"Ancak, yazmanın yakışık alıp almadığını, hangi koşullarda bunun yapılmasının iyi, hangi koşullarda uygunsuz olduğunu tamı tamına bilmek.. Geriye bu soru kalıyor, değil mi?" Yazmak yakışık alır mı? Yazar saygıdeğer bir kişi midir? Yazmak hoş kaçar mı? Yazmalı mı?”[1]
Bir dilin, onu büyütecek güçlendirecek dışsal kuvvete gereksinimi var mı? Dili ve onu konuşanları yok olmaktan kurtaracak, özgürleştirecek olan nedir? Bir halkın kurtuluşu kılıç olmadan sadece kalemle, eğitimle mümkün olabilir mi? Kalem, kılıç olmadan yazabilir mi? Kalemin yazıyı ve dili kurmak ve korumak için kılıca ihtiyaç var mı? Bu ve başka pek çok soruyu ve fikri çağıracak bir güce sahip Celadet Alî Bedırxan’ın Gazında Xençera Min isimli kısa hikâyesi.[2] Bilindiği üzere kalem ve kılıç birbirine karşıt imge ve anlamlara işaret eder. Kalem, kılıcın temsil ettiği ne varsa ona karşıt imgelerle düşünülür: savaşın, şiddetin, kanın, ölümün, eylemin, yasanın aracı olarak kılıç. Buna karşı olarak aklın, barışın, bilimin, düşüncenin, aydınlanmanın imgesi olarak kalem. Bu karşıtlık genellikle devletin gövdesi altında birleştirilir. Dünyevi ve uhrevi olmak üzere iki bedene sahip olan kralın, kaynakları uhrevi olana dayandırılan dünyevi araçları olarak kılıç ve kalem.
Örneğin Rilke Kalem ve Kılıç isimli kısa öyküsünde kalem ve kılıç bir mücadele içerisindedirler. Klasik İslam ve Fars edebiyatlarında kılıçla kalemi bir atışma içerisinde konuşturan münazaralar gibi Rilke de ikisini karşı karşıya getiriyor. Rilke’nin anlatısında savaşın ve barışın metaforlarına dönüşen kılıç ve kalem arasındaki rekabet kalemin yani barışın zaferiyle sonlanıyor. Kalem kılıçtan daha güçlüdür çünkü o savaşı yani kılıcın hüküm sürdüğü olayı anlaşmayla sonlandıracak kudrete sahiptir. Rilke’nin “odada bulunan her şey kendi parıltısından beslenip geçinen”[3] şeyler olarak gören narsist kılıcı kalemin ucundan çıkan kelimelerle mutsuz bir şekilde köşesine çekilse de her an savaşmaya hazır bir ışıltı ve keskinlik içerisindedir. Rilke’nin kalemi ve kılıcı kendi aralarında konuşurken, Bedir-Xan’ın hançeri, onu unutulmaya terk etmiş sahibine seslenmektedir. Rilke’nin ışıldayan narsist kılıcının aksine Bedir-Xan’ın hançeri, sitemkâr ve öfkelidir. Odadaki kitaplığının üst tarafında bir köşede örümcek ağlarıyla sarılmış, paslanmaya yüz tutmuş, unutulmuştur. Sadece çakı bulunmadığı zaman, kalemin ucunu açmada kullanılacak önemsiz bir iş için yani kalemin hizmetine sokulmak için hatırlanmıştır.
Unutulmaya terk edilmesi yetmemiş gibi onu, kaleminin ucunu açmak gibi onur kırıcı bir iş için hatırlayan sahibine karşı sitemkar olan hançer, niçin unutulduğunun bilincindedir. Unutulmuştur çünkü sahibi anti kolonyal bir davanın, dil davasının, Kürtçenin varlık mücadelesinin peşine düşmüştür. Ehmedé Xanî’nin yolundan giderek Kürtlerin asaletini korumak için bütün ömrünü Kürtçeye adamıştır hançerin sahibi. Burada artık okur olarak, hançerin, ömrünü Kürtçeye adayan yazar Celadet Alî Bedir-Xan’ın kendisine seslendiğini anlıyoruz. Hançer de yazarına ait olan gerçek bir hançerdir.[4] Yazar hançeri aracılığıyla kendisiyle konuşmaktadır.
Hançer, sahibinin onu dil, Kürtçe uğruna unuttuğunun farkındadır ama sahibi de bir başka şeyi unutmuştur. Hançer aynı zamanda anlatıcı olan sahibine unuttuğu şeyi hatırlatıyor:
“Lê nabit, tu tişt, ne ziman, ne xwendin ne nivîsandina te bêyî min naçe serî. Bidî eqlê xwe heta niho tu û milletê xwe hûn çawan mane, çawan we zimanê xwe winda nekiriye û îro dizanin pê biştexilin. Heke ez nebiwama ji zû ve te û milletê te we ê zimanê xwe winda bikirana. Ji xwe çend caran, ma dil nekirine zimanê we jêkin. Zimanê we berî hezar salan zimanê dirê [dêrê?], zimanê hukûmetê bû. Ji hingê ve pê diberizin, hezar carî pê ketin. Hercar ez li ber we sekinîm û min zimanê te parast, lê ne qelema te. …Ji lewra ez benî qedrê min bizane, ji min dûr mekeve, min ji xwe dûr meêxe û bi min ne qelema xwe lê parsuwên dijminên xwe jêke!. . .”[5]
Rilke’de kalem ve kılıç karşıtlık içerisinde olsalar da her şey yerli yerinde, kalem masada her an yazmaya, kılıç ise duvarda her an savaşmaya hazır. Birinden biri unutulmuş değil. Yasanın ya da devletin iki kurucu ve koruyucu gücü olarak aynı oda içinde kendi yerlerine sahipler. Bedir-Xan’ın öyküsünde ise kalem ile kılıcın dünyaları ayrışmamış, yerleri belirlenmemiş, ikisi arasındaki anlaşmazlık daha çözülmemiş ya da görev paylaşımı tamamlanmamıştır. Çünkü kalem, dilin, bu bağlamda Kürtçenin, yaşaması ve korunması için hançere ihtiyaç duyuyor. Lakin hançer de köşede paslanmaya terk edilmiş. Dil, kendisini kedisiyle koruyacak kudrete erişmemiş, dil ve onu konuşan halk, onları koruyacak bir güce ihtiyaç duyuyor. Bu nedenledir ki Rilke’de kalem barış gibi daha soyut bir sembole dönüşürken, Bedir-Xan için kalem dil-eğitim gibi maddi bir varlığın sembolüdür. Bedir-Xan’ın aksine, Rilke’nin kaybolmasından, yok olmasından korkacak bir dili yok. Rilke’de öykü kalemin ve kılıcın, bir üst merci ya da otorite (devlet) altında yerlerinin belirlenmiş varsayımıyla yazılmışken, Gazında Xençera Min ise sanki hançerin ve kalemin konumlarını belirleyecek, onları karşıt biçimde ama aynı yerde ve aynı amaç için birleştirecek bir otoritenin(devletin) yoksunluğu duygusuyla kaleme alınmış.
Esasen sitemkar hançer kendisinin kalemden daha önemli olduğunu düşünse de kalemin varlığına karşı bir sorgulama içerisinde değil. Kürtçeyi geliştirecek, büyütecek araç olarak kalemi gereksiz görmüyor, lakin kendisi olmadan da kalemin kendini koruyacak bir güce sahip olmadığını düşünüyor. Yukarıda belirtildiği üzere Rilke’de öykü bir nihayete, kalemin galip geldiği bir sonla, barışla bitiyor. Anlatı tamamlanmış, herkes sözünü söylemiştir. Bedir-Xan da ise aynı zamanda anlatıcı olan hançerin sahibi sözünü söylemeden, öykü ucu açık bitiyor, anlatı eksik kalmış, tamamlanamamıştır: “Xencera min li hire gotina xwe qedand. Min dil kir ez lê vegerînim. Lê nedixwest ji min bibihîze, rabû ket kalanê xwe, xwe ker kir û guh neda min.”[6] Hançerin sahibinin, dolayısıyla kalemin, kendi sözünü söylemediği bu yaratıcı son farklı şekillerde yorumlanabilir. İlk olarak öykünün ucu açık bitirilmesi, birbirleriyle ilişkili olan güçlü bir estetik-felsefi fikir ile ilişkilendirilebilir: Yaşamaya içkin olan eksiklik, tamamlanmamışlık duygusu ile yazının, anlatının hiçbir zaman kapanmayan, bitmeyen ucu açık evreni. İkinci olarak kalem sayesinde mümkün olan öykünün bizatihi kendisi bir son-cevap olarak düşünülebilir. Daha açık bir ifadeyle hayatını Kürtçeye adayan hançer sahibinin kılıca karşı cevabı yine bizatihi Kürtçe yazmakla olmuştur. Dolayısıyla kılıca karşı yazarın-sahibinin cevabı ve dolayısıyla kalemin savunusu çoktan verilmiştir. Öykünün yazılmış olması, yazarın bütün yaşamını dile adaması, tercihin çoktan yapıldığını gösteriyor. Son olarak yazar, hançerin isyanının haklı olduğu düşüncesiyle susmuş olabilir. Hançerin söylediklerine karşı söyleyecek bir sözü yoktur. Ona sırtını dönmüş yazar açısından hançer haklıdır, çünkü anti kolonyal bir ulusal kurtuluş kalemle değil, kılıçla, savaşla ve şiddetle mümkündür.
Bu son yorum Bedir-Xan’ın Hawar’da yayınlanan Ber Tevna Mehfûré[7] isimli bir başka öyküsüyle birlikte düşünüldüğünde tartışmalı hale geliyor. Çünkü hikayenin ana teması, Kürdistan’ın özgürleşmesinin ancak eğitimle yani kalemle mümkün olduğu fikri etrafına örülmüş. Bir başka ifadeyle Kürdistan’ın gelecekteki kurtuluşu Şéx Said İsyanında babası öldürülen Gefo’nun okuması üzerinden eğitime bağlanmıştır. Anti kolonyal bir kurtuluş kılıçla değil, kalemle gelecektir. Böyle olmakla birlikte öykünün sonunda kılıç bir anda sahnede belirerek anlatıyı sonlandırıyor. Öykü, Gefo ve ailesinin, Kürdistan için ölmüş babanın duvardaki asılı hançerine bakışlarıyla bitiyor. Yani sahne Gazında Xençera Mın’da olduğu gibi tamamen kaleme bırakılmamış, kurtuluş topyekûn kaleme-eğitime havale edilmemiştir. Hülasa tereddüt Gazında Xençera Min’daki kadar belirgin ve güçlü olmasa da Ber Tevna Mehfûré’ye de taşmış görünüyor.
Tam bu noktada yazarın hançere tamamen sırtını dönemeyen, kalem ile hançer arasında salınan tereddütünden söz edilebilir. Bu belirsizliği ya da tereddütü, yazarın kaleme yani eğitime duyduğu müzmin bir şüphe olarak değerlendiren Fırat Aydınkaya’ya göre ulusal kurtuluşun mücadele araçları söz konusu olduğunda benzer bir şüphe bütün Hawar külliyatı için geçerlidir. “Esasen Hawar dergisinin mücadele enstrümanları galerisi her zaman şüpheci bir sis ile kuşanmıştır. Bazen kaleme/eğitime ama daha çok da şiddete şüpheyle bakıyordu dergi sahibi. Yine de son sahneden de görüldüğü üzere yazar bütün umutlarını Gefo’nun eğitimine bağlasa da hala zor zamanlarda hançerden medet ummaktaydı.”[8] Aynı yazısında Aydınkaya anti kolonyal söylemin iki ayrı patikası olan edebiyat ve teorinin şiddet bahsinde birbirlerinden farklılaştıklarına dikkat çekiyor. “Sömürge karşıtı romanın, sömürge karşıtı teoriden bir farkı şiddete yaklaşım konusundaki nevi şahsına münhasır tavrıdır. ‘Sömürgecilik ...ancak daha büyük bir şiddetle karşılaştığı zaman boyun eğer’ diyen Fanon’un aksine Celadet Ali Bedirxan’ın Gefo’su ve anti kolonyal ailesi hançeri uzaktan seyretmekle yetinir.”
Esasında iki öykü de yenilgi momentlerinde yazılmış anlatılar. Ağrı İsyanından sonra yazılan Gazında Xençera Min’deki kızgın, kırgın, umutsuz atmosfer, yenilginin ortaya çıkardığı ruh haliyle ilişkilendirilebilir. Ber Tevna Mehfûré bir yenilgiyle başlamış olmasına rağmen öykü gelecekteki ulusal kurtuluş umuduyla bitiyor. Bir başka ifadeyle hançerin ve kalemin iki öyküdeki konumlanış biçimleri ve onlara yüklenen anlamların dönüşmesi farklı tarihsel momentlerde yazılmalarıyla ilgili olabilir. Ber Tevna Mehfûré’de yenilginin nedeni eğitimli, bilgili insanların yokluğuna bağlanmış dolayısıyla ulusal kurtuluş kalemle yani eğitimle mümkün olacaktır umudu belirgin öyküde. İkinci bir yenilginin ardından yazılan Gazında Xençera Min’da kalem açılmaya muhtaç, hançer kesmekten aciz.
Bedir-Xan’ın anti kolonyalist kurtuluşun enstrümanlarından biri olarak hançere sırtını tamamen dönemeyen karasızlığını bir “erkeklik kaygısı” olarak da düşünemez miyiz? Yazmak, okumak üçüncü dünya ya da sömürge evreninin erkekleri açısından eril iktidar kaybının bir işareti olarak algılanıyor ya da deneyimleniyor olabilir mi? Gürbilek’in dediği gibi “romancılar kalem efendileridir; savaşçı-erkeksi değerlerin egemen olduğu bir toplumda bir bakıma lüks sayılabilecek bir işle uğraşıyorlardı!.”[9] Dolayısıyla Bedir-Xan’ın anlatılarında savaşın yani kılıcın bir hayalet gibi dolanmasının bir sebebi, onun anti kolonyal bir enstrüman olarak tamamen gözden çıkarılamaması ise diğer neden gerçek bir hançere sahip olan bir yazarın, yazmayı, eril bir iktidarın yitimi olarak hissetmesi olabilir. Kalemin/eğitimin sömürgeci egemenlikten kurtulmada tek başına yetmeyeceği tereddütünü yaşayan Kürt entelektüeli için kılıç, anti kolonyalist ethos ile eril iktidarın düğümlendiği bir arzu nesnesi gibidir. Bununla birlikte Ber Tevna Mehfûré’nin sonunda ulusal kurtuluş umudunun bağlandığı erkek karakter Gefo’yla birlikte üç kadın da sahnedir. Yani kadınların da şiddet enstrümanı olarak hançere bakmaları ulusal bir kaygının erkeklik kaygısını öncelediği bir sahne olarak da yorumlanabilir.
Son olarak Bedir-Xan ve sömürge dünyasının yazarları açısından yazmanın bir lüks değil, bir zorunluluk olduğunu belirtmek gerekiyor. Foucaultcu anlamda kendilik etiğinin kolonyal bir evrende tecessüm ettiği Kürt entelektüeli için (Kürtçe) yazmak, anti kolonyal bir edimdir. Bir başka ifadeyle Bedir-Xan açısından yazmak antikolonyal bir entelektüel bilincin zorunlu eylemidir. Kafka’nın Praglı Yahudiler için söylediklerini biraz değiştirerek Bedir-Xan ve arkadaşları ve sonraki Kürt entelektüel kuşakları için de söyleyebiliriz: Yazma zorunluluğu, Kürtçe yazma zorunluluğu, başka türlü yazma olanaksızlığı.[10]
Kaynaklar
Celadet Alî Bedir-Xan, Ber Tevna Mehfûré, 1927, Hawar, Hejmar: 4.
Celadet Alî Bedir-Xan, Gazında Xençere Min, 1932, Hawar, Hejmar: 12.
Fırat Aydınkaya, Xwendin Ji Bona Çi : “Eğitim Bize Toprağımızı Geri Verecek Mi?”, 2021, http://kurdarastirmalari.com/yazi-detay-oku-145
G. Deleuze, F. Guattari, Minör Bir Edebiyat İçin, 2000, YKY Yayınları, İstanbul
Nurdan Gürbilek, Kör Ayna Kayıp Şark, 2007, s. 54, Metis Yayınları, İstanbul.
R.M. Rilke, Kalem ve Kılıç, 2003, Say Yayınları, İstanbul.
Dipnotlar
[1] Platon’dan aktaran Derrida, Platonun Eczanesi, s. 24
[2] Celadet Alî Bedir-Xan, Gazında Xençere Min, 1932.
[3] R.M. Rilke, Kalem ve Kılıç, 2003.
[4] Abdullah Keskin’in anlatımına göre Celadet Alî Bedir-Xan’ın hançeri kızı Sînemxan tarafından hala korunuyor. https://www.youtube.com/watch?v=tvECdf7CJcs&ab_channel=CirokenKurdi.
[5]“Ama olmaz, hiç bir şey, ne dilin ne eğitimin ne de yazın ben olmadan başarıya ulaşamaz. Hatırla, sen ve halkın nasıl ayakta kaldınız, nasıl dilinizi kaybetmediniz ki bugün onunla konuşuyorsunuz. Eğer ben olmasaydım sen ve halkın çoktan dilinizi kaybetmiştiniz. Zaten defalarca dilinizi söküp atmaya niyetlenmediler mi. Diliniz bundan bin yıl önce kilisenin, devletin diliydi. O zamandan beri dilinizi bitirmenin peşine düşmüşler. Her defasında kalemin değil, ben size siper oldum, dilini ben savundum. …Bu nedenle efendim, kıymetimi bil, benden uzaklaşma, beni kendinden uzaklaştırma ve benimle kalemini değil lakin düşmanlarının kaburgalarını kopar!..”
[6] “Hançerim burada sözlerini bitirdi. Ona cevap vermeye niyetlendim. Lakin beni duymak istemiyordu, kalkıp kılıfına yerleşti, sessizleşti ve dinlemedi beni.”
[7] Celadet Alî Bedir-Xan, Ber Tevna Mehfûré, 1927.
[8]Fırat Aydınkaya, Xwendin Ji Bona Çi : “Eğitim Bize Toprağımızı Geri Verecek Mi?” http://kurdarastirmalari.com/yazi-detay-oku-145. Aydınkaya Afrikalı anti kolonyal edebi anlatılarla Hawar, Kurdistan, Rojî Kurd gibi 19 yüzyıl sonu ve 20. Yüzyıl başlarında çıkan yayınlar ve Erebé Şemo’nun metinlerinin karşılaştırmalı bir okumasını yaptığı ufuk açıcı yazsında eğitim ve okul meselesinin sömürge karşıtı anlatılardaki katmanlaşan ve karşıtlaşan yönlerinin güçlü bir analizini ortaya koyuyor. Aydınkaya’nın vardığı yer, kolonyalizmin epistemolojik ve ontolojik temellerinin kurulduğu aydınlanma sistematiği içinde şekillenen sömürgecinin okulu ezilenin özgürleşeceği bir araç olamaz
[9] Nurdan Gürbilek, Kör Ayna Kayıp Şark, 2007, s. 54.
[10] G. Deleuze, F. Guattari, Minör Bir Edebiyat İçin, 2000, s. 25.
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →