalığına, yobazlığa ve İngiliz emperyalizmine karşı sınıf mücadelesi tayin edici bir aşamaya geçmiş bulunuyor.[20]
Stalin yönetimi de Kürt ayaklanmasını, İngiliz emperyalizmi ile iş birliği halindeki gerici Kürt ağaları ve şeyhlerinin karşı devrimci girişimleri olarak kınamıştır;
“Sovyetler Birliği ve Komünist Enternasyonal organları, Terakki Perver Fırkası’nın da Şeyh Said Ayaklanması ile ilişkisini önemle belirtmiş ve her iki cephede M. Kemal’in devrimi sürdürme kararlılığını desteklemiştir. (KEYK) “Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi”, ayaklanmanın emperyalist işbirliklikçisi, gerici karekterini 1926 raporunda belirtmiştir.”[21]
Harekette Almanların Tutumu
Almanlar, Kürdistan’daki maden ve petrol bölgesinin, İngiliz egemenliğine geçeceği ve yabancı güçlerin şehvetini kabartacağını düşünüyordu. Alman “Deutche Bankası”, Diyarbakır yakınlarındaki Ergani madenlerini mayınlayıp çıkarmak için, gecikmeden harekete geçmeyi hedeflemişlerdi. Çünkü onlara göre Amerikalılar Kürdistan’ı daha yeni keşfediyorlardı. Osmanlı Ordusu’nda Alman generallerin uzun süre görev yaptığı zaten biliniyordu. 1915 Ermeni olaylarında olduğu gibi, İngiliz arşiv raporlarına göre, Almanlar 1925 hareketi esnasında da rol almışlardı. Raporun bir kısmında şu bilgiler yer alıyordu;
“Türkler ayaklanmayı bastırmak için bölgeye Hava kuvvetini de sevk etmiş ve hava operasyonları başlamıştı. Operasyonların başında 1 kadro vardı. Mardin’de 6 veya 7 makineden (uçak) oluşan bir filo vardı ve bunlardan sadece 2 tanesi ancak servis verebildi. Mardin’e 4 uçaktan oluşan ikinci bir filo daha geldi. Muhbirlerbunların Fransızlardan alındığını söylüyordu.1 adet tek kişilikten oluşan ve 6 adet servis uçağı her gece Mardin’e dönen, Diyarbakır’daki “aero-drome”dan günde iki bomba saldırısı gerçekleştirdiler. Petrol ve bombalar Mardin’e demiryolu ile İstanbul’dan alınıyor. Pilotlar Almanlar tarafından eğitilmiş düzenli Türk subaylarıydı. Geri kalanlar ise ücret oranına göre üniforma ve rütbe rozetleri giyen (yabancı) sivillerdi. Her filo bir yüzbaşı tarafından komuta edilir.”[22]
İsyana Katılmayan Güney Kürt Aşi̇retleri̇ ve Etki̇leri̇
1925 Şeyh Said hareketine katılmamış Kürtler ve iddia edilen nedenleri hakkında, İngiliz raporlarına yansıyan bilgiler mevcuttur. Şırnak, Cezire, Siirt, Midyat, Mardin, Urfa ve Van bölgesi kabileleri isyan esnasında tarafsız kaldılar. İngiliz istihbarat raporlarında bu kabilelerin, isyana katılmama nedenleri vardı. Eğer güney kabileleri de isyancılarla birlikte olsaydı, Türkler açısından hızlı iletişim ve askerlerin hızlı hareket etmesi imkânsızlaşacak ve isyanı bastırmak daha zor olacaktı.
İngiliz raporlarına göre, Hükümet tarafından kabile reislerine büyük miktarda rüşvet teklif edilmişti. Serhat bölgesinin aksine güney bölgesi, tarım ve hayvancılık bakımından oldukça zengindir ve bu nedenle savaşın yıkımları yerine, barış güvenliğini tercih etmişlerdi. Güney kabileleri büyük Britanya’dan yardım bekliyorlardı, muhtemelen bu yardımlar yapılmayınca Türkleri karşılarına almak istemediler. Türkler Irak sınırına ve isyan bölgesine Fransızların kontrolünde olan güney demiryolu ile sorunsuz bir şekilde asker sevkiyatı yapmak için kabilelerle anlaştılar. Bu anlaşma sadece Türkler ile bölge aşiretleri arasında değil, Fransızların da İngilizleri Musul sorunu için sıkıntıya sokmak ve Kürt ayaklanmasını bastırarak Türklerin elini güçlendirmek istemişlerdi. Aşiretler isyanın sonucundan endişeli olduklarından, kendi güvenliklerini ön plana aldılar. Türkler ve Fransızların iddiasına göre, isyanda Büyük Britanya’nın desteği olsaydı, güney kabilelerin de isyana katılması durumunda, isyan Sivas’a kadar yayılacaktı. Bu konular hakkında bölgeden Ankara’ya birçok telgraf da çekilmişti.
Hatta isyan bastırıldıktan sonra, Mustafa Kemal, “Eğer bütün Kürt aşiretleri birlikte hareket etmiş olsalardı, Kürdistan’ın sınırları Sivas’ın batısına kadar uzanacaktı” demişti.
Zaten temel amaç da oydu, Türkler her halükârda aşiretlerin isyandan uzak tutulması ve bu isyanın genel bir Kürt isyanına dönüşmemesi için bu güney aşiretleri ile anlaşmalar yapmışlardı ve bu politikalarında da başarılı olmuşlardı. Bölge aşiret reisleri Ankara Hükümeti’ne bağlılıklarını bildirdikleri telgraf ve mektuplar göndermişlerdi. Örnek bir telgrafta;
“Şeyh Said namındaki şeriat cahili din ve şeriatı alet etmekle halkı teşvik ederek, düşmanlarımızın işgali ile binlerce kahraman şehidimizin kanıyla halis bulunan mukaddes vatanımızın bazı mahallelerinde hareket-i isyaniyede bulunduğunu haber aldık. Memleket ve millet ile hükümetin refahını ihlal ve alem-i İslamı envai felaketlerden kurtaran Hükümet-i Cumhuriyemize ferd-i sadakatimizi arz ve teyit ederiz.”[23]deniliyor.
Gerçekten Şeyh Said İngiliz Ajanı mıydı?
Fransız General Mougin, Ankara 15 nisan 1925 tarihli bir raporda şu sözlere yer veriyor;
“Hükümetin bir üyesi bana, Kürt ayaklanmasının liderleri üzerinde ele geçirilen belgeler arasında, hareketin İngilizler tarafından kışkırtıldığına dair çok açık bir kanıt olduğunu temin ediyor. Bana, Türk hükümeti ilişkilerin bozulmasından kaçınmak için, bu belgeleri yayımlamamaya karar verdiklerini söyledi, ancak onları muhafaza ediyor ve gerekli olduğunda kullanma hakkını saklı tutuyoruz dedi’’[24]
Ancak raporda, G. Mougin’e bilgi veren ‘Hükümetin bir üyesi’ dediği kişinin kim olduğu ve hangi liderin üzerinde ve ne gibi bir bilginin ele geçirildiği hakkında bilgi verilmiyor. Bu da klasik Türk propagandası dışında bir anlam ifade etmiyor. Özellikle Kemalistlerin, başta Şeyh Said ve bütün Kürtleri itibarsızlaştırmaya yönelik İngiliz ajanlığı iddiası tamamen kasıtlıdır. Oysa Şeyh Said belki hayatında bir İngilizi dahi görmemiştir. Zaten İngilizler bütün ajanlarına devlet hediye etmişlerdi.
Ayrıca, İngilizlerin Şeyh Said İsyanı’nakarıştığına ilişkin Türklerin resmisuçlamasışaşırtıcıdeğildir. Çünkü, 28 Nisan 1926’da Türkiye ve Büyük Britanya arasında bir barış antlaşmasının yapılması planlandığında, Büyükelçi R. Lindsay, Chamberlain’e daha o günİsmetİnönü’ylegörüştüğünü ve ona kabaca şunlarısöylediğini rapor ediyordu;
“EğerTürkiye’de sorun yaratmayı isteseydik, ülkenin bir ucundan diğerine bir isyan başlatabilirdik. Fakat böyle yapmadık ve bunu bilmesi gerkiyor. Geçen yıl (1925) Mart’ta, Şeyh Sait İsyanı en üst noktadayken ona aktardığım bir gözlemimi hatırlamıyor mu? O zaman ona, hiç şüphesiz, Türkiye’nin isyanı yakında bastıracağını; (isyancıların) esir alınabileceğini, bunların tek tek tahkikatten geçirilip yüzleştirilmelirinin mümkün olabileceğini anlattım. Fakat ona, İngiltere’nin isyanda yer aldığına ilişkin hiçbir kanıt bulunmayacağını da peşinen söyleyebilirdim. Şimdi, İngiliz müdahalesine ilişkin ne gibi kanıtlar bulduklarını soruyorum’’ diyerek adeta İsmet İnönü’yü azarlıyordu.
Büyükelçi Lindsay aslında şunu demeyi de ihmal etmemişti; “Bu, (isyan) İsmet’i sarsmaya yetmiş görünüyordu. Böylelikle, 1925 Kürt isyanında İngiliz parmağıolduğuna dair bir suçlamada bulunmaya bir daha teşebbüs edemedi.”[25]
Sonuç
13 Şubat’ta Piran’da bir provakasyonla başlamak zorunda bırakılan Şeyh Said Hareketi, geçmişteki diğer Kürt hareketleri gibi yine başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Kimine göre irticai bir hareket, kimine göre Kürt feodalizminin direnişi, kimine göre İngiliz Emperyalizmi’nin Türklere karşı yeni provokasyonu ve kimine göre ise, milli bir Kürt ayaklanması olan ve Şeyh Said adıyla tarihe geçen 1925 Kürt hareketi, Nisan ayının ortalarında, Varto, Abdurrahman Paşa Köprüsü’nde, Şeyh Said ve arkadaşlarının derdest edilmesiyle son bulmuştu. Bu hareketin üzerinden yıllar geçmesine rağmen Türk Devleti’nin resmî ideolojisi olan Kemalizmin temel kavramları ve bu kavramlara dayanılarak üretilen politikalar hiç değişmedi.
Türkiye’de resmî ideolojinin yanı sıra, Türk solu da bu konuda resmi tarihin taşımacılığını yapmış ve Kürt sol çevrelerini de etkilemişti.
13 Şubat’ta başlayan bu hareket, meclisin aldığı 28 Haziran 1925 tarih ve 69 numaralı karar ile“Dini ve şer’i ve fakat her halde müstakil bir KürdistanHükümetiteşkil ve tesis eylemek emel ve maksadıyla Hükümet-iCumhuriye aleyhine fiilen ve müsellahan kıyam eylemek iddiasıyla yargılanan Palulu Şeyh Said, Şeyh Şerif, Melikanlı Şeyh Abdullah, Şeyh İbrahim, Silvanlı Şeyh Şemseddin, Binbaşı Kasım ile toplamda 92 kişi yargılanmıştır. Bunlardan Şeyh Said dahil toplam 48 kişi hakkında idam kararı verilmiştir. Cezalar 29 Haziran 1925’te infaz edilmiştir.”
Şeyh Said Hareketi’nin neden başarısızlıkla sonuçlanmasının birçok nedeni vardır. Yukarıda da belirtildiği gibi, Türkiye ve uluslararası boyutu gözardı edilemez. Kürtler açısından başarısızlıkla sonuçlanması en fazla Mustafa Kemal’in Türkiyesi’ne yaramıştır. Bu isyan sırasında verilen kayıplar, kurtuluş savaşı boyunca verilen kayıplardan daha fazla olması ve 60 milyon Türk lirası gibi ağır bir maliyet ile sonuçlanması, yine de Kemalistlerin kazanımı olmuştur.
Bu hareketin ikinci kazananı ise, hiç şüphesiz bölgedeki hakimiyetini Türklere de kabul ettiren İngilizler olmuştu. Bu vesileyle Türkiye ile aralarındaki Musul sorununu kendi çıkarları doğrultusunda çözerek kazançlı olmuşlardı. İsyan, İngiltere ve Türkiye ile Irak arasında 5 Haziran 1926’daki antlaşma vasıtasıyla, Musul sorununun bütünsonuçlarıyla beraber çözülmesine yol açanmüzakerelere vesile teşkiletmişti. Bu, Büyük Britanya’nın, Milletler Cemiyeti’ni, Türkiye’yekarşı İngiliz ve Avrupa siyasetinin bir aracı ve nihayetinde İngiliz emperyal siyasetinin uygulanması için bir araç olarak etkili bir şekilde kullanabilmesini sağlamıştı.
“Şeyh Said İsyanı, Musul sorununun bu şekilde çözümeulaştırılmasına yardımcı olduğu gibi, Büyük Britanya’nın Irak’taki Krallıklara dayalı politikalarının başarısına ve bu nedenle Arap milliyetçiliğinin bastırılmasına, böylece Irak ve Suriye ile bunların himayeci güçleri arasında yakın ilişkiler kurulması ihtiyacına katkıda bulunmuştur.[26]
İngilizler bu vesileyle, Türkiye ve Sovyetler Birliği’nin yakınlaşmasına engel olmuştur. Musul petrollerinden Türkiye’nin eli çekilmiş oldu ve bu bölgenin petrol kaynaklarına bölge ülkeleri dışında ortaklar edinerek, İngiltere Krallığının pekişmesi için destek sağlanmış oluyordu.
Bu Kürt isyanının uluslararası başka bir boyutu ise, bütün bu bölge halklarına özgü İslam’ınOrtadoğu’daki ve diğer Arap ve Müslüman ülkelerdeki hükümetlere yönelik mücadelenin ve muhalefetin bir aracı olarak kullanılabilirliğini ya tamamen ortadan kaldırmıştır ya da azaltmıştı. İsyan, diğer Müslüman ülkelerle işbirliği kurmak isteyenlerin, “İslam Kardeşliği” kozunu oynamaları imkanını ve İslam’ın devletlerarası siyasete dahil edilmesi ihtimalini çok zayıflamıştır.
İsyanın Kürtler nezdinde hüsranla sonuçlanmasının nedenlerini sadece dış etkenlere bağlamak yetersizdir. Daha yeni savaştan çıkmış bir Türkiye olsa bile, devletin gücünü, üstünlüğünü ve özellikle dış devletlerden sağladıkları yardımlarla isyanı bastırmış olsalar da Türkiye’nin askeri gücünü Kürt isyancıların gücüyle kıyaslamak orantısızdır. Ancak, bu da yeterli bir sebep değildir. Kürt tarihi boyunca gelişme gösteren Kürt isyanlarının başlangıcı ve esnasında yaşananlar ile sonuçları da göz önüne alındığında, bu hareketin böyle bir sonuca varması daha net anlaşılacaktır.
Hareket askeri tecrübeden yoksundu, hareketin başında bulunanların askeri, savaş ve strateji tecrübeleri yoktu, milli bir hareket değildi, dini bir boyut söz konusuydu ve özellikle Alevi aşiretleri tarafından desteklenmedi, Kürtçü ve ayrılıkçı bir hareketti ve dış destekliydi, Kürtler arasında taban bulması ve başarı şansı yoktu, tüm Kürt aşiretlerinin onayı alınmadan başlatılmıştı vs… gibi nedenler sıralanabilir.
Kürtlerin amacı kaldırılan Hilafeti yeniden geri getirmek ve şeriat yasalarını yeniden tesis etmek olsaydı, neden Türk müteddeyin kesimi ve yeni rejimden hoşnut olmayanlarla işbirliği yapıp Kemalizme karşı ayaklanmadılar diye bir soru akla gelir. Ayrıca Mustafa Kemal ve arkadaşlarının kaldırmak istedikleri kanunlar ne kadar İslamiydi ve kaldırılan Halifeliğin Kürtler açısından ne anlam taşıdığını da bu sorulara eklemek gerekmektedir. Çünkü, yeni cumhuriyetten önce de Kürtler yine yönetimden hoşnut değillerdi ve her seferinde bir ayaklanma baş göstermişti. Türkler ile Kürtler arasında tek zayıf bağ sadece Halifelik kalmıştı ve onun da kaldırılmış olmasıyla, iki halk arasındaki son bağ da kopmuş oluyordu. Şeyh Said hareketi, rejimi değiştirilen Türkiye’ye yeniden rejim değişikliği yapmak gibi akla hayale gelmez hayalperest bir hareket olması düşünülemez. Şeyh Said ayaklanması, milliyetçi Türkler kadar İslamcı kesim tarafından da dışlanmıştır ve karşı çıkılmıştır.
Şeyh Said’in amacı yeni kurulan cumhuriyetten kopup, şeriat yasalarını uygulamak için ayaklanmış olsa, yine de bu yasaların uygulanması için yeni bir devletin kurulması zorunlu olacaktı. Eğer bir Kürt devleti hedefleniyorsa, Şeyh Said’in milliyetçi bir Kürt olması kaçınılmazdır.Şeyh Said İsyanı’nı “dini referanslımilliyetçi bir isyan” olarak tanımlamak daha yerinde olacaktır. Kürt Hareketinin asıl amacı, bağımsız bir Kürdistan olduğu,Azadi Cemiyeti’nin yapısı ve üyelerinin durumları göz önüne alındığında, bunun da cevabı netleşmiş olacaktır. Şeyh Said bu harekete kalkışmayı kendi başına karar vermedi.Hareketin arkasında Azadi Cemiyeti ve daha öncesi, Kürdistan Teali Cemiyeti gibi örgütlenmelerin de payı mutlaktır. Azadi üyeleri daha milliyetçi bir çizgiye ve daha dünyevi donanımlı bir yapıya sahiplerdi. Bu hareketin başarısızlıkla sonuçlanmasının nedenlerinden birisi de daha hareket başlamadan aylar önce, Azadi lider kadrosu bir şekilde tasfiye edilmişti. Cibranlı Halit Bey ve Yusuf Ziya’nın tutuklanması, diğer üyelere yönelik tasfiye planları, bu hareketi liderlerden, plan ve stratejiden yoksun bırakmıştı.
Bölgede etkili olan aşiretler, Ağalar ve özellikle Norşin, Bitlis ve Van’a kadar uzanan “Şeyhlik” kurumu temsilcileri ve etkin Şeyhler de harekete destek vermemişlerdi. Özellikle Diyarbakır, Urfa, Mardin, Şırnak aşiretleri ve toprak ağaları da harekete mesafeli durmakla kalmamış, bir şekilde devlet ile bağlarını koparmamış olmaları, hareketin bir başka ağırlığını teşkil etmiştir.
Bölgedeki Alevi aşiretlerin, hareketin karşısında tavır almaları ve devlet güçleri ile hareket etmeleri, hareketin faaliyet alanını daraltmıştır. Şeyh Said ve arkadaşlarının yakalanmasında, Varto’daki Hormekan ve Lolan Aşiretleri ile Çerkez göçmenlerde etkili olmuşlardır.
Kürt aşiretleri arasındaki anlaşmazlık, kötü doğa koşulları, silah ve mühimmat yetersizliği, isyancılar arasındaki diyalog yetersizliği, bazı ülkelere yapılan yardım taleplerinin geri çevrilmesi, orantısız bir güçle karşılaşılması gibi olumsuz birçok etkenlerde eklenince, meselenin neden başarıya ulaşamadığı anlaşılmaktadır. Şeyh Said, kendini, sonunu bildiği bir hareketin içinde buldu ve kendi deyimi ile “Ben bu hareketin ne önündeyim ne de arkasındayım, herkes gibi bu hareketin içindeyim” dediyse de bedelini de kendi hayatıyla ödemiştir.
Eğer hareket başarıyla sonuçlanıp bir Kürt devleti kurulsaydı, bu devletin başında da Şeyhlik unvanına sahip Şeyh Said’ten ziyade, Askeri tecrübeye sahip Miralay Halit Bey olurdu. Öte yandan Ortadoğu gibi önemli bir coğrafyada kurulacak Bağımsız bir Kürdistan’ın başında, uluslararası alanda tanınan, siyasi tecrübesi ve Kürtler üzerindeki etkisi de kanıtlanmış olan Seyyid Abdülkadir olabilirdi.
Zamanın koşullarında imkânsız görünen bu durumda, bölgede oluşacak bir Kürt devleti ile yeniden bir medeniyet doğmuş olacaktı.
İngilizlerin deyimiyle, “Gerçi uzak bir ihtimaldir, fakat bir gün Kürtler miliyetçi duygularla davranıp devlet olurlarsa, Türk, Arap ve Acem devletleri ortadan kalkmış olacak”tı.
Ancak, kurulacak bir Kürt devleti, başta İngilizler ve Fransızlar olmak üzere, bölge devletlerinin planlarına ters bir durum teşkil etmekteydi.
Not: 1918’den 1925 yılına kadar geçen sürede, birçok ayaklanma olmasına rağmen, neden bir Kürt devleti kurulmadı gibi birçok sorunun cevabını kapsayan ve belgelerle dolu, ‘İngiliz ve Fransız Arşiv Belgeleriyle Sevr, Lozan ve Musul’da Kürtler’ ile ‘İngiliz ve Fransız Arşiv Belgeleriyle Şeyh Said Hareketi’ adında iki çalışmamız mevcuttur. Bu konular hakkında detaylı bilgiye ulaşmak isteyen okuyucuların bu çalışmalara başvurmalarını tavsiye ediyorum.
Kaynakça
[1] TNA The National Archives AIR 5/556.
[2] Wadie Jwaideh, The Kurdish National Mouvement.İletşim Yayınları İstanbul. s. 403-409
[3]SHD Archives de la Guerre Dossier GR 7 N Volume 3254-3272.
[4] SHD Service Historique de la Défence, Archives de la Guerre 7N3110 Révolte Cheikh Said Soulevement du Gendj.
[5] Archives Diplomatique Française E. Levant, Kürdistan Dosyası, volume 11, s. 5
[6] TNA The National Archives AIR 23-236 Revolt Shaikh Said Part 1.
[7] TNA The National Archives AIR 23-236 Revolt Shaikh Said Part 1.
[8] Bu raporun sadece bir bölümüdür. The National Archives AIR 23-236 Part 1 Dosyasından alınmıştır.
[9] Robert Olson, Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve Şeyh Said İsyanı, Öz-Ge Yayınları Ankara 1992. S. 191
[10] The National Archives. FO 371/5068 Mr. Hohler’denMr. C. Kerre’e 27 Ağustos 1919 London.
[11] Archives Diplomatique Française. E. Levant 51CPCOM dosyası, Volume 100-101
[12] Archives Diplomatique Française. E. Levant 51CPCOM dosyası, Volume 100-101
[13] Ali Rıza’nın konuşmaları ve tutumu Mirza Ali Han’ın hesabına gelmemiş olmalı ki, ‘abuk-sabuk’ konuşuyor demeye getirme manasına gelen “afyonlu” tabirini kullandığı anlaşılmaktadır. (S. Cemal)
[14]TNA TheNationalArcives FO 371-10835, Belge no: E 60730.
[15] Murat Bardakçı Araştırmacı-Yazar, Gazete Haber Türk, 25.09.2017 https://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1645904-barzani-ve-icazet.
[16]TNA TheNationalArchives AIR 23-236 RevoltShaikh Said Part 1.
[17]TNA TheNationalArchives AIR 23-236 RevoltShaikh Said Part 1.
[18]TNA TheNationalArchives AIR 23-236 RevoltShaikh Said Part 1.
[19] SHD Service Historique de la Défence, Archives de la geurre Dos. 7N3210 Révolte Cheikh Said Mouvement du Gendj.
[20]İnternationale Presse-Corrrespondence (Enternasyonal Basın Haberleri) 1925. Sayı 31. S 458
[21] Sovyetler Birliği Ankara Büyükelçisi Aralov, Türkiye Hatıraları ve Doğu Perinçek, TKP ve İşçi Hareketi, Aydınlık Yayınları.
[22]TheNationalArchives. AIR 23- 236 Part 1. RevoltSheikh Said Dosyası.
[23]Hakimiyet-I Milliye Gazetesi, 16 Mart 1925 tarihli ve 1375 nolu sayısı, s. 1.
[24] SHD Service Historique de la Defence. DosssierCheikh Said et Questin de Mossoul GR7N dos. 3254-3272
[25]TheNationalArchives FO 57-193 ve CO730-99
[26]Robert Olson, Kürt Milliyetçiliğinin kaynakları ve Şeyh Said İsyanı, Öz-Ge Yay., Ankara 1992,
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →