Çeviri: Kürd Araştırmaları
Annick Thebia Melsan: Sizi tanımlamak veya konumlandırmak her zaman için zor olmuştur? Size kalsa kendinizi nasıl tanımlardınız? Mekânla mı, şiirler mi, yazı ile mi, politik aktivizm üzerinden mi?
Aimé Césaire: Bu, benim açımdan cevaplanması çok zor bir soru. Ama şöyle söyleyeyim, ben, özel arka plana sahip bir coğrafyaya, bir ülkeye ve elbette belirli bir amaç uğruna savaşılmış bir geçmişe ait Martinikli renkli bir adam (coloured man)[1], siyah bir insanım. Bunlar size çok orijinal gelmeyebilir ama bana kalırsa benim kim olduğumun cevabını tarih verecektir.
ATM: Sanırım Kuzey Martiniklisiniz, değil mi.?
AC: Evet. Ama her daim bir şeyi: adımı, ülkemi veya kendimi yeniden fethetme arayışında olmuşumdur. Bu yüzden benim yaklaşımım her zaman şiirsel olmuştur. Çünkü bana öyle geliyor ki, şiir de bir bakıma budur: Benliğin benlik tarafından yeniden fethi.
ATM: Peki bu amaç için hangi enstrümanı tercih ediyorsunuz?
AC: Bunun cevabı bir ressam açısından resim, bir şair açısından ise kelimeler olurdu. Kelimelerin varlığın yurdu olduğunu söyleyen Heidegger’di sanırım. Bu şekilde pek çok alıntı yapabilirim size. Ben de sürrealist zamanlarında, kelimelerin bizim hakkımızda bizim onlar hakkında bildiklerimizden çok daha fazlasını bildiğini söyleyen Rene Char’a katılıyorum. Ben de kelimelerin yaratıcı olduğu kadar açıklayıcı işlevleri de olduğuna inanırım.
ATM: Açıklayıcı, inşa edici ve hatta keşif belki de…
AC: Evet, keşif çok çok iyi oturdu. Benliği tekrar yüzeye çıkarmak için suya indirilen yön bulma cihazı misali…
ATM: Siyah insanın uzun yıllara dayanan sessizlikten sonra ilk kelimelerinin “devrimci olmaya mahkûm olduğunu” söylüyorsunuz sıklıkla. Bu, şiirin de devrimci olduğu anlamına mı gelir?
AC: Evet, şiir devrim niteliğindedir çünkü o, alt üst edilmiş, sürülmüş, dönüştürülmüş olan dünyadır. Sözgelimi 1941 yılında işgal altındaki Martinik’te çıkardığımız Tropiques dergisi gerçekten de kültürel bir devrime imza attı. Zira dünya savaşının tam ortasında dergi yayına başladığında, Batı Hint ruhunun kaynaklarına daldı ve keskin kolonyal yabancılaşmanın derinliklerini gözler önüne serdi.
Vichy Hükümeti, dergiyi devrimci olduğu gerekçesiyle 1941’de yasaklamakla ne kadar iyi bir şiir eleştirmeni olduğunu da göstermişti. Evet, gerçekten de bir kültür devrimi söz konusuydu.
Biz bir tür Kopernik devrimi gerçekleştiriyorduk. Şaşırmamak elde değildi. Martiniklilerin kendileri de bu duruma şaşırdı. Evet, bu, tuhaf bir yüzleşmeydi.
Böylelikle çok sayıda değeri yerinden ederek değiştirdik.
ATM: Neleri mesela?
AC: Bizler tanım icabı karmaşık varlıklarız. Bu, herhangi bir toplum için genel bir kuraldır, ancak özellikle de sömürge yaşamının eşitsizliklerinin bir sonucu olarak karmaşık katmanların söz konusu olduğu toplumlarda daha da geçerli olan bir kuraldır. Elbette her şeyin olumsuz olduğunu söyleyemem. Ürünü olduğumuz melezleşmenin, Batı ve Avrupa’nın da nasibini aldığı başarıları ve olumlu değerleri söz konusuydu. Dediğim gibi Avrupalı olmayanlar tarafından geç ya da yetersiz de olsa hissedilen, aynı anda aracı ya da ortak olduğumuz hatta bazen faydalandığımız ve inkâr edemeyeceğimiz değerlerin olumlu bir yanı da var. Ayrımcılığa karşı seslerini yükselten ve ırk ayrımı gözetmeksizin insan hakları için kampanya yürüten Abbe Gregoire, Victor Schoelcher gibi kişiler benim bu hayattaki rehberlerimdi. Bu kişiler sonsuza dek, yokluğunda dünyanın önünü göremeyeceği pratik evrenselliğe ve insani değerlere dair fikirlerin ilerlemesine temel bir katkı olarak âlicenaplık ve dayanışma açısından Batı'nın temsilcileri olarak kalacaklar. Ben sonsuza dek onların kardeşiyim, mücadele ve umutlarında yanlarındayım.
ATM: 1978’de Cenevre’de ‘Cenevre ve Siyah Dünya’ adlı etkinlikte önemli bir konuşma yaptınız. Şu ifadede bulunmuştunuz: “kendini kurtarma yeteneğiyle biri nostaljik bir şekilde geriye, diğeri de kahince ileriye bakan iki yüzüyle şiirin etkili gücü yaşamı yoğunlaştırma gücüdür. 1939’da yayınlanan “Cahier d'un retour au pays natal” (Anavatana Dönüşün Not Defteri) çalışmanız buna mı öncülük etmişti?
AC: Evet ben böyle görüyorum: yeni bir başlangıç noktası, gerçek bir başlangıç. Ne de olsa hayatın birçok yanlış başlangıcı var.
Ama bence bu benim için gerçek bir başlangıçtı.
Anıları karıştırmak, gömülü her şeyi gün yüzüne çıkarmak, onları şekillenmiş olarak dünyaya fırlatırcasına sunmak… Bunun dünyaya önemli bir sinyal gönderdiğini düşünüyorum. Birinin tepkisinin gücünü bastırmak değil, açığa çıkarmak, yeniden canlandırılan kelimeleri susturulmuş dünyaya karşı mucizevî bir silah olarak kullanmak, kişiyi genellikle içeriden empoze edilen ağız tıkacından kurtarmak…
ATM: O halde insan, dünyanın ağzını açmak üzere yola nasıl koyulur?
AC: Ben sadece kelimelerin kurtarıcı gücüne inanıyorum.
ATM: Bu, insanla ve onun tekrar tekrar kontrolden çıkma durumuyla uğraşmak için yeterli mi?
AC: Muhtemelen değil. Aşk ve hümanizm olmadan olmaz.
İnsan oluşa gerçekten inanıyorum. Tüm kültürlerde, her yerde, tüm insanların gösterdiği olağanüstü çabada kendimden bir şeyler buluyorum.
Hayatı yaşabilir kılmak aslında çok basit.
Elbette hayata katlanmak, ölümle her gün yüzleşmek kolay değil.
Ve bu çok dokunaklı olan bir şey.
Sonuçta hepimiz aynı büyük maceranın içinde yer alıyoruz.
Kültürlerin buluşma noktası dediğim şey tam da bu.
ATM: Tarihi bir hareketin harcı olarak Negritude kavramını icat ettiniz. Negritude terimi sizi “siyah olmayan”lardan ayırma riski taşımıyor mu?
AC: Biz kendi özgüllüğümüzü hiçbir zaman evrenselliğin zıddı veya anti tezi olarak görmedik. Bu kavram bize ya da en azından bana, kimliğimizin kökenlerini aramaya devam etmek için önemli bir imkân sağlıyordu, ama aynı zamanda dar milliyetçiliği red etmek, ırkçılığı ret etmek hatta ırkçılığı tersine çevirmek için de bu kavram işlevseldi. Bizim temel endişemiz her zaman hümanist bir endişe oldu ve bunun kökleri olsun istedik.
Biz hem köklere sahip olmak istedik hem de bununla iletişim içinde olmak istedik.
Sanırım özgüllük/kendilik hakkındaki bu fikri, Hegel'in efendi-köle diyalektiğine dair bir pasajından ilhamla edinmiştik. Tikel ile evrenselin zıt şeyler olarak görülmemesi gerektiğine, evrenselin tikelin olumsuzlanması olmadığına, evrensele tikelin daha derin bir keşfiyle ulaşıldığına işaret eder Hegel.
Batı bize evrensel olmamız için siyah olduğumuzu inkâr ederek işe başlamamız gerektiğini söyledi. Ben ise tam tersine, kendime ne kadar Siyah olursak o kadar evrensel olacağımızı söyledim. Tamamen farklı bir yaklaşımdı. Alternatifler arasında bir seçim değil, bir uzlaşma çabasıydı. Fakat soğuk bir uzlaşma değil, ateşin sıcaklığında bir uzlaşma, isterseniz simyasal bir uzlaşma deyin buna.
Bahsettiğimiz söz konusu kimlik, evrenselle uzlaşan bir kimlikti. Bir kimliğe hapsolmak benim için söz konusu olamaz.
Ancak kimlik benim için köklere sahip olmaktır, ama aynı zamanda geçiştir, evrensele bir geçiştir.
ATM: Ateş, yaşamın temel unsuru olan ateşten mi söz ediyorsunuz?
AC: Evet, dediğin gibi, ateş…
Şiirim de bariz bir şekilde ateşlidir evet, ama neden? Çünkü ben bu (böyle bir) adaya aidim. Peki, şiirimdeki bu takıntı neden? Aslında kasıtlı olarak yaptığım bir şey değil bu. Ama volkanın orada olduğunun farkındayım, herkes farkında. Orası ateş ve topraktır.
Ateş yıkıcı değildir. Volkan doğrudan yıkıcı değildir. Bu bir kozmik öfke, başka deyişle yaratıcı bir öfke, evet yaratıcı.
O sakin denizin altındaki saklı romantik cennetten çok uzaktayız. Buralar kızgın, bıkkın topraklar, tüküren ve kusan, hayatı kusturan topraklar.
Uğruna yaşamamız gereken şey budur. Bu toprağın yaratıcılığından istifade etmeliyiz! Onu sürdürmeli, kabullenmiş ve boyun eğmiş olarak uykuya dalmasına izin vermemeliyiz. Bu aynı zamanda bir davet celbidir, doğadan ve tarihten gelen.
ATM: O halde, "ilk ifadelerinizin" sömürgeci dilde oluşunu nasıl açıklıyorsunuz?
AC: Bununla bir problemim yok.
Bu, benim tercihim değildi. Bu dili okulda öğrendim ve böylece kullandığım dil oldu. Bu beni zerre rahatsız etmedi, varoluşsal isyanıma ve de derin varlığımın taşmasına hiçbir şekilde engel olmadı. Ben Fransızca’yı amacıma uygun bir şekilde büktüm.
Doğa ve tarih bizi iki dünyanın, ya da hiç olmasa iki kültürün kavşağına yerleştirdi. Gördüğüm ama yüzeyin altında kalmış Afrika kültürü var ve tam olarak böyle olduğu için, bunların yani gözden kaçırılanların, hor görülenlerin, kendini ifade edemeyenlerin yüzeyin altından çıkarılıp aydınlığa kavuşturulması gerekiyordu. Öbür kültür ise yüzeyin üstünde bariz olandı; kitaplardan, bireysel ve kolektif kaderimizin ayrılmaz bir parçası olarak aynı zamanda bize de ait olan okullarda aşina olduğumuz bir kültür.
Bu iki dünyayı/kültürü uzlaştırmaya çalıştım. Çünkü olması gereken buydu. Öte yandan, Afrikalı griotla[2] ve Afrika destanıyla olduğu kadar Rimbaud ve Lautreamont'la ve onlar aracılığıyla Sophocles ve Aeschylus ile kökensel bağlarımın olduğu iddiasında bulunurken rahatım ve böyle olmasından memnunum.
ATM: Peki ama Afrikalı geleneği kuşaktan kuşağa aktaran bir griot Ruanda'da veya Zaire’de meydana gelen trajik olaylar ve Afrika’yı kuşatan umutsuzluk karşısında ne düşünecektir? Dekolonizasyon için kampanya yürütürken sık sık hayalini kurduğunuz şu Afrika…
AC: Doğrusunu söylemek gerekirse ister Afrika'da olsun ister başka yerde olsun, tarihin riskleri etrafında hiçbir zaman hayallere kapılmadım. Tarih her zaman tehlikelidir, tarihin dünyası riskli bir dünyadır; ancak herhangi bir anda tehlikeler hiyerarşisi kurmak ve onları yeniden ayarlamak bize kalmıştır.
Bunu, birçok ülkenin bağımsızlığa kavuşmasıyla büyük umutların harekete geçirildiği zamanlarda, 1966 gibi erken bir tarihte çok net bir şekilde gördüm. Nisan 1966'da Dakar'da düzenlenen Siyah ve Afrika Sanatları Dünya Festivali'nin (The World Festival of Black and African Arts) açılış konuşmasında, dünya ve içindeki güç ilişkileri, kendileri ve geri dönüşü olmayan sorumlulukları hakkında kafaları net olmayan işe yeni atılmış Afrikalı ileri gelenlerden oluşan bir kurul karşısında bundan bahsetmiştim.
Bu konuşmamın sözleri şu an önümde. Şunları söylemiştim:
“Afrika tehdit altındadır. Endüstriyel uygarlığın, Avrupa ve Amerika'nın sömürgesel iç dinamizminin tehditi altında… Afrika'da Avrupa’nın varlığının, sömürgeciliğin ortadan kalktığı ve Afrika’nın bağımsız hale geldiği şu zamanda tehditlerden bahsetmeye neden gerek duyduğumuzu sorabilirsiniz. Afrika bu kadar kolay kurtulamayacak maalesef. Sömürgeciliğin ortadan kalkması Afrika kültürünün parçalanma tehlikesinin de ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Tehlike devam ediyor ve Avrupalılar orada olsun ya da olmasın her şey buna katkıda bulunuyor: ekonomik kalkınma, modernleşme, siyasi gelişme, yüksek okula devam oranları, eğitim, kentleşme, Afrika'nın dünya ilişkiler ağına entegrasyonu vb. Kısacası, Afrika tam anlamıyla dünyaya doğduğu anda, kendi kendine ölme tehlikesi her zamankinden daha büyük. Elbette bu durum, hiç doğmaması gerektiği anlamına da gelmez. Fakat elbette bu durum, hiç doğmaması gerektiği anlamına da gelmez. Bu, dünyaya açılırken, tehlikelere karşı gözlerini açık tutması gerektiği, salt siyasi bağımsızlık kalkanının, kültürel bağımsızlığın eşlik etmediği ve tamamlamadığı tek başına siyasi bağımsızlığın, kalkanların ve koruyucuların en güvenilmezi olduğuyla uzun vadede kaçınılmaz olarak yüzleşileceğini aklında tutması gerektiği anlamına gelir."
Üstüne üstlük tam anlamıyla kinik bir siyasi sorumsuzluğa tanıklık edildi. Neyse ki, Nelson Mandela gibi Afrika'nın büyüklüğünün parlak örnekleri de var. Afrika insanlık macerası yaşıyor ve ebedi Afrika'nın yaşamsal gücünün bir kez daha Griot’un şarkısına ilham vereceğine bahse girmeye hazırım.
ATM: Peki ya 1946'da katıldığınız Marksist Ütopya? Budapeşte krizinden önce Maurice Thorez'e gönderdiğiniz mektupta kınadığınız Komünist Parti’den ayrılma nedenlerinizi konuşabilir miyiz?
AC: Çağdaşlarımın çoğu gibi, yanlış olduğu sonradan anlaşılan ütopyalara benim de inanmışlığım vardır. Fakat bundan hiç utanmıyorum. Zira bu inanç savaş sonrası bağlamda, içten bir coşkuya, manevi bir özleme karşılık geliyordu.
Ama çok geçmeden bunu bir hayal kırıklığı, bir manipüle edilmişlik, bir inançsızlık ve kandırılmışlık hissi ve o zaman söylediğim gibi “bir idealin çöküşü ve bütün bir neslin başarısızlığının dokunaklı resmi”nin dayanılmaz farkındalığı takip etti. Bu benim için dayanılmaz bir histi ve bu sebeple sessiz kalamazdım. Her ne olursa olsun Marksist aygıtın o zamanki güçlü çerçevesinden kendim için risk alarak kopmam, bu hâkim konformizmi kırmam gerekiyordu. Bilinçli olarak kabul edilmiş bir kimliğin eşlik ettiği tartışılmaz sorumluluğun farkında olan bir insan olarak bu benim için ontolojik bir seçimdi.
ATM: “Kolonyalizm Üstüne Söylevler”de (1950) “masumane ve cürüm içermeyen hiçbir kolonizasyon yoktur. İnsanlığı monoloğa indirgemenin bedeli ağır olacaktır. ” diyorsunuz... İnsanlığa mal olacak bu bedel ile ilgili ne söylemek istersiniz?
AC: Evet, evrensel medeniyetin tüm medeniyetleri susturmakla çok şey kaybedeceğine derinden inanıyorum. Bence Afrika, Hint ve diğer Asya kültürlerinin seslerinin kesilmesi medeniyetin büyük ölçüde yoksullaşması demektir. Şu anda bize sunulan küreselleşme, kültürler arasındaki diyalogu bir monoloğa indirgeseydi, çürümeye ve gerilemeye mahkûm bir medeniyet yaratırdı. Mübadelenin önemine inanıyorum ve mübadele ancak karşılıklı saygı temelinde gerçekleşebilir.
ATM: Peki 1997'de hala savaş üstüne fikir yürütmenin geçerliliği var mı sizce?
AC: Biz her zaman, her yerde, hepimiz savaşçıyız. Savaş farklı zamanlarda farklı biçimler alır ve her zaman isyan edilecek şeyler vardır. İnsan her zaman bir şeye isyan eder, kabul edilemeyecek şeylere, benim asla kabul edemeyeceğim şeylere… Bu muhtemelen herkes için kaçınılmaz bir gerçektir. Kabullenemediğim şeyler var. Bir halkın boğulmasını, Afrika'nın yok edilmesini kabul edemem, böyle şeylere boyun eğemem.
Halkların halk olarak var olmalarını, başarılı olmalarını ve evrensel uygarlığa katkılarını sunmasını tutkuyla arzuluyorum. Zira sömürgeci dünya ve modern tezahürleri, ezen bir dünyadır, korkunç bir sessizlik dünyasıdır.
ATM: Aimé Césaire artık seksen dört yaşında, Retour au pays natal’i (Anavatanıma Dönüş) yazmanızın üzerinden yarım asırdan fazla bir süre geçtikten sonra şiirin önemine olan inancınız hala aynı mı?
AC: Elbette öyle. Her ne kadar gereken enerjiye ya da aynı güce sahip olmasam da inancım devam ediyor, ondan hiç vazgeçmedim.
ATM: Şiir bugün hala etkili mi ve her zaman etkisini sürdürebilecek mi?
AC: Her halükarda, şiir benim için temel bir ifade tarzı olagelmiştir. Dünyanın kurtuluşu şiir sesine kulak verme yeteneğine bağlı. Oysa görebildiğim kadarıyla şiirin sesi kısılmış durumda ve yaşadığımız yüzyılda giderek daha az dikkate alındı bu ses. Ama yine de hayat verebilen ve inşa ve yeniden inşa için temel sağlayabilen tek sesin şiirin sesi olduğu bir gün yeniden ve daha fazla anlaşılacaktır.
ATM: Yanılmıyorsam çalışmalarınızın şiirsel boyutunun altında her zaman etik bir amaç olduğunu söylemiştiniz.
AC: Evet, aslında her şeyin temelinde etik bir amaç vardır. Cahier d'un retour au pays aural'dan[3] (İşitsel Ülkeye Dönüşün Defteri) bu yana insanlığa dair bir kaygı, bir benlik arayışı ama aynı zamanda kardeşlik ve evrensellik arayışı, etiğin temelleri olduğuna inandığım insan onuru arayışı belirdi.
ATM: Yine de bu yüzyıl, etiğin zafer kazandığı bir yüzyıl olmadı, değil mi?
AC: Hayır kesinlikle olmadı, ama dikkate alınsa da alınmasa da insan sesini yükseltmelidir. Temel bazı şeylere tutunmalıyız. Akıntıya karşı yüzmek manasına gelse bile bazı şeyleri savunup, ona tutunmalıyız.
Arayışında olduğumuz şey uzlaşmadır, kozmosla uyum içinde olmaktır, tarihle birlik olmaktır, kendimizle barışık olmaktır.
Yani kısacası şiir benim için bir hakikat ve samimiyet arayışıdır, dünyanın dışında, yabancı zamanların dışında bir samimiyet arayışı... Çoğu zaman kendimize, görünüşümüze rağmen kendi içimizin derinliklerinde, en iç benliğimizde ararız onu.
Şiir, patlayıcı bir güçle derinliklerden fışkırır. Volkan misali yine…
Büyük uçurumu aşma anına ulaştım şüphesiz ama Gerekli gördüğüm şeyi ortaya koymuş olmanın bilgisi, deyim yerindeyse, içinde bulunduğum zamandan önce, geleceği yüksek sesle ilan etmiş olmanın bilgisi beni onun karşısında soğukkanlı kılmış durumda. Soğukkanlı bir yüzleşme yaşıyorum.
Mevsimlerin geriye doğru gittiğini görmekle kafam biraz karışmış olsa da yaptığım ve inandığım şey tam olarak buydu... İşte böyle… Yeteneğimin de bu olduğuna inanıyorum.
Dargınlığım yok, hiç yok, kötü duygularım da yok ama insanlık durumunun kaçınılmaz yalnızlığı var. En önemlisi de bu.
* Annick Thebia Melsan’ın sömürgeleştirilmiş halklar için ömür boyu sürecek bir mücadele veren, Negritude hareketinin kurucusu olan ve Türkiye’de daha çok “Sömürgecilik Üzerine Söylev” adlı eseriyle tanınan Martinikli şair, oyun yazarı ve siyasetçi Aimé Césaire’yle (1913-2008) yaptığı bu röportaj ilk olarak UNESCO yayını olan UNESCO Courier'in Mayıs 1997 sayısında yayınlanmıştır. Röportaj, 2008’de The Journal of Pan African Studies’de (vol.2, no.4, June) yeniden yayınlanmış olup buradaki çeviri, The Journal of Pan African Studies’deki İngilizce orjinalinden yapılmıştır (Çevirenin Notu).
Dipnotlar
[1] “Coloured man/woman/people” (renkli) , Güney Afrika ve ABD’de melez, siyah ve Asya kökenli insanlar için kullanılan küçümseyici, ırkçı bir tabirdir (Ç. N).
[2] Sözlü tarihçi olarak Griot, Batı Afrika’da köyün veya ailenin nesiller boyu tüm doğumlarının, ölümlerinin, evliliklerinin vb. olayların kayıtlarını tutan bir hikâye anlatıcısı ve müzisyendir (Ç.V.).
[3] Aimé Césaire’nin 1939 tarihli şiir kitabı (Ç.N).
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →