Çeviren: Kürd Araştırmaları
Söyleşiyi yapan Milinda Banerjee. Maduniyet Çalışmaları kolektifinin kurucusu Ranajit Guha 23 Mayıs 2022’de yüzüncü yaşını kutladı. Guha’yla 2010 yılında Viyana'nın varoşlarındaki evinde Heidelberg Üniversitesi Güney Asya Enstitüsü adına röportaj yapmıştım. The History of Ideas Blog (Fikir Bloğu Tarihi) dergisine bu röportajı yeniden yayınlama ve yeniden bağlamsallaştırma fırsatı verdiği için minnettarım.
Maduniyet Çalışmaları'nın sermaye imparatorluğuna direnmek için en güçlü araçları sunduğu orijinal iç görüsü belki de şimdi her zamankinden daha fazla amaca uygun. Yalnızca bir iklim krizinin ortasında, altıncı kitlesel yok oluş çağında değil, aynı zamanda yükselen bir madun isyanı çağında yaşıyoruz: Black Lives Matter (Siyahların Yaşamları Değerlidir hareketi), Dalit ve Adivasi[1] hareketleri, Yerli mücadeleler, feminist grevler, queer ve trans aktivizm, küresel ısınma ve yok oluşa karşı protestolar. Madun öz-örgütlenme bu antroposen/kapitalosen[2] çağda daha iyi bir dünyaya açılan giden en umut verici yolları sunuyor.
Bu röportajda Guha, Varlık ve Oluş (being and becoming) üzerine- Hint ve Avrupa düşüncesinin kendisini aşkınlık ve uttaran[3] arayışında kök saldığı yollara- odaklanıyor. Guha, kendi konumunu belirlemek için Aristoteles ve Abhinavagupta'dan Hegel, Tagore ve Heidegger'e uzanan bir yay çizmekte. Bu, Guha'nın düşüncesinin, özellikle de Bengalce yazılarında açıkça görülen ve onu temelde sömürge egemenliğinin ve köylü isyanının tarihçisi olarak gören birçok İngiliz tarihçisine yabancı kalan felsefi yönüdür.
Bu röportaj bizi bu nedenle, maduniyetin devrimci çıkarlarını, uzun süredir felsefenin peşini bırakmayan bin yıllık Varlık (being) sorusuna dayandırmaya davet ediyor. Türlerin yok olduğu, gezegensel yaşamın tehlikede olduğu bu Nekrosen çağında “Varlığı yeniden nasıl tasavvur edeceğiz?” diye sormaya mecburuz. Madun Çalışmaları, madun isyanının Hindistan'da ve ötesinde Avrupa sömürgeciliğine nasıl meydan okuduğunu ve ortadan kaldırdığını göstermişti. Ancak ırksal kapitalizm devam ediyor. Emperyal devletler ve kar şirketleri, dünya çapında insan ve insan olmayan varlıklardan değer elde etmek için işbirliği içinde. Dekolonizasyon tamamlanmamış durumda. Dolayısıyla Subaltern Studies 2.0 (Maduniyet Çalışmaları 2.0) şunu sormalıdır: devlet ve sermayenin bu nekropolitik kat mülkiyetini aşındırmak için insan ve insan olmayan varlıklar arasındaki dayanışmayı nasıl somutlaştıracağız? Bu arayışı beslemek için eski manevi eşitlikçilik geleneklerinden nasıl yararlanacağız? Subaltern Studies 1.0'ın insana odaklandığı yerde, Subaltern Studies 2.0, insan olmayan Varlık hakkında yerli siyasetiyle birlikte düşünmelidir. Guha'nın bu röportajda insan adaletine odaklandığı yerde, artık birçok insan dışı hayvanın da adil ve adaletsiz davranış kavramlarına sahip olduğunu biliyoruz ve bu da bizi insan adaletinden daha fazlasını düşünmeye sevk ediyor.
Bu nedenle de soruyoruz: Bu varlıklar ilgi ve benzerlikte nasıl birleşecekler, karşılıklı bağımlılıklarını nasıl gerçekleştirecekler, ortak-Varlığı nasıl oluşturacaklar? Sonuç olarak çoğulcu demokrasiyi nasıl oluşturacağız?
Guha'nın varlık ve oluş (being and becoming) üzerine meditasyonu burada düşüncelerimizi harekete geçirecek.
Milinda Banerjee: Son zamanlarda İngilizce’yi bırakıp Bengalce yazmaya geçişinizin ve bu Bengalce eserlerde çok açık bir şekilde felsefe odaklı bir yaklaşım sergilemenizin nedenini açıklayabilir misiniz?
Ranajit Guha: Bengal dilini her zaman sevmişimdir ve şair Rabindranath Tagore, yalnızca herkesin kabul edeceği dehası nedeniyle değil, aynı zamanda dünya görüşü nedeniyle de üzerimde muazzam bir etkiye sahip olmuştur. Bu nedenle Bengalce yazma ve Bengal dili ve edebiyatı ile ilgilenme ihtiyacı hissettim.
MB: Her zaman ideolojik olarak Tagore ve Bengal edebiyat kültürü tarafından bu kadar çalkalandınız mı, yoksa bu olgunluk yıllarınızda önemli hale gelen bir şey mi?
RG: Bunlarla gençliğimde de ilgilenmiştim, ancak o zamanlar bu meseleler pek görünür değildi. Daha ziyade, yoksullar için sosyal adalete olan tutkum ön plandaydı ve bu nedenle de Marksizm daha çekici geliyordu. Doğu Bengal'de Barisal'in khas taluqdar[4] ailesinden gelen biri olarak kırsal toplumdaki zamindar-praja[5] ilişkilerinin bende derin bir etki bırakan yapısına tanık olmuştum. Kalküta'da Presidency’deki öğrencilik günlerimde bir Marksist ve Komünist Parti üyesi oldum. 1940'ların sonlarında, Avrupa'da Komünist Parti çalışmalarına katılarak orada ciddi bir zaman geçirdim. Bununla birlikte, doktriner Komünist Parti Marksizmine de yavaş yavaş yabancılaşmaya başlamıştım. SSCB'nin Doğu Avrupa'daki siyasi durumu ele alma deneyimleri, Hindistan Komünist Partisi'nin güç için iç hizip çekişmelerine karşı hayal kırıklığı ve nihayet Macaristan'ın Sovyetler tarafından işgali, Komünist Partiden ayrılmaya karar vermeme neden oldu. Daha sonra, Naksalist[6] entelektüel gibi bir şey oldum. Charu Mazumdar'ın[7] geniş geçerlilik içeren fikirlerinden ilham aldığımı düşünüyorum. Ancak Charu Mazumdar ve takipçileri örgütlenme konusunda zayıflardı ve bu da hareketin ezilmesiyle sonuçlandı. Başka bir yerde, Indira Gandhi'nin isyanı bastırma hamlelerini destekleyen ve örneğin acil durum sırasında trenlerin zamanında çalıştırılması gibi birçok faaliyetini öven bazı entelektüellerin rolünü kınadım. Hindistan Komünist Partisi'nin doktriner Marksizmi, gerçek Marksist felsefeyi anlama konusunda zayıftı. Çok basit bir Marksizm anlayışına sahiplerdi ve çoğu orijinal kitapları okumamıştı. Bu doktriner Marksizm ile ilgili hayal kırıklığı, beni Marx'ın felsefi karmaşıklıklarını keşfetmeye itti ve bu da beni Hegel'e götürdü. Hegel bana çok ilham verdi.
MB: Ama “Dünya Tarihinin Sınırında Tarih” kitabınızda Hegel'i eleştirmemiş miydiniz?
RG: Hegelci dünya görüşündeki belirli bazı unsurları ve özellikle onun çağdaşlarında ortak olan Avrupamerkezci unsurları eleştirdim. Ancak Hegel'in Geist mefhumu ve buna gömülü olan uttaran[8] motifi hayati önemini koruyor.
MB: Maduniyet çalışmaları kolektifindeki diğerleri de bu ilgiyi paylaşıyor mu yoksa esas olarak size mi ait bu ilgi? Zira aşkınlık veya yükselme teması genç çağdaşlarınızın postyapısal veya "postmodern" bakış açılarından, özellikle de tüm büyük anlatılara yönelik günümüzdeki şüpheden dolayı olumsuz değerlendirilecektir.
RG: Uttaran veya aşkınlık temasına inanma konusunda biraz benzersiz olduğumu düşünüyorum. Bazı bilginlerin yaptığı gibi, Geist'in Hegelci aşkınlığını veya hareketini, içkin insanlık tarihi boyunca dar ve determinist bir tarzda işleyen bir şey olarak görmek yanlış olur. Aksine, Hegel'in Geist hareketinde betimlediği aşamalar, dar anlamıyla gerçek insan toplumları biçiminde değil, ideal tipler, örnekler olarak görülmelidir. Buna bağlı olarak Heidegger'in fenomenolojik yaklaşımı da bende derin bir etki bırakmıştır. Hem Varlığın hem de Oluşun önemli olduğunu düşünüyorum. Kant ve Nietzsche de beni derinden etkilemiştir. Heidegger aracılığıyla Thomas Aquinas'a da yaklaştım. Yunanlılar arasında, Aristoteles'in fenomenolojik bütünlüğün bu anlamını gösterme hususunda Platon'dan daha önemli bir yerde olduğunu düşünüyorum. Entelektüel tarih, fikirlerin tarihi benim için çok önemlidir. İlk çalışmam Bengal'deki Daimi Yerleşim'in (Permanent Settlement) entelektüel kökenleri üzerineydi ve bu konuya yakın zamanda Bengalce yazdığım bir kitabımda geri döndüm. “Elementary Aspects of Peasant Insurgency in Colonial India” (Sömürge Hindistan'daki Köylü Ayaklanmasının Temel Yönleri) da arşiv kaynaklarından bu fikirler üzerinde çalıştım. Felsefeye vurgu yapıyorum, ancak köylü zihniyetinin izini sürmemize yardımcı olan arşiv kayıtları gibi tarihçi tarafından birincil kaynaklar aracılığıyla geliştirilen bir felsefe bu. Daha önceki ve sonraki çalışmalarımı canlandıran şey, mükemmellik arayışının felsefi içerimlerine olan ilgidir. İnsan kusurludur, ama her zaman mükemmelliği arar. Bazen bunu fethetmeye, yok etmeye ve doğadan ve diğerlerinden bir şeyler almaya çalışarak yapar. Bazen yeni şeyler yaratarak mükemmelliğe ulaşmaya çalışır. Kuşların uçabildiğini, balıkların su altında yaşayabildiğini, ancak kendisinin bunları yapamayacağını görünce, uçakları ve denizaltıları yaratmak için motive olur. Bu mükemmellik arayışı, insanın adalet arzusunu da canlandırır. Köylü isyanında, popüler dinde vb. tezahür eden insana içkin olan aşkın adalet normlarını incelemek, benim için çalışmanın birincil amacı oldu. Popüler dinde var olan adalet kavramı beni her zaman son derece etkilemiştir. Bu mükemmellik teması, kişinin kendini aşması için yükselme, uttaran, arayışını yeniden canlandırır.
MB: Hem Öteki'ni yok etmeye hem de Öteki'ne uzanıp kucaklamaya çalışan mükemmellik arayışı konusundaki bu muğlâklık, sizin Hegelci efendi-köle diyalektiği anlayışınızla mı ilgili?
RG: Evet ve bu diyalektiği anlama arayışı beni her zaman etkilemiştir. Bu diyalektiği çerçeveleyen ve Elementary Aspects'in girişinde de kullandığım Budist bir metinden bir alıntı bulmak beni çok mutlu etti.
MB: Aşkınlık olasılığına inançta böyle bir figürün kabulü söz konusu olacağına göre Tanrı'ya inanıyor musunuz?
RG: Tanrı'nın varlığına inanıp inanmadığım sorusundan daha önemli olan, Tanrı kavramına inanıp inanmadığım sorusudur. Kavrama inanıyorum ve bu inancın gerekli olduğunu düşünüyorum çünkü insanı kendisinin ötesine geçmeye ve adaleti ve mükemmelliği aramaya, bu dünyada bulamadığını aramaya ve yaratmaya sevk ediyor. Hint felsefesiyle, Bhartrihari, Abhinavagupta ve Shankaracharya gibi düşünürlerle de ilişkim bu arayıştır. Ancak modern Hintliler, Hint felsefesinin bu son derece zengin mirasını ihmal ettiler. Son çalışmalarımda, Bengalce yazıp Hint felsefesini kullanarak, insanlara bu kavramlara geri dönmeleri gerektiğini hatırlatmak istiyorum. Özellikle kendi-öteki ilişkileri teması bu çalışmalarda çok önemli hale gelmiş ve açıkça dile getirilmiştir. Kendinin ötesine geçme, yeni benlikler edinme, Öteki'ne ulaşma, onu aşma yeteneği: bunlar, bence, özellikle edebiyat alanında, ister Tagore'da, ister daha sonraki Bengal şairlerinde, özellikle görünür olan konulardır. Edebiyat içgörüler sunar ve modern Hintli yazarlar, ne tarih disiplini ne de tarihçiler tarafından bu kadar ifade edilmemiş olan yeni yönlere ulaşmayı başardılar. Hint edebiyatına ve felsefesine girilerek, bu içgörüler kurtarılabilir ve aynı zamanda, gözleri seleflerinden daha az yorgun olan yeni nesil bilginlerin kullanımına hazır hale getirilebilir. Kant ve Hegel'in Alman idealist felsefesi de daha önce Hint felsefesinde dile getirilen bu endişeleri dile getiriyor. Bunları konuşmak, bazılarına zor gelebilecek belirli bir kavramsal dilin kullanılmasını gerektirebilir. Ama kafamdaki bir şeyleri açıklamam gereken bir dinleyici kitlesi olmaksızın her zaman kendimi ifade etmek, kendimi tatmin etmek için yazdım. Ölümümden sonra tüm özel belgelerimi ve kitaplarımı Viyana'daki Avusturya Bilimler Akademisi'ne bağışlamak için resmen bir sözleşme imzaladım. Bunlar, benimle diğer Maduniyet Çalışmaları bilginleri arasında gidip gelen mektuplar da dahil olmak üzere, Maduniyet Çalışmaları Kolektifi'nin tarihinin yazılması için kesinlikle gerekli olan materyalleri içeriyor; bence bu okul/ekol, son zamanlarda Hindistan tarih yazımına en orijinal katkıyı yapmış olan bir okuldur. İleride Heidelberg Üniversitesi'nden akademisyenler gelip bunlar üzerinde çalışırsa çok iyi olur.
Dipnotlar:
[1] Dalit ve Adivasi Hint kast sistemindeki topraksız en alt sınıflardır (Çevirenin notu).
[2] Antroposen ve Kapitalosen Çağı: Antroposen (insan çağı), insanoğlunun Dünya'ya olan etkisinin üst düzeyde olduğu ve doğayı en fazla tahrip ettiği Sanayi Devrimi'nden bugüne olan süreci ifade eder. Kapitalosen terimi ise bu sürecin kapitalizmin doğaya ve topluma yarattığı yıkıcı etkilerin sonucu olduğunu ifade eder (Ç.n).
[3] Uttaran, İyileştirme veya iyileştirmeden ziyade aşkınlık kavramına vurgu yaparak öteye geçmek anlamına gelen Bengalce bir kelimedir.
[4] Teknik olarak zamindar (toprak sahibi) olmayan, ancak zamindarlar gibi sömürge Bengal'de doğrudan devlete vergi ödeyen bir toprak ağaları sınıfı.
[5] 1793’ün The Permanent Settlement’i (Kalıcı Yerleşim), Bengal'deki arazi üzerinde zamindarlar (toprak sahibi) adı verilen sınıfa mülkiyet hakları verdi. Zamindarların altında, topraklarını işleyen ve onlara kira ödeyen 'prajaları' veya 'tebaaları' vardı.
[6] Naxal (Naksalit/Naksal): Hindistan Komünist Partisi (Maoist) gerillalarına verilen isim (Ç.n)
[7] 1960'ların sonlarında Batı Bengal'de patlak veren, Hindistan'ın geri kalanına yayılan ve günümüzün Maoist köylü isyanının kurucu anı olmaya devam eden "aşırı sol" (Naksalite (Naxalit) hareketinin önde gelen entelektüel ve siyasi lideri.
[8] İyileştirme veya iyileştirmeden ziyade aşkınlık kavramına vurgu yaparak öteye geçmek anlamına gelen Bengalce bir kelime.
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →