Vietnam Diasporasının İkinci Kuşak Üyesinin Gözünden Anavatan
Victoria Pham

victoria

*Victoria Pham (Daniel Pini)

Önsöz: Bilal Ata Aktaş

Vietnam veya Vietnam dili genelde uzaktan aşina olduğumuz olgulardır. Her ikisiyle de ilişkimiz hangi kuşağa mensup olduğumuza bağlı olarak farklılık kazanıyor. Çocukluğu 90’lara tekabül edenler, genelde Hollywood’un propaganda filmleri üzerinden Vietnam’ı tanıyor, önceki kuşaklar ise Vietnam bağımsızlık hareketinin lideri Ho Chi Minh’in popülaritesiyle bu ülkeyle ideolojik bir mesafeden ilişkileniyor. Şimdilerde nostaljik bir hatıraya dönüşmüşse de her iki kuşağın da kesişme noktası olarak birçoğumuz Şivan Perwer’in Apê Ho’sunu hatırlayacaktır.

Günümüzde Vietnam, lüks markaların ucuz versiyonlarını bulabileceğimiz, diasporada yaşayanlarımız içinse genelde lezzetli restoranlara indirgenmiş, birgün paramız olunca da gidip iki-üç hafta tatil yapmak istediğimiz apolitik bir mekansallığa evrilmiş durumda. Mekanlar coğrafi olarak nadiren değişse de oralara dair algımız deneyimimize bağlı olarak çabuk değişebiliyor. Tekrardan çok kutuplu bir dünya düzenine evrilen siyasi bir ortamda, gelecek nesiller Vietnam’ı nasıl algılar bilinmez ama söz konusu ülkenin zengin dilsel ve diasporik geçmişine daha yakından bakmakta fayda var.

Yıllar içinde Vietnam’ın kolonyal geçmişi ve direniş repertuarı ile birlikte büyük bir diaspora topluluğu oluşmuş durumda. Halihazırda Fransa’dan Almanya’ya, Japonya’dan komşu ülkelere yaklaşık 5 milyon Vietnamlı yurt dışında yaşıyor. Birazdan yazısını okuyacağınız Victoria Pham ise Avustralya’da doğup büyümüş bir Vietnamlı. Kendisi Avustralya diasporasının önemli yayın organlarından biri haline gelen çağdaş sanat ve edebiyat dergisi Debris’in genel yayın yönetmenliğini yapıyor.

Pham, Kürtler’in de birçok kez kendilerine sordukları, diasporanın o herkesi eşitleyen çetin koşullarında ya hayal meyal hatırladıkları ya da sert bir ideolojinin etkisiyle öfkeyle karışık ilişkilendikleri anavatana dair sahici bir tablo çiziyor. İkinci kuşak diaspora çocukları için anadil belirli anlarda hatırlanan bir kelimeler yığını mıdır? Duyguyu aktaramayan bir dil kültürel direnişi örgütleyebilir mi? Yoksa birçok kimlik gibi Kürtlük de inşa edildikten sonra terk edilmesi gereken bir ev midir? Pham’ın okuyucusunu samimi bir yolculuğa çıkardığı bu yazıda kendinize ve bu sorulara dair de bir şeyler bulacaksınız. Bu yazıda evini sırtında taşıyan, gelişigüzel bir yemek kokusunda, aile evinde denk geldiğimiz bir şarkıda, kıyıda köşede kalmış bir objede kamusal belleğe çıkan bir kimliğin çok parçalı haline tanıklık edeceksiniz.

***

İkinci Dereceden Akraba

Nhớ ilginç bir Vietnamca kelimedir. Hatırlamak, anımsamak, özlemek ve düşünmek anlamlarına gelir. Bir cümle içinde kullandığınızda, birinin sesini nhớ ettiğinizi söyleyebilirsiniz - ya o sesin tınısını düşünürken ya da tonunu özlerken. Ayrıca “có nhớ không?” diye de sorabilirsiniz - “hatırlıyor musun?” olarak çevrilebilir.

Bu, nostaljinin nazik çekiciliğine sahip bir kelimedir. Vietnam diasporasının ikinci kuşak bir üyesi olarak, nhớ'un farklı tonlarını değerli bulmaya başladım. Tamamen bana ait olmadığı için bir anavatanı hatırlamıyorum, ancak annem ve aile büyükleri aracılığıyla bana miras kalan bir eve ait hikayeleri hatırlıyorum. Fakat bunlar iki kez uzaklaşılmış anılar, yani nesilden nesile aktarilan ve birinci elden duymadığım anılar.

İngilizce'de akrabalar arasındaki ayrılık derecesini belirten bir deyim vardır: "twice removed" [İkinci dereceden akraba]. Aile soyağacının ayrıntılarını, özellikle iki nesil arayla tanımlanan ilişkileri bu kadar özlü bir şekilde ifade eden bu deyim bana her zaman ilginç gelmiştir. Ancak Vietnam dilinde buna denk bir ifade yoktur. Kuzenler, herhangi bir nesil mesafesini belirten bir terim olmaksızın kuzen olarak kalır. Bizde bu türden bir "ailevi uzaklık" dili yok. Ama yine de kendimi bu ince bağlantı ve uzaklaşma nüanslarını diasporik deneyimime atfederken buluyorum.

Sessiz anlarda kendimi büyüklerimin aktardığı hikâyeleri anımsarken buluyorum. Günlük yaşamın koşuşturmacası, çatışmaların endişeli uğultusu, 1950'lerde Fransız sömürgecilerin giydiği solgun keten kıyafetler, nemden sırılsıklam olmuş sokaklar, kalabalık pazarlar ve Amerikan askerleri tarafından tanıtılan gece kulübü müziği ile yaşayan bir vatandan bahsediyor bu hikayeler. Atalarımın anavatanına, Vietnam topraklarına döndügümde, oraya bir yerli olarak değil, bir turist olarak gidiyorum. Kendimi içgüdüsel olarak bağlı hissettiğim bir yerin yabancısıyım. Bu tuhaf bir his. Aynı anda hem tanıdık hem de yabancı olan nesneleri gözlemleyen bir arkeolog olmak gibi, hem bağlı hem de kopuk hissetmek.

melezzzzzzzz

*Eserin adı: Ann Le - O senin ailendi. (Durian'lı çömelmiş asker)

Bir arkeolog olarak eğitim alırken, sık sık köken arastırması gibi kafa karıştırıcı bir görevle karşı karşıya kalırdım. Provenans, bir nesnenin menşei veya bilinen en eski tarihi anlamına gelir. Bir nesnenin ilgili olduğu kültürün fiziksel yeri veya coğrafi konumu ile ilgilidir. Antropolojik koleksiyonlar, envanterindeki bir nesnenin nereden geldiğini belirlemekte zorlanabilirler. Bunun çeşitli nedenleri vardır: edinim belgeleri sınırlıdır, nesneler çalınmış ve ardından sömürgecilik döneminde hediye olarak devredilmiştir ya da bir eşya o kadar çok el değiştirmiştir ki, arşiv kayıtları doğrulanmamış veya yanıltıcı hale gelmiştir. Bir şeyin nereden geldiğini bilmek, onu kullananların hafızası ve kültürel bağlamı olmadan zordur. Bir eserin en iyi şekilde yorumlanabilmesi için in situ yani “orijinal yerinde” bulunması gerekir, ancak bir eser bir koleksiyona girdiğinde bunu yapmak neredeyse imkansız hale gelir. Bir nesnenin çıkış yeri göz önünde bulundurulduğunda köken kavramı karmaşık bir hal alır. O halde yerinden edilmiş bir kişinin ya da diaspora toplulukların menşei nedir? Artık orijinal yerinde olmayan halklara ne olur? İki kuşak uzaklaşmış olmanın ötesine sürüklendiklerinde anavatanlarını kim *nhớ* edecek?

Vietnam diasporik toplumunun ikinci kuşak bir üyesi olarak, kendimi birçok yeri ve kültürü evim olarak görmenin karmaşık ağıyla boğuşurken buluyorum. Avustralya: doğduğum ev; Vietnam: miras aldığım ev; Fransa: seçtiğim ev. Evimi nhớ ettigimde, kökenim olarak Avustralya’yı mı yoksa Vietnam’ı mı düşünmeliyim? Hatta her ikisini birden sahiplenmeye hakkım var mı? Pek çok göçmen ve göçmen çocuğu gibi ben de kendimi hem çok evim var hem de hiç evim yokmuş gibi hissediyorum. Kendimi iki dünya arasında sıkışmış, Vietnamlı mirasım ile Batılı yetiştirilme tarzım arasındaki o ince çizgide buluyorum. Yine de tam da bu melez kökenim bana zaman ve düşünme ayrıcalığı sunuyor. Diasporanın ilk neslinin karşılaştığı kültürel baskılar olmaksızın kültürel kökenimi keşfetme, ev ve hafıza sorularıyla boğuşma özgürlüğüne sahibim.

İkinci nesil göçmenlerin bir parçası olmanın getirdiği ayrıcalığı inkar etmek mümkün değil. Ebeveynlerimin ve büyükanne ve büyükbabalarımın aksine, coğrafi ve kültürel yerinden edilmenin zorluklarını doğrudan yaşamadım. Aynı sistematik engellerle yüzleşmedim ya da göçmen deneyimini karakterize eden bariz ırkçılığı bizzat yaşamadım. Bunun yerine, Batılı bir toplumda yetişmenin sağladığı göreceli sosyokültürel güvenlik ve büyüklerimin asimilasyon uğruna verdiği çabalar sayesinde korunmuş durumdayım. Bazen kendi kültürümden uzak hissettiren bir kültürde kök salmış olan onların hayalleri, benden önce gelenlerin anısı olarak hafızamda yaşıyor.

Bir evin ne olduğu fikriyle boğuşmaya devam ederken, kendimi aynı soruya geri dönerken buluyorum: bir ev basitçe hatırlanabilir mi? Bağlantım uzak ve zayıf olsa da bir yeri "anavatanım" olarak adlandırabilir miyim? Köklerimden “iki kez uzaklaşmış” olma kavramı bir yabancılaşma hissi uyandırıyor; doğuştan ve kan yoluyla miras aldığım ama benim yaşam deneyimim olmayan bir anılar ve yarı unutulmuş hikayeler denizinde sürükleniyormuşum gibi bir his uyandırıyor.

Atalarımın fiziksel yurdundan, o toprağın manzaralarından ve bugünkü sakinlerinden uzak olmama rağmen, orayı kendime aitmiş gibi hissettiğimi inkâr edemem. Belki iki kuşak uzak olabilirim, ancak kültür yoluyla bana bir vatan hatırası bahşedilmiş durumda. Vietnam, belki asla gerçekten yerleşmeyeceğim ya da geri dönmeyeceğim kültürel kökenim, ancak toprağına ayak bastığımda içimi saran sıcak bir dönüş hissi yaratıyor bende. Belki de ev, ne coğrafyayla ne de dille tanımlanıyor. Geri dönemeyen ya da bir zamanlar bize ait olan bir yere dönme hakkını kaybedenlerimiz için ev, belki de artık sınırların ötesinde varlığını sürdüren daha geçici bir şeye dönüştü. Belki de ev, sadece bir duygu, içimizde yaşayan bir aidiyet hissidir. Bu his büyütülebilir, bakımı yapılabilir ve beslenebilir. Ev duygusunu fiziksel bir biçimde yakalamamız ya da kökenimiz olan yere geri dönmemiz mümkün olmayabilir. Diasporanın birçok üyesi için artık evimiz geldigimiz yer olmayabilir.

Ev, öğleden sonra arkadaşlarla paylaşılan bir banh mi’nin tadında, Ay Yeni Yılı’nın Bánh Chưng’üne sinmiş hafif muz yaprağı kokusunda ya da dünyanın dört bir yanındaki farklı Vietnamca lehçelerini duymakta saklı. Nhớ etmek, nostaljik bir anımsamadan daha fazlasıdır. Bir yurdu topluluk aracılığıyla, dil aracılığıyla ve miras aldığım kültür aracılığıyla "nhớ" edebilirim. Onu düşünebilir, hikayeler ve duyular aracılığıyla hatırlayabilir ve hatta özleyebilirim. Göçle birlikte uzak düşsek de, iki kuşak ötede kalmış bir yurdu "nhớ" etmeyi başarabiliriz.

İngilizceden Çeviri: Bilal Ata Aktaş-Ramazan Kaya

*Dr. Victoria Pham, Paris’te yaşayan Avustralyalı bir yazar, ses enstalasyon sanatçısı ve arkeologdur. Cambridge Üniversitesi'nden Biyolojik Antropoloji alanında doktora derecesine sahiptir. Halihazırda edebiyat ve çağdaş sanat dergisi Debris Magazine'in genel yayın yönetmenliğini icra etmektedir.

https://www.victoriaavpham.com/




EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin