
Kürd çalışmalarının kolonyalizm tartışmaları ve post kolonyal teori bağlamında yeniden konumlandırıldığı bir dönemden geçiyoruz. Bir başka ifadeyle Kürd çalışmalarında kolonyalizm tartışmaları ve post kolonyal teorinin kavramsal repertuvarı ve kuramsal perspektifleri Hamit Bozarslan’ın[1] tabiriyle “hegemonik” bir konuma yerleşiyor. South Atlantic Quarterly dergisinin Decolonizing Kurdish Studies isimli sayısı bu yükselen eğilimi “dekolonyal dönemeç” olarak adlandırdı.[2] Sayı kolonyalizm tartışmaları ve post kolonyal teoriyle Kürdlüğün siyasal ve toplumsal uzamının farklı veçhelerini birlikte düşünen yazılara yer veriyor.[3] Kürd çalışmalarıyla birlikte kültürel ve sanatsal pratiklerde ve bunların eleştirisinde kolonyalizm-dekolonyalizm tartışmalarının ve postkolonyal teorinin gittikçe önemli bir yer tutmaya başlaması Kürdlüğün toplumsal uzamının çok boyutlu ve karmaşık yönlerinin güçlü bir şekilde anlaşılması açsından önemli olduğunu düşünüyorum.
Bu kısa yazıda kolonyal konfigürasyon kavramını bir bütün olarak Kürd çalışmaları, özel olarak da Kürd sineması çalışmaları için çerçeve-kavram olarak öneriyorum.
Biçimlenme, oluşma, bir şeyle birlikte şekillenme anlamlarına gelen, Latince kökenli konfigürasyon (configuration) terimini Kürdlerin tarihsel ve aktüel olarak içinde şekillendikleri kolonyal bağlamı anlamanın ve bütünleştirmenin bir yolu olarak kavramsal bir çerçeveye dönüştürebiliriz. Özellikle Türkiye-Bakur bağlamında düşündüğüm kolonyal konfigürasyonu kolonyalist müdahaleler, anti kolonyal karşı koyuşlar ve dekolonyal süreçlerin içerisinde şekillenen Kürdlüğün toplumsal ve estetik uzamını anlamanın kavramsal bir çerçevesi olarak düşünüyorum. Kürdlüğün içinde şekillendiği belli siyasal, ekonomik, sanatsal, toplumsal pratikleri, yapıları ve ilişkileri tarif etmenin bir çerçevesi olarak kolonyal konfigürasyon. Bu durumda konfigürasyon birbirleriyle bağlantılı ve daha önemlisi içe içe geçen üç süreci kapsar: kolonyalist müdahaleleri, anti kolonyalist karşı çıkışları ve dekolonyal süreçleri. Dolayısıyla kolonyal konfigürasyon bir taraftan kolonyalist müdahalelerin ve ona karşı geliştiren tepkilerin Kürdlüğün kolektif ve kişisel bedenin oluşumuna ve o bedende farklı boyutlarda ortaya çıkardığı etkilere, yapılara, ilişkilere, semptomlara gönderme yaparken diğer taraftan kültürel ve sanatsal pratikleri şekillendiren bir dinamiğe işaret eder.
Kürdlüğe yönelen kolonyalist müdahalelerin ve antikolonyal karşı çıkışların sürekli değişen doğasını düşündüğümüzde konfigürasyon, dinamik bir süreci tarif eder. Bununla birlikte kolonyal konfigürasyon kavramsallaştırmasının temel varsayımlarından biri kolonyalist müdahalelerden önceki “Kürdlüklerden” bir kopuşa, onlardan farklı yeni bir öznellik ve kimlik düzenlemesine işaret ediyor oluşudur. Kolonyalist müdahale ve anti kolonyalist süreçlerden önce bir anlamda “Kürdlük yoktur”. Bu şu anlama geliyor: kendi içerisindeki farklılıkları göz önünde bulundurarak, bugün Kürdlüğü, Kürd sorununu kolonyal süreçlerin dışında düşünmek mümkün görünmüyor.[4] Kolonyal konfigürasyon kişilerin habitusundan, Kürd bölgelerindeki kentsel mekânların düzenlenme biçimlerine, yoksulluk göstergelerinden hastalıkların dağılımına kadar farklı alanlarda araştırma çerçevesi olarak genişletilebilir. Dahası Türkiye bağlamında Türklüğün kurumsal, söylemsel ve ideolojik yapılanma ve işleyiş süreçlerini etkileyen önemli güçlerden biri olarak kolonyal konfigürasyon Türklük tartışmalarını da kapsayabilir.[5]
Bununla birlikte egemen devletlerin söylemsel-ideolojik repertuvarı, kurumları ve farklı oryantalizmler (Rus ve Batılı) içerisinde, Kürdlerin bir bilgi nesnesi olarak kurulma biçimlerinin dekolonizasyonu -epistemik şiddetten arındırılması olarak da ifade edilebilir- kolonyal konfigürasyonun bir diğer veçhesini oluşturuyor. Yani konfigürasyon Kürdlerin bilgi süreçleri ve farklı söylem biçimleri içerisinde ele alma biçimlerinin epistemolojik bir eleştirisini de kapsar.
Kolonyal konfigürasyonu Kürd sineması çalışmaları bağlamında kısaca düşünelim. Buna göre Kürdlüğün toplumsal uzamını oluşturan ve biçimlendiren kolonyal müdahaleler, anti kolonyal karşı çıkışlar ve dekolonyal süreçleri kapsayan kolonyal konfigürasyon ile Kürd sineması arasında bağlantılar kurmakla işe başlayabiliriz. Bir diğer ifadeyle kolonyal konfigürasyonla bağlantılı, kavramlar tanımlamalar, perspektifler aracılığıyla Kürd sinemasının oluşum ve gelişim dinamiklerinin güçlü bir tarihsel ve teorik konumlandırılması yapılabilir. Böyle bir konumlandırma, Kürd sinemasının diğer sinemalardan farklılaşan özgün karakterini ortaya çıkarmakla birlikte filmlerin eleştirel ve güçlü bir çözümlemesini de mümkün kılacaktır. Dahası Kürd sineması ve Kürd filmleriyle sosyal teori, psikanalizm ve film çalışmaları arasında eleştirel bağlantılar kurmamızı sağlayacaktır. Kolonyal konfigürasyon, filmlerin üretim, dağıtım ve izlenme süreçlerini, temaları ve estetik biçimleri, temsilleri, yönetmeni ve izleyiciyi kısacası bir bütün olarak Kürd sinemasının ekolojisini kayda değer oranda şekillendiren dinamik bir güç olarak devrededir. Farklı boyutlarıyla filmlerin içinde oluştuğu bir tür leitmotif olarak kolonyal konfigürasyon, başka alanlarla birlikte Kürd sineması çalışmalarında analitik ve eleştirel bir çerçeve-kavram olarak işlev görebilir.
Kaynaklar:
[1] Dördüncüsü Hewler’de düzenlenen Kurdish Studies (Kürd çalışmaları) Konferansının açılış konuşmasında Bozarslan Kürd çalışmalarında kolonyalizm tartışmalarının yükselen trend oluşturduğunu belirtmekle birlikte bazı çekinceler de ortaya koydu. Dersim, Halepçe, Enfal gibi bazı olayların ve süreçlerin kolonyalizmin yönetim mantığıyla açıklanamayacağını, bunların jenosit tartışmaları içerisinde konumlandırılmaları gerektiğini söyledi. Kürd çalışmalarında saha araştırmalarının yetersizliğinden söz eden Bozarslan, Kürdlüğün mekânsal, demografik, kültürel, toplumsal ve sınıfsal dönüşümlerini açıklamak için etnografik, antropolojik, sosyolojik verilere ihtiyacımız olduğunu vurguladı.
[2] Sayı editörlerinin kaleme aldığı The Decolonial Turn in Kurdish Studies: An Introduction (Kürd Çalışmalarında Delocolonial Dönemeç: Bir Giriş) isimli yazı Kürd çalışmalarında yükselen bir eğilim olarak dekolonyal perspektife işaret ediyor.
[3] Burada Kürd Araştırmaları Dergisini anmak gerekiyor. Dergi Kürdlüğün kolonizasyonu ve dekolonizasyonu ile ilgili özel bir dosya hazırladı; bununla birlikte tarihsel ve aktüel bir mesele olarak Kürd sorununu sömürgecilik tartışmalarıyla birlikte düşünen yazılar ve çeviriler derginin muhtevasında önemli bir yer tutmaktadır.
[4]Bu bağlamda Zizek’in kolonyal müdahaleden önceki Hindistan’a dair söylediklerini düşünebiliriz. “Asıl mesele kaybın (kolonyalist müdahalenin ortaya çıkardığı kayıp) öncesinde hiçbir şeyin olmaması değildir. Elbette kayıptan önce bir şeyler vardı -Hindistan örneğinde bu karmaşık olsa da muazzam bir gelenekti- lakin bu kayıp gelenek, daha sonra meydana gelecek ulusal uyanışın dönmek istediği şeyle uzaktan yakından ilgisi olmayan heterojen bir karmaşaydı.” (Zizek 2023: 45-46). Bu bağlamda sömürgecilik ve -Zizek’in görmediği- anti sömürgecilik yeni bir halk konfigürasyonu yaratır. Kendi tarihini ve muhtemel geleceğini şimdide kuran yeni bir halk.
[5]Kolonyal konfigürasyon, post kolonyal teori, özellikle Homi Bhabha’nın Said eleştirisi üzerinden kolonyalistin dünyasına doğru genişletilebilir kuşkusuz. Yani Türkiye bağlamında düşünürsek Türklüğü de (örneğin Barış Ünlü’nün tartıştığı anlamlarıyla) biçimlendiren güçlerden biri olarak kolonyal konfigürasyon. Ancak yukarıda belirttiğim gibi burada konfigürasyonu Kürdlük bağlamında ve öznellik/kimlik oluşum süreçleri ve sanatsal/kültürel pratiklerle birlikte düşünüyorum. Biz yine de Homi Bhabha’nın Edward Said’e yaptığı eleştiriyi hatırlayalım: “Hâkim özne de oryantalist ya da sömürgeci söylemin içine yerleştirilmeksizin, bu söylemi tabi özne için bir özneleşme süreci olarak kavramak güç hale gelmektedir. Said’de her zaman güce ve söyleme tamamen sömürgecinin sahip olduğu iması var ki bu tarihsel ve teorik bir basitleştirmedir. Said’in oryantalizme yaklaşımını birleştiren terimler –sömürge iktidarının niyeti ve yönü– sömürgeci söylemin öznesini de bir ve tek kılmaktadır” (akt. Mutman 1996: 42).
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →