Çatışma Sonrası Süreçte Araştırma Yapmaya Dair Bazı Notlar
Yeter Tan

unnamed_1.[2] Göç İzleme Derneği olarak, 2015-2016 yılları arasında Diyarbakır, Şırnak, Mardin ve Hakkari illerinde yaşanan çatışmalar sonucunda meydana gelen zararların tazmin sürecini araştırmak için 2019 yılında bir saha araştırma yürüttük. Araştırmanın amacı bölgede çatışma-çatışma sonrası süreçte meydana gelen zararların tazmini için uygulanan 5233 sayılı yasanın hak sahiplerinin hak kayıplarını giderme noktasında nasıl uygulandığını incelemekti. Bu araştırma kapsamında Diyarbakır’ın Sur ilçesi, Şırnak- merkez, Cizre, İdil, Silopi, Mardin’in Nusaybin ilçesi ve Hakkâri’nin Yüksekova il­çesi olmak üzere 7 kentte 496 anket yaktık. Bölgenin yaşadığı çok boyutlu sorunlardan kaynaklı tek bir araştırma metodunun yetersiz kalacağından hareketle yarı-yapılandırılmış mülakatlar, görüşme notları, saha araştırmacılarının gözlem notları ve genel izlenime dayalı hazırlanan formların doldurulması gibi yöntemler ile yaşanan sorunların daha iyi ortaya konulması için zengin bir veri havuzu oluşturduk. Ben bu araştırmaya hem saha danışman hem de saha araştırmacısı olarak katıldım. Daha önce gerçekleştirdiğimiz saha araştırmalarını ve deneyimlerimizi göz önünde bulundurarak bölgede yaşanan durumu anlayabilmek ve araştırabilmek için toplumun ürettiği ve kullandığı özgün araştırma metodlarına da başvurmayı elzem gördük. Ancak sahada karşılaştığımız gerçekliğin çok boyutlulu­ğu, özgün durumları ve karmaşıklığı, yaşananların ifade edilmesinde her tür araştırma metodunun yetersiz kaldığını gösteriyordu. Bundan hareketle araştırmamız ve sonucunda yayınlanan raporun bölgede yaşanan gerçekliğin çok sınırlı bir ifade­si olduğunu belirtmek gerekir.

Bu yazıyı yazmaktaki amacım genç bir kadın araştırmacı olarak çatışma sonrası dönemde araştırma yapmaya dair gözlemlerimin bir kısmını paylaşmak ve bu yolla çatışma sonrası süreçlerde araştırma yapma üzerine beraberce düşünmek, ve nihayetinde biraz da kendimizi sorgulamak. Buna geçmeden önce araştırma sonucu elde edilen bulgular konusunda bir not düşmek istiyorum. Bu bulguların bir kısmı Göç İzleme Derneği tarafından rapor olarak yayınlandı,[1] bir kısmını ise daha sonra başka bir yazıda ele alacağım. Bu yazıyı çatışma sonrası süreçte araştırma yapmaya dair gözlemlerimi, deneyimlerimi ve izlenimlerimi paylaşmakla sınırlı tutmayı tercih ediyorum. Dahil olduğum bu saha araştırması sırasında gözlemlediklerimin ve bunların bende uyandırdığı etkinin üzerine düşünebilmek açısından bu paylaşım benim için oldukça önemli. Ama aynı zamanda, bunun bir araştırmacı olarak benim “kişisel” bir meselem olmadığını düşünüyorum ve maruz kaldığımız şiddet üzerine araştırma yapmanın yöntemlerine dair beraberce düşünmemiz gerektiğine inanıyorum. Bu yazı bu doğrultuda bir adım olarak görülebilir.

“Saha”

İstanbul’daki hazırlıklarımızı tamamladıktan sonra saha ekibimizle Diyarbakır’da buluşmak üzere sözleştik. O gün geldiğinde İstanbul’dan, Cizre’den, Şırnak’tan, Gever’den, Van’dan, Mardin’den ve Tatvan’dan gelen, çoğunluğu kadınlardan oluşan saha ekibimiz ve yerel destekleyicilerle beraber Diyarbakır’da buluştuk. Saha ekibimizle en son altı ay önce bir araya gelmiştik ve daha önce yayınladığımız raporun üzerine değerlendirme yapmak için yine Diyarbakır’da buluşmuştuk. Şimdi yeni bir “yolculuk” için yine bir aradaydık. Ama bu defa farklıydı. Sadece çatışmanın olduğu şehirlere değil mahallelere, sokaklara, çarşılara, evlere, bahçelere gidecektik. Yıkılan, yanan, zarar gören evlere, bahçelere, balkonlara, salonlara, mutfaklara da girecektik. Kadınlarla, gençlerle, “annelerle” konuşacaktık.

Saha ekibimizin üyelerinin birçoğu birbirini tanıyordu, ya daha önceden tanışıyorduk, arkadaştık ya da farklı çalışmalarda karşılaşmıştık, ortaklaşmıştık. Ekibin tamamı daha önce Kürdistan’da birçok alan araştırmasına katılmış, bölgede farklı çalışmalar yürütmüş, yerel sivil toplum örgütlerinde çalışan, Kürdistan’ı iyi bilen, bölgede yaşayan, yerel dinamiklere hakim, çatışma sonrası süreçte bölgede çalışan ve tabii ki Kürtçe bilen ve tabii ki kadınlardan oluşuyordu. Bir yandan birbirimizi tanımak, Kürdistan’a aşina olmak, Kürtçe konuşmak aramızdaki güveni ve dayanışmayı arttırıyordu, diğer yandan çalışmanın olası zorluklarına göğüs germemizi kolaylaştırıyordu. Ne de olsa kolay bir çalışma olmayacaktı. Dinleyeceklerimiz, göreceklerimiz, duyacaklarımız ve yaşayacaklarımızın bizi zorlayacağını biliyorduk.

Göç İzleme Derneği’nde bu çalışmayı üstlenen ekip olarak bölgeye gitmeden önce kendimize birkaç soru sorduk. Görüşmecilerimize sorular hazırlamadan ve sormadan önce kendimize bazı sorular sormamız ve içsel bir yolculuk yapmamız gerekiyordu. Hem parçası olduğumuz kurumun hem de her birimizin kişisel hikâyesinin bölge ve yaşananlar ile ortaklıkları, benzerlikleri, aynılıkları kendimize bazı sorular sormaya itiyordu. Diğer yandan “araştırmacı” olmak da kendimize bazı sorular sormayı gerektirmeliydi. Çalışmayı yürütme amacımıza, niyetimize ve metodumuza yönelik kendimizle bir iç muhasebe yapmalıydık. Bölgeye gitmeden birkaç ay önce nerdeyse her gün birbirimize sorular soruyorduk. Bu soruların bazıları içsel yüzleşme açısından da cesaret gerektiriyordu:

İnsanlara soru sormaya, yaraları tekrar açmaya, hatırlatmaya hakkımız var mıydı? Hatırlatıp hiçbir şey yapmamaya?

Çatışma sonrası süreçte insanlar yıkımın enkazları ile baş etmeye çalışırken, hayatta kalmaya çalışırken, yaşamaya devam etmeye çalışırken neredeydik ve ne yapıyorduk? Nelere ve kimlere ihtiyaç vardı ya da yoktu? Kimler yoktu?

KİME soru soruyorduk, kimi araştırıyorduk? Soruları kendimize mi soruyorduk yoksa karşımızdakine mi? Kendimize sormadan karşımızdakine sorabilir miydik?

Soru sormaya acaba korkuyor muyduk? Dinlemek istiyor muyduk? Dinleyebilecek miydik? Bu temas bizde nasıl etkiler bırakacaktı, nasıl tesir edecekti? Bizde yeni yaralar mı açacaktı, kapandığını sandığımız yaraları tekrar kanatacak mıydı?

ACABA anlayabilecek miydik birbirimizi? Paylaşabilecek kadar yakın olabilecek miydik? İçten ve derinden duyduğumuz yakınlığı, benzerliği, yası kelimelere dökerek ya da dökmeden anlayabilecek miydik?

Yoksa dışardan gelen “biri” mi olacaktık? Önceden hazırlanmış sorulara cevap verecek-ya da vermeyecek- kadar kısa mı sürecekti karşılaşmamız? Anlatacak ve dinleyecek çok şey olduğunu bile bile anlatmadan ve dinlemeden geçip gidecek miydik birbirimizi?

Anlatılanları dinleyecek miydik? Yaşananlar, kayıplar, yaslar paylaşıldığında konuyu değiştirmeden, araştırma sorularına yönlendirmeden, ‘amacımızdan sapmadan’ anlatılmasına izin verebilecek miydik? Dinleyebilecek ve hatırlayacak kadar güçlü müydük?

Şu an ne yapıyorduk? Amacımız neydi? “Araştırma” yapmaya hakkımız var mıydı? Araştırmamız ne işe yarayacaktı, kime katkı sağlayacaktı, kimin hayatına değecekti, kimin hayatına katkı sunacaktı?

Bu soruları okuyan başka biri bu tip sorgulamaları gereksiz bulabilir. Nihayetinde “sadece bir araştırma” yapacaktık, önceden “hazırlanmış” bazı soruları soracaktık, anket yapacaktık ve “birkaç” “derinlemesine” görüşme yapacaktık. Sonuçta bu sadece bir araştırmaydı! Araştırma yaptığımız, soru sorduğumuz, bilgisini alıp kullandığımız insanların bizden sonra ne düşündüklerini, ne hissettiklerini bilmek zorunda değildik. Yaralar açıp açmadığımızı, hangi yaraları açtığımızı düşünmeden, anlamadan, “görmeden” ve “fark etmeden” devam edebilirdik. Bir “araştırmacı” olmak veya “sadece araştırmak” daha kolay değil miydi? SONUÇTA kendi alanlarımıza geri dönecektik ve “biraz önce karşılaştığımız insanları” bir daha görmek zorunda değildik. Bir daha görmek, dinlemek, anlamak istiyor muyduk acaba? SONUÇTA hafızalarımıza, görüşme notlarımıza, ses kayıtlarımıza ihtiyaç duyduğumuz kadarını doldurup gidebilirdik. Topraklarımızdaki pek çok araştırma zaten bu şekilde yapılmıştı.

Araştırma yaparken kimse kendine soru sormak veya cevaplamak zorunda olmayabilir, herkesin içsel yolculuğu farklıdır veya böyle bir yola ihtiyaç duymayabilir. Fakat biz saha ekibimizi kurarken bu soruları sormak isteyen ve bu sorulara bazı cevapları olan arkadaşlarla yola başlamayı tercih etmiştik. Sorular ortak olsa da herkesin cevapları özgün ve farklıydı, ve kendinde saklıydı. Saha ekibimizle beraber Diyarbakır’daki toplantımızın sonunda araştırmamızın amacını, kendimize has araştırma yöntemlerimizi ve kendimize sorduğumuz soruları konuştuk, birbirimize hatırlattık. Benim için bazı soruların cevapları çok netti, bazılarının oldukça karmaşık, bazılarının cevaplarını vermekten kaçındım veya cevaplamaya cesaret edemedim.

Araştırmamıza başlamadan önce yaklaşık iki gün boyunca önceden hazırlanan sorular ve araştırma metodolojisi üzerine tartıştık, yeni sorular ekledik, bazı soruları çıkarttık, soruları Kürtçe nasıl sorabiliriz, yerelin dinamiklerini araştırmaya nasıl dahil edebiliriz diye uzun uzun tartıştık. Bazen hem fikirdik, bazen tartıştık, bazen de hiç uzlaşamadık. Bir sonraki aşama ise kimlerin hangi bölgeye ve kentlere gideceği üzerine oldu. Bölgenin veya kentin sosyo-kültürel yapısını, kendine has özelliklerini, konuşma dilini ve aksanını göz önünde bulundurarak her kent ve bölge için saha ekiplerimizi oluşturduk. Ayrıca araştırmanın yöntemi esnekti ve gerekli durumlarda kurumsal amacın sınırları içinde kalmayarak inisiyatif almaya ve araştırmayı genişletmeye de olanak tanıyordu. En önemlisi de bölge halkı ile dayanışmak araştırmanın hedeflerinden biri olarak belirlenmişti. Bu doğrultuda, Kürdistan’ın farklı bölgelerinde, şehirlerinde ve merkezlerinde bazılarını burada paylaşamayacağım, bazılarını ise buraya sığdıramayacağım bir çalışma yürüttük.

En başından itibaren kararlaştırdığımız üzere, araştırma sırasında karşılaştığımız sorunları birbirimizle paylaşacak ve sürekli iletişim halinde olacaktık. Ayrıca çalışmasını erken bitiren saha ekibi diğer kentlerdeki arkadaşların yanına gidecek ve onlara destek sağlayacaktı. Görüşmecilerimizin, arkadaşlarımızın ve topladığımız bilgilerin güvenliğini sağlamak için araştırmayı en kısa sürede tamamlamak ve risklerden korunmak için olabildiğince dikkatli olmak üzere Kürdistan’ın yedi farklı kentine dağıldık.

Çatışma sonrası süreçte bölgede saha araştırması yapmak oldukça zor ve tehlikeliydi. Her kente giriş ve çıkışta çok sayıda kontrol ve aramalar yapılıyordu. Sadece kente giriş çıkışlar değil, aynı zamanda mahalleler, caddeler ve sokakların da giriş-çıkışlarında güvenlik güçlerinin araçları ve personeli vardı. Sanırım gittiğim bütün mahallelerin, sokakların ve caddelerin giriş-çıkışlarında polis araçları, panzerler veya polis arama noktaları vardı. Bazı caddelerde insanlardan çok güvenlik güçleri veya sivil polisler (genelde onların silahları görünürdü) oluyordu. Akşam karanlık olduktan sonra panzerler, devriye araçları veya güvenlik güçleri mahallelerde, caddelerde, sokaklarda rutin bir şekilde dolaşıyordu. Gündüz mü daha görünürlerdi yoksa akşam mı bilemiyorum. Biz araştırmamızı hem gündüz hem de akşam yürüttüğümüz için her durumda onlarla karşılaşıyorduk. Sokakların giriş ve çıkışlarında panzerleri görmemek, güvenlik güçlerini es geçmek gibi bir şansımız yoktu. Bu kadar “güvenlik gücünün” olduğu bir yerde nasıl güvende olabilirdik? Saha ekibimizin kendine özgü bazı korunma yöntemleri vardı: Güvende hissetmediğimiz anlarda hemen çalışmalarımıza ara vermek ve birkaç gün dışarı çıkmamak, her gün kıyafet değiştirmek, farklı evlerde kalmak, çalışma yerini değiştirmek, bir kentte uzun süre çalışma yürütmemek ve ne olursa olsun görüşmelere yalnız gitmemek gibi kendimize bazı yöntemler bulmuştuk. Saha çalışmamız boyunca bütün bunları sürekli olarak birbirimize hatırlattık.

2015-2016 yıllarında yaşanan çatışmaları, sokağa çıkma yasağı sürecini, özyönetim direnişlerini yakından takip etmiştim, okumuştum ve hatta bunlar üzerine yazılar yazmıştım. Neler yaşandığını, olayların kronolojisini, nasıl meydana geldiğini, kayıpları, hikayeleri gayet iyi biliyordum. Nerde, kimleri kaybettiğimizi ezberlemiş gibiydim. Neden ezberlediğimi bilmiyorum. Hangi mahallede, caddede, sokakta ne olmuştu, bunları hem okumuştum, hem yazmıştım, hem de çatışmalardan sonra o sokakların, caddelerin ve mahallelerin bazılarından geçmiştim. Ve şimdi ise bunları “dinlemeye” gidiyordum. Bazen unutmaya çalışarak, bazen hatırlamamaya çalışarak, bazen bastırmaya çalışarak ancak baş edebildiklerimizi şimdi nasıl soracaktım? Hem tekrar hatırlayacaktım hem de hatırlatacaktım. Aslında unutulan bir şey yoktu elbette. Çatışmalar biteli üç yıl olmuştu ama yaralar, kayıplar, yaslar hala çok tazeydi.

Henüz Sur’dan ayrılmamışken, Sur’un “kalan sokaklarında” dolaşıyorken Sur ile konuşmadan, onu dinlemeden ve görmeden gitmek gibi bir niyetim yoktu. Bu kadar yakınken bu kadar uzak olamazdık, görmezden gelemezdik. Dolayısıyla Gever ekibi olarak önce Sur ekibine dahil olduk. Böylece araştırmamız başladı. Dört kadın arkadaş olarak Sur’un sözde yasaksız sokaklarına, “kalan sokaklarına,” Camiikebir’e, İskender Paşa’ya, Çarşıya Şewitî’ye dağıldık. Ekibin Sur’u bilmesi, yerel sivil toplum örgütlerinde çalışıyor olması, Sur’da yaşayanlarla ortak dayanışma içinde olması, Sur’un günlük hayatının bir parçası olması çalışmayı hem kolaylaştırıyordu hem de daha anlamlı kılıyordu.

Araştırmanın bu ilk günlerinden birinde Camiikebir’in bir sokağında iki kadının küçük bir bakkalın önünde oturduklarını gördüm. Yanlarına gittim ve kısaca kendimden bahsettikten sonra konuşmaya başladık. Önce günlük hayattan, gündelik problemlerinden bahsettiler, sonra çatışma döneminde yaşadıklarından, karşılaştıkları zorluklardan, neden ve nasıl göç etmek zorunda kaldıklarından. Zararlarından, kayıplarından, kaybettiklerinden bahsettiler. Zarar ve kayıplarının nasıl telafi edilmediğinden veya edilemeyeceğinden de konuştuk. Kadınlardın biri, “Tek başımıza taşıdık bütün eşyalarımızı, yardım eden kimse yoktu. Çıkmak istemezdik Sur’dan ama çok zorladılar, mecbur kaldık.” dedi. Uzun uzun konuştuk, bazen güldük, çoğu zaman öfkelendik. Sohbetimiz sırasında birden telsiz sesleri duyduk, dönüp baktık. Bellerinde silahları ve ellerinde telsizleriyle, yüksek sesle konuşan bir grup yanımızdan geçti ve arkalarını dönüp bize baktılar. Biz de onlara baktık ve sonra devam ettik sohbetimize. Pek bir şey olmamış gibiydi ama hemen sonrasında sohbet ettiğimiz kadınlardan biri işinin olduğunu söyleyip gitti. Biz sohbetimize devam ettik. Sanırım on dakika sonra yine telsiz sesleri, yine aynı kişiler ve yine sokağın bütün seslerini bastıracak kadar yüksek sesli konuşmalar. Dönüp baktık, onlar da bize baktılar, ve yine yanımızdan geçtiler. Görüşme yaptığım diğer kadın, “sanırım her şeyi anlattım” dedi ve ayağa kalktı. Sohbetimiz yarım kalmıştı, hala sormak istediğim sorular vardı, belki de onun anlatmak istedikleri henüz bitmemişti. Ama sıradan bir günde, Sur’un bir mahallesinde, Camiikebir’in bir sokağında, bir bakkalın önündeki üç kadın olarak sohbetimizi yarım bıraktık. Bizi yarıda kesen aynı yüzleri, aynı sesleri ve aynı bakışları Sur’un diğer caddelerinde, sokaklarında tekrar göreceğimi bilerek oradan ayrıldım.

Sur’dan sonraki durağımız Gever’di. İlk kez gidiyordum oraya. Yaklaştıkça merakım artıyordu ama şehre yaklaştıkça mesafe almak daha zor oluyordu. Gever’de o gece kalacağımız köye varmamıza son üç arama noktası kalmıştı. Üç ayrı yerde daha kimlik kontrolünden geçmek, üç ayrı yerde daha minibüsün aranması, üç ayrı yerde daha Gever’e girişimizde “bir sakınca bulmamaları” gerekiyordu. Çantalarımız aransaydı, anketlerimizi, mülakat notlarımızı, not defterlerimizi görseydiler, yine de girebilir miydik Gever’e bilemiyorum.

Çarşıya vardığımızda biraz şaşırdım. Çatışmalar biteli nerdeyse üç yıl olmuştu ama çarşı merkezi yıkık yerler, yanmış binalar, kurşun izleri olan duvarlarla doluydu. Her yer toz dumandı. Kentin en işlek, en merkezi yerinde izler bu kadar görünür ve belirgin ise acaba mahalleler nasıldı diye düşündüm.

İkinci ve üçüncü arama noktasından da geçtikten sonra nihayet kalacağımız köye vardık. Köy ile çarşı merkezi arasında sadece 15 dakikalık bir yol vardı. Mahallelerdeki kale-kollar ve çarşıdaki polis ablukası ile karşılaşmadan önce her gün gidiş ve dönüşte toplam dört kere arama noktasından, bazen de kimlik kontrolünden geçmek zorundaydık.

Gever’de çatışmaların yaşandığı birçok mahalleye gittik, birçok esnaf ve mahalle sakiniyle görüştük, birçok kadınla ve “anne” ile uzun sohbetler yaptık. Çatışma döneminde yaşadıkları, çatışma sonrasında maruz kaldıkları, hala sürmekte olan baskılar, tutuklamalar, çatışma sonrası süreçte artan taciz, uyuşturucu kullanımı, devam eden travmalar, bitmeyen yaslar, kayıplar, zararlar. Konuşulacak o kadar çok şey vardı ki her günümüz çok yoğun ve dolu geçiyordu. Bir yandan anketlerimizi yapıyorduk, diğer yandan görüşmeler alıyorduk ve muhakkak aile ziyaretleri yapıyorduk.

Bir mahalleye veya sokağa girdiğiniz zaman uzaktan oyun oynayan çocukların sesleri, bağrışmaları ve gürültülerini duyarsınız. Gideceğiniz yere yaklaştıkça sokakta oynayan çocuklar, balkon, bahçe veya kaldırımda oturan kadınlar ile karşılaşırsınız. Gever’de bir mahalleye girdiğimizde ise ilk önce büyük bir sessizlik, daha sonra devasa boyutlardaki kale-kollar karşılıyordu bizi. Mahallelerde, sokaklarda nerdeyse kimse yoktu. Başlarda oldukça şaşırmıştım ve araştırma sırasında görüşmecilerle bunu sormuştum. Birçok görüşmecim çocuklarının dışarda güvende olmadığını, polislerin çocuklara şiddet uyguladığını, korkuttuğunu ve bu yüzden çocuklarını sokağa çıkartmadıklarını belirttiler. Gazetelerde nerdeyse her hafta küçük bir çocuğun panzerin altında kalarak öldüğünü okuyorduk. Gever’deki kadınlar çocuklarını şimdilik böyle korumaya çalışıyordu.

Gever’de bulunduğumuz günlerden birinde, bir kahvede görüşme yaptığımız bir kişi bizi bir aileye yönlendireceğini söyledi. Bahsettiği ailenin biraz uzakta yaşadığını, gidiş yolunun hiç güvenli olmadığını ve çok dikkatli olmamız gerektiğini de ekledi. Genç bir arkadaşı bize yol göstermesi için çağırdı. İki kadın araştırmacı ve bize yardımcı olmak için gelen genç arkadaşımızdan ibaret olan küçük grubumuzla aileyi ziyaret etmek için yola çıktık. Mahalleye girebilmek için kaç sokaktan, kaç caddeden, kaç çarşıdan geçtik hatırlamıyorum. Ama artık güvenli bir yere gitmediğimizi, güvende olmadığımızı anlıyorduk. Bir ara bize yol gösteren genç arkadaşımıza Gever dışına mı çıkıyoruz diye sorma gereği duydum. Genç arkadaş, yolun aslında çok kısa olduğunu, ancak bizim güvenliğimiz için mahallenin merkezinden gitmek yerine daha dolambaçlı ve ara sokaklardan dolaşıyor olduğumuzu söyledi. Mahallede abluka devam ediyormuş, her sokakta panzerler ve sayısız polisler varmış. Dışarıdan gelen birilerini fark ederlerse hemen kimlik kontrolü yapıyorlarmış ve mahalleye girmelerine izin vermiyorlarmış. Arkadaşımla birbirimize baktık ve acaba fazla mı risk alıyoruz diye de konuştuk ama vazgeçmek istemedik. Aileyi ziyaret etmek istiyorduk ve bu kadar yol gelmişken geri dönemezdik. Üstelik yanımızda bize yol gösteren ve “güvenli” bir şekilde gitmemize yardım eden biri de vardı. Yolumuza devam ettikten sonra, genç arkadaşımız ile beraber büyük bir kale-kolun olduğu bir sokağa girdik. Biraz şaşkındık çünkü “güvenli” yollardan geçerek gelmeye çalışmıştık ama şimdi kendimizi kale-kolun olduğu bir sokakta bulmuştuk ve gittikçe yaklaşıyorduk. Ben de arkadaşım da bize yardım eden genç arkadaşımıza bir şey sormadık, olabildiğince sessiz bir şekilde kale-kola doğru yürüyorduk ve yavaş yavaş yaklaşıyorduk. Sonra kale-kolun nerdeyse hemen yanında durduk. Ziyaret edeceğimiz ailenin evi kale-kolun hemen yanındaydı, hatta bitişik sayılırdı. Ben de arkadaşım da oldukça şaşkındık. Güvenli denilen yer kale-kolun hemen yanı ise acaba güvensiz sokaklar nasıldı, mahalle girişi nasıldı! Bir süre evde oturduk. Ev oldukça kalabalıktı ama çoğunlukla evin annesiyle sohbet ettik. Aileye ziyaretimiz bittikten sonra bu defa evin arka bahçesinden ve yine “güvenli yollardan” tekrar çarşıya doğru yürüdük. Her geçen adımda tedirginliğimiz artıyordu ve yine, her zamanki gibi, tedbirsiz mi davranıyoruz diye kendimizi sorgulamaya başladık.

Ertesi gün çarşıdaki esnaflarla anket ve birkaç yarı yapılandırılmış mülakat yaptık. Çarşının merkezinde, polis ablukasının en görünür olduğu yerde araştırmaya devam etmek tedirgin ediciydi. Bu yüzden en sona bırakmıştık. Bir süre sonra benzer yüzlerle farklı yerlerde karşılaşmaya başlamıştık. Biraz ara vermeliyiz diye konuştuk ve iki gün köyde kaldıktan sonra çalışmalarımıza devam ettik. Ama artık çarşıda tanınmaya başlamıştık ve üzerimizdeki bakışların daha bile artıyor olduğunu hissediyorduk. Baskının ve gözetlemenin arttığını hissettiğimiz her anda olduğu gibi yine kendimizi ve riskleri azaltmak için yeterince önlem alıp almadığımızı sorgulamaya başladık. Acaba “abartıyor” muyduk? Yanlış yaptığımız bir şey mi vardı? Nihayetinde daha önceki deneyimlerimize de güvenerek Gever’den ayrılma zamanının geldiğine kanaat getirdik. Bu noktadan sonrası sadece bizim için degil, görüşme kişiler ve ziyaret edeceğimiz aileler için de tehlikeli olabilirdi. Bu kadar kalabilmiştik Gever’de, artık ayrılmalıydık.

Sonuç

Bu yazıda 2019 yılının yaz aylarında Kürdistan’ın farklı kentlerinde 2015-16 yıllarındaki çatışmalar nedeniyle meydana gelen zararların ve kayıpların tazmin sürecini araştırmaya yönelik yürüttüğümüz saha çalışmasına dair gözlemlerimin bir kısmını paylaştım. Saha çalışması sonucunda meydana gelen zararların nasıl telafi edildiğini veya edilmediğini anlamak için saha bulgularının yanında gözlemlerin, izlenimlerin ve deneyimlerin de önemli olduğunu belirtmek isterim. Sahanın bir parçası olarak gittiğim bölgeden çalışmalarımız boyunca birçok şey öğrendim ve bu deneyim bende derin etkiler ve izler bıraktı.

Çatışmaların üzerinden birkaç yıl geçmesine rağmen kentlerde, caddelerde, mahallelerde ve sokaklarda o dönemin izleri oldukça görünür bir haldeydi. Binaların dış duvarlarındaki sayısız mermi izleri görmemek ve yarı yıkık evlerin önünden geçmemek mümkün değildi. Bazı sokakların neden çok sessiz ve çocuksuz olduğunu sormamak, bazı mahallelere girmenin neden fiili olarak yasak olduğunu anlamamak da mümkün değildi. İnsanların yaşadıkları zararları telafi etmekten öte kentlerin yaşadığı zararlar dahi telafi edilmemişti, edilmesine izin verilmemişti. Bütün saha boyunca gözlemlediğimiz üzere, insanların günlük hayatlarına dair en basit altyapı sorunları dahi çözülmemişti. Devasa kale-kollar inşa edilmiş, yüzlerce TOKİ yapılmıştı ama insanların her gün yürüdüğü yollar, kaldırımlar hala tamir edilmemişti. Araştırma sırasında dile getirilen şu cümleler hala kulağımda çınlıyor: “Sanki bizi cezalandırıyorlar! Çatışmalar biteli kaç yıl oldu hala yollarımız yapılmadı.” “Bilerek yapmıyorlar yolları, bize eziyet etmek için.” “Kendi sokağımıza bir kazma bile vuramıyoruz!”

Tüm bunlara ek olarak çatışmaların yaşandığı bölgelerde savaş araç-gereçleri, asker, polis, kale-kollar gibi savaş uyaranları varlıklarını gece-gündüz ve her yerde gösteriyordu. Her gün işe, okula, bakkala, çarşıya gidenler hala bu savaş uyaranları ile karşılaşıyorlardı. Savaş uyaranları her geçen gün hayatla daha çok iç içe geçiyordu ve gündelik hayatın bir parçası oluyordu. Biz aslında şimdiye kadar nasıl bir tazmin süreci olduğunu ve yaşananların tazmin veya telafi edilebilir olup olmadığını gözlemlemek için yola çıkmıştık ancak gördüklerimiz ve deneyimlediklerimiz bölgede olağandışı halin devam ettiğini, savaş uyaranların her geçen gün hayatın içine daha gömülü hale geldiğini gösteriyordu. Yaşananların telafi edilmesi bir yana tüm bu uyaranlarla gündelik olarak tekrar hatırlatılıyordu. Peki araştırmacı olarak orada bulunan bizlerin bu sahneleri “gözlemleyen” olmanın dışında bir rolü olabilir miydi? Bunu düşünmememiz mümkün müydü? Ne yapabilirdik? Ne yapmalıydık? Bu sorular bende kaldı.

[1] https://www.gocizlemedernegi.org/

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin

DOSYA İÇERİĞİ