
Vitrin[1] olarak ele aldığım ya da bildiğim şey önce ev büfeleri olarak hayatımıza girdi. Burada vitrinin Kürtler açısından karşılığını ortaya koyabilmek adına onu yerli, yabancı, uzak ve yakın tüm anlamlarından soyarak kullanmak istediğimi söyleyerek başlayayım. Tıpkı bizim evlerde tüm bu manalardan sıyrılıp dilsiz bir misafir gibi yıllarca yerini yadırgamadan yaşaması gibi. Elbette en belirgin anlamıyla bakan ile bakılan arasında çekilmiş, perdeleyici ya da seyirlik bir nesne olma halini hep hatırda tutarak konuşmak gerek, zira bu yazıda bahsedilen şeyler için bu durum geçerlidir.
Yetmişli yıllardan iki binlerin başına kadar taş, toprak, kerpiç gibi malzemeden yapılmış tek gözlü odalı evlerimizin başköşesine kurulan haddinden fazla büyük ve ağır olan vitrinlerin işlevsizliği, modernizimle eşya düzeyinde kurduğumuz ilksel ilişkisiyle ilginç, anlaşılmaya ve anılmaya değer nesnelerdendir. İlginçliği herkesin, her şeyin görevinin ve yerinin sıkı bir şekilde çizildiği, niceliğine bakılmadan geleneksel nizamın keskin ölçüsünün her alana çeki düzen verdiği bir yer ve iklimde, kendisi ve içindeki eşyalarının çoğunun gündelik hayatta kullanılmamasından geliyor benim için. Vasıfsızlık ve seyirlik imkânı sunması noktasında neredeyse tek nesne olması da bu yazının izleklerinden biridir. Yazıda vitrin kadar vitrinle bir olan, esasında toplamında vitrini yaratmaya kabil, içine dizilmiş; fincan, tabak, biblo, kristal bardaklar, kilden yapılmış tankartlar, sonradan daha çok alkol servisi için kullanıldığını öğrendiğim likör takımları, şarap kadehleri gibi çeşit çeşit bardaklar, zengin ve pek muhtelif yemek ihtiyacını karşılamak üzere dizayn edilmiş yemek seti gibi eşyaların tümüne vitrin demekte bir beis görmediğimi söyleyip açıklamaya çalışayım. Kendisi gibi içindekilerin de sürekli bir iş, anlam ve bağlam arayışında olduğu için onu içindekilerden ayırmak mümkün değildi.
Vasıfsızlığına hem pahada hem de yükte ağırlığına bakmadan gelinlerin mütevazı çeyizliklerinin demir başlarından biriydi üstelik. Zaman içerisinde, varsa eğer gelin ve damadın bir fotoğrafının, ya da askerlik fotoğraflarının camlarına iliştirildiği bir alan da oldu. Sanırım bu süre zarfında işlevsellik adına kazandığı ilk ve önemli başarı bir tür açık fotoğraf albümü vazifesini üstlenmesiydi. Bu görevden sonra vitrinin ışıltısını kaybetmeye yakın geç dönemlerinde, alt bölmesindeki çekmece ve küçük dolaplarına da birbiriyle alakasız şeyler tıkıştırılmaya başlandı. Vitrin, yoksulun-köylünün (bu iki kelimeyi o dönemler için çoğunlukla eş anlamlı kelimeler ya da durumlar olarak kullanabiliriz) yaşamında her şeyin görevini bildiği, değerini gördüğü iş ölçeğinde olduğu bir yerde hiç çalışmadan kıymete binmiş bir nesneydi. Yeşilçam’ın, dönem filmlerinde sıkça görülen ve içinde başta viski olmak üzere birçok alkol türünün bulunduğu vitrinler, zenginlerin modern ve lüks yaşamının bir dekoru olarak önünde durduğu, kıyafetleri ve evleriyle uyumlu sakil durmayan bir nesneydi. Ama bizim için ne varlığı ne de içerdikleriyle bir iletişim kurulabilecek bir şeydi. Çaya yenik düşen, kırk yılın başında biri gelirse pişirilen kahvenin işlemeli, -ekseriyetle- turuncu parlak fincanları her an vitrinde hazır ve nazır olsa da hiç dışarıya çıkmadığı da olurdu. Domuz eti kadar köylüye uzak ve zinhar günah olan alkol için kullanılacak tıynette ince bardak takımları suyun taslarda içildiği bir yerde yerinden kımıldamazdı. Porselen giydirmeli ucuz kilden yapılma tankart takımı belki bizim yaşamımıza en uzak şeydi. İnce sürahi ve onun eşlikçisi bardaklar zamanla bir biblo gibi dururdu. Gündelik rutin hayatımızda kullanıldığına çok az şahit olduğum termoslar da vitrinin beyzade sakinlerindendi. Hayatımızda bir karşılığı olmayan bu araç gereçlerin yanı başında bir de küçük seyirlik nesnelerin ikametgâhıydı vitrin. Porselen renkli develerden müteşekkil bir kervan biblosu mutlaka birçok vitrini süslemiştir. Niteliğin tamamıyla işlevle ölçüldüğü bir iklimde vitrin ve içindekilere herkesin el birliğiyle itiraz etmeden yer açmış olması vitrini (özellikle bizim için) ilginç ve müstesna bir nesne yaptığı gibi modern yaşamla kurmaya çalıştığımız ilişkinin de zengin bir metaforu kılıyordu. Kendi imgesini aşan mecaz ve metaforlar aracılığıyla vitrini düşünüp yazarken bu suskun kalıcı misafirin bilincimde sandığımdan daha çok şeye denk düştüğünü görüyorum.
Uzak Yeni Anlamlar
Bu yeni çağrışımlarından ilki estetik alana denk düşer. Ay, güneş, yıldız ya da güzel bir manzarayı, bir tabloyu çıkar ummadan temaşa eder; güzelliklerinden estetik haz devşiririz, birçok estet bu bakan ile bakılan şey arasında gelişen çıkarsız saf ilişkiyi önemli estetik bir yetenek olarak ele almıştır ki kendim de böyle düşünmekten mutlu olurum. Bu durum vitrin için de geçerliydi ve bu onun görünmeyen, dile gelmemiş ilk latif meziyetlerindendir. Vitrinin böyle bir görevi zaman içinde belki istemeden de yüklendiğini ve estetik algımıza mütevazı bir katkı yaptığını düşünmek isterim. Sanırım bu temaşa kelimesini biraz inceletmek yerinde olacaktır. Temaşa gibi derin, neyi niçin yaptığına az çok matuf bir kelimeden çok vitrin ve göz arasında gelişen zorunlu ilişkiye daha sakin, iddiasız bir kelime olarak bakmaktan mütevellit “seyirlik” kelimesini kullanmak daha yerinde olacaktır. Renkten, çeşitlilikten yana pek mümbit olmayan bir yerde boş ve sessiz zamanlarda tam seyirlik bir şeydi vitrin. Evlerimizde bu alana katkı sunan tek şey vitrin ve içindekiler değildi, aynı zamanda herkesin ortak kullandığı bazı motif ve hayvan resimlerinin işlendiği duvar halıları, renkli camlı bir takım kitch tabloları da sayabiliriz. Bu en genel anlamıyla resim sanatının alanına girecek nesneler insanda bakma dışında bir beklenti yaratmazken vitrinde duran eşyalar bu nötrlükte kalmazdı. Bir fincan takımı kahveyi, servis tabakları çok çeşitli yemek menülerini, sosluklar ise hiç yapılmayan sosları çağırma istidadında olurdu. Bu haliyle nesnesi ile işlevini birbirinden ayıran hatta keskin bir şekilde koparan bir şeye de dönüşüyor burada vitrin.
Nesneler sadece varlıklarıyla ya da benzerlikleriyle özdeşlik kuracağı başka şeyler arasında bağlantı kurmaz, zaman ve mekân içinde duruş ve anlamlarıyla bazen çok uzak ama bir o kadar yakın bağlantılar kurup uzam, mekân ve bilinçte zengin bir mana dünyasında dolanma kabiliyetine de sahiptirler. Bu onları bizim için sadece varlıklarıyla değil, namevcut oldukları diğer alanlardaki uzantılarıyla ilgilenmemiz için güzel bir sebeptir. Bu minval üzerine vitrinin yerini ve işlev(sizliğ)ini kaydettikten sonra yukarıda değindiğim sonradan özdeşlik kurduğu, kurmaya kadir olduğu metafor ve mecazlarına geçmek istiyorum.
Vitrin şehirli, modern hatta lüks yaşamın rutini içinde bağlamına oturan bir nesne olarak bizim için oldukça dışardan bir şeyi temsil etti. Geleneksel ve yoksul yaşamın orta yerine bir ışıltı gibi kurulan, zamanla suskunlaşıp sönen, modern hayattan ödünç alınan değerli bir parçaydı. Uzak ve parlak, zengin bir geleceğe dair arzu ve hayallerin bir fragmanı, modern bir yaşamın kıyısında sabit bir prova nesnesiydi. Bu minval üzerine vitrinin geçmiş (yaşam) ve gelecek/umulan zaman arasında açılan yarıkta durduğunu söyleyebiliriz. Tevarüs edilen geçmişle, hali hazırda yaşanılan şimdiye modern yaşamın uzattığı cezbedici bir kartviziti andırıyordu. Nasıl ki yıllar sonra (iki binlerin ortalarından itibaren) Kürtlerin geleneksel ve zorlu isimler(Gündelik dilde özellikle Türkçenin hakim konuşulduğu yerlerde söylenişi zor isimler) yerine çocuklarına verdiği, şehirden gelen ve gelişmişlik, modernlik halesiyle sarmalanmış görünen bazı isimlerle (Aleyna, Arda, Berk, Damla) benzer bir yazgısı vardı vitrinin. Köy ya da büyük şehirlerin uzak ve derme çatma semtlerinde biz Kürtlerin dimağına ve kulağına oldukça sakil ve yapay gelen bu isimlerden beklenilen etki -kelimenin doğduğu dünyayı harflerle çağırmak veya onun simülasyonunu yaratmak- bir zamanlar vitrinden de beklenilmiştir diye düşünüyorum. Ama vitrinlerin varlığından umulan, isimler gibi doğrudan ve aleni değildi; vitrin sanki daha çok uzun süre gözlemlenip bakılmak suretiyle kabul görülecek ve sonra temsil ettiği lüks, modern yaşama geçilip geçilemeyeceğine karar verilecek uzun sürmüş bir gözleme mühletinin boşluğuna konmuştu. O da kendisine açılan yerde kendi ayrıcalığından şüphe duymadan ve sesini çıkartmadan durdu yıllardır. Bu, bir sonraki evreyi temsile soyunan, hayal ve arzu ile beslenen ama uzak bir zamana ertelenen yapısıyla geleceğin “şimdilik” hayalinin ya da cisimlerini yakaladığı bir şeye denk düşüyordu vitrin ve içindekiler. Bu yüzden ışıltılı, hayal gibi bir edası vardı. Bir hayal gibi sessiz, dokunulmaz, bozulmaz, uzak; gerçeklik ve kendisi arasında bir saydamlık yaratarak varlığını sürdüren bir eda. Varlığının/içindekilerinin kalkıp evde yürümemesi, bir başka yere taşınmaması onu daha da saydamlaştırıyordu. Ayaksız, elsiz, kötürüm, sakat, ağır bir cüsse. Yabancı bir dilde yazılmış güzel kapaklı bir kitap, yabancı düşler kurdurtacak bir roman gibi durdu başköşelerde. Camlarına iliştirilen ve hızla sararan tek tük fotoğraflar da o beklenen modern hayatın kıyılarına ürkekçe kendini iliştirmeye denk düşerdi herhalde.
En genel manada vitrini düşündükçe nedense Batı’nın tekniğini alalım ama ahlakını almayalım mottosunun ışıltısını/hazzını alıp altyapısının gerektirdiği mesuliyetten beri duralım şeklinde yankılanmayı sürdürdüğünü düşünürüm. Vitrin de tam bu minval üzere kendisinden talep edilen şeylerin hazır bulunuşluk düzeyinden, kültürel bilinç yoksunluğunun ısrarla göz ardı edilip bazen “-mış” gibi yapmanın, varmış gibi davranmanın sonucu olan taklit çabasının yarattığı tarihsel çatlakta cisim bulan bir nesneye dönüşüyor. Daha lokal çerçevede biz Kürtler içinse, Kürtlerin yıllardır hayalini kurduğu ama kavuşamadığı özgür bir statüsünün ya da devlet hayalinin bir mecazı olarak görüyorum şimdi onu. Bu yakıştırma her kimi nesnelerde olduğu gibi ona içkin olmayan sonradan onu düşünenin geçmişten hareketle nesneyi kurgulamasıyla yeninden okumasından neşet ediyor. Devlet kadar uzak, bizden olmayan, deneyimlenmiş ya da unutulmuş, modern, henüz ne yapacağımızı, nasıl kullanacağımızı bilmediğimiz ama içten içe hep arzuladığımız bir aygıtın kolektif hayali olarak devlet. Modern devletlerin kuruluşundan günümüze Kürtlere devlet adına ya bir özerklik (Rojava) ya sorunlu bir federal (Güney Kurdistan) bölge düşmesi ile modern hayattan bir parçaya -vitrine- sahip olmanın Kürtlerin hali hazırdaki statüsüyle bir özdeşlik kurmakla ifrata kaçmayacağımı düşünüyorum. Elbette sadece bu yönüyle değil güzelliği, yaydığı ışıltı, görkemi, imlediği rahatlık ve arzu kadar farklı bir yaşam ihtimalinin mecazı, başka bir yönetim idealinin imkân ve formlarının ihtimallerini de çağrıştırdığı için söz konusu özdeşliği temellendirmek isterim.
Vitrinler evlerimize genellikle gelinlerle beraber gelirdi, belki ilk zamanlar gelinin yaşadığı yabancılık duygusu, umduğu ışıltılı ve mutlu düşlerine bir müddet yarenlik de ettiler. Yabancı bir dilde yazılmış kullanma kılavuzları gibi birbirimizin dilini öğrenmeden baş köşede öylece beklediler. Varlığı ve bize kurdurttuğu rüyalar boyunca en yakınımızda dursa da hep uzak kalmaya mahkûm bir nesne olmayı sürdürmekten kurtulamadı. Tıpkı Benjamin’in dediği gibi “Düşler aracılığıyla nesnelerin üstüne düşen ışık aynı zamanda onları yabancı kılar, hem de insana neredeyse tenine değecek kadar yakın gösterir.” Vitrine dair düşlerimiz (modern hayat düşleri) onu tam da uzak-yakın bir şeyimiz yapmıştı. Üstüne berisine danteller, fotoğraflar, bazı hediyelik eşyalar bırakarak yamalı bir kendine yontmanın da tam yakınlaştırıp, evcilleştirmediği bir nesne olarak da tedavülden kalktılar. Tedavülden kalkmadan önce alt bölmelerinin (yazının izleği açısından alt tabaka demek daha güzel olacaktır) içine ortalıkta bulunan elbise ve çeşitli eşyalar tıkıştırıldı. Bu geç döneminde artık bir camı kırılmış, ışıltısını yitirmiş, çekmece ve kapıları kırılmış olurdu. Önce küçüldüler, sonra yerini bar takımlarına bırakıp oradan tamamıyla kaybolup hurdaya çıktılar. Tıpkı yeni gelinlerin yaşlanıp torun sahibi olması gibi. Ama tüm bu mesafeye, soğuk güzelliğe rağmen her Kürt çocuğunun gerek içindeki renkli dünyayla gerekse de aynasız evlerde karşısına geçip üst başını düzelttiği aynalı camı ve ışıltısına kapılıp kurduğu düşlerle mutlaka bir hatırası, bir izi olmuştur.
Vitrinlere bakarak büyüyenlerin hayatları ile rüyalarının arasında hayalleri hep bir adım önlerinde, onları nasıl gerçekleştireceğini bilmediğini sezmiş olmalılar. Vitrinlerin önünde büyüyen çocuklar bu hayal ve hayal kırıklığının göstereniyle kendi yaşamının vitrinini yaratsa da güçlükle kapanacak yaralarının ya da açmazlarının olduğunu erken hissetmişlerdir.
*Daha önce Kürd Araştımaları dergisinde yayınlanan “Zeytin ve Vitrin” yazıları “Kürtler ve Şeyler” adlı kitap çalışmamın içinde yer almaktadır.
Dipnot
[1] Türkiye’ye gelen bir nesnenin bölgelere dağılımı farklı zamanlara tekabül eder. Kürtler Türkiye’ye giren, kullanılmaya başlanan şeyler ile sadece merkezi kentlerden sonra değil, Türkiye’nin merkeze uzak birçok bölgesinden sonra tanışırdı. Bu yüzden bizler de bazı nesnelerin zaman içindeki farklı versiyonlarının tümü yerine , tek versiyonuyla tanışır, nesneyi öyle bilirdik. Bizim evlere de vitrin dediğimiz şey Büfe olarak olarak da bilinir ama vitrin büfelerden sonra yapılan daha geniş, büyük ve aşağıda değineceğimiz üzere daha işlevsiz bir şeydi.
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →