
Çeviri: Bülent Küçük
Önsöz[1]
1970'li yıllarda gözlemlediğim ve bu metinde sözünü edeceğim Kürt köylüleri, Türkiye'nin Tunceli iline bağlı Mazgirt ilçesinde yaşamaktadır. Eskiden Dersim olarak bilinen bu bölgenin köyleri, 50 yıl önce (1938) Türk ordusunun boyun eğdirme harekatıyla merkezi idareye tabi kılınmış ve ardından ulusal ve uluslararası iş gücü ve mal piyasalarına dahil edilmiştir. Bugün köylerde söz sahibi olan 50-60 yaşlarındaki köylü kuşağı, içine doğdukları köy ve aşiret yaşam alanının (lebenswel) köklü dönüşümüne tanıklık etmekle kalmamış, bu dönüşümün bir parçası da olmuştur. Genel anlamda bu değişimin sonuçlarını kabul etmelerine rağmen, sonraki kuşağın ezici çoğunluğu köylülüğü ve köy yaşamını sürdürmeye taraftar değildirler. Türkiye'de Kürt bölgelerinin ekonomik, politik ve kültürel marjinalleşmesinin- babalar ve oğullar için farklı sonuçlar doğuran- etkilerini nesiller arası çatışmalarda görmek mümkün. Babalar ve oğullar arasındaki sözkonusu çatışmalar üzerinden Kürt toplumunun sürekliliklerini ve kırılmalarını okuyabiliriz. Bu bakıştan yola çıkılarak, ilerleyen bölümlerde iş ve ticaret ilişkileri, toplumsal cinsiyet rolleri, iktidar iddiası, kutsal olana erişim, dil ve yazının kullanımı ele alınacaktır.
Çalışma hayatı
Tarım işlerinin ve köylü yaşamının inanılmaz sert şartlarının içinde yetişmiş olma gerçeği günümüzde de Kürt erkekliğinin başlıca ve vazgeçilmez bir unsurudur. Ataerkil otorite, tabiattan kaynaklanan zor(un)luklar sonucunda beliren çalışma gerekliliklerinin toplumsal bir aktarıcısı olarak, ev ekonomisinde yeniden üretimi ve işi düzenler. Oğlun, babaya itaatini ve boyun eğmesini gerektiren bu hayat; babanın ölümünün ardından, emir yetkisi ve otorite oğlana devrolur.
Eskiden isyanın bedeli açlıktan ölmekti. Babalarla, oğulların ortak zaferi ya da yenilgisi, karakterlerindeki beklenmedik farklılıkları bir yana bırakırsak, oğulların babalarına benzemeleriyle sonuçlanırdı. Bununla birlikte, önceki nesillerde de bir hanenin sahip olduğu toprak ve hayvan kaynakları ile görece çok sayıdaki oğulun miras paylaşımına ilişkin hak iddiaları arasında nadiren istikrarlı ve dengeli bir ilişki vardı. Bu dengesizlik, kendini savunmayı bilmeyen toplulukların toprak ve hayvanlarına zorla el koyulması ve yağmalanması suretiyle giderilirdi. Örneğin, Ermeni nüfusunun Palu’nun kuzeyindeki düz arazilerden 1915'te tehcir edilmesiyle boşalan köyler, Mazgirt bölgesindeki aşiretler için, iki dünya savaşı arasında bile, açık bir sınır ve kolonileşme fırsatı anlamına geliyordu. Bu durum, aile mülkünden (yeterince) pay alamayan ya da özellikle genç çiftçilerin girişimci şevklerine hitap ediyor, kriz fırsata çevriliyordu.
Bu süreç durma noktasına gelmişti, ne var ki nüfus da artmaya devam ediyor, parseller -aşırı kullanımdan da dolayı- erozyona uğradığından giderek daha az verim veriyordu. Köy yaşamının geleceksizliği, beyhudeliği ve maddi güvencenin sağlanamaması, gençleri iş sahası ve eğitim imkanları bulmak için, şehirlere göç etmeye itmektedir. Çiftçiliğin ağır çalışma şartlarının içinde biçimlenen deneyimle hem sanayi hem de geçici işler gençlere son derece cazip görünmektedir. Gençler bazen babalarının iradesine rağmen köyden ayrılmakta, bu durum babaların özellikle hasat zamanında iş gücünü kaybetmesine neden olmaktadır. Ayrıca gençler geride kalan ebeveynlerini ve kardeşlerini şehirdeki ücretli işlerden elde ettikleri gelirle destekleme yükümlülüklerini de çoğu zaman yerine getirememektedirler.
Gençler bazen şehirde tutunamaz ve karşılıklı öfke ve gerginlikle dolu aile ortamına geri dönmek zorunda kalmakta, burada kendilerinden hem sessizce geri çekilmeleri beklenmekte, hem de mümkün olduğunca çalışmaları istenmektedir. Çalışabilir durumdaki yeni nesillere yaşlıların bakımını devreden nesiller arası sözleşmenin gerçekleşmesi ise giderek daha fazla tehlike altına girmektedir. Genç erkeklerin, aldıkları resmi eğitim ve şehirde edindikleri tecrübelerin onlara köy dışındaki dünyayla başa çıkmada belirli bir sosyal yetkinlik avantajı sağlarken, bu durum yaşlılara karşı duymaları gereken saygıyı pek de artırmamaktadır. Aksine, kimi babalar gençlerin sergilediği her türlü itirazı ve başkaldırıyı, ebeveynlerine bakmayı reddetmeye başladıklarının ilk işareti olarak algılıklarından dolayı, onları, kendi güçsüzlüklerinin ifadesi anlamına gelen, sert yöntemlerle cezalandırırlar.
Ataerkil sistemin köy yoksulluğu ile kentsel alt proleterya arasında zuhur eden gerilimle sınanması sadece Kürt köyleriyle sınırlı değil; Türk köyleri de aynı durumdan, daha az yoksulluğa maruz kalsalar da mustaripler. Öyle ki, bu durum ücretli emek, üretim ve tüketim birimi olan ailenin çözülmesine yol açmakla kalmıyor, aile içindeki otorite ve rol yapısını dönüştürerek Kürt toplumunun kendini anlama biçimini kapsayan toplumsal düzenlemeleri ve değerlendirmeleri de etkilemektedir.
Takas
Genel olarak, Kürt köylerinde toplumsal tanıma, her zaman başkalarının malını ve mülkünü zorla edinme kabiliyeti ve becerisi ile ilgili olsa da bu toplumsal tanıma, tek taraflı ve sınırsız cömertlik ve yardımseverlik yolu ile kazanılan itibarı da kapsar. Diyarbakır’da yaygın olan bir atasözü: “Kahraman savaşla olunur, efendi ise cömertlikle,” der. Misafirlerin ağırlanması, kutlamaların düzenlenmesi, oğullara düğün hediyesi ve kızlara çeyiz verilmesi gibi cömertlik gösterileri ve dini liderlere yapılan maddi bağışlar yolu ile, yani maddi kaynakların dağıtımı ve harcama ile, şöhret kazanmak ve tanınmak mümkün –hayati anlamda önemli özellikler olan-hırs ve açgözlülük yolu ile değil.
Bu sosyal mekanizmanın en azından kısmi eşitleyici etkisi açıktır; ne var ki ona karşı gelmeye cesaret edenlerin yalnızlaşma ile yüz yüze kalacakları da ortadadır. Kürt köylerinde, bir un torbasının satışı ya da bir cihazın kiralanması gibi her türlü icraatın kuşkulu ve kıskanç bir dikkatle takip edilmesi ve en incelikli şekilde yorumlanması; ilgili tarafların bu durumu ustaca gizlemesi ve saklaması kesinlikle uzun zamandır Kürt habitusunun bir parçasıdır.
Ancak son yıllarda bireylerin ve giderek daha yalnızlaşan hanelerin, bürokrasi, emek ve mal piyasası gibi köy dışı mercilere yönelmesi, özellikle genç nesillerin, köy içi ve köyler arası festivallere, özellikle de dini olanlara müdahil olma isteğini azaltmıştır. Misafirperverlik ise bu dönüşümden pek etkilenmemiştir. Ancak, yaşlı nesil, kendi gençliğinin eşsiz ihtiyaçlarını asla unutmamasına rağmen, günümüz köy yaşamında bir 'keyif' eksikliğinden, gerginlik ve çabanın en azından geçici olarak ortadan kaldıran genel bir 'atmosferden' ve neşe yoksunluğundan şikâyet etmektedir. Buna karşın, hanelerin dar ve bencil bir şekilde maddi çıkarların gözetlediğini üzülerek ifade etmektedirler.
Gerçekleşen işlemler ve bu işlemlerde pazarlık edilen nesnelerin parayla ifade edilen değişim değeri, yani fiyatları hakkında yapılan sohbetlerin ve dedikoduların ayrıntılı olması, tıpkı yazının olduğu gibi muhtemelen paranın da, yüzyıllardır Osmanlı devlet otoritesinin ve kentsel medeniyetin çeperinde yaşayan Kürt köylülerine tanıdık olmasından ve bundan dolayı özellikle prestijli görünmesinden kaynaklanmaktadır.
Her halükârda, onlar bir misafirin onlara fiyatı belirtmeden hediye vermesini anlaşılamaz bulurken, onların tabutlara para bırakmasını veya festivallerde dans eden kızların alınlarına para takması ise bize yabancı gelir. Genç neslin paraya daha kolay erişimi, özellikle paranın doğurduğu cazibenin ötesinde, hanelerdeki iktidar dengelerini değiştirmektedir, çünkü yaşlı nesil de zorunlu eşyaları (kıyafet, yemek takımı vb.) temin etmek için bu gelirlere bağımlı hale gelmektedir. Genel olarak, birçok köylü hanenin, kentte veya kentin varoşlarında yaşayan akrabalarının para transferleri olmaksızın hayatta kalması (artık) mümkün görünmediğinden, akrabalık bağı ile birbirine bağımlı bu aileler nesiller arası simbiyotik ilişki içinde oldukları öne sürülebilir.
Toplumsal Cinsiyet
Cinsiyetlerin katı bir şekilde ayrılması ve farklılıkların, kutuplaşmaların hem günlük hayatta hem de sünnet ve düğün gibi hayatın farklı dönemlerini ifade eden ayinlerde vurgulanması durumu, şimdiye kadar kayda değer değişikliğe uğramamıştır. Bu devamlılık, sadece Kürt kültürüne özgü değildir; komşu topluluklar da cinsiyet ayrımına dayanmaktadırlar. Türk şehirlerine göç, çoğunlukla kadınların mekânsal ve sosyal hareket özgürlüğünü kısıtlama sonucunu doğursa da, göç, cinsiyet ayrım ilkesini sorgulayan çevrelerle teması da mümkün kılmaktadır. Buna ilaveten, bu durum cinsiyetlerin karşılaşmasını sıkı bir kamusal denetim altına alırken, kadınların iş yerlerine, hatta ücretli işlere erişimini esasen engellememektedir. Köylerde cinsiyetler arasında yapılan iş bölümü -bazı sınırlamalarla birlikte- daha çok pragmatik nedenlerle uygulanmaktadır. Ayrıca, erkeklerin karşılıklı simgesel konumlarını, hanelerindeki kadınların cinsel namusuna bağlı kılan onur kodunun geçerliliği büyük ölçüde tartışmasız sürmektedir.
Bu yazıda cinsiyet ayrımı ile ilişkili olarak beliren kadınlar arasındaki nesil çatışmalarından söz edilmemektedir: Ne Kürt köylü kadınları benimle iletişim kurdu, ne de ben onlarla iletişim kurdum. Bununla birlikte, anneler ve kızları arasındaki çatışmaların, kızın evlilikle annesinden ayrılacağından dolayı annenin değil, kayınvalidenin hukuki varis olacağından,daha az gergin geçtiğini gözlemlemek mümkündür. Gerçekten de,daha önceleri sıkça çatışmalı olan kayınvalide ile gelin arasındaki ilişki, ancak evlilikle başlar ve genellikle genç çiftin kendi müstakil hanesini kurmasına kadar sadece birkaç yıl sürer. Cinsiyetler arası ilişkilerdeki dönüşümler, evliliklerin gerçekleşmesi sürecinde gözlemlenebilir.
Her ne kadar evlilik, iki akraba grubu arasında bir sözleşme olarak, bir grubun diğer gruptan gelen gelinin cinselliği ve ondan doğacak çocuklar üzerinde hakkın koşullarını ve maddi işlemlerini belirlese de genç erkekler, bahsi geçen ekonomik koşullar altında ekseriyette para biçimini alan gerekli çeyizi (ve başlığı) temin etmekte giderek zorlanmaktadırlar.
Bu koşullar altında oldukça geleneksel iki farklı evlilik stratejisi öne çıkmaktadır: kız kaçırma ve daha az maliyetli olan ve esasen tercih edilen amca kızıyla evlilik. İmkânsız bir aşkı ifade eden romantik aşk şarkıları ise bu dönemde belirli bir popülarite kazanır. Evlilikler aileler arasında siyasi ittifaklar kurulmasına veya intikam almaya ya da kan davasının sona erdirilmesine katkıda bulunabildiğinden, evliliklerin gerçekleşmesi babaların siyasi çıkarlarına hizmet eder. Daha büyük aşiret birlikleri, siyasi oluşumlar olarak işlevlerini yitirdiğinde ve söz konusu klientelist ilişkileri ikame eden benzer yapılar kent yaşamında belirmeyince, gençler eş seçiminde söz hakkı talep etmekte ve bu talebi giderek daha fazla başarıyla hayata geçirmektedirler.
İktidar
Kürt köylü çocukları, en geç okula başladıkları andan itibaren, karmaşık ittifakları ve düşmanlıkları içeren geçmişin bilgisiyle, kendilerini politik sosyalleşme süreci içinde bulurlar. Bu sosyalleşme süreci, kendi ailelerinin çıkarlarına uygun davranışları öğrenmeleri açısından önemlidir- yani kiminle nasıl konuşulacağı, kimin selamlanacağı, kimden uzak durulacağı ve kimin tehlikeli olduğu gibi konuları içerir. Akşamları anlatılan hikayeler, söylenen şarkılar, intikam öyküleri, kabile savaşları, onur ihlalleri, misilleme yeminleri, hileli aldatma manevraları, sınırsız fedakârlık ve cesaret öyküleri ve kurbanlar üzerine yapılan yakınmalar, bu pratik veya gündelik politik tedrisatı tamamlar.
Akrabalık gruplarının, aşiretin bir bölümünün veya tamamının birleşmesi çoğu zaman ortak bir düşmana karşı savaş amacı taşır ve bu birleşmeler genellikle süreksizlikler arz eder. Bir yandan, bu durumdan kaynaklanan ahlak, tikel bir yapıya, daha doğrusu parçalı bir yapıya sahiptir; yani her zaman ait olduğunuz grubun veya akraba grubunun taleplerinin haklılığını tartışmasız olarak varsayar. Böylece, gerçek veya varsayılan akrabalıkla sağlanan aidiyet, rakip tarafların birbirleriyle yürütecekleri müzakere çerçevesinide genellikle net bir şekilde belirler.
Güçlü imparatorlukların çeperinde şekillenmiş olan ve çeşitli şekillerde parçalanmış olan Kürdistan'ın tarihsel durumu, söz konusu baskın politik ahlak anlayışa iki yeni unsur eklemiştir: Yalnızca şekilsel olarak tabi olunan güçlü, çoğunlukla uzak müttefikleri doğrudan ve yakın bir düşmana karşı harekete geçirme imkanı- ve bununla bağlantılı olarak - kendi grubuna veya içinde bulunduğu ittifakın bazı bileşenlerine ihanet edilmesi olasılığının sürekli olarak mevcut olması ve kendi siyasi gücünün, eski düşmanları da içerebilen yeni bir ittifaka dahil edilmesi imkanı.
Burada tarifi yapılan bölgede, tarihsel olarak birçok değişken ittifak ve çatışma yaşanmıştır. Bu ittifaklar ve çatışmalar, küçük bir köyde bir su kaynağının kullanımı yüzünden ortaya çıkan çekişmelerden, 1925’teki milliyetçi Kürt Şeyh Said ayaklanmasına karşı Türk Cumhuriyeti'nin ordu birliklerine verilen destekten, 1938'de hükümetin yaptığı katliamlar sırasında hoşlanmayan komşuların ihbar edilmesine ve 12 Eylül 1980 sonrasında uygulanan baskılara kadar uzanmaktadır.
Son 50 yılda, aşiretler ve aşiret bileşenleri ya da ezberler siyasi birlikler olarak çözülmekte ve geniş çaplı kan davaları ve yağmalar, devletin şiddet tekeli ile çeliştiklerinden dolayı, sona ermektedir. Ne var ki bu çatışmalar, en küçük birimler olan hanelere kaymakta ve bazı köylerde hanelerde yaşanan çatışmaların keskinliği ve sıklığı artmaktadır. Bunun önemli nedenlerinden biri, çatışmaların eskiden olduğu gibi, dışa doğru genişlemek suretiyle ortadan kaldırılmamasıdır. Bu açıdan bakıldığında, derinleşen nesil çatışmasının kendisi bile ailelerin çekirdek yapısına kadar ulaşan bir parçalanma olarak değerlendirilebilir.
Köylerdeki genç nesil, politik olarak daha muhafazakâr veya gerçekçi olan babalarına ve onların anlaşmazlıklarına karşı, adeta bir yaş grubu olarak, ortak ulusal ve/veya sınıf çıkarları doğrultusunda daha geniş kapsamlı, yatay siyasi ittifaklar oluşturmak suretiyle zorlu ve engellerle dolu bir yola girmiştir. Bu süreçte, genç nesil dünya görüşlerinin babalarınınkinden farklılaştığını da kabul etmektedirler.
Ayrıntılı olarak incelendiğinde, (aşiretlere özgü) parçalı ahlakın etkili ve yerleşik mekanizmaları, (aşiretler arası kurulan) yatay ittifaklar sayesinde günümüzde çözülüyor görünseler de, söz konusu (parçalı) ahlaki üslubun etkisini pek fazla yitirmediği görülür. Dışarıdan bakanlar, bu durumla karşılaştıklarında, sıklıkla Kürt siyasi tarzının kendine özgü yönlerine dair ilk izlenimlerini edinirler.
Kutsal
Tunceli'deki aşiretlerin önemlerini yitirmelerine, aşiretler arasındaki veya aşiretler üzerindeki geleneksel arabulucu mekanizmaların, yani peygamberin damadı Ali'nin soyundan geldikleri kabul edilen kutsal kişiler olan seyitlerin önemlerini kaybetmesi eşlik eder. Kürt Alevilerinin dini hayatının merkezini, Kuran’dan, ortodoks İslami ayinlerden ve dualardan ziyade, seyitlerin semah ve deyişlerle eşlik ettiği cemler oluşturur. İslam içinde 12 İmam Şiası'na dahil olsalar da, anti-ritüalist köylü mistisizmlerinde birçok İslam öncesi, eski İran, Orta Asya ve Anadolu unsurları mevcuttur.
Yüzyıllar boyunca Osmanlı devlet otoritesi ve komşu Sünni Kürt beylikleriyle süregelen çatışmalarında, bağımsızlık talepleri her zaman dini bir temele dayandırılmıştır. Ayrıca, iç çatışmaların giderilmesinde, Sünni İslam'ın ümmet (topluluk) fikrine benzer şekilde, dini ortaklıklara atıfta bulunulabilmiştir. Genç nesil, ebeveynlerinin inançlarına ya da dini uygulamalarına pek bağlı olmamakla birlikte, bu inançsal pratiklere içkin olan toplumsal başkaldırı unsurlarını kendi modern siyasi tahayyüllerine entegre etmektedir. Genç nesil, inanç topluluğunu, ezilen ulus veya sınıf kavramı ile ikame etmektedirler.
Dil ve Yazı
Tıpkı para ve devlet otoritesi gibi, yazı, uzun zamandır Kürt köylerinin en uç sınırında var olmuştur, ancak bu durum son birkaç on yılda tam anlamıyla köklü bir şekilde zemin bulmuştur. Bunun sonucunda öğrenme teknolojisindeki, bilginin aktarımındaki ve kolektif bellek süreçlerinde neşet eden ve hâlâ devam eden dönüşümler de benzer derecede önemlidir. Yazının devlete, kente ve İslami ilme olan sıkı bağı, Kürt köylüleri üzerinde yarattığı tekinsiz haleyi, ona gösterilen çekingen saygıyı ve aynı zamanda onunla kurnazca başa çıkma çabalarını 1880 civarında Dersim’de bulunan Ermeni gezgin Antranik’in[2] aktardığı bir anekdot çarpıcı bir şekilde ifade etmektedir:
Kiği Beyi Şah Hüseyin, bir hizmetkârı aracılığıyla Erzincan komutanına (Müşir Paşa) 10 koyun ve bir mektup gönderir. Hizmetkâr, geceyi yol üzerinde geçtiği kendi köyünden geçirir ve burada fırsattan istifade koyunlardan birini keser. Mektupların şehirdeki insanlarla konuşabildiğini ve görebildiğini duyduğundan, koyunu keserken güvenlik için mektubu saklar. Erzincan'a vardığında 9 koyunu ve mektubu komutana teslim eder. Komutan mektubu okuduktan sonra 10. koyunu nerede olduğunu sorar. Kürt uşak mektubun casusluk faaliyetini lanetleyerek, 10 koyunun mevcut olduğunu öne sürer, ki mektubun görüşü de bu yöndedir der. Komutan gerçeği kanıtlamak için yanına 8 asker çağırır, her birini koyunlardan birinin yanına yerleştirir, uşağa da 9. koyunun yanında durmasını emreder ve sonra sorar: “Peki bana düşen, 10. koyun nerededir?” Kürt uşak: “Yeterince koyun mevcuttu, sana bir tane bile düşmediyse nedenini kendi tembelliğinde ve aptallığında aramalısın” der. Komutan gülerek Şah Hüseyin Bey'e bir mektup yazarak uşağa verir ve onu gönderir. Komutanın mektubunu Şah Hüseyin’in kendisine verdiği eski mektup zannettiğinden (Ç.N.), Kürt Uşak eve dönerken hem mektuptan intikam almak, hem de gelecekte olabilecek durumlar için ona gözdağı vermek maksadıyla, (söz konusu yeni) mektubu bir taşla parçalanana kadar ezer. Mektubu parçalanmış olarak Şah Hüseyin Bey'e verir, o da mektubun kalıntılarına bakarak uşağı azarlar: “Mektuba öyle bir muamele etmişsin ki içinde okunacak bir şey kalmamış. ''Hizmetçi endişeli ve pusuda sorar: ''Mektup başka hiçbir şey demiyor mu?” Şah Hüseyin Bey olumsuz yanıt verince, Kürt rahatlayarak: “Mektubu böyle hırpalamasaydım kim bilir ne yalanlar söyleyecekti” der.
Latin alfabesinin kullanılmaya başlanması-bir önceki kuşaklar Latin alfabesini halihazırda okulda öğrenmişti- başlangıçta Kurmanci veya Zazaki yolu ile aktarılan sözlü gelenekler üzerinde pek bir etki yaratmamış gibi görünüyordu, zira Latin alfabesi sadece ikinci dil olan Türkçe için kullanılıyordu. Bilindiği üzere, Kürt kültüründe en önemli sanat ve ifade biçimleri sözlü destanlar, kılamlar (türküler), şarkılar ve hikâyelerdir. Görsel sanat gelişmemiştir ve müzik sadece metne ya da dansa eşlik eder. Bireysel hafıza ve yerel tarih bilinci, insanlar ve onların toplumsal yapı içindeki konumları, topografya ve belirli yerlerdeki olaylar ve esasen mütemadiyen okunan sözlü metinlerde yapılan atıflar yolu ile şekillenip muhafaza edilir. Kılamlar ve destanlar, en azından yaşlı dinleyiciler için, bilinen ve aşina olan unsurların, (zihinlerde) canlandırılması ve teyit edilmesi anlamına gelir. Bu durum, şarkıların duruma göre değişen temel ruh halleri ve temaları için de geçerlidir: Ağıt, zafer, özlem.
Buna karşılık yazı, yaşlı köylüler için gündelik yaşamlarının çeperinde, sadece kimi önemli durumlarda rol oynamaktadır: tapu, toprak tapusu üzerinde kullanılır, muhtar (belediye başkanı) nüfus kaydı tutar, hoca muskaya ayet yazar ve kutsal adamlar olarak seyit, yazılı ve bu nedenle onanmış ve inanılmış olan soy ağaçlarını (şecere) muhafaza eder. Burada söz konusu olan devlet ve dinin aşina olunan uzak bağlamlarıdır. Elbette, son zamanlarda yaşlılar göç etmiş olan oğullarından zaman zaman Türkçe, mektuplar almaktadırlar. Evde kalan oğullardan biri ya da bir komşu bu mektupları okur, hatta belki de anne için Kürtçeye çevirir. Akabinde bu kişilere Kürtçe dikte edilip Türkçeye tercüme edilerek yanıtlar yazdırılır, ayinleşmiş ifade kalıplardan müteşekkil söz konusu mektuplara kısa sürede aşina olunur.
Yaşlı çiftçiler neredeyse hiç yazma fırsatı bulamamış ve imzaları dışında çoğu zaman nasıl yazacaklarını yine unutmuşlardır. Kitaplar, en iyi ihtimalle, gençler tarafından okunur ve bazıları metni anlamak için sessizce mırıldanarak okurlar. Ancak böyle yaparak, Kürt Alevilerin yüzyıllardır dini deyişlerinin dili olması hasebiyle, sadece aşina oldukları başka bir dil olan Türkçeye geçiş yapmış olmazlar, fakat aynı zamanda bambaşka bir bilgi aktarım yöntemine de geçiş yapmış olurlar.
Yazı, dili koruyarak dağınık yerel gelenekleri düzenler, devlet merkezine olan mesafeyi kapatır, artık geride kalan bireysel ve sözlü olarak ifade edilen sapmaların ve şüphelerin ötesine taşan çelişki ve tutarsızlıkların eleştirisini mümkün kılıp sistematik olarak algılanmasını sağlar. Yaşlı neslin her türlü yazıya karşı mesafeli saygısı kırılmadan devam etmektedir. Dış dünyadaki olaylara duydukları politik ilgi, çoğunlukla erişilemeyen gazeteler yolu ile değil, olağanüstü dakikliği nedeniyle saatin edinilmesini de zorunlu kılan, radyo haberleri yolu ile tatmin edilmektedir. Ayrıca, 1970'lerde, kaset kaydedicileri aracılığıyla, devlet müdahalesine maruz kalmadan, sözlü gelenekleri ve şarkıları muhafaza etmek ve dilendiği zaman bunlara erişmek de mümkündü. Ancak teknik olarak sağlanan söz konusu özgürlüğün, bizde (batıda) söz konusu olan çoğulcu etkinlik kültürü özgürlüğü ile pek ortak yanı yoktur; bu kültür neredeyse hiç duraksamadan Kürt folklorunu yeni bir eklenti olarak kendine katıp, tekrar çıkarabilmektedir. Bu (teknolojik) imkân, Kürt köylerinde ise yerel olmayan Kürt geleneklerine erişmeyi, form zenginliğini artırmayı, dil gelişimini,yeni ve önemli toplumsal içeriklerin kendi yereline dahil edilmesini teşvik etmektedir.
Aynı zamanda, genç nesil, öncelikle modern eğitmenler olan öğretmenler, temel bir çelişkiyle karşılaşmaya başladılar. Yabancı bir dilde okuyup yazıp öğrenirken, anadillerinden uzaklaşmakta ve değişen ekonomik ve siyasi koşullara giderek daha az yanıt veren ifade imkanlarına sahip olmaktadırlar. Bu durum, son yıllardaki baskılara rağmen, Kürt yazı dilinin gelişimine olan ilgiyi de açıklamaktadır. Kürtçe yazı dili geçmiş ile olan bağı, tarihsel ve bireysel yaşam hikayeleri arasındaki bağı, korumayı mümkün kılarken, köyde, şehirde ve yurt dışında giderek daha az kendinden menkul hale gelen (belirsiz) ilişkilerle başa çıkabilmeye yarayan yerel-üstü gelenekler ve açıklama kalıpları sunmaktadır.
****
SONSÖZ YERİNE ve GÜNCELLEME
Bülent Küçük'ün çevirisi ile Türkçe olarak yayınlanan makalem, bana geçmiş bulgularımı ve düşüncelerimi retroperspektif bir bakışla yeniden düşünme fırsatı veriyor. Buna ilaveten, Dersimlilerle ve onların yaşam öyküleriyle son yıllarda yeniden canlandırdığım ilişkiler neticesinde edindiğim kimi yeni bilgileri de güncel değerlendirmelerime dahil etmek istiyorum. Belki de bu 50 yıllık uzun dönemli (longuedurée) perspektif, çağdaş Kürt tarihi ve sosyal bilimler araştırmaları için hangi konuların ilgi çekici olmaya devam edebileceğine dair ipuçları da sunabilir. Aşağıdaki güncel değerlendirmelerim eski makalenin yapısını ve bölümlendirme düzenini takip etmektedir.
Çalışma Hayatı
1990'larda yoksulluğun ve siyasi baskıların neden olduğu göç genel bir hal aldı. Dersimlilerin ezici çoğunluğu ya da kendilerini Dersimli olarak görmeyi arzu edenler, artık Dersim'de değil, Mersin, İzmir, İstanbul, Köln ya da Hamburg gibi yerlerde ikamet etmektedir. Babalar ve oğullar arasındaki eski kuşak çatışması çözüldü, yaşlı neslin bakımı artık karşılıklı bir bağımlılık ilişkisine dayanmıyor. Bu durum, ailenin süregelen ahlaki yapısında olağanlaşmış gibidir ve görünürde bir sorun olmaktan çıkmıştır. Eski köylülerin oğulları mühendis oldular ve yeni edinilmiş mesleklerde ‘aile halefiyet‘ düzenlenmelerine yer yok. Ayrıca, eski köylerle olan duygusal bağların yeni nesillere aktarımı da pek mümkün görünmüyor.
Takas
Köydeki eski komşular arasındaki ekonomik ilişkiler, toprak ve hayvancılıktan müteşekkil kıt kaynaklar için verilen ve bir tür “sıfır toplamlı oyun” mantığı ile içe içe geçen sert bir mücadeleye artık dayanmıyor. Bugün herkes kendi hesabına çalışıyor ve bu durumun kendi ailesi dışında kimseye etkisi olmuyor. Küfürler hatta silah sesleri yerini, eskiden birbirine düşman olan komşuların birbiriyle facebook üzerinden paylaştıkları hatırşinas ve zararsız mesajlara bıraktı. Belki de misafirperverlik işlevini kısmen yitirdi. Keyif yeni koşullar altında bile arada sırada belirmeye devam ediyor, kimse bugün hayatı kendisi veya başkası için zorlaştırmak zorunda değil.
Bunun yanında, göç etmiş (birinci) kuşağın bir araya gelip dayanışabileceği (köy dernekleri gibi) yeni sosyal mekanlar açılmaya başlandı. Çocukken terk ettikleri köyleri ve mekânları,yeni edindikleri teknolojik bilgi ve sermayeleri ile yeniden canlandırmak için köy derneklerine angaje olan bir nesil göze çarpıyor. Ancak, Dersim'den göç eden ikinci ya da üçüncü kuşağın, yaz aylarında Dersim'in serin sayfiye yerlerinde zaman zaman konaklamanın ötesinde, ebeveynlerinin rüyavari bir nostaljiye yaslanan çabalarına, iştirak edip etmeyeceklerini zaman gösterecek.
Toplumsal Cinsiyet
Toplumun sadece erkek kesiminin perspektifine dayanan geçmiş gözlemlerimi bugünün gerçekliğinden yola çıkarak köklü bir şekilde revize etmem pek mümkün görünmüyor. Dersimli kadınların göç sürecinde kocalarına ya da erkek kardeşlerine kıyasla çoğunlukla daha esnek ve uyumlu olduğunu gözlemlemek mümkün. Katı cinsiyet ayrımcılığının ve bununla bağlantılı olarak saklı tutulan bağımlılık ve aile içi şiddetin göç süreciyle kısmen ortadan kalkması gerçeği, kadınlara belirleyici ve kalıcı özgürleştirici avantajlar sağlaması bu durumun bir nedeni olarak görülebilir. Alevi toplumunda göz çarpan ve kadınları da kapsayan eğitim arzusu, birçok kadının kendi özerkliğini güçlendirmeyi bilmesini de mümkün kıldı. Yüksek sesli müzik ve video kayıtları eşliğinde göz alıcı şehir salonlarında organize edilen düğünler, daha özgür partner seçimi zamanlarında bile, kendini göstermek ve sosyal ilişkileri geliştirmek için merkezi etkinlikler olmaya devam ediyor
İktidar
Siyasi örgütlenmenin parçalı-tikel yapıların ya da aşiret biçimlerinin yerini daha yatay formlara bırakacağı 1970'lerde öngörmek mümkündü. Sınıfın mı, ulusun mu, dinsel ya da dilsel topluluğun mu, yoksa bunların bir bileşiminin mi belirleyici siyasi bir zemin olacağı o zamandan bugüne hararetle tartışılmaya devam edilmektedir. Verdikleri siyasi mücadeleler, küresel ölçekte güç kazanan milliyetçi-dinci rakiplere karşı, Alevi-Kürt toplumunun geleneksel olarak savunmaya dayalı olan özelliklerine ve etik temellerine dayanarak biçimlenmektedir. Buna ilaveten, Avrupa'ya göç, Türkiye'de kalan gruplarla çetrefilli etkileşim potansiyeli taşıyan yeni tartışma ve eylem alanları açmıştır. Bu süreçte, kişiselleştirilmiş sadakat önemli olmaya devam ettiği gibi, bireysel olarak kendini kanıtlama stratejileri ve belirli bir karizmatik çevre veya ortam (mileu) da bu süreçte önemli bir rol oynamaktadır.
Kutsal
Eskiden beri zaten çok çeşitli inanç biçimleri, ritüel uygulamaları ve örgütsel formları olan Kürt Aleviliği, göçün ve baskının sonucu olarak çeşitli yönlere ayrıldı. Daha önce de bu modern-öncesi inancın moderniteye olan özgün yakınlığı dikkate değerdi. Bu inancın güncel dinamizmi, onunla doğrudan ilgili olanların ve akademik gözlemcilerin özellikle dikkatini çekmektedir. Sünni Ortodoksluğu örnek alan Aleviliği yazılı hale getirme, cem evlerinin inşa edilmesi ve aşiret bağlamındaki işlevlerinden soyutlanmış olan dedelerin yanı sıra, Almanya'da yetişen özgüvenli Dersimli genç nesil arasında, bir tür eklektik yapı (brikolaj) içinde yan yana gelişen çeşitli eğilimler var: Sadece 1938 katliamlarının değil, aynı zamanda Kerbela, Maraş ve Sivas'ın da "travma geçirmiş" mirasçıları olarak özel kimlik talepleri; diğer yandan Dersim'e özgü bir Alevilik çeşidi olarak reya haq inancı; nihayet Munzur ve diğer kutsal ziyaret yerleri etrafında örgütlenmiş ekoloji ile uyumlu bir doğa (l) din yaklaşımı ve ezoterik New Age (Yeni Çağ) unsurlarıyla zenginleştirilmiş çoklu (eklektik) bir yapı. Kürt Aleviliği kendini yeniden keşfetme aşamasındadır. Bununla birlikte, değişen ritüeller ve inanç biçimlerine rağmen, bu topluluğun etik temeli, mensuplarını siyasal alanda küresel düzeyde yükselen milliyetçi-dinci ve saldırgan ataerkil eğilimlere karşı bağışıklı kılıyor gibi görünmektedir.
Dil ve Yazı
Dersim'de, her biri kendi karmaşık etno-lingusitik geçmişine sahip olan iki dil, Zazaca ve Kurmanci, kimliği besleyen ilave faktör olarak işlev görebilmektedir, zira tehlike altındaki sözlü gelenek yolu ile tarihi aktarmanın yanı sıra, (bu diller) söz konusu tarihi yazılı olarak da kaydedip koruyabilmeyi sağlamıştır. Bu durum sonraki nesiller için daha fazla aktarımı mümkün kılmıştır. Bunlara ilaveten Türkiye ve Almanya'da özellikle kadınlar tarafından yürütülen önemli bir edebiyat yayıncılığı pratiği ve dilsel ifadeyi de içeren son derece yenilikçi bir müzik kültürü söz konusudur. İnsan, nihayet Dersim'de hiç bulunmadan kendini özgüvenli bir Dersimli olarak tanımlayabilmektedir
Son Sözler
Eski makalem şimdi arkaik bir zamandan bir rapor gibi okunuyor. Ne var ki, yazının kahramanları benim çağdaşım ve arkadaşım olan insanlar. Dünyada son 50 yılda ekonomisinde, sosyal ve siyasi örgütlenmesinde, kültürel ve dini kodlarında Dersim'deki kadar dramatik değişimler geçirmiş çok az toplum vardır. Ancak bir toplum olarak Dersim, her seferinde kendini son derece yaratıcı bir şekilde yeniden inşa etmiş ve üyeleri için bağlayıcı güçler açığa çıkarmıştır. Benim yarı analitik-teorik, yarı öznel bakış açıma göre, Dersimlilerin değişime yönelik bu canlı arzusu hayata karşı tutumlarındaki derin bir müphemlikten besleniyor: Gündelik yaşamın pratik gerekliliklerine ve hayat şartlarına odaklanan son derece pragmatik yaklaşımının yanı sıra, söz konusu günlük gerçekliğin ardında farklı gerçekliklerin açılabileceği şüphesi sıklıkla galebe çalar. Bu durum yukarıda sözü edilen toplumsal alanlarda, tarif edilmesi oldukça zor bir gündelik mistisizm olarak kendini gösterir. Bu dünyaya yönelme ve nefretten olabildiğince arınmış bir dünyada öz sorumluluk, doğaüstü de dahil olmak üzere çeşitli doğa harikalarının ve sırlarının tanınması, mucizelere inancın yanı sıra rüya gibi bir hayal gücü ve çocukluk nostaljisi, aşk şarkıları ve trajik ölümlere yakılan ağıtlar, bunlara ilaveten anarşik ve çoğu zaman küfürlü mizah anlayışı, çok özel ve görünüşe göre çok dirençli bir (Dersimli) kültürel simya neşet ediyor.
[1]Peter J. Bumke bu yazıyı Paul Rotkopf mahlasıyla yazmıştır. Metnin orijinali “Geschichte und Generation, ein kurdisches Beispiel” başlığıyla Yayla Mönch-Bucak’ın derlediği, “Kurden, Alltag und Widerstand” adlı kitapta yayınlanmıştır. (Bremen, 1988, S. 64-70).
[2]Antranik, 2022. Dersim Seyahatnamesi, İstanbul: Aras Yayınları
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →