Suriye’de Kürt-Amerikan ilişkileri ve Geleceği*
Arzu Yılmaz

abd-ypg-gexk_cover 2007 yılından bu yana Irak’tan başlayarak aşamalı olarak işleyen ABD güçlerinin Ortadoğu’dan çekilmesine ilişkin takvim, geçtiğimiz Ağustos ayında son Amerikan askerlerinin de Afganistan’ı terk etmesiyle hızlandı. Her ne kadar Amerika’da bu takvimin özellikle işletiliş biçimine hala karşı çıkanlar olsa da, Ortadoğu’dan çekilme kararlılığı sürüyor.

Bu çerçevede, halihazırda bölgede en fazla Amerikan muharip gücünün bulunduğu Körfez ülkelerine ilişkin bir açıklama henüz gündeme düşmedi. Ancak, Irak’ta mevcut 2300 Amerikan askeri bu yıl sonunda geri çekilecek. En son Suriye’de bir yıl daha kalacağı açıklanan yaklaşık 200 Amerikan askerinin ise her an çekilmesi sürpriz olmayacaktır.

Bu durumun Ortadoğu’da doğurması muhtemel sonuçlardan, en erken ve en fazla Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi (Rojava) ile Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin (KBY) etkileneceği söylenebilir. Zira bu her iki Kürt yönetiminin varlığı ve kontrol ettiği alanların güvenliği büyük ölçüde ABD’nin askeri desteği ve garantörlüğüne bağlı olageldi.

Peki, Amerika sonrası bir Ortadoğu’da Kürtleri neler bekliyor?

Bu sorunun yanıtı, hiç kuşkusuz, çok geniş bir çerçevede farklı parametrelerin analizini gerektirir. Fakat Amerika’nın, Amerika sonrası Ortadoğu’nun şekillenmesinde de etkin bir aktör olmaya devam edeceği gerçeği gözönüne alındığında, özellikle ‘IŞİD’e karşı mücadelede işbirliği’ çerçevesinde gelişen ve farklılaşan Kürt-Amerikan ilişkilerini ele almak yerinde olacaktır.

Bu bağlamda, küresel jeopolitik düzenin değiştiği bir süreçte, uluslararası terörle mücadeleyi öncelikli hedef olmaktan çıkaran ve yeni mücadele alanını yükselişteki otoriterleşmeye karşı krizdeki liberalizmi güçlendirme aciliyeti ve zorunluluğu üzerinden şekillendirmeye girişen ABD’nin, Kürtlerle ilişkisini ısrarla ‘IŞİD ‘e karşı mücadelede işbirliği’ sınırlılığı çerçevesinde tanımlamayı sürdürmesinin sorunlu olduğunu vurgulamak gerekir. Daha da sorunlu olan, bu ısrarın ‘ABD’nin Kürtlere desteği’ olarak okunmasıdır. Zira söz konusu çerçeveye sıkışıp kalan bir desteğin Kürtlere ‘yarar’dan çok ‘zarar’ verdiğini söylemek yanlış olmaz.

ABD Suriye’ye Kürtleri Kurtarmak İçin Girmedi

Her şeyden önce, Amerika’nın Suriye sahasına Kürtleri korumak için değil, IŞİD’in yayılmasını önlemek için girdiğini hatırlamakta fayda var. Amerikan operasyonlarının ilk kez Kürtlerin yaşadığı Kobanê IŞİD tarafından kuşatıldığında hayata geçmiş olmasının nedeni, IŞİD’in Irak-Suriye sınırını kontrol altına aldıktan sonra Suriye-Türkiye sınırına ulaşmasını engellemekti. Zira hemen ardından gelen ikinci operasyon da yine IŞİD açısından Suriye-Türkiye sınır yolunda önemli bir bağlantı noktası olan Girê Spî’ye yapıldı.

Bu süreçte, Suriye sahasında Amerika’nın Kürtlerle işbirliğini mümkün ve bir anlamda zorunlu kılan koşulları ise ABD’nin askerlerini sahaya sürmeme (no boots on the ground) politikası gereği yerel bir ortağa duyduğu ihtiyaç belirledi. Aslında, NATO üyesi Türkiye Suriye’de ABD ile işbirliğine en uygun ortaktı. Fakat bizzat ABD’nin IŞİD İle Mücadele Özel Temsilcisi McGurk’ün ifadesiyle, Türkiye’nin IŞİD’e karşı savaşta Koalisyon Güçleri’yle birlikte hareket etmekte gösterdiği ‘isteksizlik’ ve daha da ötesinde IŞİD’e her türlü lojistik desteği mümkün kılacak biçimde sınır kontrollerini gevşek tutması, Amerika açısından Kürtleri tek alternatif haline getirdi.[1]

IŞİD’in hızla yayılmasından kaynaklanan acil durumda Kürtlerin tek alternatif olarak ortaya çıkmasının bir başka nedeni de, o güne kadar ‘eğit/donat’ programı çerçevesinde oluşturulan Suriye muhalefetine bağlı silahlı güçlerin ne Suriye rejimine karşı ne de IŞİD’e karşı etkin bir savaş yürütebilmiş olmasıydı. Nitekim, Suriye’de IŞİD kontrolüne son verme aşamasına gelindiğinde, ABD’nin Rakka ve Deyrizor operasyonlarını da Kürlerle kotarmayı tercih etmesinin nedeni şöyle açıklandı: “Suriye muhalefetine bağlı silahlı güçlerle ortak bir operasyonun başarılı olabilmesi için 20 bin ABD askerinin sahaya inmesi gerekiyordu, ki bu mümkün değildi. Onun yerine, ABD’nin bugüne kadar birlikte çalıştığı en iyi konvansiyonel olmayan güç Kürtlerle ortaklık yapmayı tercih ettik.”[2]

Yine McGurk’ün ifadesiyle, Kürtlerle işbirliğinin bir başka nedeni ise bölgede genişleme politikası izleyen ‘Türkiye’yi kontrol etmek’ti[3], ki aslında Ağustos 2016 tarihine kadar da bu kontrol mekanizması işledi. Türkiye çok arzu ettiği ve her yolu denediği halde Suriye sahasına giremedi. Nihayetinde, 2016’da Türkiye’ye Suriye kapısını açan da ABD değil, Rusya oldu. Fakat bu gelişme üzerine, o dönemde ABD Başkan Yardımcısı olan Biden’ın gerçekleştirdiği Türkiye ziyareti ve verdiği mesajlar[4], 15 Temmuz darbe girişimiyle birlikte kopma noktasına gelen ABD-Türkiye ilişkilerinde artık bir denge arayışına girileceğinin işaretiydi.

Bu dengenin, diğer tüm alanlarda ilişkilerin kriz boyutuna tırmanmasının önüne geçilememiş olsa da, görece kurulabildiği tek alan ise Suriye oldu. Çünkü Amerika için her şeyden önce Suriye’nin stratejik bir önem taşımadığı zaten ilan edilmişti. ABD açısından önemli olan Ortadoğu’da, başta politik sınırların korunması olmak üzere mevcut statükonun devamıydı, ki aksi IŞİD örneğinde yaşandığı gibi Amerika’nın çekilme takviminin aksaması demekti. Bu bağlamda, özellikle Libya’da Amerikan Büyükelçisi’nin linç edilmesine varan travmatik deneyimin ABD’nin bu tercihini Arap Baharı’nın daha en başında konsolide ettiğini not düşmek gerekir.

Sonuçta, Esad rejiminin yerinde kalmasına da bu tercih çerçevesinde göz yumuldu. Yerinde kalsa bile Suriye’nin toprak bütünlüğünü yeniden sağlama becerisi kalmadığı ortada olduğundan, Esad rejimine Rusya’nın doğrudan askeri destek vermesine ses çıkarılmadı. Nihayetinde, IŞİD de sınırları ortadan kaldıran bir tehdit olmaktan çıkarıldığında, ABD için Kürtlerle ‘IŞİD ile mücadelede işbirliği’ çerçevesini sürdürmenin zemini zayıfladı. Üstelik Türkiye tam da bu işbirliğini öne çıkararak ABD’ye karşı Rusya ile her geçen gün daha da yakınlaşıyorken…

Söz konusu çerçevenin zeminini zayıflatan bir başka gelişme ise, Irak’ta yine IŞİD ile mücadelede Kürtlerin oynadığı rolün bir sonucu olarak gündeme gelen Kürdistan Bağımsızlık Referandumu oldu. Zira Ortadoğu’da mevcut statükonun korunması bağlamında IŞİD’den sonra, paradoksal bir biçimde, en büyük tehlike IŞİD ile mücadele sürecinde hem askeri hem siyasal anlamda daha da güçlenen Kürtler idi. Örneğin, tam da IŞİD ile mücadelenin aciliyet kazanmasına neden olan Irak-Suriye sınırının 200 km’yi aşan bir bölümünün kontrolü bu kez de Kürtlerin elindeydi. Dolayısıyla, Irak’ta Kürdistan Bağımsızlığı yolunda kritik öneme sahip olan tartışmalı bölgenin 16 Ekim 2017’de İran destekli Iraklı Şii milislerin eline geçmesine nasıl göz yumulduysa, hemen ardından Suriye’de de Kürtlerin kontrolünde Akdeniz’e çıkış imkanına sahip bütünlüklü bir yönetim alanının oluşmaması için Afrin’in 20 Ocak 2018’de Türkiye ve desteklediği Suriye muhalefeti silahlı güçleri tarafından işgaline ses çıkarılmadı. Dahası ABD, o güne kadar Türkiye’nin iddialarına karşı takındığı ‘PKK ve YPG birbirinden farklıdır’ tutumundan, Afrin’e askeri bir müdahaleyi ‘Türkiye’nin haklı güvenlik kaygılarına’[5] dayandırarak uzaklaştı. Bu arada, zaten YPG de Arap savaşçıların sayısal olarak çoğunluğu oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) dahil edildi ve işbirliğinde anılan bir taraf olmaktan çıktı.

Ezcümle, Amerika Suriye sahasına girdiği daha ilk günden itibaren Kürtlerle ilişkisini IŞİD odaklı ‘geçici, transaksiyonel, taktiksel’[6] bir askeri işbirliği olarak gördü ve yürüttü. Bu çerçevede, örneğin, Rojava’nın siyasal bir yapı olarak tanınması ve korunması bağlamında en önemli eşiklerden biri olan Cenevre’deki Suriye’nin Geleceği müzakereleri sürecinde hiçbir destek vermedi. Onun yerine, yine ilişkinin ‘geçici, transaksiyonel, taktiksel’ doğasına uygun zamanlamalarla ağırlıklı olarak ikili görüşmeler yapmayı, çoğu askeri yetkililer ağzından ve herhangi bir politik taahhüt içermeyen açıklamalarda bulunmayı tercih etti. Fakat tüm bu süreç boyunca bir kez olsun Kürtlerin Suriye’deki mücadelesini bir hak ve özgürlükler meselesi olarak desteklediğini söylemedi.

Kürtlerin ‘Hak’ Mücadelesi ‘Güç’ Mücadelesine Dönüştü

Peki Kürtler bu işbirliğine nasıl baktı?

Aslında, Rojava yönetiminin de başlangıçta ABD ile ‘IŞİD’e karşı mücadelede işbirliği’ çerçevesinde gelişen bu ilişkiyi ‘geçici, transaksiyonel, taktiksel’ gördüğünü teslim etmek gerekir. 2014-2017 arasındaki süreçte ABD ile işbirliği, benimsenen ‘üçüncü yol’ stratejisine uygun olarak, IŞİD tehdidini bertaraf etme hedefine hizmet edecek en iyi alternatif, hatta bir zorunluluktu.

Ancak, Rakka ve Deyrizor operasyonları öncesinde de tartışıldığı gibi, Kürtlerin Rojava sınırları dışında kalan Arap ağırlıklı nüfusun yaşadığı alanlarda da ABD ile ortaklığa devam etmesi bir zorunluluk değil, tercihti. Bu tercihin söz konusu sürecin dinamikleri çerçevesinde nedeni, örneğin, IŞİD ile mücadelede kazanılan başarı ve popülaritenin, deyim yerindeyse, rüzgarını kesmemek olarak açıklanabilir. Bunun yanında, Kürt sorununun nihayetinde Batı’nın desteğiyle çözülebileceği önkabulüne dayalı olarak, bugün ABD ile askeri alanda kurulan işbirliğinin yarın siyasi alana taşınabileceği konusunda da yaygın bir beklenti oluşmuştu. Ama pratikte asıl faydanın, ABD’nin IŞİD ile mücadele çerçevesinde yaptığı askeri yardımların devamını sağlamak ve petrol kaynakları açısından zengin bir bölgenin kontrolünü ele geçirmek üzerinden hesaplanmış olabileceği de göz ardı edilemez. Zira aynı dönemde Kürtler Ortadoğu’da ‘oyun bozucu’ bir aktör olarak sivrildikleri ölçüde, Kürdistan sınırları içinde yürütülen hak mücadelesi bölgesel bir güç mücadelesine dönüştü. Bu haliyle Rojava Devrimi de sadece Kürtler için değil, tüm Suriye halkları, hatta tüm dünya halkları için girişilen bir hak ve özgürlükler mücadelesi olarak yeniden tanımlandı, ki söz konusu tercihin meşruiyetine ilişkin tartışmalar da bu vesileyle ötelenmiş oldu.

Nedeni ne olursa olsun, ‘ABD ile devam’ tercihiyle, her şeyden önce, ‘üçüncü yol’ stratejisi terk edildi ve Rojava’da atılan adımlar Kürt-Amerikan işbirliği denkleminde şekillenmeye başladı.Bu arada, Rusya ve Esad rejimiyle ilişkiler tamamen kesilmedi. Ancak, tam da Esad rejiminin artık kalıcı olduğunun kesinlik kazandığı bir dönemde bu ilişkinin gelişmesinin önü kesildi. Örneğin, Esad rejiminin Kürtlerle özerkliği müzakere etme teklifi değerlendirilemedi, ki 2017’de gündeme gelen bu teklif şimdiye kadar hiç olmadığı ölçüde Kürtlerin beklentilerini karşılar nitelikteydi.[7] Fakat bu tercihin en önemli sonucu, hiç kuşkusuz, Rusya’nın Afrin’de Türkiye’ye yeşil ışık yakması oldu. Rojava yönetimi temsilcilerinin paylaştığına göre Rusya, Türkiye’nin saldırılarının önüne geçmek için Afrin’e Esad rejim güçlerinin girmesini önerdi. Fakat Rojava yönetimi sadece sınır hattına böyle bir sevkiyatı kabul edince bu öneri geri çekildi ve sonuç, Türkiye’nin Afrin’i tümüyle ele geçirmesi oldu.

Rojava’da atılan adımların Kürt-Amerikan işbirliği denkleminde şekillenmesinin Afrin bağlamında tezahür eden bir başka sonucu ise askeri karar alma mekanizmasında yalnızca SDG çatısı altındaki Arap savaşçıların çoğunluğu oluşturmasından değil, aynı zamanda, ABD ile koordinasyondan da kaynaklanan farklılıklar oldu. Örneğin, TEV-DEM Yürütme Kurulu Üyesi Aldar Khalil’in de vurguladığı üzere, Afrin’den çekilme kararı PKK’nin aksi yöndeki çağrısına rağmen alındı. Aynı durum daha sonra Girê Spî ve Serêkaniyê’de de yaşandı. Türkiye’nin 2019’da operasyon hazırlığı yaptığı sırada SDG Komutanı Mazlum Kobanê önce, ‘Fırat’ın doğusu ile Afrin birbirine benzemez. Aylarca hatta yıllarca süren bir savaş olacaktır. Burası geniş bir alan. Afrin'de stratejik bir karar aldık ve savaşı sadece Afrin ile sınırlı tutmak istedik. Fakat burada öyle olmayacak. Türk ordusu herhangi bir yere saldırırsa bu topyekün bir savaşa dönüşecek’[8] dedi ama sonra yine geri çekilme kararı alındı.

Sonuçta, Rojava yönetiminin Fırat’ın doğusuna matuf bir yapıya dönüşmesine neden olan ‘strateji’, en iyi ihtimalle, zaten sınırlı olan askeri gücü konsolide etme hedefiyle belirlenmiş olsa da işe yaramadı. Zira Fırat’ın doğusundaki güç konsolidasyonunun garantisi sayılan Amerika, Ekim 2019’da bir anda çekilince, Rojava Yönetimi kendini Türkiye, Rusya ve Esad rejimiyle çevrelenmiş buldu.

‘Amerika’nın Kürtlere ihaneti’ olarak yorumlanan bu sürecin aslında sürpriz olan tek yanı zamanlamasıydı. Yani Amerika’nın er ya da geç Suriye’den çekileceği, takvimin ise Suriye’nin geleceği konusunda Rusya ile varılacak bir anlaşmaya bağlı olduğu zaten söyleniyordu. Bu çerçevede, ABD’nin Rojava yönetimi için en ‘ideal’ planı, Suriye Kürt muhalefeti çatı örgütü ENKS ile bir uzlaşma üzerinden Cenevre sürcine dahil edilmelerini sağlamaktı, ki bunun aynı zamanda Rojava yönetimi ile Türkiye arasında bir yakınlaşma zemini yaratacağı hesaplanıyordu. Rojava yönetiminin uzun süre direndiği bu planı hayata geçirme fırsatı ise, Türkiye Fırat’ın doğusuna girince doğdu. Türkiye’nin işgali genişletme baskısı altında ABD Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey’nin yürüttüğü arka kapı diplomasisi sonuç verdi ve Rojava yönetimi ile ENKS arasında bir anlaşma sağlandı.

Fakat anlaşmanın bir anlamda yazıya dökülmeyen maddesine uygun olarak PKK’ye bağlı silahlı güçler Suriye’nin kuzeyinden çekilmeyince bu ‘ideal plan’ kadük kaldı. Zira ABD aynı zamanda, olası bir çekilmenin tek adresi Irak Kürdistanı’nda Türkiye’nin operasyonlarını genişletmesinin de önünü açtı. Bu arada, PKK ve KDP arasında süregelen gerginlik geri çekilme için açılan alanda neredeyse savaş boyutuna taşındı.

Eğer PKK Suriye’den çekilmiş olsaydı, Rojava yönetiminin Cenevre sürecine dahil olması konusunda ABD’nin siyasi bir destek vermesi söz konusu olabilir miydi? Türkiye’nin Girê Spî ve Serêkaniyê işgalinin hemen ertesinde görüşme yaptığım Rojava yönetiminden yetkililer, ABD’nin siyasi destek konusunda hiçbir garanti vermediğini, sadece ‘Sizi Şam rejimine karşı koruruz ama Türkiye konusunda söz veremeyiz’ dediklerini aktardılar. Sonuçta, Rojava için en acil ve büyük tehdit Ankara olduğu halde, ABD hem diplomatik hem askeri yollarla Rojava yönetimine Türkiye ile yakınlaşması için sürekli baskı kurdu. ABD’nin bizzat kendisinin kotardığı Ekim 2019 ateşkes anlaşmasının bile yüzlerce kez Türkiye ve Türkiye destekli grupların saldırılarıyla ihlal edilmesine sessiz kalması ise bu baskının sürdürülmesinin en açık kanıtı oldu.

Biden Yönetiminden Beklentiler Gerçekçi Değil

Bugün ise Biden yönetimi altında bir ABD’nin beklendiği gibi politika değişikliğine gideceğine dair bir işaret yok. SDG Komutanı Mazlum Kobanê’nin en son verdiği röportajda dile getirdiği ‘güvence’,[9] Biden yönetiminin en fazla Türkiye’nin işgal ettiği alanları genişletmesine yeşil ışık yakmayacağını gösteriyor, ki bu bir tutum değişikliğine değil, 2019’da varılan anlaşmaya sadık kalınacağına işaret ediyor. Rojava’ya siyasi destek konusunda ise ABD, deyim yerindeyse, üç maymunu oynamaya devam ediyor. Rojava yönetimine destek olarak yorumlanan, Suriye’de mevcut ABD askerlerinin görev süresinin bir yıl daha uzatılmasına ilişkin kararın duyurulduğu açıklamada Biden’ın ‘Türkiye’nin harekatları IŞİD ile mücadeleye zarar veriyor’[10] demesi, bu durumun en açık ifadesi. Öte yandan, bu açıklamanın da işaret ettiği Türk-Amerikan ilişkilerinde artan gerginliğe bel bağlayarak, ABD’nin niyeti Kürtleri desteklemek olmasa bile, Türkiye’nin avantajına bir adım atmayacağını düşünmek ciddi riskler taşıyor . Çünkü Ortadoğu’daki gelişmeler bu gerginliğin en fazla Erdoğan’dan kaynaklandığını, Erdoğansız bir Türkiye ile tıpkı ABD Dışişleri Bakanı Blinken’ın Suriye bağlamında söylediği gibi, bu iki ülkenin birlikte hareket etmesini gerektiren ‘ortak çıkarlar’[11] olduğunu gösteriyor.
Kaldı ki, konu ister Türkiye’nin heveslendiği yeni bir operasyon, ister Rojava’nın siyasi statüsü olsun, Suriye’de sedece Fırat’ın doğusunda mevcut olan ve Ortadoğu’dan çekilme takvimini hızlandıran ABD’nin nasıl bir politika izleyeceği nihai durumu belirleyecek tek faktör değil. Bugün Suriye’nin tamamında başat rol oynayan bir de Rusya faktörü var. Son aylarda Türkiye’nin artan saldırıları karşısında ABD tarafının bile çağrılarında Rusya’yı adreslemesi, bu gerçeğin tanındığını ve kabul edildiğini teyit ediyor. Teyit etmenin de ötesinde, Suriye sahasında ABD’nin topu Rusya’ya attığını gösteriyor. Bu arada, Biden yönetiminin Suriye’de siyasi bir çözüm konusunda Rusya ile doğrudan müzakereler yürütmeye başladığını da not düşmekte fayda var. Hatta bu çerçevede, ABD’nin Kürtleri de Şam yönetimiyle anlaşmaya teşvik ettiği herkesin malumu.

Peki Rusya ne yapar?

SDG Komutanı Mazlum Kobanê’ye göre, ‘Rusya sonunda bizim [sanırım Rojava yönetimi kastediliyor] arzu ettiğimiz kıvama gelecektir. Başka çareleri yok.’[12] Ne yazık ki, Kobanê’nin bu öngörüsünü neye dayandırdığını yaptığı açıklamadan çıkarmak mümkün değil. Sahadaki durum ise Rusya’nın bilakis her geçen gün elini daha da güçlendirdiğini gösteriyor. Her şey bir yana, bugünlerde Türkiye’nin muhtemel bir operasyonunun ilk adresi Kobanê Rusların kontrolündeyken ‘çare’ seçenekleri sınırlı olan tarafın kim olduğu ortada. Aslında Kobanê de aynı açıklamada çaresiz tarafı dolaylı olarak işaret ediyor. Zira Rusların Türkiye ile yeni bir operasyon konusunda herhangi bir anlaşmaları olmadığını teyit etmekle beraber, Türkiye’ye bağlı Suriye muhalif güçlerinin saldırabileceklerini söylüyor. Yani meşhur ‘Kobani düştü düşecek’ nidalarının yeniden meydanlarda yankılanması hiç de uzak bir ihtimalmiş gibi görünmüyor.

Afrin, El Bab ve Azez’i tümüyle Türkiye’ye bırakan, hatta 2020’de Soçi’de yapılan Erdoğan-Putin görüşmesi referans alınacak olursa,[13] İdlib’i bile M4 karayolunu sınır kabul ederek paylaşmaya razı görünen bir Rusya’nın kendisi için hiçbir stratejik önemi olmayan Kobanê’yi gözden çıkarması, doğrusu, şaşırtıcı olmayacaktır. Fakat Kobanê’nin stratejik olmasa da ABD için sembolik bir önem taşıdığı muhakkak. Zira Kobanê IŞİD’in ilk yenilgiye uğratıldığı yerdi. Buna rağmen, örneğin, sembolik olarak Kobanê’den çok daha önemli ve stratejik açıdan Suriye’den çok daha kritik olan Afganistan’dan nasıl vazgeçtiği hatırlanacak olursa, Kobanê’ye olası bir saldırı durumunda ABD’nin de birkaç ‘endişe duyuyoruz’ açıklamasından öte gitmeyeceği öngörülebilir.

Son tahlilde, yine Kobanê’nin açıklamasına atıf yapacak olursak, Suriye’de ‘Bizim [Rojava yönetimi] siyasi ve askeri gücümüz ne kadar fazla olursa rejime karşı müzakere ederken de elimiz o nispette güçlü olur’[14] beklentisinin artık sınırlarına dayanıldığını idrak etmek gerekiyor. Bugün Afrin nasıl müzakere konusu olmaktan çıktıysa, yarın Kobanê de çıkabilir. Bu bağlamda, Ruslar ya da Amerikalılar için ne ifade ettiği bir tarafa, Rojava için eğer Afrin bir bedenin bacaklarıysa Kobanê de başı sayılabilir. Bir beden ayakları olmadan yaşayabilir. Fakat başsız bir gövdeyi hayatta tutmanın mümkün olmayacağını, yine ‘stratejik’ bir karar eşiğine gelindiğinde, akılda tutmakta fayda var.

Öyle anlaşılıyor ki, Rojava yönetimi hala ABD’nin Suriye’den çıkış takvimininin ABD-Rusya arasındaki dengede kotarılacak bir siyasi çözüme bağlı olduğunu düşünüyor. Oysa diğer yandan, ABD’nin Ortadoğu’dan tümüyle çekilmesini sağlamak üzere kurulan bir başka takvim hızla işliyor. Bu takvimin nasıl işlediğini anlamak içinse Suriye’den çok Irak sahasına bakmak gerekiyor.

*Bu çalışma, daha önce İngilizce olarak yayınlanmış "What Will Happen to the Kurds If the US Withdraws from Syria and Iraq?" başlıklı yazının genişletilmiş halidir. İlgili yazı için bkz. http://eutcc.net/?p=875

Kaynaklar
[1] Brett McGurk, “Hard Truths in Syria”, Foreign Affairs, May-June 2019, Volume 98, No:3
[2] https://www.newyorker.com/news/dispatch/how-trump-betrayed-the-general-who-defeated-isis
[3] Brett McGurk, “Hard Truths in Syria”, Foreign Affairs, May-June 2019, Volume 98, No:3
[4] https://www.usnews.com/news/articles/2016-08-24/biden-warns-kurds-in-goodwill-visit-to-turkey?context=amp
[5] https://www.state.gov/press-releases/
[6] https://www.hurriyetdailynews.com/us-relations-with-ypg-temporary-transactional-tactical-113277
[7] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-41399193
[8] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-49037255
[9] https://www.al-monitor.com/tr/originals/2021/11/syria-kurdish-commander-assured-washington-turkey-wont-invade-again
[10] https://www.dw.com/tr/biden-t%C3%BCrkiyenin-suriyedeki-eylemleri-tehdit-olu%C5%9Fturuyor/a-59445402
[11] https://www.state.gov/secretary-blinkens-call-with-turkish-foreign-minister-cavusoglu-2/
[12] https://www.al-monitor.com/tr/originals/2021/11/syria-kurdish-commander-assured-washington-turkey-wont-invade-again
[13] https://www.dailysabah.com/opinion/op-ed/will-sochi-20-produce-a-lasting-solution-in-idlib
[14] https://www.al-monitor.com/tr/originals/2021/11/syria-kurdish-commander-assured-washington-turkey-wont-invade-again

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin