ABD Sonrası Irak ve Kürtler*
Arzu Yılmaz

254851-1575829839 Amerika sonrası Ortadoğu’da Kürtleri neler bekliyor sorusunun yanıtını bir önceki yazımda, Suriye’de özellikle ‘IŞİD’le mücadele’ çerçevesinde gelişen ABD-Kürt ilişkileri üzerinden tartışmıştım. Bu yazıda ise aynı soruya Irak bağlamında ve dolayısıyla ‘IŞİD’le mücadele’ öncesini de kapsayan daha geniş bir perspektifle yanıt aramaya çalışacağım.

‘Yeni Dünya Düzeni’ ve Irak

SSCB’nin dağılma sürecine girdiği ve ABD’nin ‘Yeni Dünya Düzeni (New World Order)’nin kurulacağını ilan ettiği 1990 yılında Irak Kuveyt’i işgal edince, dönemin ABD Başkanı George Bush’un Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft şöyle demişti: “Körfez krizi, yeni dünya düzenini inşa etmek için bir fırsattır.”[1]

Zira ABD, bu krizle birlikte uluslararası sisteme yön veren tek ve ‘süper güç’ olarak dünya sahnesine çıkma imkanı buldu. II. Dünya Savaşı’ndan sonra oluşturulan en geniş uluslararası koalisyon bu krizle birlikte kuruldu. Tarihte ilk kez yaklaşık bir milyon Amerikan askeri Suudi Arabistan, Kuveyt ve Irak topraklarına ayak bastı. Dönemin en popüler uluslararası haber kanalı CNN’den dünyaya yansıyan görüntüler, operasyona verilen ‘Çöl Fırtınası (Operation Desert Storm)’ adına da uygun olarak, adeta karşı konulması imkansız bir gücün ‘gövde gösterisi’ydi.

Fakat elde edilen bu erken ve kolay ‘zafer’in ABD tahayyülünde bir ‘Yeni Dünya Düzeni’ni kurmaya yetmediği 2000’lerde II. Bush döneminde anlaşıldı. Bugün aslında ‘kriminal’ bir vaka olduğu artık dile getiriliyor olsa da, o süreçte 11 Eylül saldırıları yeni bir ‘düşman ideoloji’nin belirlenmesine vesile sayıldı ve dünya ‘uluslararası terör’ parantezine alınan siyasal İslam’a karşı seferber edildi. ABD, önce 2001’de Afganistan’ı, sonra 2003'te Irak’ı işgal etti. Dolayısıyla, Scowcroft’un 1990’da işaret ettiği gibi, Ortadoğu ‘yeni imkanların test edileceği’ bir fırsat alanı olarak kullanılmaya devam etti.

Bu savaşlarla birlikte dolaşıma giren ‘Ortadoğu’nun Yeniden İnşası (Remake the Middle East)’ çerçevesinde, siyasal İslam bir yandan savaşla bertaraf edilmeye bir yandan da demokrasinin ilkeleri üzerinden yeniden tanımlanmaya çalışıldı. Örneğin, hayata geçirilen operasyonlara Afganistan’da 2001-2014 arası ‘Kalıcı Özgürlük Operasyonu (Operation Enduring Freedom)’, 2015-2021 arası ‘Özgürlük Operasyonu Nöbeti (Operation Freedom’s Sentinel)' adı verildi. 2003 Irak’ın işgali ise ‘Irak’I Özgürleştirme Operasyonu (Operation Iraqi Freedom)’ olarak anıldı. Öte yandan, ABD himayesinde yeniden yazılan hem Afganistan (2004) hem Irak (2005) anayasalarının ilk maddelerinde İslam, ‘hukukun temel kaynağı’ olarak tanımlandı ve ‘hiçbir kanunun İslam’ın ve demokrasinin temel prensipleriyle çelişemeyeceği’ hükmü getirildi.[2] Bu arada, BM himayesinde yürütülen ‘Medeniyetler İttifakı’ gibi projelerle çatışmanın küresel ölçekte tarafları ‘Batı ve İslam’ olarak adreslendi.

Aradan geçen otuz yılın sonunda karşı karşıya kalınan tablo ise her anlamda bir hezimet oldu. ABD, tarihinin en uzun savaşını verdiği Afganistan’dan yönetimi Taliban’a devrederek ayrıldı; yönetimi de facto İran’la paylaştığı Irak’tan ise bu yılın sonunda muharip güçlerini çekeceğini açıkladı, ki hedefinin aslında tüm Ortadoğu’dan mümkün olan en kısa zamanda ABD askerlerini çekmek olduğu herkesin malumu. Daha da ötesinde, dünyanın geri kalanına artık ekonomik ve askeri maliyeti yüklenen bir liderlik rolü oynamamızı beklemeyin, diyen bir ABD var. Uzun yıllar bir ‘Amerikan markası’ olarak pazarlanan demokrasi ise krizde; bugün ABD için dünyada demokrasinin savunuculuğunu yapmak şurda dursun, Amerika’da demokrasinin işleyişini korumak bile mesele…

Bu haliyle, Afganistan ve Irak bağlamında yaşanan ‘yenilgi’ aslında ABD liderliğinde bir ‘Yeni Dünya Düzeni’ yaratma iddiasıydı. Bu durumu bazıları bir ‘Amerikan illüzyonunun sonu’ olarak tanımlarken,[3] Ben Rhodes gibi hatayı ABD dış politikasının bugüne kadar hep ‘Amerikalılar’ın neye karşı olduğu’ üzerinden şekillenmesinde gören de var. Rhodes’a göre, ‘Amerikalılar ne içindir’ üzerinden şekillenen bir ABD dış politikası daha başarılı olabilirdi.[4]

Oysa Ortadoğu’dan bakıldığında, en azından bu son otuz yılda ABD bu bölgede ‘ne için vardı’ sorusunun yanıtı, ‘neye karşıydı’ sorusunun yanıtından daha netti diyebiliriz. Zira ABD, Ortadoğu’da aslında ‘Demokratik İslam’ üzerinden yeni bir ulus inşasına girişti ama başaramadı. Bu başarılamadığı gibi, örneğin, Ortadoğu’da demokrasi ile yönetilen yegane müslüman ülke olarak ‘model’ kabul edilen Türkiye bile ’rekabetçi ororiter’ bir rejime teslim edildi.[5] ‘Teslim edildi!’, çünkü bu dönüşümün yolunu açan ‘İslam dünyasının liderliği’ payesini Tayyip Erdoğan’a ilk veren, yukarıda da sözünü ettiğim Medeniyetler İttifakı projesiydi.

Ortadoğu’da ‘Mümkün Olan’a Odaklanma Zamanı

Bugün geldiğimiz aşamada, ABD Başkanı Joe Biden tarafından da teyit edildiği üzere, ABD artık Ortadoğu’da ‘ulus-inşası misyonuyla’ hareket etmeyecek, ‘mümkün olan’a odaklanacak.[6] Bu haliyle, hazır ABD ilgisini ve enerjisini ‘hayati çıkarları’nın yeni adresi Asya-Pasifik ve bir ölçüde Baltık bölgesine kaydırıyorken, Ortadoğu’nun kendi iç dinamiklerine bağlı bir dönüşüm içine girebileceği düşünülebilir. Ancak, ABD’nin bıraktığı boşluğu Rusya ve Çin’in hızla doldurduğu ve dünyanın bu kez de ‘otoriter ve liberal’ ayrımı üzerinden kamplara bölünme yoluna girdiği yeni jeopolitik düzende Ortadoğu’nun, deyim yerindeyse, ‘kendi haline’ bırakılmayacağı belli.

Peki ABD tahayyülünde Ortadoğu’da ‘mümkün olan’ nedir?

Bu konuda süregelen tartışmalarda iki temel konuda genel bir mutabakat olduğu söylenebilir: Birincisi, ABD bundan böyle Ortadoğu’da askeri gücünü değil, diplomatik ağırlığını kullanacak; ikinicisi ise amaç, Ortadoğu’da ‘düzeni değiştirmek’ değil, korumak olacak.

Dolayısıyla, örneğin, Martin Indyk Soğuk Savaş döneminin ünlü Amerikalı diplomatı Henry Kissinger’ın Ortadoğu politikalarının analizi üzerinden, bölgede ‘barışın elde edilebilir ya da arzu edilen bir hedef’ olmadığından hareketle, ABD’nin yapabileceği en iyi şey, ’müttefiklerini ve ortaklarını sorunlarla ilgilenme konusunda cesaretlendirmektir’ diyor.[7]

Her ne kadar bu ve benzeri öneriler son iki yıldır ağırlık kazanmış gibi görünse de, aslında ABD Ortadoğu’da on yıldır zaten bunu yapmaya çalışıyordu. Barack Obama’nın 2009’da ABD Başkanı seçilmesiyle birlikte sıklıkla dile getirilen ‘geriden liderlik (leading behind)’ ve/veya ‘dışardan dengeleme (offshore balancer)’ gibi kavramlarla tarif edilen yeni ‘dünya liderliği modeli’ ABD’nin bölgeden çekilme yoluna girdiğinin işaretiydi. Bu çerçevede, Obama’nın ilk dış ziyaretlerini Türkiye ve Mısır’a yapması ise Ortadoğu’da ABD’ye ‘dost’ ülkelerden oluşan ‘elverişli güç dengesi (favorable balance of power)’[8] arayışında bu iki ülkeye biçilen rolün bir ifadesi olarak kayda geçti. Yine bu süreçte başlayan İran’la nükleer silahlanma müzakereleri ise bir yandan Türkiye’ye inisiyatif tanıma yoluyla ABD’nin ‘müttefiklerini ve ortaklarını sorunlarla ilgilenme konusunda cesaretlendirme’ çabasına, bir yandan da İran’ı kurulacak olan yeni güç dengesinin karşısında değil, çeperinde konumlandırma tercihine denk düşüyordu.

Fakat önce Arap Baharı’nın yarattığı alt-üst oluş, sonra IŞİD’in bölgesel ve küresel tehdide dönüşmesi ve nihayetinde Donald Trump’ın ABD Başkanı seçilmesi bu süreçte önemli kırılmalar yaşanmasına neden oldu. En önemli kırılmalardan biri, hiç kuşkusuz, Trump’ın 2015’te İran’la yapılan Nükleer Anlaşma’dan (JCPOA) çekilmesiydi. Zira bu kararın arkasından gelen İran’a ‘maksimum baskı (maximum pressure)’ politikası ve 2020’de önce İsrail, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn arasında imzalanan, daha sonra Fas ve Sudan katılımıyla genişleyen İbrahim Anlaşmaları ile birlikte Ortadoğu’daki denge arayışının yerini İran’ı hedefe koyan bir kutuplaştırma politikası aldı. Hatta Trump, ‘Ortadoğu NATO’su (NATO+Middle East)’ önerisiyle, söz konusu kutuplaştırma politikasını askeri bir ittifak zeminine oturtmaya çalıştı.

Sonuçta BAE, Bahreyn ve İsrail geçtiğimiz günlerde ortak bir tatbikata katılarak bu yolda önemli bir adım atmış olsa da bu öneri henüz hayata geçmedi.[9] Fakat geldiğimiz aşamada, 2000’lerden sonra Ortadoğu’da kurulmaya çalışılan ABD’ye ‘dost ve müttefik’ ülkelerden oluşan ‘elverişli güç dengesi’nin merkezinde konumlandırılan Türkiye’nin ve Mısır’ın yerini, 2020 itibarıyla artık Körfez ülkelerinin aldığını söyleyebiliriz. Bu çerçevede, İsrail’in söz konusu dengedeki kadim yeri daha görünür ve güçlü bir seviyeye taşınırken, Mısır’ın bu dengenin pasif bir bileşenine dönüştüğünü not düşmek gerekir.

Türkiye’nin Değişmeyen Rolü

Bu sürecin, hiç kuşkusuz, en önemli kırılma konularından biri ise ABD-Türkiye ilişkileri oldu. Obama görevden ayrılırken Erdoğan’ı yaşadığı ‘hayal kırıklıklarından biri’ olarak kayda geçirdi.[10] Bu ‘hayal kırıklığının’ en belirgin nedeni Türkiye’nin IŞİD’le mücadelede kendisinden umulan desteği sağlamamış olmasıydı. Daha da önemlisi, Türkiye, ABD’nin bölgede kurmaya çalıştığı dengeyi tehdit eden bir genişleme politikası izledi. Fakat bu duruma rağmen ve bir önceki yazımda ele almaya çalıştığım Rojava politikasının yanında, ABD, Suriye muhalefetinin hem siyasi hem askeri olarak örgütlenmesinde Türkiye ile işbirliğini sürdürdü. Daha sonra, başta İdlib olmak üzere, Türkiye’nin askeri ve idari kontrolündeki bölgede Sünni cihatçı grupların himaye edilmesine destek oldu. Zira Türkiye hem Esad rejimi üzerinde baskı kurma hem de İran’ın Suriye’deki etkisini dengelemek açısından işlevseldi. Nihayetinde, Trump ABD Başkanı olduğunda ve İran’ı dengeleme yerine bastırma politikaları devreye girdiğinde ise, Türkiye’nin önü Suriye’de daha fazla açıldı. Trump’ın Suriye politikası bağlamında sıklıkla dile getirdiği ve fakat bir çok uzman tarafından ABD’nin mevcut askeri angajmanının sınırlılığı nedeniyle gerçekçi bulunmayan İran’ın etkisini kırma hedefi Türkiye ile tutturulmaya çalışıldı.

Obama döneminin İran’ı dengeleme politikası çerçevesinde Türkiye’ye rol biçilen bir diğer saha da Irak’tı. Türkiye’nin bu rolü ABD-Türkiye ilişkilerinin en krizli döneminde dahi oyamasını mümkün kılan gelişmeler ise Temmuz 2015 tarihinde meydana geldi. Önce, 14 temmuz 2015’te İran ve P5+1 ülkeleri arasında nükleer anlaşma imzalandı. Ardından, 24 temmuz 2015’te Türkiye’nin o tarihe kadar IŞİD’e karşı mücadele yürüten Uluslararası Koalisyon güçlerine kapalı tuttuğu İncirlik Üssü açıldı.[11]

Türkiye’nin İncirlik Üssü’nü açma kararı, görünürde, IŞİD’e karşı mücadeleye aktif katılacağının bir göstergesi olarak okundu. Ancak, tam da üssün açıldığı tarihte Türkiye IŞİD’i değil, Irak’ın kuzeyindeki PKK kamplarını bombaladı ve IŞİD’le mücadelede gösterdiği ‘gönülsüzlük’ nedeniyle neredeyse izole edildiği Irak sahasına geri döndü. Bu operasyonları izleyen bir başka önemli gelişme de Türkiye’nin ilk kez Irak Anayasası’na göre ‘tartışmalı alan’ kabul edilen bölgede, Başika’da bir askeri üs kurmasıydı.[12] Başika’daki askeri üs tıpkı Suriye’de olduğu gibi Irak’ta da Sünni grupların askeri örgütlenmesi ve dolayısıyla İran’ın IŞİD’le mücadele sürecinde Irak’ta iyiden iyiye artan etkinliğinin dengelemesi açısından önemli bir işleve sahip oldu.

Sonuçta, Obama’nın ikinci döneminde ABD-Türkiye arasında İran’a karşı yürütülen bir anlamda örtülü ve sınırlı işbirliği, Trump döneminde yeni bir evreye girdi. Bu yeni evrenin en somut göstergesi İran’a karşı ‘maksimum baskı’ politikasının devreye girdiği 2018 yılında, Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinde gerçekleştirdiği hava operasyonlarının artmasıydı. Bu hava operasyonlarını izleyen ‘Pençe’ ve ardılı diğer operasyonlarla birlikte, Türkiye Irak’ın kuzeyinde PKK ile mücadele çerçevesini aşan bir alana yayıldı. Üslerinin sayısını üç katına çıkardı, asker sayısını ise ABD de dahil Irak’ta mevcut tüm yabancı güçlerin sayısının üstünde bir mevcudiyete taşıdı.[13]

Bu bağlamda, Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinde ilk askeri üslerini yine PKK ile mücadele adına ve fakat ABD’nin 1990’ların Baasçı Irak ve İslamcı İran rejimlerini hedefleyen ‘çifte çevreleme (dual containment)’ politikasının hayata geçirdiği bir süreçte kurduğunu hatırlamakta fayda var. O tarihten sonra, Türkiye’nin Irak’ın kuzeyindeki askeri varlığı açısından adeta yeni bir eşik sayılan bugünkü konumlanmanın yine İran’a karşı ‘maksimum baskı’ politikasının devreye girdiği bir zamana denk gelmesi ise, hiç kuşkusuz, tesadüf değil. Kaldı ki, ABD perspektifinden bakıldığında, Türkiye’nin söz konusu operasyonlarının İran’ın bastırılması yanında, 2017’de bağımsızlık referandumuna giden Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) üzerinde baskı kurduğu ölçüde Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması ve diğer yandan, PKK üzerinde baskı kurduğu ölçüde de Rojava’da PKK’den arındırılmış bir yönetim oluşturulması yönleriyle faydalı bulunduğu açıktı.

Dolayısıyla, Biden’ın bugün ABD’nin Ortadoğu politikası bağlamında işaret ettiği ‘mümkün olan’ çerçevesinde, Türkiye-ABD ilişkilerinde süregelen tüm sorunlara ve gerilimlere rağmen, bu iki ülkenin özellikle Suriye ve Irak sahasında İran’a karşı yürüttüğü işbirliğine devam edeceği öngörülebilir. Türkiye’nin en son Körfez ülkeleriyle yakınlaşma çabalarını ise yalnızca ekonomik olarak içine düşülen darboğaz üzerinden değil, Ortadoğu’da yeniden şekillenen güç dengesi bağlamında Türkiye’nin de siyaseten ‘mümkün olan’a kanaat getirme refleksi olarak okumak yanlış olmaz. Fakat Türkiye için mevcut durumda mümkün olan, Ortadoğu politikalarının merkezinde değil, yedeğinde bir konuma işaret ettiği de bir gerçek. Bu yakınlaşmanın, aynı zamanda, ABD ile ilişkilerin onarılmasında da etkili olması umulurken, bir başka altı çizilmesi gereken farklılık ise, önce bir NATO üyesi, sonra bir Avrupa Birliği (AB) adayı olarak Ortadoğu’da Batı’yla ilişkiler konusunda hep ayrıcalıklı olagelen Türkiye’nin, bugün batı nazarındaki yerini bölgenin sivrilen yeni başat gücü Körfez ülkeleri üzerinden aramasıdır.

Sonuçta, ABD’nin son otuz yıldır Ortadoğu’da giriştiği macerada, ister ‘merkez’e yerleştiği ister ‘yedeğe’ savrulduğu durumda olsun, Türkiye ile ilişkilerini öncelikle İran faktörünü gözeterek şekillendirdiği gözardı edilemez. Bugün ABD’nin Asya’ya odaklandığı durumda bile karşısına aldığı Çin’in ve Rusya’nın Ortadoğu’daki etkinliğini diğer bölgesel aktörlerden daha fazla İran ile işbirliği yoluyla artırdığı göz önüne alınacak olursa, ABD-Türkiye ilişkilerinde İran faktörü belirleyici olmaya devam edecektir, denilebilir.

Bundan sonra gelişmelerin seyrini değiştirecek olan, en fazla, Biden yönetiminin Trump’ın kuruplaştırma politikası ile Obama’nın İran’ı çeperde tutan ‘elverişli güç dengesi’ politikası arasında yapacağı tercihtir. ABD’nin İran’la nükleer anlaşma müzakerelerine yeniden dönme kararı, hiç kuşkusuz, Biden yönetiminin bu tercihi çoktan ikincisinden yana yaptığını söylemeye imkan veriyor. Ancak, Viyana’da başlayan söz konusu müzakerelerden bir sonuç çıkmaması halinde, pekala kutuplaştırma politikası yeniden devreye girebilir.

Ve eğer İran’a karşı kuruplaştırma politikası benimsenecek olursa, Türkiye’nin halihazırdaki dengenin yedeğindeki konumu güçlenerek, bu yıl sonunda Irak’tan çekilecek ABD askerlerinin yerini alması şaşırtıcı olmaz. Bu ihtimali zayıflatacak ya da erteleyecek en önemli faktör, ABD Dışişleri Bakanı Blinken’ın ‘sözde müttefik’ tanımlamasıyla da ifade ettiği[14], Erdoğan yönetiminde bir Türkiye’ye duyulan güvensizlik olabilir. Fakat Erdoğan’ın yönetimde olmadığı bir Türkiye’nin sadece Irak’ın kuzeyinde değil, henüz geçtiğimiz aylarda genişletilmesine karar verilen NATO’nun Irak misyonu çerçevesinde Irak’ın tümünde her an göreve koşulacak bir muharip güç olarak telakki edilebileceğini düşünmek de yanlış olmaz.[15] Bu bağlamda, Savunma Bakanı Akar’ın özellikle ABD ile son zamanlarda yaşanan her gerginlik anında ‘Türkiye’nin NATO için vazgeçilmezliği’ni vurgulaması, Türkiye’nin bu ihtimali hatırlatma çabası olarak okunabilir.

Irak’ın ‘Yeniden İnşası’ ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi

Bu arka plan, aynı zamanda ABD’nin Irak’ta izlediği Kürt politikası hakkında da önemli ipuçları taşıyor. Aslında, KBY her ne kadar bir ABD projesi olarak kurulmuş kabul edilse de, ortaya çıkışı ve gelişimi, Amerika’nın 1991’de başlayan Irak macerası çerçevesinde niyet edilmeyen bir sonuç olarak değerlendirilebilir. Zira 1991 Körfez Savaşı sırasında Kürtler için bir ‘güvenli cennet (safe haven)’ işlevi gören ‘Huzur Operasyonu (Operation Provide Comfort)’nun hayata geçmesinde Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın oynadığı tayin edici rol[16] ya da ABD’nin 2003’te Irak’ı işgali sırasında Türkiye’nin beklenen rolü oynamaması nedeniyle Irak Kürtleri’nin ABD için öneminin arttığına dair tespitler dikkate alındığında, KBY’nin bir ABD projesi mi yoksa Türkiye’nin tercihlerinin bir sonucu mu olduğu tartışılır. En azından, Erdoğan’ın Rojava bağlamında KBY’ye atıfla ‘aynı hataları bir daha yapmayacağız’ demesi, Türkiye’nin KBY’nin ortaya çıkışındaki payını teyit eder. Hepsinden önemlisi, 2003 Irak işgali öncesi ABD’nin değil KBY’yi kurmak, Saddam sonrası Irak’ın nasıl yönetileceğine ilişkin hiçbir hazırlık yapmadığı bugün artık arşiv bilgileriyle ortadadır.[17]

Buna rağmen, ABD’nin Irak’ta, Suriye’den farklı olarak, Kürtlere yalnızca askeri değil, siyasi destek de verdiğini teslim etmek gerekir. Fakat bu siyasi desteğin, her zaman ‘Tek Irak (One Iraq)’ politikası çerçevesinde şekillendiğini vurgulamak yerinde olur. Öyle ki, IŞİD’le mücadelenin en yoğun yapıldığı dönemde, üstelik büyük ölçüde Peşmerge güçlerine dayanarak bu mücadele yürütüldüğü halde, ABD Bağdat’ın egemenliğini güçlü tutmak adına KBY’ye doğrudan silah yardımı yapmadı. Hatta ABD sırf bu politikanın sürdürülmesi adına, 2017’de gerçekleşen Kürdistan bağımsızlık referandumu sonrasında, bir yandan etkisini kırmaya çalıştığı İran’ın Haşdi Şabi milis güçleri eliyle ‘tartışmalı alanı’ tümüyle kontrolü altına almasına dahi göz yumdu.

Bu arada, ABD’nin söz konusu alana ilişkin ısrarlı taleplerde bulunan ve İran’ın etkisinin dengelenmesi ya da bastırılması konusunda işbirliği yaptığı Türkiye yerine İran’ı tercih etmesinin en önemli nedeni ise İran’ın Irak’taki etkisinin, Türkiye’den farklı olarak, Irak’ı bütünleştirme çabalarına hizmet edegelmiş olmasıydı. Çünkü İran, nüfusun çoğunluğunu oluşturan Şiiler ve başkent Bağdat üzerinde etkinlik kurduğu ölçüde, Irak’ın homojen bir yönetim yapısına kavuşturulmasında kolaylaştırıcı bir aktör oldu.

Ancak, ‘Tek Irak’ politikasının IŞİD’le mücadelede önemli mesafeler alınan 2017 sonrasında ve bu kez, ‘Irak’ın Yeniden İnşası (Reconstruction of Iraq)’ projesi çerçevesinde güncellendiği dönemde, İran’ın Irak denklemindeki yeri yeniden tanımlanmaya çalışıldı. ‘Irak’ın Yeniden İnşası’ projesi, her şeyden önce, 2003 sonrası Irak’ta kurulan adem-i merkeziyetçi yapıyı tersine çevirerek, Bağdat’ı güçlü bir merkez olarak yapılandırma hedefi taşıyordu.[18]

Bu hedefin tutturulmasına engel en önemli faktörlerden biri İran ise, diğeri de hiç kuşkusuz, 2005 Irak Anayasası’nın tanıdığı federal hakların çok ötesinde güç kazanan KBY idi. Dolayısıyla, yukarıda da vurguladığım gibi, tam da ‘İran’a baskı’ politikasının devreye girdiği bir aşamada Türkiye’nin Irak’ın kuzeyinde artan askeri operasyonları ve askeri üsleri hem İran’ın bastırılmasına hem de KBY’de yarattığı tahribat ölçüsünde Bağdat’ın güçlendirilmesine yaradı.

Yine bu süreçte yükselen sokak gösterilerinde öne çıkan yabancı güçlerin Irak’tan elini çekmesi talepleri ise bir anda İran’ı hedef haline getirdi, ki buna karşı İran destekli Haşdi Şabi güçlerinin göstericilere saldırmaları çok geçmeden (Adil) Abulmehdi başbakanlığındaki hükümetin sonunu getirdi. Bu arada, bütün dünyanın Covid-19 salgını nedeniyle, deyim yerindeyse, kendi derdine düştüğü bir ortamda, 2005 sonrası Irak’ta ilk kez İran ile ilişkileri zayıf bir başbakan seçildi. Kazımi’nin başbakanlığı ‘Irak’ın Yeniden İnşası’ için önemli bir fırsattı. Kendisinden beklenen, öncelikle 2017’den bu yana bir türlü sonuçlandırılamayan Haşdi Şabi milis yapılanmasının tasfiye sürecini tamamlamak ve ülkeyi seçime götürmekti.

Sonuçta, Haşdi Şabi askeri bir güç olarak yerinde kaldı ama geçtiğimiz Ekim ayında yapılan seçimlerde de görüldüğü üzere siyasi gücünü büyük ölçüde kaybetti. Kazımi’nin bir diğer görece başarısı ise Erbil ve Bağdat arasında, en başta bütçe sorunu olmak üzere, hiçbir soruna çözüm üretmediği halde KBY’nin siyasi desteğini yanına alabilmesiydi. Öyle ki, Kazımi 1991 sonrasında Irak Kürdistanı’na ayak basan ilk Irak Başbakanı oldu.[19] KBY’nin verdiği siyasi desteğinin ötesinde, Kazımi’ye Irak Kürtleri’nin gösterdiği sıcak ilginin nedeni ise ağırlaşan ekonomik kriz ortamında çözümün tek adresinin Bağdat olduğu algısıydı. Bir başka neden de Türkiye’nin artan ve yayılan askeri operasyonlarının yarattığı güvenlik sorunlarıydı. Aslında, Türkiye’nin önce IŞİD saldırıları karşısında KBY’yi yalnız bırakması, sonra Kürdistan bağımsızlık referandumunda benimsediği söylem ve eylemleri ve nihayet KBY’yi de içine alacak biçimde Kürtlere karşı topyekûn düşmanlaştırıcı politikalar izlemesi nedeniyle, zaten Irak Kürdistanı kamuoyunda gözle görülür bir Türkiye antipatisi gelişmişti. Fakat son askeri operasyonların gündelik hayatın akışını, düzenini ve güvenliğini alt-üst edecek bir nitelik kazanması, bu antipatinin bir tepkiye evrilmesine ve Bağdat’ın bir anlamda ehven-i şer görülmesine neden oldu. Zira Irak Kürtleri’nin hafızasında ‘Bağdat önünde sonunda bir gün arkasına bile bakmadan çeker gider ama Türkiye gelirse gitmez’ bilgisi tecrübeyle sabitti. Bu arada, söz konusu güvenlik sorunlarının en yakın ve yakıcı biçimde deneyimlendiği Duhok’ta, Türkiye ile yeniden yakın ilişkiler geliştiren Kürdistan Demokrat Parti (KDP) de bu tepkiden nasibini aldı. En son seçimlerde, başta tartıştışmalı alan olmak üzere bir çok seçim bölgesinde oylarını artıran KDP, yıllardır en güçlü olduğu Duhok’ta yüzde otuz oy kaybetti.[20]

Fakat kamuoyunda oluşan bu tepkiye rağmen, Türkiye ile ilişkilerini yeniden onaran yalnızca KDP olmadı. Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) de, parti içinde yaşanan iktidar mücadelesi sonucunda, Süleymaniye-Ankara arasındaki kopukluğu büyük ölçüde kapattı. Bu durum, özellikle 2014’ten sonra neredeyse tümüyle İran kontrolüne giren Süleymaniye’de artık Türkiye’nin de varlık göstermesine, hatta Süleymaniye sokaklarında operasyon yapma kabiliyetine kavuşmasına kadar varan bir etkinlik kazanmasına neden oldu. Bu süreçte Irak Kürdistanı’nın sık sık nerden ve kim tarafından atıldığı kesinlik kazanmayan füze saldırılarına maruz kalması ise İran’ın yaşanan bu gelişmelere gösterdiği bir tepki olarak okundu.

Bu çerçevede, Türkiye’nin doğrudan hedef alındığı saldırıların adresi ise Başika’ydı.[21] Yukarıda da altını çizdiğim gibi, IŞİD’le mücadele sürecinde İran’ın Irak’taki etkisinin giderek arttığı bir dönemde Türkiye ilk kez ‘tartışmalı alan’da bir askeri üs kurma imkanı buldu. Fakat Türkiye bu alanda tek bir üsle yetinmek zorunda kalırken, İran 2017 Kürdistan referandumunun hemen sonrasında tüm ‘tartışmalı alan’a nüfuz etme kapaşitesine ulaştı. Nihayetinde, Başika’nın birden füzelerin hedefi haline gelmesi de Türkiye’nin en son Süleymaniye’ye kadar varan askeri hareketliliğine karşı, İran’ın ‘tartışmalı alan’ı adeta bir ‘kırmızı çizgi’ olarak belirlemesinin işaretiydi.

İran’ın hem Türkiye’nin askeri operasyonlarına hem de ‘Irak’ın yeniden inşası’ çerçevesinde bastırılmak istenmesine karşı direnç gösterdiği bir başka yer de, yine ‘tartışmalı alan’da bulunan Şengal oldu. ‘İkinci bir Kandil’ olmasına izin verilmeyeceği gerekçesiyle Türkiye’nin Şengal’e hava operasyonları başlatmasının tarihi ise, paradoksal bir biçimde PKK’nin değil, Haşdi Şabi’nin Şengal’e girdiği 2017 yılında başladı.[22] Türkiye’nin hava saldırılarının artık doğrudan sivilleri hedef alacak biçimde arttığı dönem ise Ekim 2020’de Erbil ve Bağdat arasında imzalanan Şengal Anlaşması sonrası gerçekleşti. Söz konusu anlaşmanın nihai hedefi, Şengal’de 2014’ten bu yana süren yönetim boşluğunu, Bağdat’a bağlı bir yönetim tayin etme yoluyla doldurmaktı. Ve bunun gerçekleştirilebilmesi için Şengal’de mevcut tüm silahlı grupların çekilmesi öngörülüyordu.

Bu silahlı gruplar arasında adı açıkça ifade edilen ise yalnızca PKK’ydi. Ancak, asıl amacın 2017’den bu yana Şengal’i kontrol eden İran destekli Haşdi Şabi güçlerinin çekilmesiydi. Zira PKK’nin Şengal’deki askeri varlığı zaten 2018 yılında önemli ölçüde düşmüş, geride kalan ve askeri ve idari olarak Ezidilerden oluşan Şengal Özerk Yönetimi ise büyük ölçüde Haşdi Şabi ile işbirliği sayesinde varlığını sürdürüyordu. Bu arada, Şengal Direniş Birliği (YBŞ) ve Şengal Kadın Savunma Birliği (YPJ) gibi Şengal Özerk Yönetimi’ne bağlı askeri kanat, zaten 2016 yılından bu yana Haşdi Şabi’ye ayrılan bütçe üzerinden maaş almaktaydı.[23]

Sonuçta, Şengal’de İran’ın bastırılması, yalnızca Şengal Özerk Yönetimi’nin dağıtılması ya da Bağdat’ın yeniden egemen bir güç olarak inşası için değil, aynı zamansa İran’ın Suriye ve dolayısıyla Lübnan bağlantısını koparmak açısından da gerekli görüldü. Ancak, bu hedefler bağlamında öngörülen silahlı grupların Şengal’den nasıl çıkartılacağı konusunda anlaşma herhangi bir yol haritası sunmadı. Çünkü, silahlı gruplar kendi arzularıyla ayrılmadığı durumda ne Irak ordusunun Haşdi Şabi’ye rağmen Şengal’e bir operasyon yapması ne de KBY’nin Kürtler arası savaşa sebep olacak bir hamlede bulunması mümkündü; ki, zaten KBY’nin olası bir hamlesi Bağdat’ın Şengal’e tümüyle hakim olması hedefine zarar verirdi.

İşte bu ortamda Türkiye’nin artan hava saldırıları, diğer alanlarda da olduğu gibi, İran üzerindeki baskının en önemli aracı haline geldi. Öyle ki, ABD Şengal’deki ‘sorun’un çözülmesi konusunda Türkiye’yi de bir taraf olarak gördüğünü bile söyledi.[24] Bu arada, Kazımi döneminde Ankara-Bağdat arası ilişkiler son on yıldır hiç olmadığı kadar düzeldi.[25] ABD ise tüm bu gelişmeler karşısında zaman zaman yapılan ‘endişe duyuyoruz’ açıklamaları dışında Türkiye’nin saldırılarına karşı hiçbir itirazda bulunmadı. Zaten Irak hava sahasını tümüyle kontrolü altında bulunduran ABD onaylamasa ya da göz yummasa, Türkiye’nin operasyon yapamayacağı herkesin malumuydu.

Sonuç

Son tahlilde, Ortadoğu’da Kürtlerin soğuk savaş boyunca bir ‘iç güvenlik sorunu’, soğuk savaş sonrası ise bir ölçüde ’demokrasi sorunu' olarak ele alınmasında başat rol oynayan ABD, Ortadoğu’dan çekilmeye hazırlandığı bugün de Kürtlerin kaderi üzerinde etkili olmaya devam ediyor. Bu etkinin hali hazırda seyrini şekillendiren Ortadoğu’da ‘dost ülkeler’den oluşan ‘elverişli güç dengesi’ oluşturma çabalarının ise Irak sahasındaki en erken sonucu, son otuz yılda Irak Kürdistanı’nda elde edilen siyasi ve ekonomik kazanımların büyük ölçüde kaybedilmesi oldu. Bu arada, KBY’nin özellikle son on yılda Kürtlerin uluslararası alanda siyasi temsili konusunda elde ettiği pozisyon da geçerliliğini yitirdi.

Bugün KBY’nin önünde ‘Irak’ın Yenden İnşası’ projesine katılarak yönünü Bağdat’a çevirmekten başka çare yok gibi görünüyor. Fakat KBY de biliyor ki, Bağdat adresinde asıl muhatap başta İran olmak üzere Irak sahasında giderek etkisini artıran Körfez ülkeleri ve Türkiye. Geldiğimiz aşamada, ‘tartışmalı alan’ da dahil olmak üzere Şii nüfus ağırlıklı güney hala İran etkisi altındayken, Sünni Arapların yaşadığı Anbar, Suudi Arabistan eliyle yeniden inşa ediliyor, Irak Kürdistanı ise her geçen gün daha fazla Türkiye etkisi altına giriyor. Irak’ın komşu ülkeler arasında bu şekilde, deyim yerindeyse, pay edilmesi aslında ABD sonrası Irak ihalesini kimlerin devralacağına da işaret ediyor. Ancak, sorun şu anda ‘elverişli güç dengesi’ terazisine uygun olmayan bir biçimde İran’ın Irak’ta ‘dost ülkeler’den daha fazla pay sahibi olması. KBY ise bu tabloda, Bağdat yolunda bir yandan Türkiye’ye yakın durarak, bir yandan da Körfez ülkelerini kollayarak yürümeye çalışıyor. Zira elde kalan idari temsili koruma ve daha bundan dört yıl önce büyük bir bölümünü tek başına kontrol ettiği ‘tartışmalı alan’a bir gün yeniden dönme imkanını ancak İran’ın bastırılması ihtimalinde görüyor. Fakat, bu ihtimal hayata geçtiği durumda dahi hiçbir kazanımın garantisi olmadığı da biliniyor.

Geldiğimiz aşamada, Irak, tıpkı 1991 yılında ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Brent Scowcroft’un işaret ettiği gibi, bir kez daha ‘imkanların test edildiği’ bir saha olarak karşımıza çıkıyor. Bundan otuz yıl önce bütün imkanlar seferber edildiği halde tutturulamayan hedefler, bugün ‘mümkün olan’ çerçevesinde ne sonuç verir belli değil.

Ancak, daha şimdiden Kürdistan’da yarattığı tahribatın telafisinin hiç de kolay olmayacağı açık. En azından, ABD’nin ‘Yeni Dünya Düzeni’ni kurma iddiasıyla Ortadoğu’ya girdiği tarihte, Kürtlerde herşeye rağmen, hakim olan güçlü bir umut yok. Sadece Irak’ta değil, dört parça Kürdistan ölçeğinde bugün yaşanan en güçlü duygu, hayal kırıklığı. Bu hayal kırıklığının yaratttığı sessizlikte biriken öfkenin nereye akacağı ise meçhul. Çünkü en başta Kürt siyasal aktörlerinin bu sessizliği bozacak, kitleleri yeniden harekete geçirecek somut politikaları, önerileri yok. Bu haliyle de giderek kitle desteğini kaybediyorlar. En son Irak seçimlerinde hem oy verme hem de partilerin oy oranlarındaki düşüş, bu kaybın en önemli göstergelerinden biri. Nihayetinde, son otuz yılda adeta kesintisiz bir seferberlik halinde yürütülen silahlı ve siyasi mücadelede tarihi bir eşiğe gelinmiş görünüyor. Bu eşikten bir adım sonrasını ise yalnızca Kürdistan bağlamında değil, Ortadoğu için de öngörmek hiç kolay değil.


*Bu çalışma, daha önce İngilizce olarak yayınlanmış "What Will Happen to the Kurds If the US Withdraws from Syria and Iraq?" başlıklı yazının genişletilmiş halidir. İlgili yazı için bkz. http://eutcc.net/?p=875
KAYNAKÇA
[1] https://www.washingtonpost.com/archive/politics/1991/05/26/bushs-talk-of-a-new-world-order-foreign-policy-tool-or-mere-slogan/7d6dd1a2-7ad2-4b90-a206-f6fcd75a6e26/
[2] https://www.constituteproject.org/constitution/Iraq_2005.pdf?lang=en
[3] https://www.foreignaffairs.com/articles/americas/2020-08-11/end-american-illusion
[4]https://www.foreignaffairs.com/articles/united-states/2021-08-24/foreign-policy-them-and-us
[5] https://freedomhouse.org/country/turkey/freedom-world/2021
[6] https://www.rudaw.net/english/opinion/18082021
[7] https://www.foreignaffairs.com/articles/middle-east/2021-10-13/henry-kissinger-middle-east-peace
[8] Stephan Walt, ABD’nin Afganistan’dan çekilmesi sonrasında kaleme aldığı yazısında, ABD dış politikasının asıl sorununun siyasi bir uzlaşma sağlamak olduğunu tartışıyor ve ABD’nin Avrupa’ya ve Asya’ya odaklanarak, bu her iki bölgede ‘elverişli bir güç dengesi’ kurmasının gerekli olduğunu savunuyor. ‘Elverişli güç dengesi’ kavramının aslında ABD’nin halihazırdaki Ortadoğu politikası bağlamında da açıklayıcı olduğunu düşünerek, ben de burada kullandım. Walt’un yazısının linki: https://www.ft.com/content/bc866786-db9d-4f8d-83b8-828dec42d672
[9] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-59248439
[10] https://www.politico.eu/article/did-barack-obama-get-recep-tayyip-erdogan-wrong-turkey-coup/
[11] https://www.bbc.com/turkce/haberler/2015/07/150724_incirlik_turkiye_abd
[12] https://t24.com.tr/haber/musulda-600-askerli-turk-ussu-kuruldu,319094
[13] https://www.rudaw.net/english/kurdistan/06072020
[14] https://www.reuters.com/business/aerospace-defense/us-secretary-state-nominee-calls-nato-ally-turkey-so-called-strategic-partner-2021-01-19/
[15] Şubat 2021’de gerçekleştirilen NATO Savunma Bakanları toplantısından basına yansıyan bilgilere göre, Türkiye ile örneğin S400 gibi en önemli kriz konuları yerine NATO’nun Irak’taki misyonu ve TSK’nın Irak’taki operasyonları konuşuldu. Bkz: https://yetkinreport.com/2021/02/19/natoda-s-400ler-degil-ama-irak-opearsyonu-konusuldu/
[16] Cengiz Çandar, Mezopotamya Ekspresi kitabında Özal’ın Bush’u söz konusu operasyonla ilgili ikna etme çabalarını kendi tanık olduğu olaylar ve görüşmeler üzerinden anlatır. Mezopotamya Ekspresi, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012.
[17] 2002’de düzenlenen Irak Muhalefeti Londra Konferansı sonuç bildirgesi, işgal sonrası Irak’ta nasıl bir yönetim oluşturulacağı konusunda bir çerçeve sunar. Bkz: Mesud Barzani, Tarihe Not, Avesta, İstanbul, 2021, ss:141-151. Fakat Washington’da işgalden iki ay öncesine kadar bu konuda herhangi bir hazırlık yapılmamış ve karar alınmamıştır. Son iki ayda alınan kararlar da 2003 sonrası oluşturulan Irak Geçici Yönetimi’nin başında bulunan ABD’li Genaral Petreaus tarafından uygulanmamıştır. Bkz: Margaret Macmillan, War: How Conflıct Shaped Us, Random House NY, 2020. ss:90-93
[18] https://www.europarl.europa.eu/RegData/etudes/STUD/2017/603859/EXPO_STU(2017)603859_EN.pdf
[19] https://www.rudaw.net/english/kurdistan/100920204
[20] https://www.rudaw.net/english/middleeast/iraq/121020213
[21] https://www.rudaw.net/turkish/kurdistan/0711202111
[22] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-39718224
[23] 2014 sonrası Şengal’de Kürt silahlı güçlerinin birbirleriyle ve Bağdat’la ilişkileri konusunda ayrıntılı bilgiler için bkz: https://www.swp-berlin.org/publications/products/studien/2018S11_srt.pdf
[24] https://www.rudaw.net/turkish/world/260820202
[25] https://www.rudaw.net/turkish/opinion/28112021

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin