![ic_1.[2]](https://kurdarastirmalari.com/uploads/ic_1.%5B2%5D.jpg)
Müslüm Yücel ile Klaros yayınları arasından çıkan “Kahramanlık Komedyası” isimli şiir kitabı üzerine konuştuk.
Fırat Aydınkaya: Yeni kitabınızın çağrıştırdıkları ile başlayalım arzu ederseniz. Kahramanlık Komedyası ister istemez İlahi Komedya’yı çağrıştırıyor. Sadece isim düzeyinde değil, üslup ve ilahi/yat olanla kurduğu ilişki itibariyle de Dante’vari bir şiirsel yapı bize göz kırpıyor. İdeolojilerin cennetinden kovulan ama cehenneme de tamah etmeyen bir anti kahramanın söylevi gibi duruyor. Şiir neden sürekli “ilahi bir köpüğe” göz dikiyor? Türk/çe şiirinin tanrısal-efendi pozisyonunu bu şekilde bükebileceğinize gerçekten inanıyor musunuz?
Müslüm Yücel: Her okuduğum şairle, yazarla özel bir ilişkim vardır. Okuma biçimim de bunu gerektiriyor zaten. Dante’yle başladığınız için, Dante’den gidecek olursam. Seksenli yılların ortalarıydı; Urfa’da dört beş kitapevi vardı. Bunlardan bir tanesi meyve sebze halinin köşesindeydi. Kitapçı yaşlı ve sinirli biriydi, boğazında bir alet vardı, onun sayesinde konuşuyordu. Urfa’nın tek sahafıydı. Bu adamdan Dante’nin İlahi Komedyası’nın iki cildini aldım; ilk ciltte Araf ve Cennet bir aradaydı; şiir olarak değil, düz yazı olarak çevrilmişti; basım tarihi, doğduğum yıldı; sonra MEB’in ve son Oğlak yayınlarının ciltli ve ciltsiz baskıları çıktı. Oğlak çevirisi bana göre güzeldi; bu baskıyla, metnin şiirsel diline vardım. Pek çok okur gibi Araf ve Cennet beni çok etkilemedi ama Araf’taki arada kalmış ruhlar oldukça dikkat çekiciydi, beni de çekti, nedeni pay edilmiş kaderleriydi; ne boyun eğiyorlardı ne karşı çıkıyorlardı, dünyada kalmış hayatları ise yalnızca bellekleriydi. Cehennem ise muhteşemdi. İlk okumamda hikâye olan, ikinci ve son okumamla ete kemiğe büründü. Cehennemde sevdiğim kimseler vardı, intihar etmiş olanlar ilk sıradaydı ve bunlar burada, garip bir değişim içindeydiler. İntihar konusunu çalışırken bu portreleri iğneyle kuyu kazar gibi çıkartmıştım zaten. Yine doksanlı yıllarda ne incelesem, ne okusam, hangi yazara bel bağlasam, kimi sevsem karşıma Dante çıkıyordu. Söz gelimi çok sevdiğim Pavese’nin şiir ve romanlarında Dante’nin kokusunu alıyordum; Ay ve Şenlik Ateşleri’ndeki o yazgıya boyun eğiş hala çekiyor beni. Pavese o kadar sarıyordu ki beni, bir keresinde onun doğduğu eve kadar gittim; mezarını ziyaret ettim, gezdiği üzüm bağları arasında dolaştım. Yine doksanlı yıllarda neyi incelesem baktığım ilk kişi Dante oldu; intihar, şeytan vs. ne varsa. Kahramanlık Komedyası’nı kantolar halinde yazabilirdim, hatta bir sene, şiirdeki kafiyeleri içe çekmeye çalıştım…
Dante, Türkiye’de bilinen biri değildir; 1939’da Auerbach’ın ısrarıyla çevriliyor. Dante’nin bilinmeme nedeni Muhammed’e yaptığı itirazlardı ama bu benim hiç ilgimi çekmedi hiç. Beni çeken Selahaddin-i Eyubi’ye olan muhalefetiydi, cehennemde yanıyordu. Yıllar sonra dinlerin birbiriyle mesafesi benim için ilginç olmaktan bile çıktı. İlahi Komedya’dan dini/ ideolojiyi çıkarttığımız zaman karşıma çıkan şiir muhteşemdir. Bir de Nietzsche var; bir yandan beni kışkırtıyor, diğer yandan sakinleştiriyor: Ahlakın Soykütüğü’nde Dante’yi düşmanlarından intikam almak için şiiri kullanan, kindar, kurnaz, hatta kötü niyetli biri olarak tanıtıyordu. İyinin ve Kötünün Ötesi’nde ise Dante’nin ruhundan ve bu ruhun yüceliğinden söz ediyor, onun dünyasını kurduğu için yaratma özgünlüğüne de şapka çıkartıyordu. Tam bunları düşünürken, 1993’te, Pasajlar’la Walter Benjamin hayatıma girdi, zamanla Benjamin okuru olmaktan çıktım, koleksiyoneri oldum; Benjamin yas çalışırken Auerbach, Dante çalışıyor. Auerbach, Dante’nin hayatı bir rüya olarak gördüğünü, böylece şiirini kurduğunu söylüyor. Buna Nerval’i de eklemem gerek; rüyanın ikinci bir yaşam olduğunu söylüyor (Aurelia’da): Bizi görünmez dünyadan ayıran o fildişi ve boynuzdan yapılma kapılardan hiçbir zaman dehşete kapılmadan geçemedim. Nerval, Doğuya Seyahat’inde Adoniram’ın bir hayaletle karşılaşması sahnesi vardır; burada hayalet ve Hiram konuşurlar. Adoniram, hayalete “beni nereye götürüyorsunuz” diye sorar. Hayalet yanıt verir: “Dünyanın merkezine, dünyanın ruhuna.”
Uzatmadan, 2007 yılında İngiltere’ye gittim. Burada çok rüya görmeye başladım. Bir süre sonra baktım hatıralarımı bile rüya gibi anlatıyorum. Doğduğum ev, yaşadığım ülke, hayal ettiğim ne varsa bir rüyadır. Gördüğüm rüyalar da gariptir. Peygamberler benimle konuşuyor, onların seslerini duyuyorum. Sordum kendime, bu nedir? Anladım mı, yoksa biri mi söyledi, bilmiyorum, dedi, rüyanda gördüğünü gündüz görmüyorsan, geceleyin rüyanda gördüğün şeytandır. Burada tekrar Dante karşıma çıktı. Kahramanlık Komedyası’nda Dante’nin şiire sirayet etme biçimi ise şöyledir: Bir yandan yapı olarak Dante’yi kapsamak istedim, diğer yandan ona muhalefet ettim; bir dine bağlı kalmadan, köklerimin en yabanıl/ dipteki haline uzanmak istedim. Şiirsel olarak yaşadığım cehennemdeki büyük ruhları ağırladım ki, kitapta bunlar ismen ve ruhsal olarak bellidirler.
Sizin “ilahi köpük” dediğiniz şeye gelirsem. Bu benim kaç bin yıllık olduğunu bilmediğim köklerimin kendine özgü ilahiyatıdır. Bunun tek tanrılı bir dinle ilgisi yoktur. Hatta ilahiyatı eğer İslamiyet üzerinden okursak Orta Doğu’ya çok haksızlık ederiz. Sorunun ikinci kısmına gelince, doğrusu sorulmayan ama kelimelerin altında yatana gelirsem… Ulysses’in kahramanı Stephen’ı hep düşünürüm, hatta İngiltere’de onu daha çok hissettim; Stephen’in İngilizle, bir hocayla yüz yüze gelme sahnesi vardır. Dokunaklıdır. Hemen şunu söyler: “Konuştuğunuz dil benim olmadan önce onun dili. Ev, İsa, bira, usta kelimeleri ikimizin ağzından ne kadar başka çıkıyor…” Başkasının dilinin gölgesinde insanın ne kadar ezilip büzüldüğünü iyi biliyorum ama onun diliyle bile olsa ruhumu sermem gerekiyor. Çünkü aynı kelimelerle konuşulsa bile aynı anlamlar çıkmıyor. Hatta kelimelerimden kendini çok uzak tutuyor. Bu bana İrlanda tiyatrosunda olan Mary ve Molly adlı karı kocayı konu alan bir oyunu hatırlatıyor; ikisi de kördür ve günün birinde gözleri açılır, o kadar çok kötülük vardır ki; ikisi de ellerini Tanrı’ya açar, tekrar kör olmak isterler… Tanrı, dileklerini kabul eder.
Şiirinizin duygu durumuna da bir bakalım isterseniz. Melankoli, yas, karamsarlık çoğu zaman hayal kırıklığı, kurban ve trajedi biçiminde dizelerinizi seküler bir teslise sokuyor. Açık söyleyeyim eğer Dostoyevskiyen bir şiir tabiri mazur görülecekse, şiiriniz tam da “Yer altı Kahramanı”nın inlemeleri gibi tınlıyor. Ve tabi şiirinizin “yeraltı”sı ilgi çekici bir şekilde gökyüzü. Bir çeşit İsa peygamberin çarmıh esnasında “Elohi, Elohi, lema şevaktani (Tanrım, Tanrım beni neden terk ettin!)” cümlesinin devamı gibi bir travma kokuyor dizeleriniz. İsa peygambere bu kadar yaslanmanızın nedeni nedir? Ve tabi messiyanik imgelerle şiirde anti kahramanlığı işlemenin nasıl bir anlamı var?
Messiyanik imgeden kasıt eğer kurtarıcıysa, İsa’ysa, “beklenen” üzerine durmak gerekir ama benim kurtarıcım umut ve beklentiyi dışta tutar. Anti-kahramana gelince sorunlu bir ifadedir; amaç başkahramandır, onu ortaya çıkartır: Siyasal anlamda Makveyelisttir. Karanlığını da üç dinin anlaştığı şeytandan alır. “Benim kahramanlarım” ister insan, isterse de göksel varlıklar olsun, hepsi burjuva karşıtıdır ve yaban olan- yaban diye bilinen, söylenen köklerini onarırlar. Her şeyi onlar yaratmamıştır, bir de o vardır, ben varım, sen varsındır. İsa imgesine gelince… İsa sadece din üzerinden ele alacağımız biri değildir. Belki illerde 90 kuşağının Netflix dizisi yapılırsa bizden sonrakiler, bu İsa imgesini daha iyi anlar. Belki şiirimi açmamam gerek ama soruyu soran değerli bir dostumsa yanıt vermem, açmam gerekiyor. Seksenlerin sonu, doksanların başında İsa demek bir çeşit işkence demekti: Çarmıh/ askı vs diye bir şeyler vardı ve bu çarmıh İsa’nın çarmıhından eksik değildi. Burada, bu çarmıha gerilen herkes İsa idi. Kablolarla çarmıhtan indirilen kişi baygın olurdu, ayıldığında yanındakileri merak ederdi, sorardı, sen, beni gördün mü? Bu bir. İkincisi; İsa imgesiyle kendime ve kuşağımın nesep bağlarına dikkat çekiyorum; çocukları, torunları yok; örneğin adam aşık oluyor, sevdiği kadın kürtaj oluyor, kendisi dağa gidiyor ya da ölecek korkusu yaşıyor, ya da… Şiirden devam edecek olursam: Kahveye gitme yaşları gelince ya evden kaçar ya İsa olurlar. Bir tane daha örnek vereyim, Ermeni meselesini şiir üzerinden ancak “Göğüsleri yeni kesilmiş bir kadının uzayan sakalları” ve İsa üzerinden anlatabilirdim.
Şiirinizde bir bilinç eşiği var şüphesiz. Çoğu şiirde mutsuzluk bilinci, gürül gürül acı bilincine akıyor. Siz acı bilincini politikleştiren, ve dahi acı bilincini halklaştıran bir hattan yürüyorsunuz. Marksist bir geleneğe bağlı olduğunuzu biliyoruz, tıpkı Benjamin gibi. O sürreal (sarhoş-meczup) şiirin, devrimle irtibatlandırılmasını savunuyordu biliyorsunuz. Şiirsel politika açısından acı bilinci estetiğinin devrimle kurabileceği irtibat üzerine ne söylemek istersiniz?
Benjamin’den öğrendiğim bir şey var: Estetize edilmiş yaşamlar faşizmin karakteridir ve ben bu hattı izlemeye çalıştım; bu, bana göre, mutluluk, hazla ve eğelenceyle eşdeğerdir; eğlence olsun diye bir belleğe ev sahibi olmayan bir aklım ve kalbim var ve kimsenin yaşadıklarımı kendine sermaye yapıp sömürmesine de izin veremem; Ne bir devletin ne de bir dinin iyi insanı değilim. Yaşadığım yüzyılda ebeveynler acı ve korkuyla evcilleştirilmek istendi. Babam neyi bastırdıysa ben üstüne gittim. Dedemin ayaklarına bağlanmış- atların ayaklarını bağladıkları demirlerle köyden şehre getirilmesini herkes unutsa bile bu, benim beynimden hiç gitmedi…
Şiir ve şaire gelirsem; şair bir devletin şairi olduğu zaman tek işi sürüye kaval çalmaktır, sıradanlaşır, sırrı kalmaz; arada dine karşı bilimi savunur; arada, dinin devrimci yanından söz eder, bilimi destekler, dağlara ovalara methiyeler düzer; sırasında demokratlaşır, dine, bilime eşit mesafededir, ikisine de karşı değildir; orta malıdır, ortayı bulmaya çalışır. Buralardan ne edebiyat, ne şiirsel bir öz çıkar. Şiir ve politika, şiirle, tarih arasındaki sıkı olmayan bir ilişkidir. Sanırım Hegel’di, devrimle isyan aynı şeyler değildir diyordu. Devrim, adaletsizliğe karşıdır, yapılır; isyan ise entelektüel vicdandır. Son yüz yıldır, bu topraklarda herkes devrimci olmak istemiştir, adalete dikkat çekmiştir ama bunun için gerekli vicdan söz konusu olduğunda başta şair, sonra yazar susmuştur, belediyelerin ya da ya da büyük elçiliklerin etkinliklerinin bir ucu olmaktan ileri gitmemiştir. Nedeni şu: Başkasının acısı, onların sermayesidir, şimdi bir doksanlar sömürüsü vardır; oysa doksanlar, diplomalarını yırtmış kimselerdir, şimdi ya ölmüş ya da dişleri dökülmüş kimselerdir, isyandır, devrim değildir. Benim meczup halim ise şiirin sürdüğü anlamındadır.
Kolonyal bilinç açısından şöyle fevkalade bir dize okudum: “Bir taş alırsın eline, bir ulus oynar yerinden”. Bunu okurken direkt Turgut Uyar’ın Yokuş Yol’a şiiri geldi aklıma. “Dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan / Kürdistan'da ve Muş-Tatvan yolunda bir yer kanar” diyordu ya hani bir keresinde. Bu istisnayı saymazsak, söz konusu Kürtlerin kolonize edilmesi meselesi olduğunda, Türk şiirinin günahkar hali malum. Ve dahi Türk şiiri her daim Kürt coğrafyasında bir emir kipiydi, bir general lisansıydı, bir kaş çatılmasıydı biliyorsunuz. Özellikle de Edip Cansever’in Türk şiirinin yapısal karakteriyle alakalı olarak söylediği “mısra işlevini yitirdi” tespiti ile bağlantılı olarak soracak olursam, bu şiirin kolonyal işlevine dair neler söylenebilir?
Kolonyalizm tartışmalarına hiç girmedim, bu tartışma bizden sonraki kuşağın durağı oldu ve bu fikrin savunucuları olan Frantz Fanon ve Edward Said’e karşı da hep bir mesafem oldu. Fanon’un etkilendiği kişilerden biri Sartre idi ve Sartre, hem Ermeni hem Kürt meselesine duyarlıydı. Said, bütün enerjisini Filistin meselesine verdi; yapıtla, sembolik olma arasında gidip geldi ve daha çok radikal İslamcı kesimleri ve bir ay oruç tutup bayramda rakı içen solcuları etkiledi; çokça din figürünü ortaya çıkarttı, dinden kasıt da, Arap İslamıydı ve bana göre bunu da yorumlayamadı. Onun doğusunda, Hıristiyan ve Yahudi Doğu, nerdeyse yoktu. Oysa Avrupa ve hatta Amerika, Hıristiyan ve Yahudi Doğu’nun icadıydı ve Doğu’dan bu iki din nerdeyse silinmişti; düne kadar bir Yahudi devleti bile yoktu ama Doğu’daki en görkemli camilerin temelinde gömülmüş kilise ve sinagoglar çıkıyordu. Mimariyi gözardı eden, hatta bu konuya girmeyen bir oryantalizm yorumu eksiktir. Nedeni şu: Toplum yaşamında, toplum düşüncesinde mimari belirleyicidir; buna göre toplumun ve kültürün değeri bilinir…
Said, Hegel’in çokça üzerinde durduğu Zerdüştilik üzerinde de durmadı hiç. Doğuyla ilgili bilgisi, batılı kaynaklardı; ana metinlerden uzaktı; uzaklık, onu politikleştirdi, asıl olan, metin üzerindeki derinliklerdir. Bu, yerini yüzeyselliğe bıraktı; nedeni, şu olsa gerekti: Said, 18’inci yüzyılı ve sonrasını esas alıyordu, böylece köle-efendi diyalektiğinden kopuyordu. Doğu’yu anlamak yerine, doğuyu icat etmek istiyordu, bu yüzden olsa gerek söylem üzerinde durdu, söylemi de pek kavramlaştıramadı. Marksizm üzerinden de bir şey söyleyemedi; 18’inci ve 20’inci yüzyıla sıkışıp kaldı; bilgi ve iktidar ilişkisini, Doğu ve Batı olarak ele aldı; ona göre hakikatin ne olacağına iktidar karar veriyordu. Azınlık meselesine gelince, tanığım; Said, bize sadece protesto hakkı veriyordu, isyan hakkı yoktu, bu kadardı. Edebiyat meselesinde de Said, bana uzaktır. Çok geniş okumalar yapamamıştır. Okumaları, fikrini doğrulatmak için sadece bir değnekti. Çok ham fikirleri vardı, mesela her kültür daha iyi egemen olmak ya da bir biçimde denetim altında tutmak istediği yabancı kültürlerle ilişkin tasavvurlar oluşturmak eğilimindedir gibi laflar ediyordu. Sonuç: “Avrupalılar gerçekten yönetmişlerdir.”
Siz, “Kürt coğrafyası” diyorsunuz; coğrafya, kısaca insan ve yeryüzü arasındaki ilişkiyi araştıran, bunlar arasındaki neden sonuç ilişkisini inceleyen, sorgulayan bir bilimdir. Temel malzeme, yer ve insandır. Sanırım, yer ve yazmak sözcüklerinin bir araya gelmesi anlamına da geliyor. Yani, yer ve insan, burada temeldir. Kürt coğrafyasıyla kast edilen Kürdistan’dır ama yer ve insan tanımı üzerinden düşünürsek, Kürtlerin yaşadığı her yer gibi bir anlam çıkar. Türk coğrafyası, Fransız coğrafyası demiyoruz. Kadim bilgilerde bir “Kürt hilali” vardı, daha sonra bu hilal verim olarak telafuz edildi. Kürtler asimile edildiler ve bölündükleri devletlerin dillerini konuşmak, kültürlerini yaşamak kaydıyla entellekteül kabul edildiler! Hatta Kürtlerin konuştuğu Türkçeyle bile alay ettiler.
“Geçen yüz yıl, bir ağaca yurdumsun derken…” ve ayrıca “ Ağzımda bir dil ve birkaç kelime ile kurduğum cümleler” ile dile vurgu yapıyorsunuz. Cesaire de anti kolonyal bilinçle karşı mücadele yürüttüğü Fransız siyasetine karşı, Fransızca şiir yazıyordu. Bunun çelişkisi üstüne sorulan bir soruya verdiği cevapta ise “ben Fransızca dilini kendi amacıma uygun olarak büküyorum, onu siyah dil haline getiriyorum” şeklinde bir tespit yapmıştı. Cemal Süreyya da “şiirin bir dil işi olduğunu” ve “dilde yangınlar yaratma sanatı” olduğunu söylüyordu. Size de doğrudan soralım öyleyse: Yetkin bir şair, otorite bir edebiyatçı neden kendi dilinde şiir yazmaz da egemenin dilinde yazar? Dil ile şiir ilişkisine dair ne söylemek istersiniz?
Cesaire, şairdi, kendi dilinde yazmıyordu. Evet. Fransızcayı “büküyorum, onu siyah dil haline getiriyorum” demesi bana uygun bir ifade değildir. Cesaire aynı zamanda müthiş düzeyde bir Fransız şiiri hayranıdır ve hatta, Fransız şiirine bir öykünmesi var. Benim kaynağım doğrudan Türk edebiyatı değildir. Türk edebiyatıyla ilgili, ister roman, ister şiir olsun kitap düzeyinde kimi incelemelerim var. Kendi edebiyatımda şöyle bir içine girip çıkamadığım, beni saran bir Türk edebiyatçısı yok. Bunun olmasını ister miydim? Evet, isterdim; Türk edebiyatında iyi şiirlerin, romanların olması en azından benim okumam açısından iyi olurdu. İyinin ölçütü de bu bağlamda, özetleme şudur: Ötekine saygı… Bu saygıyı gösterenler benim arkadaşlarımdır.
Günlük hayatımda, Kürtçe konuşanla Kürtçe, Türkçe konuşanla Türkçe konuşuyorum ve hatta, bazen bir yabancıyla karşılaştığımda biraz Fransızca, biraz da İngilizceyi karıştırarak anlaşıyorum.
Kürtçe yazma bahsine gelince, şu ana kadar Kürtçe bir şiirimi basmak isteyen bir dergi ya da yayınevine rastlamadım. Türk devleti, Kürtçe’yi yasakladı diye Türkçe yazıyı, konuşmayı da ayıpsamam, samimice bir şey söylemem gerek, Kürtler, Türkçeyi seviyorlar. Ben de Türkçeyi seviyorum. Arkadaş bağlamında herhalde Kürt/ Türk ayrımı yapmamışımdır.
Cesaire’nin söylediği kin ve intikamdır; benim bu anlamda Türkçeyle bir sorunum yoktur, Kürtçeyi yasaklayan devletle de kırk yıldır uğraşıyorum. Tıp, Eczacılık, Baytar ve Ziraat mekteplerinin Kürtçe olmasıyla ilgili yazdıklarım ve siyasilere, olur mu olmaz mı bilemem ama önerilerim oldu, var.
Efendinin dili imasına gelince. Bu dili bilirim, kısaca bana tepeden bakan, nazik ama üst perdeden konuşan/ davranan kişidir.
Cemal Süreya, Kürttü ve Kürtçe gramer kitabının fotokopisine kezlerce şükran duygularını ileten biriydi. Yıllarca baskılanmıştı. Onlarca kastrasoyon içeren şiiri vardı. Aktardığınız gibi şiirin bir dil işi olduğuna (kısmına) inanırım ama bunun “yangınlar yaratma sanatı” olduğuna katılamam. Çok artistik gelir bana. Türkçeyle yangınlar yaratma, ya da başka bir dille, yangın duygusu bile iyi gelmiyor bana. Nedeni basittir: Bir şey söylemek, söylenen şeyi yapmaktır. Buna yapmak ve yapmamak bir içtenlik sorunudur ve bu, bana sorulduğu zaman da kurbana sorulan bir soru olur…
Dil ve şiir ilişkisine gelince, şiir okuru, gidip bir delinin yüzüne bakmalıdır; bunu yaptıktan, sonra gelsin, uzunca konuşuruz…
Şahsi sohbetlerimizden biriktirdiğim bir yargıyla devam etmek isterim izninizle. Kürt edebiyatına dair heyecanınızı kaybettiğinizi görüyorum, hatta düzenli okumadığınızı bile sezinliyorum. Sizi Kürt şiirinden ve romanından uzaklaştıran nedir tam olarak? Kürt edebiyatı ile olan bu mesafenizi nasıl yorumluyorsunuz?
Ben Kürtçenin okuru olmaya çalışan biriyim ama salt Kürtçe olduğu için de beğenmediğim bir şiir okumamı kimse bekleyemez benden… Bir Kürt yayıncısının evine gidin; şiir basıyor, roman basıyor. Ama fark edeceğiniz şey şu olur: Kendi bastıkları evinde bulunuyor. Benim evimde, bütün yayınevlerinin şiir ve romanları var… Bunları okuyor muyum? Hoşuma giden olursa okuyorum ama daha beni çarpan bir şeye rastlamadım. Arada çıkan mısralar oluyor ve ben bunları hazinemin bir parçası sayıyorum. Bazı arkadaşlarım vardı, iyi Türkçe şiirleri vardı ve sonra birden Kürtçe yazmaya başladılar; tavır iyi, güzel ama şiirleri çok yavan. Bir ara bir Kürt gazetesine haftada bir Kürt romanıyla ilgili yazı yazıyordum. Yirmi kadar yazı yazdım. Sonra bıraktım. Kürtçe şiir üzerine de toplasam bir o kadar yazım var. Şiiri izlemek istiyorum ama sağlam bir dergi bile yok. Yani şiirin mutfağı yok. Olan mutfaklarda et yeniliyor hep, ben tencere yemekleri ve otları seviyorum, hem de çiğ…
Şiirinizde bir mağlubiyet epiği de göze çarpıyor. Tarihten atılmış olanın itirazı, kadına mağlup olmuşun maçist serzenişi, kutsal kitaplardan kovulmuş olanın yakarışı ve tarumar edilmiş bir halkın hafızasının direniş serenadları gibi. Şiir yenilmiş olana ne verebilir? Ve şiiriniz neden bu kadar erkek?
Yedinci soruda, nihayet bana geldik. Dediğiniz doğru. Hayatıma giren kadınların hiç biri, annem dâhil beni sevmediler. Ben zaten evin, son çocuğu, istenmeyendim. Tabutumu alıp götürecek dördüncü kişiyi bulsam yarım ölmeye hazırım. Bende sevilmemeye alıştım zati.
Bazen ayak sesleri duyarım. Sonra bu sesle sınırlı kalır. Derin uyumak için hap alıyorum; rüyalar görüyorum, gördüğüm rüyaları anlatamıyorum; bir kent var hep, fareler basıyor, sonra farelerden biri oldukça geniş bir sofra ortasından geçiyor. Aslında ölü gibi yaşıyorum. Ellerim ayaklarım nasıl çekilirse, her şeyden ve herkesten aynı şekilde çekilmiş biriyim. Gün içinde gördüğüm insanlar, hayali öteki tarafta karşıma çıkmış gibiler; sesleri şimdinin sesleri değil, duyduğum her ses ileri bir zamandan geliyor; gülmeler, şakalaşmalar sanki dünyadan ayrılma biçimi, değilse bile nerden geliyor bu şenlik. Şaşıp kalıyorum. Akşam yatmadan önce de tuhaf oluyorum.
Yazmak ve yaşamak istediğim bir şeydi sanki. Bir süre önce Geothe’yi taklit ederek, etkiyi de önemle ifade ederek Doğu Batı Divanı diye yazdığım kimi şiirleri attım. Pi sayısını ezberleme gibi bir şeydi, çöpe atınca bir rahatlık yayıldı içime, anlatamam. Yok etmek, yok olmak kadar lezzetliydi. Gerekçem basitti, yaşamaya değer hiçbir şeyim yoktu; tutunduğumu zannettiğim şiir ise hiç’ti. Şiir bana sanırım fırsat olarak verildi. Ama öğrendiğim şey fırsat diye bilinen her şeyin hırsızlık olduğuydu. Hatta fırsat, fesatla da birdi. Ekonomide bunun karşılığı hırsızlıktı. Birine bir şans verirsin, o buna fırsat der ve sonra bu bir değer kazanır. Fırsat, hırsızlıktır; mülkiyet gibi kirli bir şey, çünkü hak denileni yok ediyor. Kimse bana bir şans, bir fırsat tanıdı mı? Yok, hayır. İçim rahat.
Acı karşısında insanlık ağzını kapatmış, susuyor; herkes ve her şey susuyor ve Allah, bana acımı söyleyecek bir dil bile vermemiş. Burada kırılıyor, Doğu; Batı’da ise Geothe Allah’ın ona bir dil verdiğini söylüyor; bu dille acısını söylüyor, ne büyük şans.
Bunları düşünüyorum. Kendi hayatımı düşünüyorum. Tek bir hikâyem yok ama bu çok hayat beni yoruyor. Bu yorgunluğu bir tek ölüm dindirebilir. Ölsem rahat edeceğim gibi bir duygum var; bir defa acılarım dinecek ve benden dolayı varsa acı çekenler rahat bir nefes alacak, kurtulacak. Hangi acılardı bunlar? Anlatamadıklarım, yazamadıklarım…
Durmadan her gün, hatta her saniye, işte bu anlatamadığım, yazamadığım anılarımı ziyaret ediyorum, onlarla konuşmak bana inanılmaz bir haz veriyor… Bir yerde pişmanlık yaşamışım ve bu yaşadığım pişmanlığı bir tek ben biliyorum, bunu sıkça ziyaret ediyorum. Bir kez, hatta çoğu kez en sevdiklerim beni arkadan vurmuşlar, kanamışım, hatta kalbimin kanını dindirmek için o kadar çok sigara içmişim ki bundan kimsenin haberi yok… Hatta beni arkadan vuran, ihanet edenleri hala o kadar çok seviyorum ki, onların benden haberi yok… Bazen bu anları bazı kitaplarda görüyorum, birden bire ağlamam tutuyor. Sevinçten. Çünkü, diyorum benden başkaları da aynı dertten muzdariplermiş…
İnsan ruhu garip bir şeydir. Ruh diye bir şey de vardır. Ben bunun biçimini keşfettim. İnsan ruhu, su biçimindedir. İnsan da yel gibidir, o su içinde eser ve kalbim, o buhardan yıldırım, durmadan çarpar, böylece beynimizde bir ateş yanar, buna yaşamak derim, ama soru da şudur: Bu ateş neden külünü kaldırmıyor daha…
Bunu kendime bağlıyorum, hatta içimde bir hafiflik olsun istiyorum. Biri olmasa yemek bile aklıma gelmiyor. Yemek yemeyi unutuyorum. Geçen bir dizi film izlerken, şöyle kalabalık bir sofra gördüm, o sırada acıktım, gece yarısı pilav yaptım. Eskiden olduğu gibi, şöyle kulağımı pirincin sesine verdim, dibi tutmasın diye küçük bir çaba ama! Pilav pişti, bu sefer başka bir şeyle uğraştım, bir kitaba baktım, telefonumu karıştırdım, kimse yoktu, zaten ben yazmasam kimsenin bana iki satır yazacağı yoktu, bir de baktım, yemeği unutmuşum.
Bir şey ya keyif vermiyor ya hemen etkisini kaybediyor bende. Sanırım acı da çekmiyorum; bir, acıkmıyorum; iki, yesem bile yediğimden bir tat almıyorum.
Sonra okuduğum kitaplardaki kimi insanlarla konuşmalarım var. Herkes Madam Bovary’i sever ve sayarken, son yıllarda ben Charles Bovary sevmeye başladım, hatta geçen gün sırtını Madam Bovary’nın mezar taşına dayamışken Charles’la uzunca bir sohbet ettik. Charles eczacı olduğu için Covid 19’a ne iyi gelir diye konuştuk, bulduğumuz ilacı Pecos Bill çetesi elimizden almasaydı bütün insanlığa dağıtacaktık.
Birini ajite ediyorum ama bu ajite ettiğim benden başkası değil; bunun da farkındayım, zeki bir ölüyüm; hiçbir anlama gelmeyen amaçsız hal ve hareketlerime rağmen dünyadan uzaklaştığımı da fark ediyorum. Bu iyi. Ama bir şey beni garip bir şekilde koruyor… Vücut sıcaklığımın artması ve azalması, kan basıncımın düşmesi, düzensiz nabızlarıma rağmen bu koruma… Kim bu? Bilmiyorum. Üstelik aynaya bakamıyorum, her baktığımda derim renk değiştiriyor; soluk ve kirli mavi bir renk gövdemi kaplıyor, tırnak altlarım yine bu kirli mavi. Mavinin bu kadar kirli olduğu başka bir yer yoktur… Renk beni boğuyor, boğulacak gibi oluyorum… O zaman dışarı atıyorum kendimi, sigara alma bahanesiyle, biriyle ayaküstü dahi olsa iki kelime etmek, bir enerji dalgası yaratıyor. Ama her zaman böyle şanslı değilim, her kimle karşılaşsam, bir mesafe; işte bu mesafe karşısında, ellerim, ayaklarım mora dönüyor ve lekeli bir hal alıyor; mor ve mavinin, saniyeler içinde, beni bu kadar derinden sarmasına gönlüm razı değil ama, sıkı bir korkuyla kendime geliyorum; gözlerim açık; gözlerim kuş sanki, birazdan uçacaklar, birden bakışım değişiyor, sanki öleceğim birazdan; dalıyorum, bir nehir, beyaz ve kırmızı balıkları olan bir nehir bu, biri yanıma geliyor; kendisinden önce kokusu geliyor, sonra sesi, sonra bakışı, sonra oturuyor; nane topluyor bir kayalıktan ama yüzü görülmüyor. Çok aydınlıkta niçin böyle görülmez insanın yüzü. Ama bir yaşama belirtisi bu; biri uzakta, biri var duygusu iyi geliyor. Bir nane kokusu... İşte bu koku, yaşadığımı söylüyor.
Türk şiirinin, roman ya da öyküye nazaran sıkı devletçi ve otorite meraklısı bir üslup tutturması bana hep garip gelmiştir. Yahya Kemal malumunuz, Atilla İlhan ha keza öyle, İsmet Özel su katılmamış olanından zaten. Bunlar ayrı ama Akif gibi, Cemal Süreya gibi, Hilmi Yavuz gibi, Gülten Akın hatta ve hatta Ahmet Arif gibi olanların dahi yüzünün Ankara’ya dönük olmasını nasıl okumak gerekir? Topuk selamı hiçbir edebiyatçıya yakışmaz ama çoğu şairin düzenli tekmil eşliğinde topuk selamı vermesini nasıl yorumluyorsunuz? Kopuş/devrim şiirini geçtik bir isyan şiirini dahi mırıldanamaz mıydı Türk şiiri?
İsyan ve devrim arasındaki farkı yukarıda anlattım. Vicdan, birikimdir, bilgidir; dinsel olarak Allah’tır. Saydığınız şairlerin (Cemal Süreya) hiç biri beni heyecanlandırmıyor. Sağcı/ solcu, ulusalcı Türk entelektüelleri diye yazılarım var. Tekrar etmek istemem…
Son olarak Kürt şiirine dair sormak isterim. Siz Kürt şiirini yapısal olarak nasıl tanımlarsınız? Kürt şiirinin günümüzdeki eksiklikleri nedir size göre?
Bu konuda, sözü Kürtçe yazanlara bırakmak gerek. Eksiklerini söylersem, bana niye sen Türkçe yazıyorsun derler…
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →