Özet
Bu makale süregelen devlet şiddeti ve baskının Kuzey Kürdistan toplumundaki gençlik ve yetişkinlik hallerine etkisini tekil vakaa analizine dayanarak ele almaktadır. Süreklilik arz eden şiddetin zaman tahayyüllerini ve kuşak kavramını erozyona uğrattığı ve yerine bir “kuşaksızlık” olgusunu zorladığı argümanını temel alan metin, tek bir biyografik anlatım üzerinden, kişinin siyasi öznelliğini tanıyarak gençlik ve yetişkinliğin toplumsal-politik anlamlarını tartışmak adına çerçeveler oluşturma hedefini gütmektedir.
Giriş
“... İlk, orta ve liseyi bitirdim. Ondan sonra, bir süre üniversite sınavına hazırlık, okul vardı hayatımızda, sonra üniversite, ondan sonra işe başladık tabi, böyle anlatınca, sanki hiçbir sorun yokmuş gibi geliyor ama hiç öyle değil. Ben 80’li yılların, ilk çeyreğinde doğdum, dolayısıyla, Türkiye’nin yaşamış olduğu darbeden hemen sonraydı. Kürt sorunu bağlamında artık yavaş yavaş, şu anki şiddetin sahneye çıkma tarihleriydi, 90’lar bizim çocukluk ve gençlik yıllarımızdı.” Zal, 2016[1]
Ermeni Soykırımı’nın Kürt toplumsal ve kişisel belleklerinde nasıl yer ettiğini, bu şiddet geçmişinin belleklerle ilişkisini araştırmak amacıyla 2015 ve 2016 yıllarında Van’a hayat hikayeleri ve biyografiler toplamaya gittiğimde elimde tek bir soru vardı. (Oto-)biyografik görüşme metodunun gerektirdiği üzere herhangi bir soru kataloğu değil, bu açılış sorusu ile yola çıkmıştım. Kendimi ve projemi tanıttıktan sonra insanlardan hayat hikayelerini anlatmalarını rica edecek, anlatıların içerisinden de devam soruları yaratacaktım.
Okuduğum makale ve kitaplardan, katıldığım görüşme analizi gruplarından, disiplin içi tartışma toplantılarından halihazırda biliyordum, bazısı CV gibi başlar, doğum tarihi, okul, iş, “en iyisi bir soru sorun” cümlesi ile de erken bir pas atar. Bazısı ise bu ilk soruya bir saatlik bir yanıt verir. Bu kişiye hayatını istediği gibi anlatma fırsatı daha önce sunulmamıştır. İşte o anda, araştırmacı o tek ve basit soruyu yöneltince, görüşmeci yalpalamaz ve anlatır. Naratifiyle hayatını tekrar kurgular. Bu açılım hali bir randevu daha gerektirir, sonra bir buluşma daha. Biyografi çalışmalarında altı, yedi saati bulan anlatımlar bu yüzden anomalite değildir.
Her ne kadar devamını getirememiş olsak da Zal ile olan görüşmemiz de öylesi bir temelde şekillenmişti. Toplamda 70 dakika olan röportajın 50 dakikalık ilk bölümü benim o basit soruma verdiği cevaptan oluşuyordu. Ara vermeksizin, başka herhangi bir soruya ihtiyaç duymaksızın anlatı vermişti. Yukarıda okuduğunuz pasaj da Zal’ın hayat hikayesine girişidir. Kronolojik sıralamayı kendi başına altüst etmek zorunda olduğunu en başından bilen ya da fark eden Zal’ın yapılandırdığı naratif Kürdistan’da bir çocukluk, gençlik ve yetişkinlik hikayesiydi.
Biyografi araştırmalarının temel motivasyonlarından birisi olan, sesten öte kişisel hikayeleri toplumsal platforma taşımak kuvvesine dayanarak Zal’ın söyleşi için seçtiği girizgah ile bu makaleye başlamayı doğru buldum. Metnin ilerleyen satırlarında bu hayat hikayesini odakta tutarak gençlik ve kuşak kavramlarını devlet şiddetinin altında dövülmüş Kürt toplumsal zamanı (toplumsal zaman teorisiyle ilgili lütfen bakınız, Sorokin & Merton 1937; Wallerstein 1988; 1998) ve mekanı dahilinde irdeleyeceğim. Diğer bir deyişle, bir vaka incelemesinde bulunacak ve özellikle görüşmecinin çocukluk ve gençlik anılarına merceği yaklaştıracağım. Bir sonraki bölümde kısaca araştırmanın hangi bağlamda, nerede, nasıl ve hangi metod ile yürütüldüğünü açıkladıktan sonra Zal’ın hayat hikayesinden kesitlere yer vereceğim.
Araştırmanın bağlamı ve metodoloji
Bu makalenin malzemesi ve analizlerinde kullanılan argümanları doktora çalışmama dayanmakta.[2] Amacım yukarıda da kısaca söz ettiğim üzere Ermeni Soykırımı’nın Van ve çevresinde toplumsal ve kişisel (ve ailevi) belleklerle ilişkisini irdelemek amacıyla görüşme yaptığım kişilerin biyografilerini satır satır, imbikten geçirircesine analiz ve yeniden inşa edip (reconstruction)[3] bir argüman sunmaktı. Fakat 2015’te yeniden başlatılan ve hızla Kürt kentlerinin büyük bölümünü kuşatan devlet şiddeti, planlarımı bir nebze değiştirmeme sebebiyet vermişti. Artık kırsalda değil, Van’ın merkezinde ve İstanbul’da görüşmeci aramaya başlayıp, saha çalışması seyahatlerini daha kısa ve kompakt hale getirmiştim. İşte bu kısa seyahatlerden birinde görüşmecilere ulaşmamda anahtar rol oynayan bir tanıdığım sayesinde Zal ile tanışma imkanı buldum. Kendisi Van’ın çeperindeki bir kasabada doğup büyümüş, yüksek ihtisas ile edindiği avukatlık mesleğini Van’a taşımış genç bir babaydı. 30’larının ortalarındaki Zal, gençlik ve gençlik halleri gibi yetişkinlik halleri de kafasını kurcalayan, gelecek tahayyülerini deneyimleriyle harmanlayıp irdeleyen birisiydi. Tüm bu meseleleri kelimelerini özenle seçerek bana anlatmaya karar vermişti.
Van’da geçirdiğim kısa süreler içerisinde hikayelerini paylaşmaya istekli insanlar olduğu gibi kaçınan, çekinen ve görüşme yapmayı anlaşılabilir nedenlerle reddedenlerle de karşılaştım. Her halükârda, görüşme teklifimi reddedenler de benimle birkaç saatini paylaşmayı kabul edenler kadar konteksti anlamama yardımcı oluyordu. En nihayetinde saha kısmını topladığım hikayelerin, Chicago sosyolojiden Barney Glaser ve Anselm Strauss’un (2009/1967) deyimiyle, araştırma materyalinin “doygunluk” (saturation) safhasına eriştiğine kani olduğumda sonlandırmaya karar verdim. Bundan sonrası materyalin analizi, kimin neyi neden ve nasıl anlattığını düşünme maratonuydu.
Kökleri William I. Thomas ve Florian Znaniecki’nin değerli çalışması Avrupa ve Amerika’da Polonyalı Köylü’ye (1996/1918) (The Polish Peasant in Europe and America) dayanan biyografi çalışmaları disiplini, geçtiğimiz on yıllar içerisinde farklı ülkelerde farklı ekoller yaratmış, 1980’lerin başından bu yana da sosyolojinin bir parçası olarak kendine yer edinmiştir (kısa bir tarihçe ve gelişen tartışmalarla ilgili lütfen bakınız, Apitzsch ve Inowlocki 2003). Bu nitel araştırma yaklaşımı perspektifinden, kişi biyografilerini ve deneyimlerini toplumsal hikayeler ve siyasi yapılar çerçevesinde yeniden inşa etmek, kamusal olanın tekrardan sorgulanması anlamına gelir. Kişinin yaşadıkları yüzeysel bir kişisel sebep, seçim ve sonuç ilişkisinden daha fazladır. Sebep ve seçim arasında yaşanılanlar ve yaşatılanlar, karar alma fazları, sonuca varmadan önceki virajlar, Almanya temelli ekolün kurucusu Fritz Schütze’nin (1983; 2008a; 2008b) de değindiği “yörünge”lerin (trajectory) değişiminin pozitif ve negatif nedenleri kişinin “biyografi projesinin” değişmezleridir. Bu virajları, engelleri, dönüşümleri yani değişimleri anlamaya başladığımızda kamusal alanın açıklamaları için kullanılan genelleyiciliğin bir adım ötesine geçebiliriz. Kişinin durumu okuma, karar verme ve bir sonraki adımını planlama gücüyle karşılaşırız.
Bir insanın hikayesini anlatmasına izin vermek ve bunu yaparken herhangi bir soruyla anlatımını bölmemek ona genel olanla ilişkisini ortaya çıkarma fırsatını sunar. Çünkü kamusal olan hiçbir zaman için homojen açıklamalara tabi olamaz ve kişi kendi hikayesini anlatırken genelleyici açıklama çabalarındaki o homojenliği bir nebze de olsun siler. Diğer bir deyişle, hayat hikayeleri genelleyici toplumsal ve siyasi anlatıları sarsar. Görüşmecileri araştırma nesnesi değil, araştırma sorusunun biricik özneleri olarak kabul etmek, yer etmiş toplumsal söylemleri ve kamusal alanın oluşumundaki başat dinamikleri farklı açılardan sorgulama imkanı yaratır. İşte bu çerçeveden yaklaşarak, öznenin anlatımının sınırları ve zorlayıcı gücü elinizdeki metnin ve dayandığı araştırmanın temelini oluşturmaktadır.
Elinizdeki makalede, bir hayat hikayesinden kesitler sunup, gençlik kavramını yetişkin nostaljisi ile devletin, toplumun ve eğitimin kurumlarının koruyucu, kapsayıcı ve cezalandırıcı retoriğinden çıkarmaya, yüzeysel denklemlerden kurtarıp, gençlik anlatımını yeniden öznenin eline vermeye çalışıyorum. Daha doğrusu, Zal kendi hikayesiyle bizlere bu yolu açıyor.
Özne olarak genç
Konu gençlik ve genç kuşaklar olunca her toplumda karşılaşılan retorikler vardır. Gençken ne kadar kuvvetli, ne kadar enerjik, ne kadar haylaz ve elbette gençken herşeyin ne kadar da güzel olduğu hülyasına sığınan yetişkin nostaljisi hiç şüphesiz bunlardan birisidir. Güneyinden kuzeyine, doğusundan batısına, köyünden kentine, dünyanın neresine gidersek gidelim bu tip anlatımlarla karşılaşmamak elde değil. Gençlik yetişkin için özlenen, geride kalmış, geneli hayal meyal ancak belli anları pasparlak hatırlanan anılardır. Tekrar edilemeyeceği bilinen tekrar edilesi zamanlardır. Ve işte tam da bu sebeple gençlik kavramı nostaljik mitleştirmelere açıktır. Oysa gençlik, sosyolog Karl Mannheim’ın (1964/1928) bundan neredeyse yüz sene evvel yapılandırdığı kuşak kavramı dahilinde değerlendirildiğinde ancak ve ancak söz konusu kuşağın içerisinde anlam bulabilir. Çünkü gençlik tıpkı kuşaklar gibi geçicidir. Mannheim’da kalacak olursak, her kuşak kendi dinamiklerini yaratır. Bu önermeden yola çıkarak her kuşağın kendi gençliğini yaşadığını söyleyebiliriz. Her ne kadar yaşlı kuşaklar genç kuşaklarla birlikte aynı dönemleri ve gerçekleşen olayları deneyimleme imkanına sahip olsa da, kuşakların deneyimleme şekilleri birbirlerinden tamamıyla farklıdır (bkz. Mannheim 1964: 536). Farklı kuşaklar deneyimlerini yorumlar ve işlerken farklı temellerden yola çıkar ve böylelikle aynı olayları algılamada çeşitlilik gösterirler. Kuşak içerisindeki etkileşim bu temellerin oluşumundaki en önemli faktörlerden birisidir. Bu sebeple de Mannheim kuşağı sosyolojik bir kurum olarak niteler. Geçmiş kuşakların nostaljik gençlik kurguları da ancak ve ancak o kuşağın içinde anlam bulabilir. Tam da bu sebeple, kuşaklar arası aktarımdan bahsederiz. İki farklı kuşağın birbiriyle etkileşimi farklı yollar bulur, ki bulmak zorundadır çünkü yukarıda da bahsedildiği üzere dinamikleri farklılık gösterir. Bu bağlamda, kuşak içerisindeki anlamlandırma özellikleriyle kuşaklar arası aktarımlardaki nitelikler (örneğin, deneyimlerin hikayeleştirilmesi) arasında net ayrımlar yapılabilir. Başka bir deyişle, bir kuşağın kendi içerisindeki iletişimi ile o kuşağın diğer bir kuşakla iletişimi arasında farklılıklar bulunur.
Bir diğer retorik ise eğitim ve güvenlik kurumlarının kurguladığıdır. “Genç suç oranı.” “Gençlerin narkotik, asayiş ve benzeri ve benzeri suçlara yatkınlığı.” “Apolitik gençlik” ya da tam karşısında kurulan “radikalleşen gençlik.” “Genç işsizliğiyle mücadelede hükümetten yeni adım.” O anın ve bağlamın içerisinde gerçekliği vardır ya da yoktur başka bir mesele, velakin daha da uzatılabilecek bu liste kapsayıcılığı, koruyuculuğu ve en önemlisi cezalandırıcılığı içinde barındırır. Gençlerden daha iyi bildiğini iddia eden yetişkinlerin kurumları, nostaljiyle baktıkları geçmişte kalmış gençliklerinin de sağladığı dürtüyle, tek doğru olduğunun ahkamını keser, gençlere sormadan ve ama gençler için o doğruya yelken açmak amacıyla işe koyulur. Yetişkin olan belki de hiç gerçekleşmemiş, sadece nostaljiden ibaret gençliğini bürokratik yazında yeniden bulmaya çalışır.
Genç bireyleri (olmakta olan) siyasi-özneler olarak kabul etmek ise bir diğer yöntemdir. Bunu öznelliğinin hakkını kendisine vererek ne istediğini sadece sormak değil, ne istiyorsa ona karar verme hakkını sağlamak gereğinin kabulü şeklinde özetleyebiliriz. Yukarıdaki iki yaygın retorik ve yaklaşım, biri nostaljik imgeleme ve diğeri de genelleyici güvenlikçi yaklaşım, nitekim karar vericilik ve katılımcılık deneyimini gençlere sağlamaktan çekinir ve hatta kaçınır. Genç bireyler ise siyasi-özne olduklarını toplumsal alanda vurguladığında toplumu ve siyasetlerini rahatsız eder ve hatta kafa karıştırır.[4] Belki nostaljisinin içine gömülmüş kuşaklar sorgulamaktan vazgeçmiştir, ama genç birey olmanın esası öncelikle ebeveynleri ve sonrasında da kendisinin toplumdaki yerini, ne olduğunu ve ne olmak istediğini, hangi haklarının göz ardı edildiğini ve dahası gasp edildiğini ve hangi haklar için savaşabileceğini sorgulamak ve bunların peşine düşmektir. Bu sorgulama öteden beri savunulan koruyucu kollayıcılığı müphemleştirir ve Mannheim’ın bizlere geride bıraktığı sosyolojik kuşak kavramının dinamiklerini açığa çıkartır.
Gençlik, kuşak ve devlet şiddeti. Belleği ne meşgul eder?
Çalışma alanımın toplumsal bellek olması nedeniyle kuşak olgusunun öyle ya da böyle karşıma çıkacağını tahmin ediyordum. Mesele toplumsal belleğin nitel yaklaşımlarla, misal sözlü tarih yöntemleriyle araştırılması olduğunda kuşaklar arası aktarılmış tanıklıklar birçok araştırmacının sahaya çıkmadan önce ilk aklına gelen muhtemel nüvelerden birisidir. Hele hele araştırılan konu toplumsal ve politik şiddet, etnik temizlik veya soykırım ise kuşak kavramı önemli bir odak haline gelir.[5] Çıkılan yolun elbet bir yerinde kuşak, aile, anneanne ve/veya dede anlatılarıyla karşılaşılacağı gerçeği, araştırma taslağını hazırlarken hüküm sürmese dahi, kendini uçtan uca belli eder.
Kuşak olgusu Zal ile olan görüşmemde de önemli bir yer kaplamıştı. Örneğin, hem emekli babası ve annesine olabildiğince yakın olup, hem de mesleğini icra edebileceği yegane kentin Van olduğunu görüşmemiz sırasında birkaç kez belirtti. Seçtiği memleket Van’a, Kıbrıs’taki üniversite eğiminden hemen sonra gelen Zal, İstanbul veya Türkiye’nin batı şehirlerindense, Kürdistan’da kalmayı seçtiğini ve bu seçiminin üzerinde durulmuş, ince elenip sık dokunmuş bir seçim olduğunu anlattı. Bambaşka, kendine yabancı bir metropolün zorluklarındansa, doğup büyüdüğü kente yakın kalmayı, ailevi bağlarını güçlü tutmayı ve tanıdığı zorluklarla uğraşmayı yeğlemişti. Zal’a göre Kürt kimliğiyle ilişkiliysen batının getirdiği ve getireceği zorluklar her halükarda daha yorucuydu. Kendinden önceki kuşağa, yani ebeveynlerine olan bağından da güç alarak Van’da yaşama kararını böyle vermişti.
Bundan beş sene evvel Zal’ın bürosunda oturmuş bir doktora öğrencisiyken söyleşinin giriş faslını hafif geride bıraktığımız, çaylarımızı yudumladığımız bir an Zal’ın anlattığı bir anısı kuşak ve gençlik kavramlarının sarsıcı bir vechesini gözlerimin önüne serdi. Lise öğrencisiyken, adından menkul, Milli Güvenlik dersi öğretmenliğini üstlenen yarbay, dersi alay komutanlığında işlemek üzere tüm sınıfı askeri araçlara doldurur, Zal’ın da ta o zamanlardan kalma olduğu anlaşılan ince dokunuşlu tabiriyle “hani vatanı, orduyu, askeri sevdirme şeyi”ne götürür. “Yok deme şansı” olmayan öğrencilerin başta tüm bir günü asma olarak kodladığı o birkaç saatin nasıl geçeceği komutanlığa girdiklerinde belli olur. Zal’ın hatırladıkları oldukça dikkate değer: Bahçeye kurulmuş bir masanın üzerinde silahlar, aklına mıh gibi kazınmış Marlboro Light içen bir subay, milleti sevmeyi anlatan üniformalılar, öğlen yemeği, silahların açıklaması, atış talimi ve paydos. Sadece Zal’ın hayat hikayesinde kalsak dahi şu gerçek tüm yakıcılığıyla karşımızdadır: bu “eğitim” tanıdığı insanlar ve akrabaları hukuksuzca onlarca yıl cezaya çarptırılan bir lise öğrencisine sunulmuştur. Görüşmemizin başka bir noktasında, bahsettiğim bu nüveye dikkatimi şöyle çekecekti, “Ben çocukken o olayı [başka bir anı] hayal meyal hatırlıyorum, ondan sonra aradan 30 yıl geçiyor, adam işte müebbet hapis cezası almış o tarihte düşün, işte ilkokulu bitirdim, işte ortaokul lise derken, üniversite bitirdim, aradan otuz yıl geçti, adam halen bu sorunun [Kürt meselesinin] parçası olarak cezaevinde.”
Bundan yola çıkarak, eğitim kurumunun lise öğrencilerine bitmeyen bir sorunun içerisinde adeta devletin kapsayıcılığını gösterdiğini söyleyebiliriz. Sadece cezaya çarptırılmış bireyler değil, tüm bir gençlik tedrisatın elverdiği ölçüde bu gerçeklikle tanışıyordu. Mevzu bahis devamlılığı farklı bir açıdan öğrenmişti Zal ve arkadaşları. Nasıl birkaç sene ya da on sene öncesinde akrabaları içeriye alındıysa, şimdi de bu gençler onları içeriye alandan sorunu öğreneceklerdi. Oysa öğrenciler halihazırda biliyordu işlenen konuyu. Yaşamlarının farklı aşamalarında belki de birden çok defa tanıklık etmişlerdi ve dolayısıyla deneyim sahibiydiler. Kağıtta yazanın pratikle örtüşmediğini öyle ya da böyle anlamışlardı.
Zal için ortada bir paradoks da söz konusuydu, “Hepimiz ateş ettik, çok bir tuhaf değişik geldi çünkü hayatımızın bir noktasında zaten, silahtan kaynaklanan şiddet vardı.” Sadece orada olmak, silahı görmek değil, üniformalı askerlerden emir almanın ardı sıra gerçekleşenler, yani bizatihi ateş etmek, gençlerin halihazırda içinde yaşadıkları durumun farklı bir yansımasıydı. Sanırım, Zal’ın bahsettiği tuhaf hissin kaynağı yaşadıklarının bir benzerinin daha “kontrollü” bir ortamda, duvarlar ve tellerle örgülü bir alanda gözetmen eşliğinde tekrar etmesiydi. Öyle ya da böyle deneyimlenmiş olan şiddet bu sefer kurumlar nezdinde “objektif” bir vasfa sokulmuş, eğitimin bir parçası olmaya indirgenmişti.
“İşin acı tarafı bunları yaşamış olmak. Şimdi aradan mesela 20 – 30 yıl geçmiş diyoruz, değil mi (içini çekiyor) şimdiki zaman, o zaman olduğum yaşta şu anki, çocuklar da aynı şeyi yaşıyorlar aşağı yukarı... çok değişen birşey olmadı, doğrusunu istersen, aradan geçen 30 yılda, şu anda mesela benim o doğduğum yerdeki çocuklar aynı şeyi yaşıyor, benim yaşadıklarımın bir benzerini yaşıyorlar, dolayısıyla aslında, hani, bu şey derler ya Amerikalılar, İkinci Dünya Savaşında, senin baban savaşta askerdi, bu hikaye gibi gelir kulağa, yani daha bir hikayeleşme dönemi yaşanmadı. Çünkü süregidiyor daha, yaşanıyor hala, aynen yaşanıyor. Dolayısıyla, bunu birine anlattığınızda, ya da ordaki birine işte, ‘hey be gözüm biz gençliğimizde neler neler gördük sen biliyor musun’ desen, sana der ki ‘ya git ordan ben neler neler yaşıyorum senin haberin var mı’.”
Lise öğrencisi olarak yaşadıklarının muhasebesinin, yani toplumsal düzeyde bir aktarımın gerçekleşemediğinden bahsediyordu. Deneyimlerin hikayeleşemediğinden dem vuruyordu. Hikayeleşemiyordu çünkü benzer şiddet deneyimleri tekrar ve tekrar yaşanmak zorunda bırakılıyor, hüküm süren durum bir türlü değişmiyordu. Tam tersine hükmünü daha da yayıyor, çeşitli kurumlar ve konseptler üzerinden farklı gruplara, mesela okul üzerinden genç kuşaklara ulaşıyordu. O tuhaf hisse dönecek olursak: Zal belki de kendisine, pedagojiden ödünç almayı uygun gördüğüm, “hedef grup” nüansıyla yaklaşılmasına da şaşırmıştı. Okulun dışında belirli türden bir hedef grup iken, okul bağlamında başka bir hedef grup oluvermişti. Birinde aile ve çevresiyle birlikte çıplak şiddete maruz kalanken, diğerinde kolonyal tedbirlerle eğitilmesi gereken oluvermişti. Kurumlar genç öznelliğini yaşama ihtimalini bu ikili hedef grup konseptiyle mengeneye almaya çalışıyordu adeta. Böylesi bir denklem içerisinde görülmeyen ya da umursanmayan bir sonuca da ilerlememek elde değil. Devlet gençlerle yetişkinler arasındaki deneyimsel farklılıkları ortadan kaldırdığı sürece, sadece gençlik değil yetişkinlik ihtimallerine de ket vuruyordu.
Yetişkini yetişkin yapan mefhumlardan birisi de gençliktir. Psikanalist Erik Erikson’un (1978, 240 – 241) kurduğu evreler sistemindeki denklemlerden birisini konumuzu açıklamak için elverişli görüyorum: üretkenlik (generativity) ya da durağanlık (stagnation). Erikson’a göre yaşını almış birey ne zaman gençliğe birşey anlatabilir ya da böylesi bir yolu açar, ne zaman kendi kuşağından daha genç bir kuşağa bilgi aktarımında bulunabilir ve yol gösterir, işte o zaman yetişkinliği tadar. Erikson üretkenlik olarak kavramsallaştırdığı bu olguya sanatı, bilimi ve ders vermeyi de ekler. Kısacası meseleyi sadece (biyolojik) ebeveynliğe sıkıştırmaz. Ona göre insanın gelişiminde yetişkinliği yaşamasında üretkenlik evresi başat bir rol oynar. Bu ihtimal dahilinde değilse, yani yetişkin genç kuşakları ya da gençler yetişkini herhangi bir sebeple reddediyorsa stagnasyon, diğer bir deyişle, durağanlık baş gösterir. Kuşaklar arası ilişki, ki bu ilişki çatışma ve çekişmelerle yoğrulma yazgısına sahiptir, duraklamaya başladığında yetişkinlik de deneyimlenemeyecek hale gelebilir. Erikson (1978, 240) bu iki kavramı ele aldığı ilk satırlarda, kitabının yetişkinlikle değil çocuklukla ilgili olduğunu okuyucuya hatırlatır ve “çocukların yetişkinlere olan ihtiyacını dramatize eden moda dayatma bizleri genellikle yaşını almış kuşakların gençlere olan ihtiyacına dair körleştirir” [yazarın çevirisi] notunu düşer.
Bu makaleyi ilgilendiren esas soru tam da burada yatmaktadır. Peki ya devlet şiddeti süreklilik arz ediyorsa, toplumsal zaman (Sorokin ve Merton 1937) şiddetin sürekliliğine sıkıştırılmışsa, anlatılar dahi böylesi döngüsel, bitmeyen bir şiddetten bahsetmeye başladıysa, yetişkin olmuş kuşak ile genç kuşağın şiddet deneyimleri paralellik gösteriyorsa, hangi kuşak ve kuşaklar arası aktarımdan söz edebiliriz? Hangi yetişkinlik ve hangi gençlikten tartışmayı başlatabiliriz? Ve hatta hangi çocukluktan... Sözü tekraren Zal’a verelim:
“Yani şöyle düşünün, mesela 1998 yılında yanı başımda bizim komşumuz vurulurken, ben işte ‘Heval ben çocukluğumda şu pikniğe gitmiştim, çok güzel vakit geçirmiştim’ diyemiyorum keşke diyebilseydim, ama yok yani, doğru pikniğe gittik ama, o da nasıl, vurulma tehlikesi ya da işte aman uzağa gitme aman köye gitme aman şuraya gitme. Alırlar döverler şu ederler bu ederler, dolayısıyla yani çocukluğumdan bu tarafa. Aslında hani anlatabileceğim, çocukluğumla ilgili anlatabileceğim çok böyle iç açıcı hikaye yok, olmasını isterdim. Yok. Ama ona rağmen, bir başka topluma bir başka millete ben öfke dolu değilim. Nefret etmiyorum. Ama şu an nefret ediyorlar.”
Hiç şüphesiz dünya üzerinde milyonlarca insanın çeşitli travmatik çocukluk ve gençlik deneyimleri olmuştur ve oluyordur. Bu tip deneyimlerle yüzleşmek tartışmanın önemli bir kısmını oluşturur. Profesyonel destek ya da geride bırakma ve yüzleşerek başka bir nüveye ulaşma mefhumu toplumsal mutabakatla ilintilidir. Sadece kişisel karar veya aile desteği ile cevap bulmak asla yeterli olamaz. Peki, ya bu tip zorlayıcı deneyimler kuşaklar boyu devam ederse? Kuşaklar arası iletişim artık zarar görmeye başladığında, bırakın çatışmalı ortamın sona ermesi gibi apaçık siyasi konuları, basit bir mutabakat için gereken zeminden bahsetmemiz mümkün olabilir mi? Gençlikleri bir döngünün içine hapsetmek, yetişkinlik hallerini de o döngünün içinden çıkarmamak anlamına gelir. Kuşakların birbirine bağımlılığı zedelendiğinde, ya da Erikson’un deyişiyle yetişkinliğin yetişkinlik olması nezdindeki gençliğe bağımlılığı zarar gördüğünde, elimizde kısır bir halden başka ne kalabilir. Bu bir zorunda bırakılma halidir hiç şüphesiz. En son verdiğim paragraftan devam edecek olursak:
“Bana bunu yaptı diyor ben de bunu yapacağım diyor yani, politik olarak bakmıyor, kısasa kısas bakıyor şimdi, bunu yaptıysa ben de bunu yaparım diyor, bu kadar yani yok uluslararası hukukmuş, yok meşruiyetmiş, yok bilmem neymiş, meşru zeminmiş, yok böyle bir tartışma yani, bu açıdan fark var, dolayısıyla çok büyük fark var hem de, yani yarın öbür gün sanıyorum ki, uzlaşabilecek kimseyi bulamayacaklar.. Gelip benimle konuşacaklar, ben derken yani, o jenerasyonun parçasıyım o kısmı kastediyorum ama benim de gücüm onlara yetmeyecek...”
Şiddet her ne kadar değişmezlik gösterse de, kuşaklar arasında bir farklılıktan söz edilebileceğini vurguluyor Zal. Fakat bu farklılık bir süreklilik, yani şiddetin devamlılığı içerisinde vuku bulmaktadır. Böylesi bir ortamda, kuşaklar birbiriyle etkileşimde zorluklar yaşamaya başlamış ve sadece gençlik halleri değil yetişkinlik halleri de erozyona uğramıştır. Zorunlu bırakılan bu hallerden çıkış bulmak öznenin durağanlığa saplanmasıyla birebir ilgilidir. Velakin süreklilik arz eden baskı, durağanlıktan çıkışın da önünü kesmektedir.
Zıtlıklar aracılığıyla anlatmak
Zal, izleyici pozisyonunda bulunmaktan öte, aslında savaşın tam da ortasında büyüdüğünü dillediriyordu. Özne olduğunu belirtiyor ve bunun hem siyasi hem de toplumsal bir öznellik olduğunu vurguluyordu. Bu özne olma durumunda şiddetin oynadığı rolü küçümsemeden, şiddetin onu ve kuşağını ne denli zorlaya zorlaya bir tarafa sıkıştırdığından bahsederek, her gençliğin içinde barındırdığı taşlı ve engebeli yolun kendi kuşağı için nasıl da bambaşka bir hale sokulduğunu bildiriyordu. Görüşmemiz sırasında bunu anlatmanın çok farklı yollarını da denedi:
“Biz de o yıllarda tabii başka bakıyorduk, daha doğrusu bize bir film sahnesi gibi geliyordu, mesela biz çoğu zaman böyle bir büyükçe bir bardağımız vardı, içine çayı koyardık, işte dama çıkardık toprak dama, orda, hani böyle savaş sahneleri olur ya, giderdik damda işte karşıda gelişen çatışmanın böyle, izlerdik çayımızı içerdik, sanki orada bir sahne var, biz de izliyoruz. Öyledi yani, çok bariz aklımda kalan, işte o şeylerden bir tanesi de işte top atışları her bir dakka, dakika da bir top atışı işte, fark etmiyor, orayı burayı bombalıyor.”
Bu öyle bir savaştı ki, bir türlü bitmiyor, bir sonuca erimlenemiyordu. Zal, bir insanın, çocuğun ya da gencin kendisini ne kadar dışarıda tutabileceğini tartışıyordu. Damda oturup çay içip izlediği şiddet tam da yanı başında vukuu buluyordu. Kendisinin de altını çizdiği gibi “sanki orda bir sahne” vardı, oysa o sahnenin onları da içine aldığını gayet iyi biliyordu. O sahneyi birebir, her geçirdiği gün yaşıyordu. Ancak oturdukları, vakit geçirdikleri dam sadece böylesi bir sahne, böylesi bir gerçeklikle açıklanamazdı. O damın nerede, nasıl bir yerde, nasıl bir coğrafyada olduğu, onlara nasıl bir his verdiğini de eklemesi gerekmekteydi:
“Müthiş büyük muazzam doğanın olmasından söz etmeden herhalde en büyük haksızlığı yapmış oluruz çünkü muazzam bir doğa var, yani insanın en kötü enerjisini alıyor, (iç çekiyor)... Benim doğduğum ev de, yani üst katlı bir apartmanın çatısında doğmuşum gibi hissederim o kadar yüksek bir yerdi, bizim mesela benim doğduğum yer aşağıya doğru baktığında 19-20 tane dağ, dolayısıyla muazzam bir güzellik vardı, o manada, ama eksik yaşanıyor tabii ki, dolayısıyla mesela normal koşullarda gidersen kamp yaparsın, işte börtüsüyle böceğiyle ne bileyim. Ama işte, o bildiğimiz şeyle ilgili, durumlardan dolayı o da eksik yaşanıyor.”
İnsanın aklını alıp götüren, kendine meftun eden bir doğadan, bir güzellikten bahsettiği besbelli. Öyle ki hatıraları o doğa ile yoğrulmuş ve orada kalakalmış. O doğa insanın “en kötü enerjisini” alsa da, o kötü enerji tekrar ve tekrar önlerine bırakılıyor, kaçış şansı vermiyordu. Zıtlıklar hükmediyordu doğaya ve hayatlara. Çocukken ve gençken o harika doğanın dibinde olup tadını çıkaramamak. O izne sahip olamamak, o engeli aşamamak. Doğa ile şiddeti bir parçanın iki zıt tarafı olarak anlatması gerekiyordu, çünkü yaşadığı gerçeklik tam da bu zıtlıkta şekilleniyordu:
“Çok yüksek bir bahçesi var, ve yüz katlı bir apartman düşün, gökdelenin tepesinde oturuyormuşsun gibi, bütün dağlar. İnsan orada kral sanıyor kendini, bir de kralsın hatta. Bir kral o kadar yüksekten bakmamıştır bence. Valla yani bakmış olsa bile, taa İskender Makedonya’dan, o kadar yolu kat edip gelmiştir muhtemelen, anca öyle bakmıştır.”
İlk bakışta doğa romantizasyonu ile devlet şiddeti rekonstrüksiyonunun arasına sıkışmış olan o anlatıda kendini bulan anlık durum peki neydi? Nostalji desen nostalji değildi, zira ateş eden tarafın “ah çekilen” ve “keşke” ile süslenen geçmiş anlatılarında yeri olamazdı. Şiddetin çıplaklığını gösteren bir anlatım desek, bu çıplaklığı yansıtan çoğu anlatıda olan bir pornografik dolaysızlık da yoktu. Karşımda oturmuş hayat hikayesini söyleşimiz için baştan yapılandıran bu insan esasen bana savaş, şiddet, şehir ve göç arasında kendini var etmeye çalışan çocukluk ve gençliğin ne denli değişmez bir durum olduğunu anlatıyordu. Ve bunu da akıllarda birbirine zıt kodlanan iki olgu aracılığıyla yapıyordu: pastoral bir doğa resmi ve obüs atışı. Bu girişiyle Zal, doğa ve şiddet arasından sıyırdığı o imajla, sadece kendi gençliği değil, Kürt gençliği babında da kaçamak bir bakış sağlamıştı. Odağı yavaş yavaş gençliğine ayarlıyor ve belki de bunun aracılığıyla tüm bir gençlik ve kuşak kavramını ele alıyordu. “Orta yaşlarında meslek sahibi bir erkeğin şiddet ortamındaki gençlik deneyimi” gibi yüzeysel bir izahat ile kesip atılacak bir fenomenden bahsetmek ne yazık ki pek de mümkün görünmüyor. Böylesi rijid bir kategorizasyon çerçeveyi tümden yanlış algılamaya yol açar. Zal zaten halihazırda yansıttığı hikayeleşememe haliyle de kendi gençliğinin ötesinde bir mevzunun bahis olduğunu aşikar kılıyor. Dahası, bu mevzu sadece kişi olarak Zal’a indirgenemeyecek bir yaygınlığa sahip demektir. Buradaki mesele zedelenen kuşaklar, aranan gençlik ve yetişkinlik halleridir.
Zal’a göre, yıllarca iç göç kategorisine sokulmaya ve üstü örtülmeye çalışılan 1990’ların zorunlu göç ve yerinden etme pratiklerinin neticeleri sadece Kürt kentlerinde değil ülkenin tümünde kendini gösteriyordu. Köylerin yok edilmesi, yerinden etme ve zorunlu kentleşememe kişiyi arafta bırakıyordu. Bunları anlatırken sadece 1990’lara değil, görüşmeyi yaptığımız o ana da referanslar veriyordu. Bu referanslarla mevzunun kendisiyle ya da sadece kendi kuşağıyla, onun gençliği ve yetişkinliğiyle ilgili olmadığının, kapsamının daha geniş olduğunun da altını çiziyordu.
Zal ilerleyen satırlarda, durumu başka bir örneklemle, Kürdistan’ın dağlarındaki iş bölümü ve berivanlık kurumu üzerinden de anlatıyor. Fabrikanın girmediği, toplumun doğa ile işbirliği içerisinde yoğrulmuş bir iş bölümünü tercih ettiğini belirttikten sonra:
“Şimdi mesela. Ortada bir savaş oldu mu, daha doğrusu adı konmamış abuk sabuk bir savaş oldu mu herşey bitiyor, birbirine karışıyor, olaylar, yani şimdi mesela o olay [berivanlık] bile çok az, çünkü yani sen erkek gidip dağdan otu getiremiyor. Getiremiyorsa hayvan olmayacak, dolayısıyla o berivanlık olayı ortadan kalkacak, şimdi mesela öyle sorunlar var. O da bitiyor birebir, dar bir noktaya hapsolma durumu var.”
Tam da yukarıda bahsettiğimiz zorunda bırakılma halini dillendiriyor. Pozitif bir repertuar ile başladığı doğa anlatımını şiddetin sürekliliğinin getirdiği “hapsolma durumu” aracılığıyla tamamlıyor. Zal zorunlu bırakılanların sadece geçmişin ya da şimdinin gençleri olmadığının, sorunun tüm toplumsal alana yayılmışlığının altını tekrar çiziyor ve hemen sonrasında da bu hapsedilişin ardındaki dinamiği şu cümlelerle özetliyor:
“...’ya işte devlet de zamanında hatalar yaptı’ söylemi var ya. O var ya, insan kandırıyorlar, yani seni aptal yerine koymaktır o, yani işte ‘devlet de bir zamanlar hata yaptı’. ‘Bunları kabul ediyoruz, ama şimdi böyle böyle böyle’. Ya ne demek arkadaş devlet bir zamanlar hatalar yaptı, devlet hata yapıyor, sistematik bir şekilde hata yapmıyor ama, devlet yapmak istediğini yapıyor. Bazen duraksıyor, bazen yavaşlıyor, bazen şekil değiştiriyor, ama netice itibariyle yapıyor.”
Sürekliliğin ve getirdiği yıkımın, kendi tabiriyle hapsolmanın da adını koyuyor, sebebine işaret ediyor bu satırlarda. Zal’ın bu anlatısı yukarıda kısaca giriş yaptığımız kuşaklar arası farklılığın esasen “şekil değiştiren”, arada “duraksayan”, “bazen yavaşlayan” belirli bir baskı rejiminin neticesi olduğu olgusunun altını çizebilme imkanı sunuyor. Nitekim, değişiklik gösteren bu rejimin sadece bir fasadı ama kendisi değildi. Hapsolmayı dağıtan, durağanlığın sona ermesine yol veren bir değişimin söz konusu olmadığından bahsetmemize imkan sunuyor Zal’ın anlatımı.
Bu süreklilikten bir nebze çıkabilme olasılığına, “çok sakin bir yer, o kadar hengameden çıkıyorsun...” kelimeleriyle nitelediği Kıbrıs’taki senelerinde kavuşmuştu Zal. Her ne kadar “kimse sana Kürtçe konuşma demiyor” diye nitelediği Kıbrıs’ta bir uzaklaşma hissi yaşamış olsa da eklemeden edemedi: “Bizim fakültenin bütün hocaları Türkiye’den geliyordu.” Öğretim kadrosuyla yaşadığı sorunlar kendisini Türkiye’de Kürtlere karşı baskı meselesinin içine çekmişti. Konu bu sefer süregelen askeri şiddet değildi, tedrisatı Türkiye’de almış hukukçuların kendisini sıkıştırma girişimleriydi. Ona neyin, nasıl olduğunu hatırlatma istekleriydi. Sınıfıyla birlikte askerlerden “eğitim” aldığı gün ile benzerlikleri yadsınamayacak gençlik ve yetişkinlik halleriydi yaşadıkları. Zal yaptığımız görüşme aracılığıyla yetişkinin gençlik kurgusunun vuku bulmasına izin verip, hayatını anlatım halinde tekrar inşa ediyordu. Bu rekonstrüksiyon kendisine ve bana, kendisinin özne hallerini karşılaştırma imkanı sunuyordu. Karşılaştırmaya tabi olan ilk deneyimde, yani lise yıllarında, olayı “okulu asmak” olarak kodlayan Zal, bu sefer Kıbrıs’ta semineri geçirdiği amfide karşı koymuştu. Kendi hayat hikayesinden örnekler sunarak, devlet anlatısını empoze eden hukuk doçent ve profesörlerine ayak diremişti. Kararları gençlikte yaşadıklarını tekrar irdelemesiyle değişmiş, biyografik bir dönüşüm yaşamıştı. Halihazırda sadece bir sahne olmadığını, olayın tam da ortasında bir aktör olduğunu artık kamusal alanda savunuyordu. Bu, üniversite deneyiminin önemli katkılarından birisiydi.
Görüşmenin ilerleyen dakikalarında adanın ve denizinin güzelliğinden bahsederken bunlarla beraber tutarsızlıklara ve zıtlıklara da geri dönüyordu. Öğrencilik yılları konusu “Bir de onların da bir sorunu var tabii, Kıbrıs sorunu. Bizimkine benzer...” gibi kısa bir tematik giriş ile sönümlenirken, parçası olmadan, “onların sorunu” olarak bıraktığı siyasi mevzuya dışarıdan bir bakış atıyordu. Bu sefer Kürdistan’daki gibi bir şiddet durumu söz konusu değildi ama çözümsüzlüğün sürekliliği durumunun başka yerlerde nasıl tezahür ettiğini üçüncül bir pozisyondan izlemişti. Bu pozisyonu deneyimleyebilmenin kendisine farklı perspektifler açtığından bahsediyordu. Meselenin, Türkiye Cumhuriyeti devleti sorunu olduğuna dair bir çerçeve çiziyordu. Görüşmeyi yaptığımız günlerde artarak süren devlet şiddetinin hayatına tekrar girmesini de bu bakış açısı yardımıyla değerlendiriyordu. Aynı anlatımını kurgulama biçimini şekillendirdiği gibi sürekliliğe çektiği dikkat de bu yılların bir eseriydi. Sadece gençliğinde yaşadıkları değil, yaptığı seçimlerdi kendisine bu bakış açısını sağlayan.
Sonuç yerine
Hiç şüphesiz tek bir soruyla başlayarak sonsuz bir alanın görüşmecinin inisiyatifine açılması demek, bağlantıları kendi sosyalizasyon, politizasyon, aile, grup ve kişisel deneyimleri ışığında kurmasına imkan vermek anlamına geliyor. Anlatıcı anlamlandırıcı, niteleyici pozisyonunu ediniyor ya da tekrardan keşfediyordu. Böyle bir görüşme yaklaşımı beklenmedik anlatıların gücünü yadsımamak gerektiğini, tam tersine bunların toplumsal gerçekliğin en önemli yapı taşlarından olduğunu en baştan kabul etse de, buradaki kazanımı yalnızca tekniğe indirgemek de anlatıcının öznelliğine haksızlık olur. Yaklaşım öznenin gerçekliğine sadece tamamlayıcı bir boyut katmaktadır.
Bu bağlamda, Zal’ınki cevap sunmanın ötesinde sorular sorduran bir hikaye. Diğer biyografiler gibi onunki de, Kürt toplumsal zamanının çizgisel/lineer olmayan, kronolojik mefhumun dışında, devlet şiddetini bir döngü halinde yaşamanın getirdiği deneyimle kendine özgü bir zamansal açıklamaya kavuştuğunu gösteriyor. Bu hayat hikayesinde aktarıldığı üzere bundan yirmi sene, otuz sene önce yaşananlar tekrar ediyorsa lineer, sürekli gelişen ve değişen bir zamandan bahsetmemiz, toplumsal zamanı böylesi bir çizgisellik üzerinden kurgulamamız yaşanılan gerçekliği anlamaktan uzak olur. Bu olgunun barındırdığı bir diğer önemli ve gençlikle ilgili detaylardan birisi de, konu Kürt gençliği ve yetişkinliği olunca bunların bilindik dinamikler çerçevesinde yaşanamadığıdır. Peki bu tip koşullar altında, yetişkinler gençlerle ve gençler yetişkinlerle hangi kuşaklar arası çatışmalı bağları kurabilir? Şiddetin sürekliliği altında hangi gençlik ve hangi yetişkinlikten bahsetmeliyiz?
Zal’ın anlatımından yola çıkarak, süreklilik arz eden bir şiddet durumu altında yetişkinlerin gençlere aktarabileceği farklı deneyimlerden bahsedemeyiz çünkü şu andaki jenerasyon bir öncekinin yaşadıklarının tıpkısının aynısını yaşıyor. Böylesi koşullar altında da deneyimler hikayeleşemiyor, kuşaklar arası iletişim zarar görüyor ve adeta gençlikle yetişkinlik birbirinin içine geçmiş hale geliyor. Bugünkü zaman ile yirmi, ve hatta otuz sene öncesi, yani çocukluk ve gençliği ile Zal’ın şimdisi birbiriyle bir tip döngüsel devamlılık içerisinde bağlıydı. Bu minvalde, deneyimler birbirlerini çağrıştırıyorlardı. 1990’ların tekrarını yaşamasa dahi, Zal’ın şimdisi kendi gençliğini hatırlatıyordu. Aklını bir yandan yeniden başlatılmış savaş, şiddet ve yerinden edilme döngüsünün kurcaladığı, diğer bir yandan da genç bir baba olarak çocuğuna nasıl bir gelecek hazırlayabileceği sorusuyla hemhal olduğu, hikayesinin birçok anında kendini gösteriyordu. Geçmiş ile günümüzü toplumsal anlamda ikiye ayıramayacağımızı hatırlatmakla kalmıyor, gelecek hayalleri, öngörü ve planlarımızın da bu iki olgunun içinde değerlendirilmesi gerektiğinin altını çiziyordu. Ancak bu demek değildir ki, kuşaklar deneyimledikleri sebebiyle birbirinin içine geçmiş, birbiriyle eriyik hale gelsin. Zal’ın gözünden karşı karşıya getirilebilecek gençlik ve yetişkinlik olgularından öte zedelenen kuşak sorusuyla hemhaliz. Bitirirken Mannheim’a dönecek olursak, her ne kadar kuşaklar olaylara olan tepkilerinde farklılık gösterse de, süregelen şiddet kuşakların birbiriyle olan etkileşiminde yadsınamayacak zorluklar yaratmıştır. Süreklilik sadece şiddet ve baskıda değil, deneyimlerde ve hikayeleşememelerinde de buluşmaktadır.
Kaynakça
Apitzch, Ursula, ve Lena Inowlocki. 2003. ‘Biographical Analysis: A “German” School?’ In The Turn to Biographical Methods in Social Science: Comparative Issues and Examples, edited by Prue Chamberlayne, Joanna Bornat, and Tom Wengraf, 53–70. New York: Taylor and Francis.
Bar-On, Dan. 1999. The Indescribable and the Undiscussable: Reconstructing Human Discourse after Trauma. Budapest: Central European Univ. Press.
Erikson, Erik H.. 1978. Childhood and Society. Frogmore, St. Albans: Triad Paladin.
Glaser, Barney G., ve Anselm L. Strauss. 2009/1967. The Discovery of Grounded Theory: Strategies for Qualitative Research. 4. paperback printing. New Brunswick: Aldine.
Mannheim, Karl. 1964/1928. Das Problem der Generationen. In Wissenssoziologie. Vol. 28. Soziologische Texte. Neuwied: Luchterhand: 509 – 565.
Pohn-Lauggas, Maria. 2019. ‘Memory in the Shadow of a Family History of Resistance: A Case Study of the Significance of Collective Memories for Intergenerational Memory in Austrian Families’. Memory Studies, May, 175069801984969.
Rosenthal, Gabriele, ed. 1997. Der Holocaust Im Leben von Drei Generationen: Familien von Überlebenden Der Shoah Und von Nazi-Tätern. 2. korr. Aufl. Reihe ‘Edition Psychosozial’. Giessen: Psychosozial-Verlag.
Schütze, Fritz. 1983. ‘Biographieforschung und narratives Interview’. neue praxis. Zeitschrift für Sozialarbeit, Sozialpädagogik und Sozialpolitik, no. 3: 283–93.
———. 2008a. ‘Biography Analysis on the Empirical Base of Autobiographical Narratives: How to Analyse Autobiographical Narrative Interviews - Part I’. European Studies On Inequality And Social Cohesion 1 (2): 153–242.
———. 2008b. ‘Biography Analysis on the Empirical Base of Autobiographical Narratives: How to Analyse Autobiographical Narrative Interviews - Part II’. European Studies On Inequality And Social Cohesion 3 (4): 5–77.
Sorokin, Pitirim A., ve Robert K. Merton. 1937. ‘Social Time: A Methodological and Functional Analysis’. The American Journal of Sociology XLII (5): 615–29.
Thomas, William I., ve Florian Znaniecki. 1996/1918. The Polish Peasant in Europe and America. Monograph of an Immigrant Group. Boston: Gorham Press.
Wallerstein, Immanuel. 1988. ‘The Inventions of TimeSpace Realities: Towards an Understanding of Our Historical Systems’. Geography 73 (4): 289–97.
———. 1998. ‘The Time of Space and the Space of Time: The Future of Social Science’. Political Geography 17 (1): 71–82.
[1] Görüşmecilerin anlatımları transkripte edilirken yazım kurallarından ziyade fonetik aktarım tekniklerine dikkat edilmiş ve virgül konuşma sırasındaki kısa nefes alma/verme boşluğu, nokta da kısa araların tanımlanması için kullanılmıştır. İşbu araştırmaya katılan görüşmecilerin isimleri anonimize edilmiş, her bir kişi için rumuzlar kullanılmış, kimlikleri açığa çıkartma olasılığı taşıyan bilgiler ve pasajlar gizlenmiş, gerekli bulunduğu halde transkripsiyon içerisinden çıkarılmıştır. Görüşmecinin kişisel güvenliği en temel öncelik olarak korunmuştur.
[2] Yetkin, Eren Yıldırım. Social and Individiual Awareness Contexts of the Armenian Genocide in Eastern Anatolia as an Aspect of Collective Memory. Basılmamış Doktora Tezi. Toplum Bilimleri Fakültesi, Sosyoloji Enstitüsü, Johann-Wolfgang Goethe Üniversitesi, Frankfurt, Almanya. Tez teslim tarihi Mart 2020.
[3] Okuyucunun metni takibini kolaylaştırmak adına yazı içerisindeki belli başlı kavramların İngilizce kullanımları parantez içerisinde verilmiştir. Tekrar kullanılmaları durumlarında bu kısa parantez eklemesinden kaçınılmıştır.
[4] Gençlik çalışan bir toplum bilimciden ziyade, gençlerle çalışan bir araştırmacı ve eğitimci olarak tarihi-siyasi eğitimin temel düsturunu “siyasi eğitim irite etmelidir”i bu anlamda gençlik olgusuna taşımayı yerinde buluyorum.
[5] Biyografileri odağına alan yaklaşımlarla, toplumsal şiddet ile kuşaklar arası aktarımları inceleyen çalışmalara örnek olarak bakınız: Bar-On 1999; Pohn-Louggas 2019; Rosenthal 1997.
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →