İpekböceği Gibi Olmak: Marx’ın Edebi Üslubu
Terry Eagleton

whatsapp_image_2023-07-01_at_00.05.24

Çeviren: Muaz Doğan
Redaksiyon: Oğuz Karayemiş

British Museum’da Kapital üzerine çalışırken, alacaklılar ve çıbanlar tarafından rahatsız edilen Karl Marx, yalnızca hiç kimsenin para hakkında bu kadar çok yazıp bu kadar az paraya sahip olmadığından değil aynı zamanda bu “ekonomik zırvalığın” onu Balzac üzerine büyük kitabını yazmaktan alıkoyduğundan da yakınıyordu. Çalışmaları Homeros, Sofokles, Rabelais, Shakespeare, Cervantes, Goethe ve çok sayıda diğer yazara göndermelerle doludur, ancak İrlanda’da devlet terörünün savunucusu olan, “Elizabeth’in kıçını öpen şair” Edmund Spenser’dan daha az etkilenmişti. Politik soldaki en ateşli muhaliflerinden biri olan Mikhail Bakunin, çok az sayıda insanın onun kadar çok ve zekice okuduğunu teslim ediyordu. Marx, İtalyanca’yı Dante ve Machiavelli okuyarak, İspanyolca’yı Cervantes ve Calderon’u inceleyerek ve Rusça’yı Puşkin okuyarak öğrendi. Dolayısıyla o, Goethe’nin dünya edebiyatı kavramının ilk uygulayıcılarından biriydi ve bu fikir, günümüzün en iyi eleştirel yazılarından bazılarını üretmiştir. Goethe’nin klasikçi dostu Friedrich Schiller’in estetik teorileri, Marx’ın komünizm, yani herkesin güçlerinin zenginliğini ve çeşitliliğini ifade etmekte özgür olacağı bir toplum vizyonunun arkasında yatmaktadır.

Marx genç bir insanken siyaset teorisyeni değil şair olmak istiyordu ve müstakbel eşi Jenny’ye, Venezüelalı filozof Ludovico Silva’nın, ilk olarak 1971’de İspanyolca olarak yayınlanan Marx’s Literary Style [“Marx’ın Edebi Üslubu”] kitabında “sevimli bir biçimde kötü” olarak tanımladığı bazı gösterişli Romantik dizeler yazdı. Marx, daha sonra Romantizmin duygusal aşırılıklarını tenkit edecekti, zira neoklasik ölçü ve simetri düşlünlüğüne itici geliyordu. Ayrıca vasat bir manzum tragedya, zamanın tomurcuklanan edebi dehaları için neredeyse zorunlu olan bir alıştırma ve İngiliz anti-romanlarının en büyüğü Laurence Sterne’in Tristram Shandy’sine derinden borçlu olan bir kurgu parçası üretti. Hayatının ilerleyen dönemlerinde yılda bir kez Eshilos okudu, arkadaşlarına ve ailesine çeşitli dillerde heyecanlı bir şekilde şiir okumayı severdi ve Londra’daki evinde bir Shakespeare okuma grubu düzenledi. Ayrıca Brüksel’de düzenli olarak müzik ve edebiyat oturumları düzenleyen bir işçi çevresi kurdu. Kızı Eleanor, muhtemelen abartılı bir şekilde, Marx’ın Shakespeare’in oyunlarının çoğunu İngilizce ve Almancada ezbere bildiğini iddia ederdi. Edebi zevkleri çoğunlukla entelektüel olsa da Alman halk masalları, kitapçıkları, popüler balatlar, efsaneler ve tekerlemelerle de derinden ilgileniyordu. Bu hakiki popüler kültürü, ona göre kâr amacıyla beğeniyi bozan ve duyguları ucuzlaştıran İngiltere’deki ucuz roman endüstrisinin karşısına koyuyordu.

Marx, şimdi kültürel incelemeler dediğimiz şeyin kaynaklarından biridir: en çok yer ayırdığı kurmaca eserlerden biri, Eugène Sue’nun çok satan sansasyonel romanı The Mysteries of Paris’ti. Aynı zamanda edebiyat tarihi incelemesinin ilk temsilcilerinden biriyidi. Aralarında Dickens, Thackeray, Gaskell ve Bronte kardeşlerin de bulunduğu “İngiltere’deki mevcut muhteşem kurmaca yazarları kardeşliğini” destekledi ve onların bütün ahlâkçıların ve politikacıların bir araya getirdiğinden daha fazla toplumsal ve politik hakikati ortaya çıkardıklarını iddia etti. Ancak işbirlikçisi ve mali destekçisi Friedrich Engels gibi o da okur üzerinde politik niyetleri olan edebi eserlere karşı temkinliydi. “Edebiyat” terimini yüksek nitelikli bütün yazıları kapsayacak şekilde kullandı, ancak şiir ve kurmacaya uygun hakikat türünü diğer bilgi tarzlarıyla karıştıranları küçümsedi. Şairlerden ve romancılardan felsefi bir sistem talep etmek ona saçma geliyordu. Bir yazar için hakikat, soyut ve değişmez değil emsalsiz ve özgüldü.

Marx edebi eserleri politik amaçlar için kullanmayı değil politika dilini edebi terminoloji ile zenginleştirmeyi istiyordu. Troilus ve Cressida’dan bir alıntıyla Türk diplomasisine dair bir açıklamayı renklendiriyor ya da Faust ve Palmerston’u tek bir cümlede birbirine bağlıyordu. Komünist Manifesto, ünlü açılış anından itibaren çarpıcı mecazlarla doludur: “Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor.” Louis Bonapart’ın Onsekizinci Brumaire’i başta olmak üzere, çağdaş Fransız politikasına göz attığı zaman aklına gelen kategoriler, komedi, trajedi, fars, bathos[1], epik parodi, gösteri ve benzeri kategorilerdir. Drama gizliden gizliye politikse, politika da kaçınılmaz olarak teatraldir. Hitabet ile retorik ikisinde de ortaktır ve düzenli bir tiyatro seyircisi olan Marx, her iki kamusal sanat biçimiyle de yakından ilgileniyordu. İbrani kutsal yazılarında, bu seküler Yahudi’nin iyice özümsediği benzer bir pratik vardır: karısı ve kızı “etik kiliseyi” ziyarete gittiklerinde Marx, İncil’deki peygamberleri okumalarının daha iyi olacağı konusunda homurdanırdı.

Düzyazısının kalitesi konusunda titiz olan Marx, bir keresinde sabırsız bir yayıncıya, bir müsveddeyi teslim etmekte gecikmesinin nedenini yoksulluk, karaciğer hastalığı ve “üslup meşgaleleri” olduğunu söylemişti. Bir hiciv ve alay ustası olduğu kadar ölçülü bir anlatımın da ustası olan Marx, hırçınlıktan lirikliğe, şefkatliden öfkeliye saparak şevk ve cesaretle yazar. Köln’de editörlüğünü yaptığı Neue Rheinische Zeiting gazetesi, tartıştığı yazarların üslubuna titizlikle dikkat ederken Marx’ın kendisi de bazen rakiplerinin politik argümanlarını bir edebiyat eleştirmeni gibi ele alıyordu. Alman İdeolojisi, küçük bir Alman yazarın düzyazısının ölçülü bir analizini içerir ve hipnotik ritimlerinin okuru argümanların boşluğunu gözden kaçırması için nasıl uyuşturduğunu gösterir. Beceriksiz sözdizimi ve karışık metaforlar yavan düşüncenin belirtileridir.

Üslup bir yazarın ruhunu ifade ediyorsa onu teşrih etmek, birinin suretini teşrih etmek gibi küstahça görünebilir. Üslupta bu tür müdahaleleri yasaklayan bir mahremiyet ve ele geçmezlik bulunur. Yazarlar, sözdizimlerinin incelikten yoksun olduğunu duymaktansa olay örgüsünün ikna edici olmadığını duymayı tercih edebilirler. Roland Barthes edebi üsluptan bedenin derinliklerine dalmak olarak bahseder ki bu da üslubun kişinin iç organları kadar kişisel olduğunu gösterir. Belki de bir yazarın belirli seslere ve ritimlere karşı neden isteksiz olduğunu ve diğerlerine neden ilgi duyduğunu bilmek için bir üslup psikolojisine ihtiyacımız vardır. Üslup bilinçsiz çağrışımlarla nasıl şekillenir? Shakespeare neden spanyelleri[2] eriyen şekerle ilişkilendiriyor?

Ludovico Silva, üslubun kamusal tartışma için fazla kendine özgü olduğu fikrini reddediyor. Marx’ın üslubu ile tarih görüşü arasında çarpıcı bir suç ortaklığı olduğunu iddia ediyor. Eserlerinde ironi, paradoks, tersine çevirme, yer değiştirme ve antitezden daha yaygın pek az edebi sanat bulunur. Sanki tarihin entrikaları ve çelişkileri, onun yazı tarzına gizlice girmiş gibidir. Silva, Marx’ın düzyazı tarzının bu çatışmaları basitçe belirtmek yerine “icra ettiğini” öne sürüyor. Silva, Marx’ın, fikirler soyut olmaktan çıkıp neredeyse algılanabilir hale gelsin diye kelime ve anlamın mümkün olan en yakın kaynaşmasını hedeflediğini düşünüyor. Bu, davetkâr bir kavrayış olsa da dikkatle ele alınmalıdır. Kelimeler ve anlamlar kaynaşabilecek ya da bu nedenle ayrılabilecek şeyler değillerdir. Yazmak bize, Hamlet’in “Hayır, ama sırmalı bir yatakta ter içinde yaşamak” sözünde olduğu gibi, dilin gerçekliğe çarptığı hissini verebilir veya Shelley’nin birçok defa yaptığı gibi dünyadan kopmuş gibi görünebilir, fakat bu uzamsal metaforlar harfi harfine kabul edilmemelidir. Yine, Marx’ın durumunda, Silva’nın “teorik hayal gücü” dediği, kavram ve imgeyi ayırt etmenin zor olduğu bir şeyle uğraşıyoruz. Marx’ın bazı fikirleri ona imgeler biçiminde gelmiş gibi görünüyor ve kitap, Marx’ın düşüncesini yöneten bazı temel metaforlara -örneğin üstyapıya- bir göz atıyor. Metafor burada dekoratif olmaktan çok bilişseldir, sözel bir süslemeden çok bir keşif aracıdır.

Yine de üslup kavramı imgelemeden daha fazlasını kapsıyor ve Silva’nın kitabı bu diğer yönler hakkında büyük ölçüde sessiz kalıyor: ton, ritim, tempo, perde, ruh hali, sözdizimi, doku vb... Bunun yerine, yapı genellikle üslup başlığı altına dahil edilmese de dikkatini Marx’ın metinlerinin biçimsel yapısına çeviriyor. Marx’ın kendisi eserlerinin her birinin sanatsal bir bütün oluşturduğundan söz eder ve Silva bu bütünlükte sanat ve bilimde ortak bir özellik bulur. “Bilimsel olan” diye yazar Marx, “öyledir, çünkü o, tüm parçalarının birbirine karşılık geldiği ve bütüne saygı duymadan hiçbir şeyin doğru olmadığı sistematik, arkitektonik bir birliğe sahiptir.” Lâkin bilim, bunun imâ ettiğinden daha darmadağınık, kıt kanaat geçinen bir meseledir ve doğru olabilmesi için parçalarının birbiriyle örtüştürmekten daha fazlasını yapması gerekir. Büyü ve astroloji tutarlı sistemlerdir. Sanata gelince, Silva, Marx’ın birlik ve tutarlılıkla ilgili kendi neoklasik kaygısına karşı yeterince eleştirel değildir. En azından 1900’lerden beri uyumsuzluk ve parçalanma yoluyla çalışan çok sayıda sanat eseri var.

Marx’ın imgelere düşkünlüğü, soyutlamaya olan güvesizliğiyle ilişkilendirilebilir. Bir Aydınlanma rasyonalisti olduğu kadar kendisi için somut ve tikel olanın önemli olduğu Romantik bir hümanisttir de. Soyut fikirlerin politika teorisindeki rolünü kabul ediyor, ancak onları basit ve ikincil görüyordu. Asıl karmaşık olan somuttur. Materyalizminin, ama aynı zamanda estetik görüşünün de kökünde onun somut ve duyusal olana ilişkin anlayışı yatmaktadır. Estetik kelimesi kökünde algı ve duyuma işaret eder ve Marx duyulara yakın bir sanatı tercih eder. Bu nedenle o, kelimeyle şeyi birleştiriyormuş gibi görünen gerçekçiliğin hayranı ve kendi gençlik şiiri gibi kendi sesleri ve ritimleri içinde keyif çatan bir dilin belasıdır.

Bu tercihin arkasında bir politika yatıyor: züppeler, edebiyatçılar ve idealist filozoflar sanatta kendini beğenmişliğin toplumsal eşdeğeriyken çalışan insanların ayakları yere basar. Marx’ın, ustanın fantezileri ile insanın pragmatizmi arasındaki çatışmayla Don Kişot’a defalarca geri dönmesi şaşırtıcı değil. Hayalperestler dili özerk bir aleme dönüştürmüşlerdi, Marx Alman İdeolojisi’nde buna karşı çıkar ve materyalistin görevinin onu, dilin pratik yaşamın bir ifadesi olduğu gerçek dünyaya geri götürmek olduğunu söyler. Marx’ın kitabı kendisine muhtemelen komünist dostu George Thompson tarafından verilmiş olan geç dönem Wittgenstein’ın bu mülahazalarında bir ipucu bulunur. Prometheus, yalnızca tanrılara başkaldırdığı için değil, daha çok Marx’ın bilinci gerçeğe geri getirmeye çalışması gibi, ateşi gökten yeryüzüne getirdiği için Marx’ın en sevdiği mitolojik kahramandı. Eleştirisinin yinelenen hedefi kuruntu, yanılsama, fantezi, ideolojidir; sanat ya bu yanlış bilinç biçimlerini besleyebilir ya da onların altını oymaya yardımcı olabilir. Freud gibi, Marx da yanılsamanın yalızca kolayca düzeltilebilecek bir akıl yürütme hatası değil toplumsal varoluşun kurucu unsuru olduğunu kabul ediyordu. Her iki figür için de mesele, yalnızca sanrıları yıkmak değil onların maddi nedenlerini ve sonuçlarını araştırmaktı.

Yalnızca kendi ses manzarasında eğleşen şiir bir tür biçimciliktir ve bu nedenle Marx için metadır. Değeri, maddi niteliklerinde değil diğer benzer ürünlerle biçimsel mübadelesinde yatar. Baştan çıkarıcı yanlarına rağmen metalar, soyut, etsiz şeylerdir ve onlara maddi bedenlerini geri vermek sosyalizmin görevidir. Yine de Marx, metaları insanlar üzerinde maddi güç uygulayan fetişler olarak da görür. Piyasadaki etkileşimleri erkekleri ve kadınları işsiz bırakabilir veya onları açlık maaşlarına mahkûm edebilir. Bu nedenle meta hem çok biçimsel hem de çok maddidir ve bu yönüyle acemice yapılmış bir sanat eserini andırır. Sanat maddi şeylerden yapılmıştır, ancak anlamlı biçime dönüşen malzemedir. Kapitalist piyasada eksik olan biçim ve içerik birliğini ortaya koymaktadır. Bu anlamda Marx’ın yapıtı, kapitalizmin Schiller ve John Ruskin’den William Morris ve Herbert Marcuse’ye uzanan estetik eleştirisine aittir.

Çoğu realistin aksine Marx’ın sanatı değerli görmesinin nedeni gerçekliği yansıtması değildir. Tersine, insanlıkla en çok kendi içinde amaç olduğu zaman alakalıdır. Sanat, araçsal aklın bir eleştirisidir. John Milton Kayıp Cennet’i beş sterline bir yayıncıya sattı, ancak onu “bir ipekböceğinin ipek üretmesiyle aynı nedenle üretti. Bu onun için tamamen doğal bir faaliyetti.” İnsan güçlerinin özgür, ahenkli ifadesinde sanat, iyi yaşamanın ne demek olduğunun bir prototipidir. Söylediği şeyden çok, olduğu şey için radikaldir. Erkek ve kadınların yarattıkları şeylerde kendilerini tanıyamadıkları bir dünyada, yabancılaşmamış bir emeğin imgesidir.

Öyleyse estet, politik solun genel olarak hayal ettiğinden daha fazla hakikate sahiptir. Önemli olan sanatı yaşamın yerine koymak değil yaşamı sanata dönüştürmektir. Bir sanat eseri gibi yaşamak, kişinin kapasitelerini tam olarak gerçekleştirmesi anlamına gelir—bu, Marx’ın etiğidir. Ayrıca politikasının da temelidir: Sosyalizm, bunun büyük ölçüde gerçekleşmesine izin veren kurumsal düzenlemeler dizisidir. Sanat eseri statüko için bir skandal ise bunun nedeni, proletaryayı savunması değil bu şekilde bolluk içinde yaşamanın kapitalizm altında mümkün olmamasıdır. Sanat, insan enerjilerinin yalnızca kendi zevkleri için var olabileceği bir geleceğin habercisidir. Sanatın olduğu yerde insanlık da olacaktır.

Bununla birlikte, kendini gerçekleştirme, bireysel olmaktan öte bir şey olmalıdır. Marx’ın bu hümanist davaya can alıcı bir ekleme yapmasının nedeni de budur. Diğerlerinin kendilerini eşit şekilde ifade etmesi yoluyla, güçlerinizi karşılıklı biçimde gerçekleştirmelisiniz. Ya da Komünist Manifesto’nun ifade ettiği gibi, her birinin özgür gelişimi, herkesin özgür gelişiminin koşuludur. İşte Marx, özünde aristokratik bir etiği bu şekilde komünizme dönüştürür. Oscar Wilde, kendisi gibi çalışmak zorunda olmayan aylakların bunun herkes için geçerli olacağı sosyalist bir düzen öngördüğü “Sosyalizm Altında İnsanın Ruhu” adlı makalesinde hemen hemen aynı şeyi yapmaktadır. Politik amacın emeği yaratıcı kılmaktan çok ondan kurtulmak olduğuna inanan Wilde, Marx’a William Morris’ten daha yakındır, ancak Morris bir Marksistti ve Wilde değildi.

Her türlü etikte olduğu gibi, kendini gerçekleştirme tezinde de zorluklar vardır. Bu tez, insan güçlerinin kendinde olumlu olduğunu ve tek sorunun bazılarının engellenmesi olduğunu varsayıyor gibi görünür. Fakat okul çocuklarını vurma dürtüsü, yaratıcılığınıza ne kadar zarar verirse versin dizginlenmelidir. Bu fikir aynı zamanda çeşitli yeteneklerimizin birbiriyle uyum içinde olduğunu imâ eder ki bu doğru olmaktan uzaktır. Postmodern kültür gibi, çeşitliliği doğası gereği değerli görme hatasına düşmektedir. Ama çeşitli dürtülerle dolu bir yaşam, tek bir etkinliğe adanmış bir yaşamdan neden daha değerli olsun? Emma Raducanu daha az tenis oynamış olsaydı daha dolu bir hayat yaşayabilirdi ama yine de insanların onu kıskanmak için geçerli sebepleri var.

Marx hiçbir zaman estetik üzerine bir kitap yazmadı. Bunun yerine, edebi eserleri zorlayıcı bir şekilde kullanarak sanatsal, siyasi ve ekonomik arasındaki sınırları aşındırdı. Bunu yaparken, tıpkı endüstriyel toplumdaki iş bölümünün etkilerinden yakındığı gibi, büyüyen entelektüel iş bölümüne de karşı çıktı. Etik anlayışında olduğu gibi bu konuda da klasik eğitiminden miras kalan ve artık eskisi kadar güçlü olmayan bir bütünlük idealinin esiri olmuştur. Brechtyen bir deyimle, ayakkabılarından çok ülke değiştirmeye zorlanan bu yılmaz politik ajitatörün tarihte çatışma ve çelişki, sanatta ise simetri ve bütünlük bulması ironiktir. Tarihin çatışmaları sanatta ancak modernizmin ve avangardın ortaya çıkışıyla patlak verdi. Lâkin Marx’ın mektuplarından birinde bu kültürel uğrağın habercisi olarak okunabilecek çok küçük bir ayrıntı vardır. Engels'e, Dâ-Dâ adında Arapça bir çevirmen duyduğunu ve bu adı broşürlerinden birinin başlığında kullanabileceğini düşündüğünü söyler. Aslında kullanmadı, iki heceyi daha sonra başkalarınca ele geçirilmeye bıraktı[3]

DİPNOTLAR

[1] Bathos (…) yüce bir üsluptan veya önemli bir konudan sıradan veya bayağı bir konuya ani bir geçişi, kazara (sanatsal beceriksizlik nedeniyle) veya kasıtlı olarak (komik etki için) meydana gelmeyi ifade etmektedir.

[2] Uzun tüylü, uzun sarkık kulaklı bir av köpeği cinsi.

[3] Eagleton burada uluslararası Dada hareketini kast ediyor.

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin