Milan Kundera'nın Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ni ikinci kez okurken, Tomas’la yer değiştiriyorum bazen ve o zaman bu romanın adının da yazının başlığıyla aynı olması gerektiğine inanıyorum. Ayrıca roman okumanın artık metinde yolunu kaybederek, kendi hafızanın patikalarına sapıp bir nevi kendini okuma eylemine dönüştüğü bir noktaya çoktan vardığımı da fark ediyorum. Hafızamın dar ve kasvetli patikalarında ilerledikçe yer yer hissettiğim ağırlık altında çatırdayan kemiklerimin, öfkeyle gıcırdayan dişlerimin sesini de duyar gibi oldum.
90’ların başına denk gelen ilk gençlik yılarımda, gece oldu mu hayalete dönüşen kasabada göğe yükselen kavak ağacında İshak kuşu öterken tanışmıştım Varolmanın Dayanıılmaz Hafifliği’yle. O zaman romanın varlığından habersiz olarak filmin büyüsüne kapılmıştım. O günden sonra Tereza, hep Juliette Binoche’nin hüzünlü ve uhrevi bakışıyla kaldı tahayyülümde. Şimdi durup geriye bakarken, o an farkında olmasam da hayatımın en büyülü zamanlarından biriymiş o saatler. Adına doksanlı yıllar denilen karanlık yolun daha çok başındaydık ve kasabada gece sokağa çıkma yasağı vardı. Bazen saatlerce bir ağaçta öten İshak’ın sesi duyulurdu sadece, ta ki bir silah patlayıncaya dek. Sanki birileri Kürdistan’daki İshak’ın canına kastederdi. Silahlar susunca İshak da giderdi. Arkasından “kocaman bir boşluk bırakarak”. Tıpkı Onat Kutlar’ın dediği gibi:
“İshak dalda gökyüzünü oymaya, orada kendisi uçup gittikten sonra da hep kalacak bir boşluğu bırakmaya çalışıyordu.”
Şimdi durup geriye baktığımda, o kavak ağacında öten İshak’ın oyduğu boşluğun yaptığım onca eyleme rağmen hiç bir zaman dolmadığını da fark ediyorum. Üstelik o boşluk, hafiflik değil de kişisel ve toplumsal bir hafızanın kurşuni ağırlığı gibi peşimi asla bırakmadı. Tıpkı Onat Kutlar’ın, gençliğimde inananı ve militanı olduğum hareketin bir eylemi sonucu öldürülmesinin utancını hiç bir zaman vicdanımdan söküp atamadığım gibi.
İnsan nasıl ki hafızadan ve utançlarından kurtulamıyorsa yaşı ilerledikçe ileriye gidişin yolun sonunda bekleyen ışığa değil de kapkaranlık bir kara deliğe doğru olduğunu fark ediyor. Bundan dolayı Benjamin Button gibi geriye doğru gitmek istiyor. Ancak bu geriye dönüş Benjamin’in dönüşü gibi biyolojik bir yenilenme, hücrelerinin dirilmesi ve akabinde deri değiştiren bir yılanın gençleşmesi gibi değildir. Bu, ölüme karşı hatırlayarak direnme ve kaçma eylemi olabilir sadece. Geriye dönerken de bazen unutulan bir anının hatırlanması yıllar önce kaybedilen değerli bir eşyanın bulunması karşısında yaşanan sevince benzer. Durmadan başka başka patikalara sapmaktır dönüş; 1968’in Prag’ında Tereza’nın peşinden yürümek varken… Ancak çocukluk ve gençliği Kürdistan’ın 90’lı yıllarına denk gelen bir kuşak, kaç mutlu anıyla karşılaşabilir dönerken?
Dolayısıyla benim de uzaklardan göz kırpan karadeliği gördüğümden beri okuduğum her edebi metin kendi hayatımı okuma ve hafızamı diriltme eylemine dönüşmüştür. Hafızamdaki anılar, tıpkı çocukken her çatışmalı geçen gecenin sabahında sokaklardan toplayıp ceplerimize doldurduğumuz boş mermi kovanları gibi şıngırdayarak yerlere saçılmakta.
Kundera’nın dünyasına geri dönecek olursak Tomas, Tereza ve Sabina, varoluşun hafifliğiyle ağırlığı arasında gidip gelirler. Tomas için hafiflik bağlanmamaktır, başka başka bedenlerde varolmak ve onun dayanılmaz hafifliğiyken Tereza için ağırlık, sevginin ve bedenin yüküdür. Sabina içinse hafiflik, bütün bağlardan kurtulma arzusuna yaklaşmaktır ve belki de bu yüzden o, Prag’ı terk ederken bir daha geri dönmez.
Onların taşıdığı ağırlık tabi ki saf kişisel bir ağırlık değildir; aşkın, bedenin, sadakatin, ihanetin, ağırlığı yanında ülkelerini işgal eden Sovyet tanklarının çelikten ağırlığıdır. Sovyet tankları sadece Prag’ın sokaklarını ezmez; o paletler altında ezilen insan ruhudur, bir ülkenin, bir şehrin ruhu ve hafızasıdır.
Daha birkaç yıl önce ağır bedeller ödeyerek Alman faşizminden kurtulan o ülke; efsaneye göre Hitler'in, Prag’ın güzelliği karşısında büyülenmesi sayesinde, birkaç yüz kilometre ötedeki Varşova gibi yakılıp yıkılmaktan kurtulmuştu. Yani katili olacak kişi kendisine hayran kaldığı için Prag kurtulmuştu. Bunu duyunca keşke Kürdistan da bu kadar şanslı olsaydı demiştim kendi kendime. Prag gibi katilini bile kendisine hayran bırakacak kadar güzel ya da katilleri Hitler kadar bir insanlık kırıntısı taşısalardı bir yerlerinde.
Evet, Prag şanslıdır, sadece Hitleri bile kendisine hayran bırakarak onun yıkıcı gazabından kurtulacak kadar güzel olduğu için değil, var olan ve sınırları belli bir ülkenin başkenti olarak işgal edildiği için. O gün bütün Prag sokağa dökülür. Kürdistan’ın işgali ise hiç kimsenin ne zaman başladığını bilmediği, dünyanın varoluşundan beri konulmuş bir doğa yasasıdır adeta. Şahsi ve toplumsal hafızamızın bu kadar karmaşık patikalardan oluşması, Kürdistan denilen isimsiz ve cisimsiz ülkede yaşamanın kör bir kuyudan gökyüzüne bakmaya benzemesi de bu yüzden olsa gerek.
Yazdığı makale sebebiyle doktorluk mesleğinden kovulan Tomas’la birlikte Sovyet işgalinin ismini değiştirdiği Prag sokaklarında yürüyüp cam silmeye giderken kendimi yeniden “ülkemin” işgalcilerinin isimleriyle anılan sokaklarında buluyorum ve herkes kendi ölüsüne ağladığı için olsa gerek kendi ülkemin yasımı tutuyorum. Hiçbir zaman bir “ülke” olmamış, ilk olarak kimin işgal ettiği belli olmayan hayali ülkemin.
Prag’ın silueti bir masal ülkesine benzer, oysa asıl masal ülkesi Kürdistan’dır benim için. Romantik ve mimari açıdan değil; yüzyıllardır var olmakla olamamanın pusunda görünüp kaybolduğu için. Bu yüzden, bir varmış bir yokmuş, diye başlayan tüm masalların “bir yokmuş” ülkesinde “varolmayan” bir dille doğmanın, onunla konuşup yazmanın dayanılmaz ağırlığı daha doğar doğmaz içinize oturur. Sonra, daha ilk süt dişiniz düşmeden okul denilen laboratuvardan adımınızı atınca konuştuğunuz dilin ağzınızda taşa dönüşmesinin ağırlığı başlar. Sisifos’un her sabah vadiden başlayıp akşama kadar dağa çıkardığı, gece tekrar vadiye yuvarlanan o taşın ağırlığı gibi. Her sabah okul denilen o vadiye inip bir ömür taşıyacağınız koca taşı dağın zirvesine taşırsınız. Siz büyüdükçe ağırlaşmıştır o taş.
Tereza bedenin ağırlığından kurtulmak için Tomas’a ihanet eder sonunda. Benim de bu yazıyı Türkçe yazmam Tereza’nın ihanetine, onun ağırlıktan kurtulmak için kirlenmek istemesine benzetilebilir mi? Bedenin ağırlığından kurtulmaya çalışan Tereza, Tomas’a ihanet ederek sırf o “hafiflik” duygusunu anlamaya çalışır ve bedenini istemediği bir eylemle kirletir. Onunkisi intikam isteğidir biraz da, ama daha çok kendisine yönelik bir eylemdir. Ruhu bedeninden ayrılıp bedenin masumiyetini yitirişini izler. Ruhunun acıdığını hisseden Tereza yumruklarını sıkarak zevk almamak için sonuna kadar direnir ve sonunda erkeğin yüzüne tükürür. Bedenini ihanetle kirleten Tereza’nın çırılçıplak, klozetin üstünde durunca hissettiği şey ise artık ağırlıktan daha fazla acıtan hafifliktir. Ancak hemen sonrasında insan ruhunun en büyük kırılması yaşanır; Tereza odaya dönerken seviştiği erkeğin ona güzel bir söz söyleyip ona sarılmasını bekler, beklediği şey gerçekleşmez ve o zaman İshak’ın oyduğu boşluğa benzeyen bir boşluk Tereza’nın ruhunda da açılır.
Tereza, bedeninin hem sığınak hem hapishane olan ağırlığından kurtulamaz, tıpkı Türkçe yazarken Kürtçe’nin ağırlığından hiçbir zaman kurtulmayan bir Kürt yazar gibi.
İyi de Sovyetler Birliği, Çekoslovakya’yı işgal ettiğinde Çekler okullarında -bizim gibi- ülkesini zapt eden devletin dilini öğrenmek zorunda kalmadı ki, diye fısıltılar duydum yıllarca. Derken fısıltılar çoğaldı; dille birlikte sömüren ulusun kodları da bize enjekte edildi. Okul denilen laboratuvarda, tarih öğretmenleri ellerinde kazmalarla sınıf kapısından içeri girince dersler birer ruh çağırma seansına dönüştü; yüz yıl önce ölmüş bir imparatorluğun ruhu çağırıldı. Önce en büyük fatihlerin mezarları açıldı; sonra padişahlar, vezirler, paşalar … Akabinde, Müslüman Türk Coğrafyacılar çıktı o mezarlardan: Müslüman Türk Tarihçiler, Müslüman Türk Matematikçiler, Müslüman Türk Filozoflar… Meğer bilim ne çok şey borçluymuş “Büyük Müslüman Türklere” diye düşündü “Küçük Kürd.” Düşündükçe de Türklüğün “büyüklüğü” karşısında bir kez daha nutku tutuldu.
Çünkü diriltilen ölü imparatorluğun tahayyülü, Doktor Viktor Frankeystein’nin Canavar’ından daha korkunçtur; Malazgirt’in kapısından girmeden önce Prag kadar güzel olan Ani’yi harabeye çeviren çekik gözlü savaşçıdan daha çok İkinci Dünya savaşı şafağındaki faşist Almanya’ya benzer. Yatırımlarının çoğunu silaha yapmış, çıkarma gemileri inşa etmiş, uçaklar, SİHA’lar, füzeler ve Alman faşistleri kadar Yahudilerden nefret eden bir toplum inşa etmiş. Bir şahlansa atı, ceddinin Viyana önlerinde yarım bıraktığı cihadı nihayete erdirecek. Çünkü Avrupa şehirlerini tıpkı Ani gibi harabeye çevirecek kadar “tek dişi kalmış medeniyetten” nefret eder. Ama kitleleri geçmiş zaman masallarıyla uyutan yirmi beş yıllık İslamist iktidarın herkes kadar bildiği bir gerçeklik varsa o da ölen bir imparatorluğun asla diriltilemeyeceğidir. Bu yüzden can verilen şey bir imparatorluk değil de, Kundera’nın, “varolmakla unutuluş arasındaki duraktır …” dediği kitschtir. Kalabalıkları çılgına çeviren, sokaklarda ellerinde bayraklarla yürüten kitschin ta kendisi.
Sabina roman boyunca, Prag’tan Newyork’a kadar, iktidarın kalabalıkları ellerindeki bayraklarla uygun adım yürüten bayramlarından, görkemli saraylarından ve kendini var etme aparatına dönüştürmeye çalıştığı zevksiz sanatından kaçar.
Kundera, kitschi Stalin’in oğlu Yakov’un hikayesiyle anlatır. Alman kamplarında esir olan Yakov, esir İngiliz subaylarıyla ortaklaşa kullandığı lazımlığın kenarını kirlettiği için bir tartışma çıkar ve Stalin’in oğlu elektrikli tellere atlayarak intihar eder. “Bok yoluna can vermişti.” der, Kundera. Yakov aslında birçok diktatörün oğlu gibi babalarının görkemli saraylarda fareler gibi saklanmak yerine Alman faşizmine karşı savaşır ve esir düşer. Ancak onun hikâyesi belki de yazarın komünizme dair acı tecrübeleri yüzünden böylesi “basit” bir hikâyeye dönüştürülür.
Kundera kitschi “boktan bir tartışmadan ölen” bir insanın kahramanlığa dönüşen hikâyesiyle anlatır. Yani ona göre tüm pisliklerin üstünü kapatan, görünürü görünmez, görünmezi görünür kılan kudrettir kitsch. Tıpkı Sarıkamış’ta soğuktan binlerce zavallı askerin donmasının iktidarın dilinde bir kahramanlık destanına dönüşmesi gibi. Yere düşme fırsatı bile bulmadan ayakta donan binlerce askerin tüm “kusurları” kar altında kalmış, donan bedenler bütün zavallılıkları, korkuları ve boş mideleriyle gurur duyulan bir destana dönüştürür. Sarıkamış’ta yağan kar sadece donan asker ölülerini örtmez, iktidarın binlerce ayıbını kapatan bir örtü görevi de görür. Ve ister partiler olsun, ister cemaatler veya sol örgütler, kitschi keşfettikten sonra kimse ondan kolay kolay vazgeçmez.
Sahip oldukları sınırsız devlet imkânlarından dolayı kitsch en çok hükümetler tarafından üretilir. Kemalist ideoloji, yeni Türkiye inşası da uzun yıllar boyunca kitsch üretme aygıtı gibi çalışırken AKP hükümetleri ise yirmi beş yıllık tarihleri boyunca tüm cumhuriyet tarihinden çok daha fazla kitsch üretmiş ve bunu hem “zıttı” hem de mirasçısı olduğu Kemalizm gibi yeni gelenekler icat ederek yapmıştır. Bunu yaparken de adeta şımarık mirasyedi çocuk gibi davranarak Osmanlı İmparatorluğunun bütün gizli sandıkları açmış ve kamu kaynaklarını bir hayaleti diriltme uğruna sonuna kadar kullanmaktan hiç bir zaman imtina etmemiştir.
Wiliam Faulkner’in “Geçmiş ölü değildir; hatta geçmiş bile değildir.” dediği o uçsuz bucaksız verimli ovada her seferinde kirsch biçenlerin pulluğuna mutlaka o görkemli günleri hatırlatan bir kalkan, keskin bir kılıç, veya bir hikaye takılırken asla bir kurbanın kemiğine rastlanmaz. Çünkü kitschin bir işlevi gerçekliğin üstünü kapatmaksa bir diğeri de gelenek yaratmaktır, 15 Temmuz gecesi yükselen sala sesleri veya camiye dönüştürülen Ayasofya’da bir cuma hutbesinde minbere çıkan İslam’ın kılıcı gibi.
Ayasofya’yı camiye çevirerek Kemalizm’den yüzyıllık rövanşı alan İslamist iktidar, cemaati İstanbul’u tekrar fethettiğine inandırırken Hristiyan âlemine de fethin hala sürdüğü söyler. Böylece sonsuz taneli kitsch tesbihine yeni taneler eklenir; çağlar boyunca haşmetiyle ilham veren eşsiz bir mimari eser her cuma İstanbul’un tekrar işgal edilme mizansenin sergilendiği koca bir tiyatro sahnesine dönüşmekle kalmaz, İstanbulun “fethinden” sonra yapılan Osmanlı camilerine ilham olan eşsiz kubbesi onu görmeye gelen müslümanlar için İslam’ın Hristiyanlık karşındaki görkemli zaferinin de tacına dönüşür. Ama kitsche bağımlı kılınan kitleler hiç bir zaman doymaz. “Kutlu doğum haftasında” cemaat evlerinden yayılan gül kokusu, Ayasofya’da sallanan kılıç veya Ayasofya’nın kendisi, görkemli sarayların gölgesi, dev bayraklar, salalar, SİHA’lar, Selçuklu mimarisiyle yapılan adalet sarayları, hepsi de kitlelerin huzurlu bir uyku uyumasını sağlarken aynı zamanda iktidarın sürekliliğini perçinlemektedirler. Böylece aynı anda hem taşkın bir coşkuyla zinde tutulan hem de hiç bitmeyen bir matem havasında histerik ve saldırgan bir ruh haline büründürülen ahali her Cuma sergilenen mizanseni izledikten sonra gece rüyasında elinde İslam’ın kılıcıyla Canavar’ın sırtına biner. Anton Çehov’un, “Sahnede bir tüfek varsa oyunun sonunda patlamalı” dediği gibi, minbere çıkan kılıçta bir gün kınından çekilmelidir.
Böylece, bir kez daha Balkanlardan Kürdistan’a, İran’dan Afrika’ya üç kıta sömürülür, Kudüs alınır, İstanbul fethedilir, Arabistan’dan Muhammed Peygamber’in sakalı getirilip kiliseden devşirilmiş bir camide sergilenir; üç kıtadan kadınlar kaçırılır, başkent sarayında seks kölesi yapılır, pazarlarda satılır, kaçırılan erkek çocukları Yeniçeri Ocağında asker yapılır. Fakat katledilen yüzbinlerce Ermeni’den bahsedilmez. Kürd’ün adı sadece “zararlı” cemiyetlerde anılırken Rum’ları katletmenin adı “Kurtuluş Savaşı” olur. Bir kez daha Viyana kapılarına dayanınca Canavar’ın damarları şişer, kasları gerilir çünkü Viyana dünyanın en güzel şehirlerinden biri değil de travmanın adıdır onun hafızasında. Yıllarca önüne geleni yutan koca Osmanlı’nın yükselişi o kapı önünde durmuş ve İslam, Hristiyanlığa karşı nihai zaferini o gün ilan etme şansını o kapı önünde yitirmiştir. Zaferler gibi yenilgiler ve travmalarda nesilden nesile aktarılır. Ve çoğu zaman travmadan kurtulmanın yolu onun rövanşını almak ile mümkün gibi görülür. Bu yüzden, bütün hazırlıklar o büyük hesaplaşma günü içindir.
Her gün ekranlardan yüzündeki sırıtışla Canavar’ın yalanlarını dinlerken varolmanın dayanılmaz ağırlığını ruhumda hissediyorum, parçası olduğum kayıp kuşağın birçok ferdi gibi. Üstelik o ağırlık, sadece kör bir kuyuya atılmış geçmişin değil, yirmi beş yıldır iktidarda olup aydınlığa açılan her pencereye karanlık bir perde gibi inen Türk-İslamist bir hükümetin hayatın her alanını dizayn etme politikalarının yok ettiği bir geleceğin de ağırlığıdır. Bağıramamanın, katile katil, diktatöre diktatör diyememenin ağırlığı. Her sabah, uzun ve karanlık bir tünele dönüşmüş bir ülkede uyanmanın ağırlığı. O tünel ki Afgan göçmenlerin İran sınırından girip Avrupa sınırlarına ulaştığı, bir kaç yıl öncesine kadar İŞİD militanlarının ve onlara gönüllü cariyelik yapmak için Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden kalkıp gelen Müslüman kadınların ve tırlar dolusu silahın devlet eliyle geçip İslamist teröristlere ulaştığı bir tünel.
Tomas ve Tereza gördüklerine daha fazla dayanamayıp sonunda ülkelerini terk ederler. Çünkü terk edecek ve bir gün dönecekleri bir ülke vardır arkalarında. Belki de o yüzden çabuk dönerler, gittikleri İsviçre’den, ya da kim bilir belki de Cesare Pavese’nin şu sözünü haklı çıkarmak için;
“Bir ülkeye ihtiyacın vardır, onu terk etmenin zevki için bile olsa.”
Ama insan hiç var olmamış bir ülkeyi nasıl terk eder? Belki de asıl ağırlık budur. Ve asıl gitme isteği insanın kendi hafızandan uzaklaşmak isteğidir. Özgürce oynayamadığı sokakları, kelimelerini, dilini, hikayelerini, ceplerine doldurduğu boş mermi kovanlarını, ölülerini, hiç susmayan ishak kuşunu ve onun gökyüzüne oyduğu boşluğu arkasında bırakıp gitmek ister.
Ama nereye giderse gitsin, gece sessizleştiğinde uzaklardan öten İshak’ın sesini duyacağını bilir.
Türkiye’de ırkçılık eğer bir sektöre benzetilseydi, bu fırıncılık sektörü olurdu. Ekmek çıkaran fırınlar gece de dahil neredeyse günün her saati canlı ve faaldir. Türkiye’deki ırkçılığın doğası da böyledir, günün her saatinde faal ve akışkandır. Irkçılık her şeyden önce bu toplumda bir ekmek kapısıdır. Nitekim son bir hafta içinde ikinci kez fırından sıcağı sıcağına çıkan ırkçılık mamülleriyle karşılaştık. Daha geçen gün Türkiye-Makedonya milli maçı vesilesiyle Amedspor’a galiz küfürler edildi. Bu daha soğumadan, bu sefer ülkenin ekmeğini ırkçılıktan çıkaran milli burjuvazisinin en önde gelen figürlerinden biri, pespaye bir gülme efekti eşliğinde Kürt kadınlarını cinsiyetçi bir fıkra konusu yaptı.
Devamını oku →