Kürd Direnişleri ve Kürdlerin, Kürdçe’nin İnkarı Süreci
İsmail Beşikci

zarok

Cumhuriyet ile birlikte başlayan Kürd direnişleriyle; Kürdlerin ve Kürdçe’nin inkarı, reddi, birbirleriyle paralel giden iki süreçtir. Bu konuda şunları ifade edebiliriz:

1919-1922 arasındaki Milli Mücadele döneminde Mustafa Kemal, Mücadeleye Kürdleri de katabilmek için “zaferden sonra Kürdlere de milli hakları tanınacaktır”, diyordu. Amasya Protokolü bu konuda önemli bir örnektir.

Heyet-i Temsiliye döneminde, 20-22 Ekim 1919’da Amasya’da, Osmanlı Harbiye Nazırı Salih Paşa ile Heyet-i Temsiliye üyeleri Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey ve Bekir Sami Bey arasında beş protokol imzalanmıştı. İkinci protokol olarak bilinen protokolde, şöyle denilmektedir:

“Beyannamenin birinci maddesi, Devlet-i Osmanî’nin tasavvur ve kabul edilen hududu, Türk ve Kürtlerle meskûn olan araziyi ihtiva eylediği ve Kürtlerin camia-i Osmaniye’den ayrılması imkânsızlığı izah edildikten sonra, bu hududun asgari bir talep olmak üzere temin-i istihsali lüzum-u müştereken kabul edildi. Maahaza Kürtlerin, serbesti-i inkişaflarını temin edecek vech ve surette, hukuk-ı ırkıye ve ictimaiyece mashar-ı müsaadat olmaları dahi tervic ve ecanip tarafından Kürtlerin istiklali maksad-ı zahiresi altında yapılmakta olan tezviratın önüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtlerce malum olması hususu tensib edildi.”[1]

Sözü edilen bu ikinci protokolde, milli hudut da şöyle tanımlanmaktadır. “Beyannamenin (Sivas Kongresi Beyannamesi) birinci maddesinde, Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen hududunun, Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı… birlikte kabul edildi.

Burada kısaca, “Kürtler, Türkler ortak mücadele yapmalıdır, savaştan sonra yani zafer kazanılınca, Kürtlere de milli hakları verilecektir, Kürtlere gelişme serbestliği sağlanacaktır. Bu durum Kürtlere iyice anlatılmalıdır. Böylece onların, yabancıların, özellikle İngilizlerin kışkırtmalarına alet olmaları engellenmelidir” deniliyordu. Milli hududun, Türklerin ve Kürtlerin oturduğu toprakları kapsadığının vurgulanması, ikinci protokolün dikkate değer bir yönüdür.

Mustafa Kemal bu düşüncesini sadece Amasya Protokolü’nde dile getirmemiş, Kürd şeyhlerine, Kürd aşiret reislerine, Kürd ağalarına yazdığı çeşitli mektuplarda da bu düşüncesini dile getirme gayretinde olmuştur.

Mustafa Kemal, Haziran 1919 ortalarında, Cemil Paşazade Kasım Bey’e gönderdiği bir telgrafta şöyle diyor: “…Kürt kardeşlerimin hürriyeti, refah ve ilerlemesinin vasıtalarını sağlamak için sahip olmaları gereken her türlü hukuk ve imtiyazların verilmesine tamamen taraftarım” .[2]

Üçüncü Ordu Eski Müfettişi ve Padişah Fahri Yaveri Mustafa Kemal, 10 Temmuz 1919-13 Temmuz 1919’da Kürt şeyhlerine ve aşiret reislerine mektuplar yazmıştır. Bu mektuplarda, Türklerin ve Kürtlerin birlikte yürüttükleri bir mücadele olduğu, İslam memleketlerinin düşman çizmeleri altında kalmaması için mücadele yürüttüklerini, düşmanların Kürdistan’ı Ermenistan yapacaklarını, buna engel olmak için mücadele yapıldığı vurgulanmakta, yardımları talep edilmektedir. Bu mektuplarda, Doğu’da Ermenilerle, Batı’da Yunanlılarla yapılan savaşta, Kürdlerin yardımı istenmektedir. Bu mektuplar 7 adettir. Mektuplar, Mutki’de Aşiret Reisi Hacı Musa Bey’e, Bitlis’te, Küfrevizade Şeyh Abdülbaki Efendi Hazretleri’ne, Şırnaklı Abdurrahman Ağa Hazretleri’ne, Derşevli Ömer Ağa Hazretleri’ne, Muşarlı Resul Ağa Hazretleri’ne, Eski Milletvekillerinden Sadullah Efendi Hazretleri’ne, Şeyh Mahmut Efendi Hazretleri’ne, Norşinli Meşayihi Azamdan (Büyük Şeyhlerden) Şeyh Ziyaeddin Efendi Hazretleri’ne, Garzan’da Aşiret Reislerinden Cemil Çeto Bey’e yazılmıştır. Şırnaklı Abdurrahman Ağa’nın, Derşevli Ömer Ağa’nın, Muşarlı Resul Ağa’nın adı aynı mektupta zikredilmektedir.[3] Mustafa Kemal, 1919 yılında, bazı Kürt ağalarına daha telgraflar göndermiştir. 15 Ekim 1919’da Malatya Mutasarrıf Vekili vasıtasıyla, Hacı Kaya ve Şatzade Mustafa Ağa’ya gönderilen telgraf bunlar arasındadır.[4]

***

Cumhuriyetle birlikte kurulan yeni devletin ise, sadece, Türklerin devleti olduğu, yeni devletin sınırları içinde kalan, Türk olmayan halkların Türklüğe asimilasyonlarının gerekli olduğu, zaruret olduğu, artık iyice konuşulur bir hale gelmiştir. Basın bu konu üzerinde çok durmaktadır. Bu süreçlerde sivil toplum kurumları, kamu yönetimi, üniversiteler bu konularla çok ilgilenmektedir.

20 Nisan 1924 tarihli Anayasa, birçok maddesine ‘Her Türk’ diye başlamaktadır. Anayasa’da vatandaşlık itibarıyla herkesin Türk olduğu vurgulanmaktadır. Sadece Türklerin hak sahibi olacakları ısrarlı bir şekilde belirtilmektedir. İşte bu süreçte, Beytüşşebap’ta Nasturi ayaklanmasını bastırmaya giden ordu içindeki, Azadi örgütünde yer alan bazı Kürd subaylar 4 Eylül 1924’de bir isyan başlatırlar. Bu subaylar arasında Yusuf Ziya’nın kardeşi mülazım (teğmen) Ali Rıza, İhsan Nuri, Vanlı Rasim, Hertoşili Hurşit, Mardin’li Tevfik Cemil de vardır. Bu süreçteki çatışmalar sonunda, Ali Rıza yakalanmış, Hertoşili Hurşit Zaho’ya kaçmış, İhsan Nuri ve arkadaşları Suriye’deki manda yönetimine sığınmışlardır.

1925 Büyük Kürd Direnişi

İlk büyük direniş 1925’de Şeyh Said ve arkadaşları tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu, her türlü vurgunun Türklüğe yapıldığı, Kürdlerin, Kürd dilinin iyice görmezden gelindiği bir dönemin başladığı yıllardır. Direnişe katılanların evleri, köyleri yakıp yıkılmış, büyük Kürd sürgünleri gündeme gelmiştir.

Bu koşullar içinde 11 Nisan 1931’de Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti kurulmuştur. 11-12 Temmuz 1932 günlerinde, Ankara’da Birinci Türk Tarih Kongresi gerçekleştirilmiştir. Liseler için hazırlanan Tarih I, Tarih II, Tarih III, Tarih IV kitapları, 1931 yılında basılmış ve dağıtılmıştır. 12 Temmuz 1932’ de Türk Dili Tetkik Cemiyeti kurulmuş, 26 Eylül-5 Ekim 1932 günlerinde Birinci Türk Dil Kurultayı gerçekleştirilmiştir.

Bunlar yapılırken Türkler gibi Kürdlerin de haklarını, özgürlüklerini talep edebileceği hiç düşünülmemektedir. Bu Kemalistlerin akıllarından geçen bir konu değildir. Kemalistlerin hiç böyle bir görüşü, düşüncesi, tasarımı yoktur. Buysa ırkçılıktır. Bu ‘senin rengin kara, sen beyazların içine karışma, senin mahallelerin, okulların, hastanelerin, otellerin, plajların vs. ayrı olsun …’ ırkçılığından çok daha ağır bir ırkçılıktır. Çünkü bir ulusun, diliyle, kültürüyle tamamen yok edilmesini, yeryüzünden silinmesini amaçlamaktadır.

Ağrı- Zilan Direnişi

1930’lu yıllar Kürd direnişlerinin, çeşitli alanlarda yoğun bir şekilde devam ettiği yıllardır. 1930’lar, Ağrı’da, özellikle Zilan Deresi’nde soykırıma varan operasyonların gerçekleştirildiği yıllardır.

Türk Tarih Kongresi’nde, Çin, Hint, Mezopotamya, Mısır, Eti, Sumer vs. medeniyetlerinin Türkler tarafından yaratıldığı vurgulanmaktadır. Türk Tarih Kongresi’nde bu tür araştırmaların yapılması gereği üzerinde durulmaktadır. Türk Tarih Tezi geliştirilmeye gayret edilmektedir. 26 Eylül-5 Ekim 1932 günlerinde gerçekleştirilen Birinci Türk Dil Kurultayı’nda matlup (aranılan, istenen) kabilelerden, matlup olmayan dillerden söz edilmektedir. ‘Medeni olmayan kabileler tarafından konuşulan diller matlup değildir’ denilmektedir. Medeni olmayan ibaresiyle Kürdlerin kastedildiği açıktır. ‘Medeni olmayan kabilelerin konuştuğu dil’in de Kürdçe olduğu anlaşılmaktadır.

Kürdler, Kürd dili hem inkar edilmekte hem de aşağılanmaktadır. Dönemin Adalet bakanı Mahmut Esat Bozkurt’un (1892-1943) sözleri bu bakımdan dikkate değer:"Dost da düşman da bilsin ki, bu memleketin efendisi Türk'tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır; o da hizmetçi olmaktır, köle olmaktır."

"Türk haklarından istifade edebilmek için Türklüğü benimsemek, Türk harsını kabul etmek, Türklüğü duymak, Türk menfaatlerini kendi menfaati yapmak, ona hürmet etmek, Türk'üm demek, Türklüğü harsile, hissile kabul etmek lâzımdır. Bunları samimiyetle benimseyenleri, yapanları, Türk sayarız. Kim olursa olsun”. (Cumhuriyet, 19 Eylül 1939)

***

Milli Duyguların, Düşüncelerin Gelişmesi ve Bu Gelişmelerin İnkarı Süreci

Ağrı-Zilan Deresi direnişi özelinde bir konuyu açıklama, o konuya vurgu yapma gereğini hissediyorum. Günümüzde Ağrı-Zilan Deresi direnişi ile ilgili kitaplar yayımlanmaktadır. Bu kitaplardan ikisi şunlardır: Sedat Ulugana, İhsan Nuri Paşa’nın Anıları, Ağrı İsyanı Raporları, Dipnot Yayınları, 2024, Ankara; Sedat Ulugana- Kumru Toktamış, Ağrı İsyanı’nda İstanbullu Bir kadın, Yaşar Hanım’ın Anıları, Dipnot Yayınları 2023, Ankara

Bu kitaplarda, Kürdlerin, kendileri hakkındaki, Türk Devleti hakkındaki duyguları, düşünceleri, Kürd devleti kurma konusundaki çabaları bütün açıklığı ile yer almaktadır. Bu duygular ve düşünceler, 1920’lerde, 1930’larda Türk devlet ve hükümet yöneticileri tarafından çok iyi bilinmektedir. Türk devlet ve hükümet yöneticileri Kürdlerdeki bu gelişmeleri çok yakından izlemektedir. Sistematik olarak günü gününe izlediği çok rahat bir şekilde söylenebilir. Birinci kitapta sözü edilen ‘Ağrı İsyanı Raporları’nın, Kürd yöneticilerin birbirlerine gönderdikleri mektupların, bu Türk yöneticileri tarafından çok yakından bilindiği, izlendiği kabul edilebilir. Bu raporlarda, mektuplarda, Kürd, Kürdçe, Kürdistan gibi sözcüklerin sık sık kullanıldığı, Kürd özlemlerinin sık sık dile getirildiği görülebilir. Bütün bu gelişmelerin batılı devletler tarafından dikkatle izlendiğini de söylemek gerekir. Bütün bunlara rağmen,1920’lerde, 1930’larda, tarihte, Kürd diye bir milletin Kürdçe diye bir dilin olmadığının vurgulanması, Misak-ı Milli sınırları dahilinde yaşayan herkesin Türk olduğunun söylenmesi, Türk sayılması şaşırtıcıdır. Bunun, resmi ideolojinin çok önemli bir kabulü, yaşama geçirilmeye gayret edilen bir anlayışı olduğu da bilinmektedir. Bu da başlı başına çok önemli bir konudur. Sözü edilen bu iki kitabın, özellikle de birinci kitabın, bu açıdan değerlendirilmesi önemli olmalıdır.

***

İkinci Türk Dil Kurultayı 18-22 Ağustos 1934 tarihlerinde toplanmıştır. Üçüncü Türk Dil Kurultayı 24-31 Ağustos 1936 günlerinde toplanmıştır. Bu kurultaylar Güneş-Dil Teorisi’nin geliştirildiği yıllardır. Bu arada 1934-1935 yıllarında Sason’da gerçekleştirilen operasyonları katliamları da vurgulamak gerekir. Bu operasyonlar, devlet terörü eşliğinde, devlet görüşünün Kürd halk kitlelerine benimsetilmeye çalışıldığı yıllardır.

Sason Direnişi

İkinci Türk Tarih Kongresi, 20-25 Eylül 1937 tarihlerinde toplanmıştır. Üçüncü Türk Tarih Kongresi 15-20 Kasım 1943 tarihlerinde, Dördüncü Türk Tarih Kongresi, 10-14 Kasım 1948 günlerinde toplanmıştır.[5]

Dersim Direnişi

1937-1938 yıllarının, Dersim’de soykırıma varan operasyonları gerçekleştirildiği yıllar olduğunu da hatırlamak gerekir. Dikkat edelim: Bu operasyonlarla bir taraftan Kürtlük, diliyle, kültürüyle imha edilmeye çalışılmakta, bir taraftan da Kürdçe, Kürd kültürü çok yoğun bir şekilde baskı altına alınıp, geniş Kürd halk kitlelerine, devlet terörü eşliğinde Türk dili, Türk kültürü benimsetilmeye gayret edilmektedir. Türkleşenlere, Türkleşmeye çalışanlara çeşitli ödüller, Kürd kalmak isteyenlere çeşitli ceza gündeme gelmiştir.

***

Dikkat edelim: Şeyh Said direnişinde, Zilan’da, Ağrı’da, Sason’da resmi görüşü egemen kılmak için on binlerce kişi katledilmiştir. Onlara Türk denilmekte, onlar Türk yapılmaya çalışılmaktadır. Örneğin Orta Anadolu’da, Yozgat’ta, Çorumda, Çankırı’da, Kastamonu’da, da Konya’da vs. bu tür operasyonlar yapıldı mı?

Cumhuriyet’le birlikte başlayan Kürd direnişleri Kürdlerin, Kürdçe’nin inkar, Kürdlerin, Türklüğe asimilasyonu süreci birbirleriyle paralel giden iki süreçtir. Burada en önemli nokta, Mustafa Kemal’in, Kürdleri ve Kürdçe’yi inkar edebilmesidir. Halbuki o zamana kadar, Kürdler ve Kürdçe konusunda çok gelişmeler olmuştur. Örneğin Osmanlı’nın son dönemlerinde, İttihat ve Terakki döneminde Kürdçe dergiler, Kürdçe gazeteler, kitaplar yayımlanmıştır. Kürdler örgütlenmeler konusunda da ilerlemektedir. Böyle bir ortamda, bütün bunlar yok sayılarak görmezlikten gelinerek Kürdlerin, Kürdçe’nin inkarı, Kürdlerin aslında Türk olduklarının, Kürdçe’nin aslını Türkçe olduğunun ileri sürülmesi çok şaşırtıcıdır. Bütün bu olanları Mustafa Kemal’in rahat bir şekilde tasarlayabilmesi, bu düşüncelerin eleştirilebileceğini hesap etmemesi düşündürücüdür.

Mustafa Kemal’in Güvenceleri

Bu süreçte Mustafa Kemal’in iki önemli güvencesi vardır. Birincisi şu: O zamana kadar Kürd ulusal ve demokratik hakları konusunda söz söyleyebilecek, Kürdlerin Kürd olmaktan ve Kürd milleti olmaktan doğan haklarını savunabilecek kişilerin büyük bir kısmı savaş sürecinde öldürülmüşlerdir. Büyük bir kısmı da firar halindedir. Baskıdan, zulümden yurtdışına sığınmışlardır. Seslerini buraya ulaştıramayacakları açıktır. Önemli bir kısmı da cezaevlerine konulmuştur. Çok önemli bir kesiminde, topraklarından, yurtlarından koparılarak Türkiye’nin Batı illerine sürgün edildiği bilinmektedir. Mustafa Kemal, baskı ve zulüm ortamında, basın özgürlüğünün çok sınırlı olduğu bir ortamda, kimseden, bu politikalarını eleştirebilecek bir ses çıkmayacağını hesaplamaktadır. Bilakis bu politikalarının, uygulamalarının, Türk basını tarafından, Türk Kamu yönetimi tarafından, Türk üniversitesi, Türk yargı oranları, Türk sivil toplum kurumları tarafından çok kapsamlı, çok yaygın bir şekilde savunulacağını bilmektedir. Bu ikili ilişkilerde, örneğin, Kürd-Türk ilişkilerinde adaletin hiç gerçekleşmediğini göstermektedir.

Mustafa Kemal’i güvendiği ikinci kesim ise, ‘demokratik’ denen Avrupa devletlerinin tutumudur. Bunlar da Kürdler, Kürdçe, Kürdistan konularını, çok yakından bilmelerine rağmen, Kürdlerin, Kürdçe’nin inkarına karşı, Kürdlerin aslında Türk olduğu şeklindeki görüşe karşı bir tutum ortaya koymamışlardır. Halbuki bu devletler, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, ABD vs. özellikle 19. Yüzyıl sürecinde Kürdler, Kürdçe, Kürdistan hakkında çok şey bilmektedirler. Bu devletlerin hepsi, 19. yüzyılın son çeyreğinde, misyonerler göndererek veya bizzat konsoloslukları, büyükelçileri aracılığıyla Kürdlerle ilişki kurmaya, ilişkilerini geliştirmeye çalışıyorlardı. Kürdler, Kürdçe, Kürdistan konularında çok şey bilmeye gayret ediyorlardı. Artık, Türkiye ile ilişkilerini geliştirmeye çalışan bu devletler, Mustafa Kemal’in hassasiyetlerini dikkate alarak, Kürdler, Kürdçe, Kürdistan konularında görüş, düşünce açıklamamaya başladılar. Bu tür konuları görmezlikten, bilmezlikten gelmeyi tercih ettiler.

Mustafa Kemal, Milli Mücadele sırasında, İngiliz, Fransız, İtalyan, Alman, ABD vs. yaptığı çeşitli görüşmelerde, onların Kürdler hakkındaki düşüncelerini öğrenmeye çalışmıştır. Bu devletlerin, Kürd devleti kurmaları yolunda bir projelerinin olup olmadığını anlamaya çalışmıştır. Böyle bir projelerinin olmadığını fark etmiştir. Bu durum, Kürdler/Kürdistan konularında rahat davranmasını sağlamıştır. 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılması, 3 Mart 1924’de Hilafetin kaldırılması özellikle İngilizleri rahatlatan bir süreç yaratmıştır.

Avrupa basını da bu konularda, devletlerinin tutumlarından farklı bir tutum ortaya koyamamıştır. Bunun anti-Kürd bir tutum olduğu besbellidir. O zamana kadar süren ikili görüşmelerden, Mustafa Kemal, bu kesimin kendi politikalarına, uygulamalarına karşı bir eleştiri yürütmeyeceklerini, Kürd, Kürdçe, Kürdistan konularında bir sorgulama yapmayacaklarını anlamıştır. Bütün bunlar, bu politikaların tasarlanmasında ve uygulanmasında Mustafa Kemal’i rahat kılmaktadır. Bu devletsiz halklar için uluslararası adaletin de hiç gerçekleşmediğini göstermektedir. Bu örneğin Kürdler için açık bir şekilde böyledir.

Avrupa devletleri, Mustafa Kemal’in düşüncesini, eylemlerini ‘çağdaş’ kavramıyla değerlendirmektedir. Kürdlere, Kürdçe’ye ilişkin politikaların, uygulamaların bu anlayışı geçersiz kıldığı çok açıktır. Batı ülkeleri, Kürdleri, Kürdçe’yi görmezlikten, bilmezlikten gelerek bu anlayışa destek vermektedir.

***

Eski Ceza Yasası md. 142/3’ü hatırlayalım. 1950’lerde, 1960’larda ve sonrasında Kürdlerden, Kürdçe’den söz edenler, Kürd haklarından, özgürlüklerinden söz edenler ırkçılıkla suçlanırlardı. Haklarında bu maddeden davalar açılırdı. Toplumsal, siyasal, ekonomik bir olguyu dürüstçe saptamak, bilim yönteminin çok önemli bir ilkesidir. Irkçılıkla küçük bir ilişkisi yoktur. Bir ulusun dilini, kültürünü yok etmeye, imha etmeye çalışmak, ona devlet terörü eşliğinde egemen ulusun dilini ve kültürünü, aşılamaya gayret etmek ise çok açık bir ırkçılıktır.[6]

Bunun, aslında, ‘senin rengin kara, sen beyazların içine karışma, senin mahallelerin, okulların, hastanelerin, parkların sinemaların vs … ayrı olsun’ ırkçılığından çok daha ağır bir ırkçılığın yaşandığını yukarıda vurgulamaya çalışmıştık.

Asimilasyon Politikasının ve Uygulamalarının Sonuçları

Asimilasyonun uygulanması ve sonuçları üzerinde de durmak gerekir kanısındayım. Bu konuda kısaca şunlar söylenebilir:‘devletin asimilasyon politikası, uygulamaları başarılı olmuştur’ deyip bu düşünceyi destekleyen onlarca kanıt gösterilebilir. Ama ‘devletin asimilasyon politikası, uygulamaları başarılı olmamıştır’ dedikten sonra, bu düşünceyi de destekleyen onlarca kanıt gösterilebilir.

Asimilasyon politikalarının ve uygulamalarının geleceğini, çocukların Kürd dili ile yetiştirilip yetiştirilmemesi belirleyecektir. Devlet, Kürd diliyle eğitim konusunda okul açmayabilir. Ama ailelerin çocuklarının eğitimi sırasında, resmi dil yanında, ana dili, Kürd dilini de ihmal etmemeleri, her evin bir okul olması çok önemlidir.

Kaynakça

[1] Faik Reşit Unat, Amasya Protokolleri, Tarih Vesikaları, Yeni Seri Cilt I, Mart 1961, İstanbul, Milli Eğitim Basımevi, Sayı 3. ‘18’ s. 361

[2] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yayınları, İstanbul, Mayıs 1999, s. 388-389

[3] Şeyh Mahmut Efendi (Nutuk III, (1919-1927) Belgeler, Bugünkü dille hazırlayan, İsmail Gönülal, Atatürk’ün Doğumunun Yüzüncü Yılın Kutlama Komisyonu Koordinasyon Kurulu, Ankara 1984, Belge, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53 s. 24-28)

[4] Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameler IV (1917-1938) Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, 1964 s.63

[5] Türk Tarih Kongresi, Türk Kongresi gibi konularla ilgili olarak daha geniş bilgi için şu kitaba bakılabilir: İsmail Beşikci, Türk Tarih Tezi, Güneş-Dil Teorisi ve Kürd Sorunu, Bilim Yöntemi, Türkiye’deki Uygulama II, İBV deki Uygulama II, İBV Yayınları, 2.bs. İstanbul 2016

[6] 12 Nisan 1991 Terörle Mücadele Yasası ile TCK 141/142, 163. Maddeler yürürlükten kaldırıldı. Solculuk propagandası, sağcılık propagandası ile ilgili fiiller suç olmaktan çıkarıldı. Ama bu yasa ile, md. 7-8, Kürdlerle ilgili açıklamalara, çok daha ağır cezai yaptırımlar getirildi. Sözü edilen Terörle Mücadele Yasası ile hem suç kabul edilen fiillerin kapsamı genişletildi, hem de belirlenen cezalar arttırıldı.

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin

DOSYA İÇERİĞİ