Samed Behrengi ve Ferzad Kemanger’in ortak hikayesi
Perwer Armed

Küçük Kara Balık, kendisine dayatılan dar sınırları ve kurulu düzeni reddederek, büyük denize doğru tehlikeli bir arayış ve hakikat yolculuğuna çıkar. Yol boyunca karşılaştığı toplumsal baskılara boyun eğmeyen bu küçük canlı, edindiği bilgi ve meşru müdafaa bilinciyle haksızlıklara karşı direnmeyi öğrenir. En nihayetinde, zalim bir esarete karşı canı pahasına başkaldırarak kendisinden sonraki kuşaklara özgürlüğün kapısını açar ve derin sulara karışarak bir sembole dönüşür.

Orijinal Farsça adı “Mahi-ye Siyah-e Kuchulu” olan ve ilk kez 1967 yılında basılan bu ölümsüz fabl, sadece İran'da değil, dünyanın dört bir yanında yaklaşık 60 yıldır çocukların ve ezilenlerin hayata gözlerini açmasını sağlıyor. Kitabın yazarı Samed Behrengi, bu sarsıcı eserle aslında şu evrensel yaşam, ölüm ve özgürlük felsefesinin mesajını veriyordu: “Ölüm çok kolay, fakat önemli olan yaşamın diğer insanların yaşamı üzerinde nasıl bir etki bıraktığıdır; özgürlük bedelsiz olmaz ve bazen yeni nesilleri kurtarmak için insan kendisini feda etmelidir.”

Nitekim Behrengi de tıpkı var ettiği Küçük Kara Balık gibi, bedeli ne olursa olsun özgürlük uğruna bir mücadele yolculuğuna çıkmıştı. Bu zorlu yürüyüşün trajik yanı ise Behrengi'nin henüz 29 yaşındayken bir nehirde, Aras Nehri'nin sularında boğularak hayatını kaybedecek olmasıydı.

Samed Behrengi, 1939 yılında tarihi Tebriz'in güneyindeki Çerendab mahallesinde, yoksul bir ailede dünyaya gözlerini açtı. Babası, bir grup işçiyle birlikte Bakü'ye gitmiş ve oradan bir daha dönememiş mevsimlik bir işçiydi. Yetim kalan Samed, beş kardeşiyle birlikte hayatın ağır yükü altında büyüdü; fakat her şeye rağmen azimle okuyarak Tebriz Öğretmen Okulu'ndan mezun oldu. 18 yaşında öğretmenlik diplomasını aldığında, artık ömrünün sonuna kadar Doğu Azerbaycan eyaletinin yoksul köy okullarında ders verecek bir halk aydınıydı.

Behrengi, kendi varoluşunu ve mücadelesini daha sonra şu çarpıcı sözlerle betimleyecekti:

“Ben mantarlar gibi anasız babasız doğmadım ama mantarlar gibi büyüdüm; fakat mantarlar gibi sonum çabuk gelmedi. Nerede bir nem varsa beni kendine çekerdi; bana su verecek kimse yoktu. Büyüdüm... kuşburnu ağacı gibi eğri büğrü, azıcık suyla Azerbaycan köylerinin öğretmeni oldum. Babam derdi ki: Eğer İran'ı İranlılar arasında pay etseler, senin payına bundan fazlası düşmez.”

O, müfredatı ezberleten sıradan bir memur değil, tepeden tırnağa bir idealistti. Şehir seçkinleri için yazılmış, köy gerçekliğiyle hiçbir bağı olmayan ders kitaplarını sertçe eleştiriyor; çocukların tarlalarda sömürülmek yerine okula kazandırılması için aileleri ikna etmeye çalışıyordu. Lakin Şah rejiminin eğitim sistemine yönelttiği bu köklü eleştiriler, istihbarat raporlarına yansıyacaktı. 1962'de lise öğretmenliği elinden alınarak ilkokula sürüldü. İki yıl sonra, 1964’te yayımlanan “Pare Pare” (Parça Parça) adlı kitabı nedeniyle ordu mahkemesinde yargılandı ve altı ay meslekten uzaklaştırıldı.

Yazın hayatına mizah ve toplumsal eleştiriyle başlayan Behrengi, ilk öyküsü “Adet”i 21 yaşında kaleme aldı. Ardından “Telhun” ve “Adsız” (Bênav) gibi eserleri geldi. Özellikle “Küçük Kara Balık” ve “Ulduz ve Kargalar” (Ûldûz û Qijak), dönemin devrimci ve muhalif hareketleri arasında birer manifesto gibi yayıldı. Çünkü Behrengi, Şah'ın baskıcı iktidarına boyun eğmeyi ve kitabının ilk sayfalarını saraya ithaf etmeyi reddetmişti.

Samed Behrengi, henüz 29 yaşındayken, ayrıntıları hâlâ karanlıkta kalan bir şekilde Aras Nehri'nde boğuldu. Ağabeyi, günler sonra bulunan cansız bedeni için “Sadece uyluklarında ve bacaklarında birkaç yara izi vardı” diyecekti. Dönemin pek çok aydını ve devrimci dinamiği, bu şüpheli ölümün arkasında Şah'ın acımasız istihbarat teşkilatı SAVAK'ın olduğunu savundu.

Kuşkusuz Behrengi arkasında sadece edebi eserler bırakmadı; Doğu Kürdistan’ı (Rojhilat) da içine alan geniş bir coğrafyada idealist öğretmenler ekolünün sarsılmaz bir sütunu haline geldi. Onun bıraktığı bu miras, sadece Şah diktatörlüğü döneminde değil, Humeyni'nin İslam Cumhuriyeti rejiminde de ardıllarını buldu. İşte bu ardıllardan, bu direngen ekolun en berrak öğrencilerinden biri de sadece mücadelesi değil, trajik kaderi de Behrengi ile aynı çizgide nakşedilen Ferzad Kemanger’di.

Rojhilat’ta Öncü Bir Öğretmen: Ferzad Kemanger

Ferzad Kemanger, Rojhilat’ın Kamyaran şehrinde doğdu. Sistematik kültürel asimilasyonun, ulusal ayrımcılığın ve yok sayılmanın gölgesindeki bir coğrafyada büyümek, Kemanger’de erkenden yüksek bir insaniyet ve toplumsal bilinç geliştirdi. Eğitimini Kürdistan'da tamamladıktan sonra, ait olduğu halkın çocuklarına ışık olmak için eğitimci olarak hizmete başladı.

Tam 12 yıl boyunca Kamyaran okullarında, özellikle de “Huneristana Kar û Daniş”ta (İş ve Bilgi Enstitüsü) öğretmenlik yaptı. Ancak onun öğretmenliği tahta başında bitmiyordu; o, eğitimi toplumsal bir özgürleşme pratiği olarak görüyordu. Öğrencilerine dayatılan resmi müfredatın ötesinde, kendi ana dilleri olan Kürtçe’yi, kültürlerini ve kimliklerini de öğretiyordu.

Aynı zamanda Kamyaran Öğretmenler Sandığı Yönetim Kurulu üyesi, kültürel-eğitim dergisi Royan’ın yazarı ve Kamyaran Çevre Derneği üyesibir doğa aktiftivisti. Geniş okur kitlesine ulaşan insan hakları, kadın özgürlüğü ve ekoloji üzerine yazdığı yazılarını “Siyamend” mahlasıyla kaleme alıyordu.

2006 yılında, kardeşinin ağır hastalığının tedavisi için gittiği Tahran'da rejim güçleri tarafından tutuklandı. Ferzad; Sine, Kirmanşah ve Tahran'daki ünlü Evin Cezaevi'ne sevk edilerek tam 33 ay boyunca zindanda tutuldu. Bu sürenin 16 ayını amansız fiziksel ve psikolojik işkenceler altında, tek kişilik hücrede geçirdi. Rejim ona “bombalı saldırı” gibi ağır suçlamalarda yöneltti; fakat o, her defasında tüm bu ithamları reddederek yalnızca bir sivil aktivist ve halkının öğretmeni olduğunu haykırdı.

Ferzad Kemanger'in yargılanma süreci, İran rejiminin hukuksuzluğunun en çıplak vesikasıdır. 2007 yılının Haziran ayında, hiçbir şahidin olmadığı, avukat savunmasının hiçe sayıldığı ve sadece 7 dakika süren bir kurmaca duruşmada, “Allah’a karşı savaş açmak” suçlamasıyla idam cezasına çarptırıldı. UNESCO, Avrupa Birliği ve uluslararası insan hakları örgütlerinin tüm durdurma çağrılarına rağmen rejim geri adım atmadı.

9 Mayıs 2010 Pazar sabahının ilk ışıklarında Ferzad Kemanger; yoldaşları Ali Haydarian, Ferhad Vakili, Şirin Elem-Huli ve Mehdi İslamiyan ile birlikte Evin Cezaevi'nde darağacında katledildi. İdamından sonra cenazesi ailesine verilmedi ve gizli, bilinmeyen bir yere gömüldü. Mezarının yeri bugün bile hâlâ bir devlet sırrıdır.

Leyla’nın Hayali ve Öğrencilerine Son Mektubu

Ferzad Kemanger, zindandan sızan mektupları ve ölümün gözlerinin içine bakan cesaretiyle tüm özgürlük sevdalılarının hafızasına kazındı. O, daracık hücresinde bile Kürdistan’ın doğasını, halkının acılarını ve en çok da öğrencilerini düşündü.

O öğrencilerden biri de derslerde hep elini çenesine koyup derinlere dalan Leyla isimli bir kız çocuğuydu. Öğretmen Kemanger ona her defasında, “Ne düşünüyorsun Leyla?” diye sorar, küçük kız da hep aynı yanıtı verirdi: “Hayallerimi düşünüyorum öğretmenim.” Bu yüzden Kemanger, idama yürümeden önce halkına bir vasiyet bırakarak şöyle seslenecekti:

“Unutmayın, Leyla’nın bir hayali var…”

Öğrencilerine hitaben yazdığı son mektubunda ise şu satırları bıraktı:

“Çocuklar merhaba,

Hepinizi çok özledim. Burada gece gündüz anılarınızla yaşamın şiirini dokuyorum. Her gün sizin yerinize güneşe ‘günaydın’ diyorum. Bu yüksek duvarların ardında, sizinle uykudan uyanıyor, sizinle gülüyor ve sizinle uyuyorum.

Bazen ‘gönül darlığı gibi bir şey’ tüm bedenimi kaplıyor. Ah, keşke eskisi gibi, adını ‘bilimsel gezi’ koyduğumuz o geziden sonra, tüm o kalabalık ve gürültüden yorulduğumuzda, yorgunluğumuzun tozunu ve terimizi köyün berrak çeşmesine giderek unutsaydık. Keşke eskisi gibi ‘suyun ayak sesine’ kulak verseydik ve bedenimizi çiçeklerin, otların zarafetiyle ıslatsaydık.

Çünkü bir babanın sofraya koyacak bir ekmeği olmadığında, Pi ($\pi$) ister 3,14 olsun, ister 100,14 olsun, ne değişir ki? Dünyanın tüm kimyasal ve fiziksel değişimlerini barındıran ‘fen’ dersini bir kenara bırakıyor ve ‘aşk ile mucize’ ilkesinden doğacak bir değişimi umut ediyorduk… Newroz bayramında hepimize bir çift yeni ayakkabı, güzel elbiseler ve tatlılarla dolu bir sofra getirecek bir değişimi bekliyorduk.

Ah, keşke yine gizlice ve saklıca, okulun keskin gözlü gözetmenlerinden uzakta Kürtçe alfabeyi okusaydık, ana dilimizde birbirimize şiirler, şarkılar söyleseydik ve sonra ellerimizi kenetleyip birlikte halaya dursaydık… Sizi rüzgarın ve güneşin ellerine emanet ediyorum; çok uzak olmayan bir sabaha kadar, ülkemiz için aşk ve paklık dersini öğrenesiniz diye.”

 

* Bu yazı, Ferzad Kemanger’in idam edilişinin yıl dönümünde ilk olarak Kurmancî dilinde rasti.tv adresinde yayınlandı. Daha sonra yazı Kürd Araştırmaları Dergisi için gözden geçirilmiştir.

EDİTÖRDEN

Türkiye’de ırkçılık eğer bir sektöre benzetilseydi, bu fırıncılık sektörü olurdu. Ekmek çıkaran fırınlar gece de dahil neredeyse günün her saati canlı ve faaldir. Türkiye’deki ırkçılığın doğası da böyledir, günün her saatinde faal ve akışkandır. Irkçılık her şeyden önce bu toplumda bir ekmek kapısıdır. Nitekim son bir hafta içinde ikinci kez fırından sıcağı sıcağına çıkan ırkçılık mamülleriyle karşılaştık. Daha geçen gün Türkiye-Makedonya milli maçı vesilesiyle Amedspor’a galiz küfürler edildi. Bu daha soğumadan, bu sefer ülkenin ekmeğini ırkçılıktan çıkaran milli burjuvazisinin en önde gelen figürlerinden biri, pespaye bir gülme efekti eşliğinde Kürt kadınlarını cinsiyetçi bir fıkra konusu yaptı.

Devamını oku →
Bizi takip edin