(Woolf’un Üç Gine’sinden Jîna Amini’ye, oradan da geleceğe uzanan feminist bir etik sorgu.)
Virginia Woolf’un 1938 tarihli Üç Gine adlı eseri, entelektüel bir erkeğin kendisine yönelttiği şu soruya cevap arar: “Sizce savaşı nasıl önleyebiliriz?” Bu soru görünürde evrensel ve iyi niyetlidir. Ancak Woolf, sorunun evrenselliğine değil, soruyu soranın konumuna bakar. Ona göre böyle bir soruya verilecek yanıt, ancak o sorunun kim tarafından, hangi iktidar alanından ve nasıl bir tarihsel hafızayla sorulduğu düşünülerek verilebilir. Bu yüzden cevabı erteler.
Yüzyıllardır kadınlar erkeklerin kurduğu kurumların dışında bırakılmış, ancak şimdi bu kurumlara davet edilmektedir. Woolf bu daveti geri çevirmez ama bir şartla kabul eder: Eğer kadınlar bu kurumlara yalnızca erkeklerin kurallarını içselleştirerek katılacaksa, o zaman barışı da onların yöntemleriyle arayacaklardır. Bu da sadece yeni bir savaş biçimi doğuracaktır. Woolf’un önerisi, kadınların “dışarıdan” — yani sistemin dışında kalarak — yeni bir etik ve düşünme biçimi kurmasıdır.
Buraya kadar Woolf’u anlıyor ve önerisini dikkate alıyorum. Ancak dikkatimi derinleştirip bu “dışarısı” üzerine yoğunlaştığımda zihnim karışıyor. Çünkü Woolf’un “dışarısı” da tarihsel olarak belirli bir konuma aittir. O, Britanya İmparatorluğu’nun merkezinde yaşayan, beyaz, eğitimli ve üst sınıfa mensup bir kadındır. Bu nedenle onun önerdiği dışarıdan konuşma biçimi, başka dışarılara — örneğin siyah kadınlara, sömürge halklarına, yoksul sınıflara — tam anlamıyla ulaşmaz.
Üç Gine’de fark ettiğim bu sınırlılığı, onu izleyen postkolonyal kadın yazarlar için hem bir başlangıç noktası hem de bir mesafe alanı olarak düşünmek mümkün. Bu mesafeden konuşan en çarpıcı yazarlardan biri Toni Morrison’dır. Morrison yalnızca beyaz erkek kurumlarının değil, beyaz feminist düşüncenin de dışladığı bir yerden seslenir: köleleştirilmiş kadın hafızasının içinden. Woolf için dışarısı entelektüel kurumların dışıydı. Morrison için dışarısı, sistemin unuttuğu, bastırdığı, konuşmasına imkân tanımadığı alanlardır.
Morrison’un Sevilen romanı, bu bastırılmış belleğin yazınsal bir yankısıdır. Roman, Amerika’nın kölelik tarihine dair bildiğimiz her şeyi unutturarak başlar. Artık olaylar değil, olayların bedende bıraktığı izler, kelimelerin taşıyamadığı duygular ve suskunluklar anlatılır. Sethe’nin geçmişi yalnızca bir öykü değildir. Aynı zamanda bir yaradır. Bu yara, anlatılarak değil, fısıldayarak, yarım bırakılmış cümlelerle duyulur hâle gelir. Morrison için postkolonyal edebiyat, yalnızca “biz de konuştuk” diyen bir karşı söylem değildir. Batının anlatı dilini dönüştüren, o dille hesaplaşan bir müdahaledir.
Woolf’un kadınlara önerdiği erkek kurumlarının dışındaki “dışarısı”, Morrison’da dilsel ve tarihsel bir kopuşa dönüşür. Woolf kadını üniversitenin kapısından içeri sokmaya uğraşırken, Morrison o üniversitenin duvarlarının hangi köle emeğiyle örüldüğünü hatırlatır. Woolf savaşın nedenlerini entelektüel gelenek içinde ararken, Morrison savaşın ta kendisinin ırkçı ve cinsiyetçi olduğunu gözler önüne serer.
Bu dışarıdan konuşmanın etiği, bell hooks’un yazılarında gündelik direniş biçimlerine evrilir. hooks, feminizmin yalnızca cinsiyet değil, aynı zamanda ırk, sınıf ve kültür üzerinden de düşünülmesi gerektiğini savunur. “Feminizm herkes içindir” diyerek, yalnızca kavramsal bir açıklık önermez; aynı zamanda kuramsal kibirden arındırılmış, halkın diline yakın bir etik alan açar.
hooks’un yazılarında okul sıraları, aşklar, aile, sofralar sistemin içindeki alanlardır. Ama kadınlar bu yapılara itaat ederek değil, direniş içinde dahil olurlar. Yani gündelik olan, direnişin gerçekleştiği çatışma alanıdır. Bu çatışma alanından kaçarak kurtulmanın mümkün olmadığını söyler. Ona göre feminizm yalnızca ne düşündüğümüz değil; nasıl baktığımız, nasıl sevdiğimiz, nasıl öğrettiğimizdir. Woolf’un ve Morrison’un dışarısını içine alan bu anlayış, gündelik yaşamı feminist bir çatışmanın merkezine yerleştirir.
Bu direnişin Ortadoğu’daki yankısını Furuğ Ferruhzad’da buluruz. Ferruhzad, erkek egemen şiir geleneğine karşı çıkarak beden ve arzuyu politik bir dile dönüştürmüştür. “Kurma Bebek” şiiri, itaatkâr bir kadının programlanmış davranışlarını ironik biçimde aktarır:
“Kurma bebek gibi olabilir insan
ve camdan gözlerle bakabilir dünyaya”
Sözler, tekrarlanan hareketler, anlamını yitirmiş jestler… Ferruhzad yalnızca patriarkanın kadın üzerinde kurduğu tahakkümü değil, aynı zamanda kadının bu tahakkümü nasıl içselleştirdiğini de ifşa eder. Bedeni, arzuyu, sessizliği ve suskunluğu yazıya katar. Kadınların tahakküm altında bıraktığı alanlara yönelerek, bedensel olanı epistemolojik bir konuma taşır. Woolf’un bağımsız düşünce önerisi, Ferruhzad’da tensel bir hakikate dönüşür.
Aynı coğrafyada on yıllar sonra bir başka kadın, başka bir sessizlikten geçti: Jîna Amini.
2022’de İran’da “başörtüsünü düzgün takmadığı” gerekçesiyle gözaltına alınan ve kısa süre sonra hayatını kaybeden Jîna Amini’nin ölümü yalnızca bir bedenin şiddetle susturulması değil, çok katmanlı bir inkar sisteminin açığa çıkmasıydı. Bedenine, adına, diline, kimliğine yönelmiş bir baskıydı bu. Kürtçe isimler yasaktı. Jîna, kayıtlara “Mahsa” olarak geçirilmişti.
O yüzden ardından yükselen “Jin, Jîyan, Azadî” sloganı yalnızca politik bir protesto değil, kadınların unutturulan hafızalarını hatırlama biçimiydi. Feminizm burada sadece bir eşitlik talebi değil, bir varlık savunması hâline de geldi. Herkesin dışarısı aynı değildi. Ama hepsi aynı baskının farklı yüzlerini taşıyordu.
Bu yazıyı yazarken, kendi yazı pratiğimdeki dışarılıkla da yüzleşmem gerekti. Bu yüzleşme, anlatıya dışarıdan gelen bir açıklama değil; yazının içinde giderek yoğunlaşan bir gerilimin ifadesidir.
Romanlarımda “dışarılık” yalnızca biçimsel bir huzursuzluk olarak değil, aynı zamanda doğrudan bir karşı çıkış olarak belirir. Yerleşik bilgi rejimlerine, normatif kimlik tanımlarına ve kurumsallaşmış dil yapılarına yöneltilmiş bir itiraz barındırır. Karakterlerim, bu karşı çıkışı kendi çelişkili benliklerinde, parçalanmış bedenlerinde ve bölünmüş hafızalarında taşırlar.
Porselen Bir Mevzu adlı romanımda, ormanın sessizliğinde dolaşan Zümrüt karakteri, toplumdan dışlanmış ama yazının merkezine yerleşmiş bir figürdür. Onun bilgisi sezgiden, sessizlikten ve bedensel hafızadan beslenir. Sessizliği, yalnızca pasif bir duruş değil; aynı zamanda bir reddediştir. O, düşüncenin yalnızca akılla değil, bedenle ve duyguyla da var olduğunu hatırlatır.
05.45 İstanbul’da ise Nevin, parçalanmış insan uzuvlarından bir erkek robot yaratır: Murat.
Bu yaratım, yalnızca teknik bir başarı değil; bastırılmış hafızanın, arzunun ve suçun birleşimidir. Murat, tamamlanamayan bir beden, dağınık bir kimlik ve kopuk bir hafıza olarak dışarının ta kendisidir. Onun içinde hem arzu hem yıkım, hem insanlık hem de makineleşme bir arada bulunur.
Yazı pratiğimde, açıkça kurumsal bilgiye değil; parçalı, kadınsı ve yasaklanmış alanlardan gelen bilgiye yer vermeye çalışıyorum. Zümrüt’ün sezgisel sessizliği ile Nevin’in parçalı bilgisi başta farklı uçlar gibi görünse de, her ikisi de toplumun duygusal, fakir, bilgisiz, suçlu ya da zayıf gördüğü kadın figürleridir.
Toplumun dışladığı bu kadınları, entelektüel düşüncenin taşıyıcısı olarak yazıya yerleştirmeye çalışıyorum. Çünkü düşüncenin yalnızca merkezde doğmadığını, dışarının da güçlü bir bilgi ve sezgi kaynağı olabileceğini biliyorum. Bu nedenle edebiyatım, yalnızca temsili değil, bilgi anlayışını da yerinden oynatmayı amaçlayan bir yazı biçimi olarak şekilleniyor.
Şimdi tekrar sorayım: “Dışarısı neresi?”
Toni Morrison’un hayaletleri, bell hooks’un sınıf geçişleri, Furûğ Ferruhzâd’ın dizeleri ve Jîna Amini’nin adı bize şunu gösteriyor: Dışarıdan konuşmak yalnızca bir ayrıcalık değildir; aynı zamanda bir sorumluluktur.
Ve bu sorumluluk, yalnızca sözün değil, sessizliğin taşıdığı anlamın da farkında olmayı gerektirir. Çünkü bazen direniş, konuşacak kadar serbest olmayabilir. Konuşabilenler, susanların sustuğu yerden söz kuramıyorsa hâlâ sistemin kurumlarına ve eril zihniyetin ilkelerine bağlı oldukları içindir. O zaman şimdinin “dışarısı”, toplamın içinde olmak için harcanmaması gereken o ayrılıkçı fikirlerdir.
(bell hooks ismi özellikle küçük harflerle yazılmıştır. Yazar, bu tercihi kişisel kimliğini öne çıkarmak yerine fikirlerinin görünürlüğünü artırmak amacıyla yapmıştır. Ben de yazarın dildeki hiyerarşik yapıya karşı aldığı bu tavrı destekliyorum.)
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →