Zeytun (Zeytin)
María LUGONES

ekran_resmi_2022-10-16_15.25.32 Zeytin hakkında aklıma gelen iki tümce/bağlantı onu bu kitaba almamı sağladı. Bazı cümleler veya anıştırmalar bizim bir şey hakkında bildiğimiz sanısına kapıldığımız şeyleri hatırlatmaya yahut derinden kavrayıp çıkarmaya kadirdir. Şeylerin kendini bize unutturacak kadar uzağımıza düşmesini ve hafıza denizinin dibinde zamanla yosun tutup gün yüzüne çıkmasını tasavvur etmek bana oldukça büyülü gelir. Bu veçhesiyle midyenin içindeki inci gibidirler söz konusu unutulmaya yüz tutan şeyler.

Kürt şair Metin Kaygalak ile bir kahvaltı sofrasında oturmuşken “Zeytin Kürt’tür” deyiverdiğini işitmiştim. Bu, zeytin çekirdeği küçüklüğündeki tümce yıllardır zihnimin derinliklerinde duran sönmüş bir imgeyi canlandırmıştı. Midye açılmış, inci saçılmıştı. Öyle ki neden zeytinin “Kürt olduğunu” sormamış, onun çağrışım ve imgelerinin benimkilerini etkilemesini istemediğimden bir müddet de bilmek istememiştim. Belki nesneler ile insanlar arasında zaman içerisinde doğan özel bağın yarattığı bir tür kıskançlık da vardır ve bu kıskançlık yahut sakınma bilmeyi istememek şeklinde tezahür ediyordur, kim bilir. Zira cümleyi duyar duymaz ben onu kendi uzak anılarım ve çağrışımlarımla giydirmiş ve devamını getirmesini sabote etmeyi başarmıştım. Zeytinle ilintili ikinci şey zeytinin Kürtler için hem uzak hem de yakın komşularıyla kurmuş olduğu ilişkinin bir metaforu olmaya kadir bakiyesiyle ilgiliydi. Kürtlerde savaşı ve Kürt savaş etiğini temsil eden güçlü bir metafor. Zeytinin bunun dışında bir uzak çağrışımı da var kolektif hafızamızda; hemen her Kürdün çocukluğunda okuduğu amme cüz’ün Tin süresinde muhteşem bir fonetikle adının geçmesi. En erken zeytin karşılaşmalarındandır bu sure. Tin süresinin “wettiyni wezeytuni..( and olsun o incire ,o zeytine) ayetinden bahsediyorum, Çocukluğun dinsel bakışından bir yiyeceğe neden yemin edilir ki, sorusunun eşliğinde muteber bir tını yaratmış olmalı zihnimizde.

Zeytin, fındık, ceviz gibi kabuklu yemişlerin tersine tıpkı kiraz ve vişne gibi kendini insana doğrudan sunan meyve olduğu hep unutulan bir gıdadır. Yani uzak ilgi kurduğu bu tür yemişlerle zıt kafiye içindedir. Meyveler için kanıksadığımız bu durum zeytin için ancak üzerine düşünüldükçe farkına varılan bir şeydir. Yemişini, her ne kadar çatalın ucundan kaçan siyah civelek bir savunma sistemi olsa da, ilk elden doğrudan sunması zeytini fakir sofrasının uslu, cömert sakini yapar. Belki çataldan çok ya parmaklarla ya da Uzakdoğu ve Güney Asya’daki yemek çubuklarıyla yenilmeye müsaittir. Çatalın saldırgan, avına saplanan tavrı ile zeytinin masum, elsiz ayaksız yapısı arasında doğan mesafeyi sadece kaygan bir kaçışla kapatmaya çalışması onu gözümde masum ve çaresiz kılmıştır. Bu durum uzak bir çağrışımla kaplumbağalılığa ulanır zihnimde. Kaplumbağanın tehlikeler karşısında sert kabuğuna çekilmesi, kirpinin dikenleriyle öylece kalakalmasını hatırlatan minimal, zayıf kendi gücü ve zaafının aynı organ ve halde birleştiği bir savunma söz konusu. Burada aşağıda değineceğim asgari savaş teçhizatından yoksun cesur bir ordunun durumunu hatırlayıp geçelim.

Zeytin, bu kitapta birçok şeyde (...) olduğu gibi bizim için şehirden gelen, üretim sürecinde bulunmadığımız, sofralarımızda en az kendi peynirimiz kadar sık ve rahatlıkla bulunan bir gıdaydı. Bekar ya da öğrenci evlerinin de vazgeçilmeziydi. Öğrenci evlerimizin öğle ve akşam yemeği için ucuzluğu, pratikliği ve hızla tokluk hissi bahşetmesiyle makarna neyse zeytin de kahvaltı ve geç saat atıştırmalığı için oydu. Diğer şehirli muadilleri gibi sofraya yabancı durmaz (reçel, helva…), nazlanmaz, kendini sadece önemli gün ve misafirlere saklamazdı. Bu, onu yıllardır Kürt peynirinin en has dostu yapmıştır. Uzaktan gelen bu yabancının peynirimizle üstelik/ayrıca onu itmeden, hakir görmeden bu kadar uyum sağlaması nadir bir durumdur. Belki peynirin kendine eşlik edecek her şeye dünden razı kadirşinaslığındandır; ama bu ilişkide zeytinin de büyük katkısı vardır kanımca.

Soframızdaki zeytinlerin hemen hepsi parlak, pürüzsüz griye çalardı. Ama esasında pek etli olmadığı ve henüz olgunlaşmamış, sert ve kuru, ikinci kalite olduklarını da yıllar sonra yediğim başka zeytinlerden öğrenecektim. Yani bize ilk gelen zeytinler şehirden gelse de şehrin daha alt sınıflarından gelmişlerdi. O peynirle sağladığı hızlı uyum belki birazda bundan, ortak bir sınıftan olmalarından geliyordu. Tuhaf ve garip olduğu kadar da güzel olan şey çocukluğumuzda hayatımıza giren bir şeyin, yediğimiz bir gıdanın kalite ve niteliğinden bağımsız olarak sonradan yediğimiz aynı türün en kalitelisinden hep daha lezzetli gelmesi ve damağımızın -anısal damak mı demeli- sürekli onu araması. Bol şekerli fabrikasyon gül reçeli, Marmara Birlik’in teneke zeytinleri benim için bu durama örnektir.

Zeytin, Kürtleri ve kültürleri aşan, kendi çapında küçük çaplı teolojik bir şöhrete de sahiptir. Doğunun kıssadan hisselerinin en önemlilerinden birinde başat rol oynadığı, mütevazı ama etkili bir yer edindiği Nuh tufanı hikâyesiyle evrensel kültür tarihinde yerini almış, ağacının dalıyla ise barış talebinin bir simgesi olmuştur. Kötülüklerin diz boyu olduğu, Allah’ın elçileri olan peygamberlerin de artık baş edemediği, bu yüzden iyilerin Nuh peygamber tarafından gemiye bindirilip geride kalan her şeyin sular altında helak olduğu söylenen hikâyenin nihayetinde ortaya çıkar. Hikâyede Nuh peygamber tufandan sonra dünyanın kendine gelip gelmediğini, bu amansız yolcuğun bitip bitmediğini öğrenmek için barışın bir başka simgesi olan güvercini görevlendirir. Güvercin ağzında zeytin dalıyla çıkıp geldiğinde dünyanın büyük suları yutup durumun artık yaşamaya elverişli olduğu anlaşılır ve canlılar gemiden inip yaşama uğraşına kaldıkları yerden devam ederler. Kürtler, ağzında zeytin dalı olan güvercin görselini pek çok kere çizmiş, çokça paylaşmış hatta mitinglerinde bol bol güvercin de uçurmuşlardır. Böylece zeytin Kürt sofrasına konmadan önce zihinlerinde yer bulmuştur. Yıllardır dört büyük devlet arasında bir savaş arenasına dönüşmüş vatanlarında barışa, kardeşliğe dair özlem ve arzularını bıktırırcasına tekrar eden her dernek, sivil toplum ve siyasi parti isminde mutlaka barış ve onun kavi garantisi “kardeşlik” kelimesini kullanan bir halk olmuştur. Barış istiyoruz talebinin dezavantajlı daha güçsüz taraftan gelmesi bir tür çaresizlik ve teslimiyette içerir. Em aşiti dixwazin/ Barış istiyoruz cümlesi her mitingin besmelesi, nihai dileği olmuştur. Öyle ki sahadaki mücadelelere hiç denk olmayacak asgari suhulet haline varmak için zayıf, derme çatma, hakkaniyetten uzak bir barış adına bile çok defa razı olmuşlardır. Bu Kürtleri Orta doğuda “Barış Militanı ”lığı yapan bir halk haline getirmiştir. Bazen bu sofradaki zeytin ve peyniri kardeşliğin böyle uzanıp dallanarak bir zeytin dalı metaforuyla birleşmesi ve Kürtlerin bunu sıkça talep etmesini tuhaf; fakat ruhlarına oldukça uyan barışçıl bir kafiye olarak da görürüm. Dilin ve göstergelerin arasında kendiliğinden oluşmuş bu tür çağrışım/metaforlar bir halkın ethosunu, derin doğasını koca kitaplardan daha özlü ve etkili bir şekilde anlatmaya kadirdir.

Zeytin, Kürt coğrafyasında çokça yetişen bir ürün değil. Zeytinin az, onun uzantısı ve imgesinin güçlü olduğu Kürt coğrafyasında zeytinin en çok yetiştiği birkaç ilin başında Efrin kenti gelmektedir. Efrin, Rojava Kürdistan’ında küçük bir kentti, kent ahalisinin geçim kaynağı zeytin ve zeytinyağıydı. Kaderin ya da tarihin cilvesine bakın Kürtlerin sofralarında eksik etmediği kara, kavruk yapısıyla da kendinden gördüğü zeytin vatanı Efrin yakın zamanda Türk ordusu ve İslami terörist grupları tarafından işgal edildi. George Orwell’in” kurguladığı “Sevgi Dili”ne taş çıkartacak cinsten olan bu operasyona da “Zeytin Dalı” adı verildi (2018). Damlaya damlaya deniz olmuş bir barış çağrısını postallar altında ezmenin dildeki şiddeti bu isimlendirmede cisim buldu. Silahlarla dolu tırlarla girip zeytin ağaçlarıyla çıkılan bir coğrafyada sadece bir tarafın gaspı ve korkunç ganimet iştahı söz konusu değildir. Zeytinin kolektifi hafızadaki barışçıl tarih bakiyesi de yara almıştır. İnsanlığın biriktirmiş olduğu güzel bir yaşama dair umut, tufan sonrası huzur özleminde de onulmaz bir gedik açılmıştır kanımca. Zeytin Kürt’tür diyen şairin askeri teçhizattan yoksun bir ordu (Kürt gerillaları) ile zeytinin savunuma mekanizmasının, ancak bedeni olan bir kaplumbağa (bedenine bomba bağlayıp tankların altına yatan Kürt kadın savaşçıları) çağrışımını düşünerek böyle bir benzeti yapıp yapmadığını bilmesem de tarihin bu çağrışımlarla onu haklı çıkardığını görüyorum.

Zeytin ağaçları arasında büyüyen bir Efrinli ile benim için şüphesiz zeytin aynı anlam dünyasında yer bulmayacaktır. Onun için çağrışımları çok daha zengin, etkili belki de çocuksu olacaktır. Ama Rojava Kürtlerinin bin bir bedel ödeyerek kurdukları özerk yapının bir parçası birkaç gün içinde darmadağın edildi. Yüzbinlerce kişi yerinden edildi, on binlerce sivil öldürüldü. Sonrasında başıbozuk Radikal İslami çeteler gasp, tecavüz ve öldürme eylemlerini aralıksız devam ettiriyorlar. Geride kalan zeytinler bir barış çağrısına dönüşemedi, işgalciler ağaçların yıllık hasadına el koyup 400 bin tona yakın yağı kanunsuz yollarla devletle çalışan işgüzar “iş adamları” tarafından Türkiye piyasalarına sürdü. Aynı şekilde zeytinler de Türkiye piyasalarına girdi. Bu talandan sonra zeytinin birçok şey gibi sıradan bir gıda ürünü olmaktan çıkıp acıyı, savaşı çağrıştırarak hızla politik bir imgeye kavuşması hazindir. Kendi vatanlarında özgürce yaşamayan her ulusun kaderinde az çok her şeyin hızla politikleşmesi ya da hiçbir şeyin politikanın çekim gücünden uzak, tek başına yaşayamaması gibi bir sorun vardır. Bu, ilk başta dile, dilin göstergesi olan nesnelere siner ve böylece hayatın yaşanabilir, sakin alanını daraltır. Dillerin zenginliği ve fakirliğine belki biraz da bu açıdan bakmak lazım. Bir dilin kelimelerinin tarih boyunca yüklenmiş olduğu anlam, dallanıp budaklanıp çağrışımlarının hep politik ve dar bir çerçeveye yönelip orada sıkışması kelimelerin artık sıradan, basit bir yaşam ve doğaya tekabül edememesi büyük bir kayıp olsa gerek. Kürtçe uzun süredir bu çıkmazın ve fakirliğin içinde. Bir kahvaltı sabahı kadar mahmur, sakin zeytinin, politik çağrışımlarını yazarken tam da yakındığım duruma istemeden hizmet ettiğim endişesi içinde kaldım. Öyle ya varlığımızın taşıyıcısı ve yaratıcı olan dilin bakiyesine karşı özen göstermek lazım.

Maalesef benim için artık zeytin; peynir, kahvaltı, bekâr evi çağrışımları kadar savaş ve bir türlü gelmek bilmeyen, karşılık bulamayan, uzun sürmüş yorgun bir barış(gerillasının) çağrısının gösterenine de dönüşmüştür.

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin