Sömürgeci Zihinden Azâd Bir Edebiyatçı: Ngūgī wa Thiong’o
Ramazan Kaya

nugugi2

"Avrupalılar geldiklerinde onların elinde İncil, bizim elimizde ise topraklarımız vardı. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda baktık ki İncil bizim elimizdeydi, topraklarımız ise beyaz adamın olmuştu" (Jomo Kenyatta)

Postkolonyal Afrika edebiyatı denildiğinde akla gelen en önemli isimlerden biri olan 2014 Nobel Edebiyat Ödülü adayı Kenyalı romancı, karşılaştırmalı edebiyatçı ve düşünür Ngūgī Wa Thiong’o, Afrika'nın en özgün ve kalıcı seslerinden biri olmayı başarmıştır. Modern Afrika edebiyatının kurucu metinleri arasında sayılan unutulmaz eserlere imza atmıştır. Yaptığı anadil vurgusunun arkasında durmuş, 1978 yılından itibaren kurmaca eserlerinde anadili Gikuyuca yazmayı tercih etmiştir. Ayrıca Afrika edebiyatının sadece yerel dillerde yazılan edebiyattan ibaret olduğunu da ileri sürmüştür. “Ngūgī, çalışmalarıyla bir Frantz Fanon, Aimé Césaire, Albert Memmi gibi kolonyalizmin işleyiş biçimini, felsefesini, kültürel ve edebi alandaki temsillerini ortaya koyarak yol gösterici bir rol üstlenmiştir”.[1] Afrika edebiyatına emek veren yazarları bağlayan hâkim iki tema olmuştur: Sömürgecilik ve savaş. Onun da edebi söylemini belirleyen bu iki gerçeklik kendisine kaçınılmaz bedeli de ödetmiştir. Ülkesinde verdiği mücadele, onu önce hapse ve ardından sürgüne gönderdi. 1982'de Kenya'dan ayrılıp ABD'ye yerleşen Ngūgī, ülkesindeki sömürgecilik faaliyetlerini ve buna karşı örgütlenen direniş hareketlerini ve 1963'te kazanılan bağımsızlığı romanlarına taşıdı. Romanlarında sömürgeciliğin yarattığı gerilimleri kimi zaman aşk kimi zaman da halkın gündelik yaşam formlarına sızan huzursuzluklar, çatışmalar biçiminde işledi. Ngūgī’ye göre kültürel emperyalizm; insanların adlarına, dillerine, kudretlerine, kültürlerine, direniş miraslarına ve en nihayetinde kendilerine olan inançlarını yok eder, geçmişlerini ıssız bir başarısızlık çölü gibi algılamalarını sağlar. Dolayısıyla Afrika’da dil, edebiyat, tiyatro, şiir, roman bu yeni-sömürgecilik aşamasında Afrika halkının emperyalizme karşı verdiği mücadelenin bir parçası, bir cephesi olmak zorundadır. Bunun da en önemli yollarından biri kendi ana dilinde edebi ve sanatsal abideler ortaya koymaktan geçmektedir. Çünkü hiçbir yabancı dil Afrika deneyiminin tarihsel yükünü taşıyamaz. Dil, çift kişiliklidir: hem bir iletişim aracı hem de kültürün taşıyıcısıdır. Bir kültür ve tarih elçisidir. Dil bir kültürün ve tarihin tüm izlerini ve yükünü taşır, varlığımızın ve dünyadaki yerimizin ne olduğunu algılar hale getirir. İnsanların geçmiş deneyimlerinin kolektif bir “bellek yuvası”dır. "Dil yalnızca bir kelimeler silsilesi değidir, Anlık ve sözcüksel anlamın çok ötesinde bir mana tesirinde bulunur. Dilin manasının büyülü etkisi; bilmeceler, atasözleri, hecelerin devinimi veya anlamsız olup müzikal ahenk kazandırılmış kelimeler; sözcükler ile oynadığımız oyunlar vasıtasıyla tecelli eder. Dil, imgeler ve simgeler aracılığıyla dünyanın çehresini gösterir, anlam dünyasını düzenler" (2017: 36). Ngūgī’nin sömürgecilik, kültür, dil ve edebiyat konusundaki fikirlerinin kaynağını, önemini ve meydan okumasını anlamak için Kenya'nın asırlık sömürge tarihini bilmek icap etmektedir.

Afrika'nın en eski yerleşim yerlerinden biri olan Kenya, uzun yıllar boyunca Arapların, Portekizlilerin ve İngilizlerin sömürgesi konumunda oldu. Milattan sonra 500’lü yıllarda Kenya'ya gelen ve yerleşen Araplar fildişi ve köle ticaretinin de doğmasına sebep oldular. Ülke 1498'den itibaren Portekiz sömürgesi altına girdi ve böylece Kenya'ya ilk yerleşen Avrupalılar Portekizliler oldu. Uzun yıllar boyunca Portekizlilerin sömürgesi olarak kalan Kenya, kıyı bölgelerinde inşa edilen çeşitli yerleşim yerleri ve kaleler sayesinde denizcilerin de önemli bir uğrak yeri haline getirildi. Portekizliler karşısında 18. yüzyılda yeniden üstünlük sağlayan Arapların Kenya'ya tekrar hakim olması uzun sürmezken, Doğu Afrika’da sömürge arayan İngilizler, 1887 yılında Kenya'yı Araplardan kiraladı. İngilizlerin Kenya'ya olan ilgisinin temel sebebi bu topraklardaki elmas, altın gibi kaynaklara el koymaktı elbette. 1895-1903 yılları arasında yapımı İngilizler tarafından tamamlanan Kenya-Uganda demiryolu Doğu Afrika'daki doğal kaynakları sömürebilmenin klasik projesiydi. Sekiz yılı bulan demiryolunun inşasında Hindistan'dan getirilen 30 binden fazla Hintli işçi demiryolu bittiğinde ülkeye yerleştirildi, işçilerin önemli bir kısmı demiryolu işletmesinde, diğerleri de orta seviyelerde asistan olarak istihdam edildi. Ayrıca 1905 yılında kurulan Doğu Afrika Himayesi isimli İngiliz örgütü 1920 yılına kadar yaklaşık 20 bin İngiliz’i bu topraklara yerleştirdi ve haliyle en verimli topraklar İngiliz yerleşimcilere verildi. Bunca müdahale ve göç sonucunda değişen demografik yapıya göre ülke temel üç sınıfa bölündü. En tepedeki sınıf Avrupalılar, orta sınıfta Hintliler ve Araplar, en alt sınıfta da Afrikalılar bulunuyordu. Afrikalılar bu kolonyal düzen içerisinde ancak şef seviyesine kadar yükselebiliyor, en az maaşı alabiliyorlardı.

"Sömürgeler, savaşın ve düzensizliğin, siyasalın içsel ve dışsal figürlerinin yan yana durduğu ya da birbirinin yerini aldığı yerlerdir. Sömürgeler, hukuksal düzenin denetimlerinin ve garantilerinin askıya alınabilirliğinin mükemmel örneği durumundaki yerlerdir - istisna halinin şiddetinin 'uygarlığın' hizmetinde işlediğinin varsayıldığı yerler." - (Achille Mbembe)

İngiliz sömürgesi altında uzun yıllar ezilen ve aşağılanan Kenyalılar sömürge yönetiminin baskılarına daha fazla dayanamayarak Özgürlük Savaşçıları olarak bilinen binlerce "Mau Mau" direnişçisi 1950 yılında ormanlara çekilerek anti-sömürgeci isyanını başlatır. Mau Mau adı, kalpleri, düş, umut ve korkuyla titretir. Ngūgī’nin ağabeyi de savaşçıların arasına katılır, annesi tutuklanır ve günlerce işkence görür, köyü yerle bir edilir. Mau Mau lideri Dedan Kimathi, Ngūgī’nin ve pek çok Kenyalının gözünde neredeyse efsanevi bir paye kazanır. Afrika'da modern gerilla savaşı devrini başlatan "Mau Mau" etrafında örgütlenen militan kanat, kitlesel anti-sömürgeci bir hareketti. Mau Mau üyeleri, "beyaz adamın" işgal edip yerleştiği toprakları geri almak için "toprak ve özgürlük" yemini ediyorlardı. Yaklaşık 7 yıl süren çatışmaların yaşandığı süreçte toplama kamplarına kapatılan en az yetmiş bin Mau Mau sempatizanı ettikleri yemini itiraf etmeleri için işkence gördü, uzun bir süre hapsedildi. Kürt hareketinin de 90'larda sık sık kullandığı "kirli savaş" tabiri kimi tarihçilere göre ilk kez bu dönemde kullanılmıştır. İngiliz yönetimi 1952-1960 yılları arasında Olağanüstü Hal ilan ederek isyanı bastırdı ardından "Mau Mau" hareketinin en önemli lideri Dedan Kimathi'yi asarak isyanı bastırdı. Kenya'daki resmi kayıtlara göre on iki bin Mau Mau üyesi bu kirli savaşta öldürülmüştür, gerçek sayının yirmi binden fazla olduğu da söylenmektedir. Bağımsızlık mücadelesinin önemli lideri Jomo Kenyatta, sömürge yönetimi tarafından hapse atıldı. 7 yıl hapis yattıktan sonra 12 Aralık 1963 yılında bağımsızlığını ilan eden Kenya'nın ilk cumhurbaşkanı seçildi. İngilizler Kenya topraklarını asıl sahiplerine parayla geri sattı. Günümüzde hâlâ kabileler arasında süren toprak ve iktidar anlaşmazlıklarının kaynağı, ülkenin tüm dengeleriyle oynayan bu kolonyal geçmiştir. Ancak kültürel ve siyasi bölünmelerin ilk kaynağı 1884'de Avrupa'nın kapitalist güçlerinin Berlin'de toplanıp; tüm kıtayı, insanları, kültürleri ve dillerin çeşitliliğini farklı sömürgelerin boyunduruğu altına sokan paylaşımına dayanmaktadır. Afrika ülkeleri, sömürgeler ve bugün dahi yeni sömürgeler olarak kendilerini Avrupa'nın dillerine göre tanımlanır ve tanımlar halde buldu. İngilizce konuşan, Fransızca konuşan ya da Portekizce konuşan Afrika ülkeleri şeklinde ayrıştı.

Ngūgī’nin yazdığı ve söylediği her şey böyle bir sömürgeci tarihle hesaplaşmak adına verilen mücadelelerle doğrudan bağlantılıdır. Yaşadığı ülkede anadili yasaklanmış, sömürgeci eğitim okullarında eğitimini İngilizce sürdürmek zorunda kalmış, kimi romanlarını İngilizce yazmış bir yazardır. ''1952’de, Kenya’da olağanüstü hal ilan edilmesinin ardından vatansever milliyetçilerin yönetiminde olan tüm okullara sömürgeci rejim tarafından el konularak, bu okullar İngilizlerin başkanlığındaki Bölge Eğitim Kurullarına tabi kılındı. İngilizce benim resmî eğitim dilim olmuştu. Kenya'da İngilizce, bir dilden daha fazlasını ifade eder oldu: o öyle bir dildir ki, tüm diğer diller onun önünde itaatle boyun eğmek zorundadır. Nitekim en onur kırıcı olan acı tecrübelerden birisi okul çevresinde Gīkūyū dilinde konuşurken suçüstü yakalanmaktı. Suçluya işkence cezası veriliyordu ve çıplak kıçlarına üç ya da beş kez sopayla vuruluyordu veya boyunlarında BEN APTALIM yahut BEN / EŞEĞİM yazılı metal bir tasma taşımaya mahkûm ediliyorlardı".[2] Birçok sömürgeci iktidarın eğitim yoluyla sömürge insanına kanıksatmaya çalıştığı gibi, anadil; düşük statü, kıt akıl, becerisizlik göstergesi, toplumsal gerilik ve medeniyetsizlikle bağdaştırılmıştır. Hegel'in tarihin öz-bilincinin evrimi dikkate alındığında Afrika hâlâ gecenin karanlık örtüsüyle sarmalanmış bir çocuk olarak görülüyordu. Hegel'in “Afrika karakterinde insanlıkla ahenk içinde bulunan hiçbirşey yoktur” yargısı, somürgeci beyaz adamın bu topraklardaki klavuzu olmuştu adeta. İnsanların kültürüne, zihinsel evrenine hükmetmek, öz-tanım araçlarına tahakküm etmektir. Askeri fetih ve ekonomik kaynakların kontrolü biçiminde varlığını sürdüren sömürgeciliğin kendini yeniden üretmesi, sömürgelerin kendilerini algılama biçimini ve dünyayla ilişkilerini şekillendiren zihinsel üretim araçlarını ele geçirmekle mümkün olmuştur. Afrika'nın kultürel mirası gözden düşürülmüş, halkı ilkel ve vahşi olarak damgalanmıştır. Sömürgecinin değerleri ilgi odağı haline getirilmiş, tüm dünyayı Avrupa’nın tarihi deneyimlerine ve tariflerine göre değerlendiren müfredatlar neticesinde suretini reddeden, potansiyelini yoksayan nesiller yetiştirilmiştir. Matbaa, yayınevleri ve tüm yazılı (roman, öykü, şiir) eserler, misyonerler ve sömürge yönetiminin güdümündeydi. Yerli dillerde yazılı üretimine izin verilen tek ürün İncil'di. Haliyle Kenya’da İngilizce, geniş bir yelpazede romana açılan tek kapı konumundaydı ve zamanla bir Afro-İngiliz edebiyat geleneği oluştu. Ngūgī Afrika'daki bu modern edebiyat sürecini şöyle özetler: “Bizim ortaya koyduğumuz eser bir başka melez gelenektir, geçiş halinde bir gelenek, yalnızca Afro-Avrupa olarak isimlendirilebilecek bir azınlık geleneği; bu, Afrikalılarca Avrupa dillerinde yazılmış olan edebiyattır. Gerçek bir dehaya sahip pek çok yazar ve önemli eserler ortaya çıktı: Chinua Achebe, Wole Soyinka, Ayi Kwei Armah, Sembene Ousmane, Agostino Neto, Senghor ve diğer pek çoğu. Onların yeteneğini kim inkar edebilir? Onların zengin hayal gücü ürünlerinin ışığı, Berlin öncesi ve sonrasının siyasi ve ekonomik sonuçlarına karşı sürekli direnişlerinde Afrika’nın varoluşunun önemli veçhelerini aydınlatmıştır.Gerçekten ne yardan geçebiliriz ne de serden! Onların eserleri yeni sömürgeci düzende Afrika, Avrupa sermayesi boyunduruğu altında olduğu sürece kalıcı olması muhtemel olan Afro-Avrupalı edebi geleneğe aittir. Bu sebeple Afro-Avrupalı edebiyat, emperyalizm devrinde Afrikalılar tarafından Avrupa dilinde yazılan bir edebiyat olarak nitelendirilebilir" (2017: 58). Ngūgī Avrupa dilleri sayesinde görünür hale gelen Afrika edebiyatının bu geleneğinin kazanımlarını, Afrika romanını hayata döndürmelerini ve direniş söylemine kattıkları zenginliği inkar etmese de çokuluslu yayıncılar eliyle teşvik edilen, ödüllendirilen bu edebiyatı, yerel dillerde üretilen Afrika edebiyatı önünde bir engel olarak da görür. İngilizceyi sömürü döneminin bir mirası ve aracı olarak gören Ngūgī, İngilizcenin zihinleri ele geçirdiğini, bu esaretten kurtulmak için de İngilizcenin tamamen reddedilmesi gerektiğini savunmaktadır. Hatta daha ileri giderek Avrupa dillerinde yazılmış Afrika edebiyatını, sömürge okullarında okumuş "küçük burjuvazi''nin edebiyatı olarak görmektedir. Ona göre, kültürü egemenlik altına alınmış bir toplumun ismine, diline, çevresine, mücadele ruhuna, birliğine olan güven ve inancı yok edilmiş demektir. Onun Afrika edebiyatındaki dil politikası, millî, demokratik ve insani özgürlükten yana olan bir edebiyat çağrısıdır. Anadillerin yeniden keşfi ve yaşatılması çağrısı özgürlük istemi adına bir kez daha Afrika’daki milyonlarca devrimci dille ve dünyayla köklü bir bağ kurma çağrısıdır.

Ngūgī’nin Zihni Sömürgeden Azâd - Afrika Edebiyatında Dil Politikası kitabı yayınlandıktan sonra Chinua Achebe, Salman Rushdie gibi sömürge sonrası dönemin önde gelen yazarları tarafından zamanın ruhuna uygun olmayan tezleri öne çıkardığı gerekçesiyle eleştirilmiştir. Ngūgī’nin, İngilizceyi bir asimilasyon aracı ve zihinsel egemenlik kaynağı olarak görme tezlerine hak verilmekle birlikte zamanında alınamayan önlemler yüzünden toplumun ve kültürün her zerresine nüfuz edip üstyapı oluşturmuş bir dili bir noktadan sonra reddetmenin gerçekçi olmadığı ileri sürülmüştür. Chinua Achebe, Thiong’o’nun İngilizceyi alt yapısı olmayan radikal bir söylemle reddedip Afrika dillerini benimsemenin ekonomik, sosyal ve kültürel gelişmeler açısından gerçekçi olmadığını, her ne kadar bir sömürü dili olmuş olsa bile İngilizce'nin Afrika'yı irili ufaklı kabile yönetimlerinden çıkarıp kurumsal devletlere dönüştürdüğünü ve tüm Afrika'nın ortak dili haline geldiğini, sömürüye sömürgecinin dilini kullanarak karşı gelmenin küresel bağlamda daha etkili olacağını savunur. 1962 yılında Uganda'nın başkenti Kampala'da düzenlenen, Afrika edebiyatının ve geleceğinin tartışıldığı konferansta Achebe, “Afrika edebiyatını küçük bir tanıma sığdıramazsınız" diyerek Afrika edebiyatını tekil bir birim olarak değil, gerek ulusal (Avrupa dilleri) gerekse yerel dillerin bir arada oluşturduğu birimler kümesi olarak gördüğünü ifade eder. İngilizce dışında bir tercihinin olmadığını da söyleyen Achebe, dili bir direniş sahası olarak kullanmıştır. İngilizce yazan birçok Afrikalı edebiyatçının İngilizceyi Afrikalılaştırdığını, bir Afrika İngilizcesi yarattıklarını, pek çok yerel deyimi İngilizce kalıbı gibi susmayı ve İngilizceye kabul ettirmeyi başardıklarını belirtir. Bir diğer kayda değer nokta da, kolonileştirilmiş birçok ülkede roman, her şeye rağmen, yabancıların rahle-i tedrisinden geçmiş ince bir tabakanın metropoliten okuyucu kitlesiyle genellikle tercüme yoluyla iletişim kurduğu bir biçim olarak ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Yine aktivist yazar "Ken" Beeson Saro Wiwa (1941-1995) İngilizce yazmaktan gayet memnun olduğunu, bu sayede diğer Afrika ülkelerindeki, Kuzey ve Orta Amerika ülkelerindeki siyah kardeşleriyle bu dil sayesinde irtibat kurduğunu söyler. Salman Rushdie de "İngilizceyi fethedip ele geçirmek, kendimizi özgür kılma uğraşımızın sürecini tamamIayabilir" düşüncesindedir. (1992: s. 342) Yani sömürgecinin sömürülen üzerinde yapmış olduğu ekonomik, sosyal, kültürel ve psikolojik tahribatı sömürü karşıtı bir tutum ve uluslararası hale gelmiş bir dille anlatmanın daha etkili olabileceğini vurgulamaktadır. Ayrıca Ngūgī’nin, işgal ve fetih politikaları sonucunda Afrika'ya girmiş ve bir Afrika dili haline gelmiş Arapçayı Afrika dillerinden ve mirasından sayıp, modern Afrika edebiyatının gelişmesine ve görünür hale gelmesine fazlasıyla katkısı olmuş ve bu kıtada çok uzun bir geçmişi olan İngilizceyi kestirme yargılarla reddetmesi tartışmaya açık kapılar bırakmaktadır. Kenyalı Siyaset Felsefesi Profesörü Ali Mazrui, Arapçayı Afrika dilleri arasında görmez, bilakis sömürgeci dillerle birlikte anar. Ayrıca köylü ve işçilerin sözlü kültürünü direniş kültürünün temeli olarak görmesi ve edebiyat, kültür eğitiminde bu mirasın merkeze alınması gerektiği çağrısı da her türlü estetik ölçütü ve tartışmayı devre dışı bırakan, folkloru fetişleştiren popülist bir çağrıdır. İngilizce yazdığı anti-sömürgeci romanlarında çığır açan, yazdığı ve söylediği bir çok şeye gösterilen ilgiyi önemli oranda bu edebi şöhretine borçlu olan bir yazarın bu tarih-aşırı milliyetçi tezleri birçok sömürge deneyimi bağlamında tartışılmaya değer mevzulardır.

Ngūgī wa Thiong’o’nun Edebiyatı

"Ngūgī okumak, tıpkı ateşi hissetmek, ruhunun, yüreğinin ve varlığının kavrulduğunu duyumsamak gibidir" (Moses Isegawa)

Ngūgī’nin gerek İngilizce gerek ana dilinde yazdığı romanlar, Afrika'nın geçmişini kategorik olarak trajedi veya romantik bir dönem olarak işleyen seleflerine bir tepki olarak da okunabilir. Onun temel motivasyonu Afrikalılara doğru bir tarih kavrayışı sağlamak, Afrika için işe yarar bir geçmiş oluşturmak ve Afrikalıların geçerli bir tarihi olduğunu kanıtlamaktır. Ngūgī’ve kimi Afrikalı edebiyatçılar, haklı olarak Joseph Conrad misali emperyalizme karşı çıktığı halde Afrikalı insanları lekelenmemiş, masum, yabani bir soylu olarak resmeden Avrupa merkezli bakış açısını da sömürgeci bakışın bir başka versiyonu olarak sorunsallaştırırlar. Çünkü beyaz sömürgeciler gelmeden önce de yerli kültür hiçbir zaman cennet bir yer değildi. Ngūgī, sömürgecilik, anti-sömürgecilik, ve neo-sömürgecilik konularına ilişkin temaIara ve karakterlere odaklanan, sömürgeciliğin yıkıcı mirasını sert bir şekilde eleştiren ve reddeden bir post-kolonyal dönem yazarıdır. Siyasal egemenliğin beyaz sömürgecilerden yerel seçkinlere devredilmesiyle dekolonizasyonun kolayca tamamlanmadığını da dikkat çekmiş ve yerel seçkinlerin yarattığı otoriter devletlerin halkı dışlayan, sömüren, demokrasi ve özgürlükten yoksun politikalarını da sömürgeciliğin yerel aktörler eliyle sürdürülmesi olarak görmüş ve eleştirmiş bir edebiyatçıdır. Robert Young’a göre "sömürge sonrası edebiyatı, esas olarak, sömürülenin perspektifinden sömürgecilik tarihini yeniden değerlendirmektir. Hem sömürülen milletler hem de sömürgeci güçler üzerinde sömürgeciliğin ekonomik, politik, kültürel etkilerini belirlemektir. Sömürgeleri bağımsızlaştırma sürecini analiz etmektir. Ve hepsinden önemlisi maddi kaynaklara erişimi, hegemonya biçimlerinin mücadelesini, siyasal ve kültürel kimliklerin dile getirilmesini içeren siyasal özgürlüğün hedefleri içinde yer almaktır” (Young, 2001: 11). Ngūgī’nin de temel meselesi, sömürgeciliğin işleyiş mekanizmasıyla birlikte meydana getirdiği tahribatı göstermektir.

"Aynı inançta birleşen insanlar bombalardan daha güçlüdür''

(Ngūgī wa Thiong’o - Bir Buğday Tanesi)

Ngūgī wa Thiong'o, Bir Buğday Tanesi (Ayrıntı Yayınları) adlı romanında Kenya'nın bağımsızlığından yalnızca dört gün öncesini betimleyerek anlatır. Bununla birlikte, bu dört gün sadece o zaman zarfıyla sınırlı kalmayıp, sömürgeleştirmeden kaynaklanan tüm olayları ve yerli halkın karşılaştığı zorlukları ifa eder ve “şimdiki zaman”ının ötesine geçer. Bir Buğday Tanesi, Afrika edebiyatının klasikleri arasında önemli bir yere sahiptir. Ngūgī’nin 1967 yılında Kenya'nın bağımsızlığını kazanmasını takip eden on yılın ortasında yayımlanan bu üçuncü romanı, çağının iz bırakacak modern yazarlarından biri olduğunu kanıtladı. "Roman yayınlandığı andan itibaren Afrika edebiyatının değişen bağlamına dair pek çok şey söylüyor. Ngūgī’nin erken dönem romanları, tarihsel bellek veya kendi yaşam deneyimi üzerinde yükselip, 1960’ların başında sömürge döneminden bağımsızlığa geçiş sürecindeki toplumsal yaşamın çelişen istemlerini çözümlemeye çalışırken, Bir Buğday Tanesi, Afrika edebiyatının kavramları, biçim ve içeriği ile daha geniş bir politik yapıyla ilişkileri hararetli bir ortamda tartışılırken yazıldı."[3] Bir Buğday Tanesi’ni önemli kılan bir diğer özellik de, Ngūgī’nin değişim süreciyle ilgili endişelerini, sömürgecilik sonrası deneyimin olası sonuçlarını, "ulusal bilincin tuzakları''nı yetkin bir dille ortaya koyma becerisidir. Yani Bir Buğday Tanesi bu anlamda hayal kırıklıklarının, hataların, yanlış anlamaların ve yanlış tanımaların romanıdır. Roman aynı zamanda İngiliz devletinin "uygarlık" adına uyguladığı vahşetin, barbarlığın kanlı bir bir belgesidir. Tüm sömürgelerdeki sarsıcı benzer deneyimler bir kez daha bilincimizi felç eder. Beyaz adam tarafından suç ortağı kılınan yerliler, Mau Mau gerilalarına yardım eden yerleşimlerin ateşe verilen barakaları, binlerce insanın sistematik işkencelere maruz kaldığı kamplar, ölüm rejimine rağmen direnmeye ve savaşmaya devam eden nice isimsiz kadın ve erkekten oluşan ve Afrika'nın Afrikalıların olduğuna inanan siyah bir halk. İlan edilen OHAL rejimi gölgesinde sokakta kalbinin ortasından vurulan gençler, sefaleti, korkuları ve çaresizliği büyüten karanlık geceler. Hayat anlamsız bir sayıklamaya, gelecek koca bir boşluğa dönüşmüştür. İktidarın ücretli bir memuru olmuş Karanja'nın, sömürge müdürü Beyaz Thompson'un eşi tarafından eve kahve içmeye davet edilmesi esnasında, içinden “keşke burada şuan siyah bir uşak olsaydı da bu manzarayı tüm siyahlara duyursaydı'' şeklindeki hayıflanması, kolonyal düzenin kişiliklerde yarattığı tahribatın, komplekslerin tipik bir septomudur. Bize çok aşina gelecek sahnelerden biri de OHAL sırasında tam kalbinden vurulup öldürülen gencin sürekli annesinin rüyasına girip, annesiyle konuşmadan barakayı terkedip gitmesi sonucunda, annesinin barakanın kapısını sürekli açık bırakarak uyuması, oğlunun bir gün döneceğine inanmasıdır. Bu satırların gözaltına alınıp bir daha haber alamadığı oğlunu yıllarca bekleyen, oğlunun dönme ihtimaline karşı evde kimse yokken evden çıkarken kapıyı hiçbir zaman kilitlemeyen Berfo Anneyi (Kırbayır) hatırlatmaması imkansızdır. Benzer sömürge deneyimlerin oluşturduğu kolektif bir küresel bellekten sözetmek mümkün sanırım. Kürtlerin 90'larda çok yakından tanıdığı dehşet saçan kimi militarist portreler, Kenya'da da maalesef eksik değildir. Dehşetli Tom, Kenya tarihinin tüm karanlık günlerinin sembolü gibidir. İnsanların ismini anmaktan bile korktuğu Tom, sürekli azılı köpeğiyle dolaşmakta, yakaladığı Mau Mau taraftarlarını jipine bindirip ormana götürmekte, onlara kendi mezarlarını kazdırdıktan sonra makineli tüfekle taramaktadır. Faşizmin Avrupa'daki yuvasına dönen bir sömürgecilik biçimi olduğunu ilk defa Martinikli büyük yazar, aktivist, siyasetçi Aimé Césaire belirtmişti. Gerçekten de Birinci ve İkinci Dünya Savaşı’nda, faşist iktidarlar döneminde uygulanan birçok işkence ve zulüm yöntemleri daha önce Avrupalıların sömürgelerde provasını yaptığı yöntemlerdi.

Romanın ana omurgasını oluşturan Gikonyo, Karanja ve Mumbi’nin arasındaki aşk üçgeni aynı zamanda bir ulusal alegori olup, bir ulusun umut ile ihanet arasında sürüklenen tarihinin sancılı öyküsüdür. Tüm üçüncü dünya kaynaklı metinlerin milliyetçiliğin birer alegorisi olduğunu iddia etmek açıkça aşırıya kaçmak olsa da, ulusun kurulması ve tartışılmasının o kadar çok yazar açısından niçin yüklü bir sorun haline geldiğini anlayabiliriz. Bireysel öykünün, bireysel tecrübenin anlatılmasının nihai olarak bizzat kolektivitenin tecrübesini anlatmaya yönelik bir çabayı içerdiği gerçeği bu tarihsel zorunluluğun bir sonucudur. Bir Buğday Tanesi, hem sömürgeciliğe karşı verilen mücadelenin tüm cephelerini ve hayal kırıklıklarını yansıtan özelliğiyle, hem de sömürgeci geçmişin hayaletlerinin bağımsız Kenya'ya musallat olan gerçeğiyle yüzleşmesi bağlamında olağanüstü bir anti-kolonyal romandır. Sömürgecilik aynı zamanda iki ayrı tarih anlamına da gelir: Yönetici sınıfın kapı kapı dolaşıp sattığı aklanmış resmi tarih ve yabancı hâkimiyetine karşı mücadele eden isimsiz mülksüzlerin yaşayan gerçek tarihi. Ngūgī, bu ikinci tarihin bir sözcüsüdür, onun için tarih, leş gibi kokan bir kokarca değil, değişim ve kavga diye gürlediğinde kalpleri titreten dev bir mamuttur. Bir kıtanın tarihine gözlerini ve kulaklarını kapatan bir dünyanın kayıtsızlık ormanını ateşe verir, insan ruhunun kilitli kapılarını sonuna kadar yumruklar.

"...kurtuluş tepelerden gelecek. İhtiyaç duydukları anda bir adam çıkıp halkını kurtarmalı. Onlara yolu göstermeli, onlara önderlik etmeli." (Ngūgī we Thiong’o - Aradaki Nehir)

Ngūgī wa Thiong’o kendi ana dilinde yazmıştır Aradaki Nehir’i. Bir dönem romanıdır. Beyaz Adam'ın Kenya'ya ilk ayak bastığı dönemleri ve eski yerel değerlerin yitirilmesini anlatır. Yaşlı Chege, halkı tarafından reddedilen kahinin soyundan gelmektedir, oğlu Waiyaki'nin, Kameno halkının lideri olacağını ve onları Beyaz Adam'ın işgalinden kurtaracağını bilmektedir. Ölümüne yakın, oğluna, kimsenin bilmediği kehanetini açıklar: "Kelebekler gibi kıyafetler giyen bir halk gelecek." Kastetiği halk Beyaz İngilizlerdir. Roman bir anlamda oğlu Waiyaki'nin lider olma yolculuğunu anlatır. İçerisinde imkânsız bir aşkı, inancı, mücadeleyi, ihaneti ve hırsına yenik düşen insanı barındıran bir yolculuktur. Chege, oğluna, sömürgecilikle mücadelenin sırrını şu sözlerle verir: "Kelebekleri bir palayla kezemezsin. Adetlerini ve hareketlerini öğrenmeden mızrağı sapIayamazsın. Ancak öğrendiğin zaman onları tuzağa düşürebilir, onlara karşı koyan bilirsin." Roman hastalık ve sağlık dikotomisiyle başlıyor. Sağlıklı bir doğanın vurgusu yapılırken, Afrika ile ilgili yapılan hastalık söylemlerine de bir gönderme vardır. Bu şekilde Conrad'ın Karanlığın Yüreği alınıp tersine çevrilmiştir. Nehrin adı Honia'dır "şifa" veya "hayata geri dönüş" anlamına gelir. Burada mimetik bir rekabet söz konusudur. Conrad'ın nehrine sağlık ve hayat vermiştir Ngūgī. Ayrıca romanın ilk bölümlerinde, Gikuyu kabilesinin mitik evreni hakkında da bilgi verilir. Kabile, yaratılış mitolojisi anlamında Murungu'ya inanmaktadır. Sünnet bu yörenin temel geleneklerinden biridir. Fakat Beyaz Adam'ın tek Tanrılı, tek merkezli dini yöreye uğradıktan sonra, değerler değişmeye başlar. Roman boyunca sömürgeciliğin nasıl sistematik bir biçimde bir ülkede ilerlediğine ve zihinleri ele geçirdiğine şahit olunur. Batı, sömürgeleştirdiği topraklara, tek merkezli kontrol mekanizmasının bir aracı olarak tek tanrılı Hıristiyanlığı çoğu zaman dayatmıştır. "Karanlığın Kalbi" Afrika'yı, Hıristiyanlığın manevi ışığıyla aydınlatmaya ve "medenileştirmeye" çalışmıştır. Hristiyanlık, tüm dini ve manevi farklılıkları silen kalın bir kolonyal örtü olmuştur. Hıristiyanlığın ruh ve beden şeklindeki yapay ayrımı, bedeni her türlü yaşam enerjisinden ve arzulardan arındırılmış itaatkar bir çilekeşe dönüştürmesi, tek hakikat tekeli haline gelmesi, yerli halkların binlerce yıllık inançlarını ve ritüellerini yasaklaması, Hıristiyanlığa direnmeyi de beraberinde getirmiştir. Nietzsche'nin Deccal kitabında dediği gibi: "Hristiyanlık canavara egemen olmayı diler, ama seçtiği yöntem onu hasta ve güçsüz hale getirmektir. Ehlileştirmek için, medenileştirmek için Hristiyanlığın verdiği reçete güçsüzleştirmektir” (Hil Yayın: s.35). Din sömürgeci romanlarda "adaleti" temsil ederken, anti-sömürgeci romanlarda sömürgeciliği meşrulaştıran bir suç ortağı, bir asimilasyon aracı, emparyal kültürün normatif bir bileşeni olarak görülmüştür. Romanda ülkesini kurtarmaya çalışan Waiyaki, beyaz adamın dinini benimsemiş bir misyoner olan Joshua'nın kızı Nyambura'ya aşık olur. Ama bu imkânsız bir aşktır. Hem kızın babası tarafından hem de kabile tarafından onaylanmayan, hiçbir mümkün yolu görünmeyen bir ilişkidir. Joshua'nın diğer kızı Muthoni’nin hem babasının dini Hristiyanlığı benimsemesi hem de kabile geleneklerine göre sünnet olup kan kaybından ölmesi bu ilişkiyi daha da imkânsız hale getirir. Roman boyunca bu iki kültürün amansız bir çatışması söz konusudur. Hıristiyanlığı benimseyenler açısından yerel gelenekler her türlü ilkelliğin bir sembolü iken, yerliler açısından da Hıristiyanlık, bela ve lanetin kaynağıdır. Bu iki anlayış arasındaki keskinlik böyle bir ortaklığa izin vermez. Dolaysıyla Waiyaki'nin böyle bir evlilik yapması desteklenmez, hain olarak bilinen Kabonyi’nin halk önünde Waiyaki'yi ifşa etmesinin üzerine halk tepki gösterir. Waiyaki ve Nyambura yargılanmak üzere Kiama'ya teslim edilir.

Babasının öğütleri sonucundan beyaz adamın eğitim tedrisatından geçen ve oradaki eğitim modelini yakından öğrenen Waiyaki, tüm anti-sömürgeci öncüler gibi eğitimin hayati önemine vurgu yapar ve ülke çapında bir eğitim seferberliği başlatır. Kabonyi gibi rakipleri tarafından kısmen engellenmeye çalışılsa da, yoluna kararlı bir şekilde devam eder. Bilgi, yeni inşa edilen tüm post-kolonyal devletlerde, tüm ideolojilerden ve niyetlerden bağımsız bir kurtarıcı olarak görülmüştür. Kojin Karatani'nin vurguladığı gibi: “Fabrika ‘okul’sa, ordu ‘okul’sa, modern eğitim sistemi de bir 'fabrika' olarak görülebilir. Fabrikanın ya da Marx'ın söylediği sanayi proletaryasının hemen hemen hiç olmadığı toplumlarda devrim iktidarlarının yaptıkları ilk iş gerçek bir fabrika inşa etmek değil, -ki bu imkânsızdır- neticede okul eğitim sistemi ve askerlik sistemini tesis etmektir. Bu yolla toplumun tamamı ordu ve okul sayesinde de facto bir fabrika olarak örgütlenir. Bu noktada bu devletlerin ideolojisinin ne olduğunun önemi yok. Modern devlet, kendi başına ‘insan’ı üreten bir eğitim aygıtıdır."[4] Bir fabrika sistemi olarak eğitim, farklı kurumlar aracılığıyla harekete geçirilmiş bir kalkınma ve kurtuluş reçetesidir. "Kalkan istemem, öğrenmenin mızrak ve kalkanını isterim" diyen Waiyaki, bu aciliyetin yolunu açar. Kabile gelenekleri bir şekilde varlığını korusa da artık eskisi gibi katışıksız değildir, geleneğin içine pek çok yabancı düşünce sızmıştır. Eskiden kendi içlerinde büyük bir aile gibi yaşayan, sorunlarını kendi içlerinde çözen halkın içine nifak tohumları ekilmiştir. Aynı toprakları paylaşmanın, aynı gökyüzüne bakmanın bir anlamı kalmamıştır. Waiyaki için hayatını lime lime eden içsel çatışma roman bittikten sonra da devam edecek sorunlardır. Waiyaki'nin Afrikalı Afrika'ya dönebilmek için bir projesi vardır, henüz başarılı olamamışsa da ileride olamayacağı anlamına gelmez.

"Asıl siz dağılın! Zorba yabancı şirketler ve onların yerli ulakları!” (Ngūgī wa Thiong’o’ - Kan Çiçekleri)

Kan Çiçekleri, Ngūgī’nin hem yaşam yolculuğunun bir iç dökümü olması itibariyle, hem de daha keskin bir siyasi ve sınıfsal çatışmayı yansıtan ve daha karmaşık karakterlere dayalı niteliğiyle erken dönem romanlarından ayrılır. Kan Çiçekleri'nde olayların merkezi, saflığın ve kimsesizliğin sembolü olarak görülen ve Kenya'yla özdeşleştirilen Ilmorog köyüdür. Sıcak, kurak ve yalnız bir köydür. Buraya gelen dört kişi; Abdulla, Wanja, Munira ve Karega, hayatlarında yeni bir sayfa açmak isteyen, geçmişin ağır yükünü taşıyan, hikâyeleri yarım kalmış, hayal kırıklığına uğramış Kenyalılardır. Bağımsızlık sonrası bu yeni dünyayla sorunları olan insanlar olarak, sakin ve güvenilir gördükleri llmorog'a sığınmışlardır. Roman birbiriyle paralel iki kurguyla ilerlemekte, bir cinayet vakasının aydınlatılma çabasıyla, Kenya tarihinden bir kesit iç içe örülmektedir. İlginç ve beklenmedik tesadüfler romanın ritmini koruyan bir akış yaratmaktadır. Karakterlerin ayrıntılı kişisel tarihiyle, llmorg'un kapitalist dönüşümü, insanların hayatına musallat olan yıkıcı düzen iç içe devinmektedir. Ngūgī, Kan Çiçekleri'nde yine bir Kenya hikayesi anlatmakta ancak bu hikâye, bu kez emek-sermaye çatışması temelinde, kapitalist makinan eşitlik ideallerini nasıl ezdiğine odaklanan bir iç hikâye’dir. Benedict Anderson; “Ulus, içerdiği bütün eşitsizliklere ve sömürüye rağmen daima derin ve yatay bir yoldaşlık olarak tahayyül edilir" demişti. Roman, bağımsızlık sonrasında bu yatay yoldaşlığın, hayali bir tahayyül olduğu gerçeğiyle yüzleşmesinin, ulusun kendi içindeki eşitsizliklerle (sınıf, cinsiyet) kaçınılmaz hesaplaşmasının bir nevi kaydıdır diyebiliriz. Sömürgecilik sonrası yeni dönemde, kapitalist makinanın yağmalayan, bölen, yıkıcı uğultusu llmorog’un kapılarına dayandığında köydeki huzur tarihe karışacak ve cinayetler hayatın doğal bir parçası haline gelecektir. Kapitalist yağma düzeninin önünü açan üç kapitalist ismin (Krupp, Rockefeller, Delamere) öldürülmesi sonrasında artık hiçbir şey eskisi gibi kalamayacaktır.

Ngūgī bu cinayet davasını, Kenya'nın uzun tarihine yolculuk yapmak, hikâye içinde hikâyeler anlatmak, ağıtlar, sevinçler, şarkılar ve masalIardan oluşan pandoranın kutusunu açmak için kullanır. Cinayetin akıbetinin ne olduğu, kimler tarafından işlendiği roman ilerdikçe hükmünü yitirir. Burada önemli olan koca bir ülkenin "Silah - İncil- Para” tarafından nasıl kana bulandığı ve yağmalandığı sorusuna cevaplar aramaktır. Paranın dünya dini statüsüne yükseltildiği, dünyanın zengin şirketler tarafından bir talan imparatorluğuna dönüştürülmesinin ismi olan "küreselleşme"nin, başka dünyaları nasıl yuttuğunu dert etmektedir. Toprak sorunu, Ngūgī’nin diğer romanlarında olduğu gibi, bu kitapta da önemli bir yere sahiptir. Toprak onun için, kurtuluş, ruh, bağımsızlığın kültürel ve siyasal temelidir. Halkın topraklarına sahip çıkması veya topraklarını geri almak için yapmayacağı şey yoktur. Eski işadamlarından oluşan bir grup talancı, halkın elindeki toprakları nasıl ele geçireceklerine dair bir proje üzerinde çalışırken, mülksüzleştirilen milyonlarca köylü ve işçi, hapishanelerde, varoşlarda sefalet içinde sürünmektedir. Ngūgī, dört temel karakter üzerinden Kenya'nın içinde bulunduğu durumu ve bir tarihin barındırdığı tüm umutları, hayal kırıklıklarını, yarım kalmış aşkları ve yıkımları adım adım serimler. Munira, orta sınıfa özgü özelliklerin vücuda gelmiş hali gibidir. Büyük mevzularda sorumluk alma konsunda bocalayan, kararsız, yönetici sınıfla köylüler arasında sıkışıp kalmış bir kişiliktir.Okulu işler hale getirmek, kendini çocuklara adamak, llmorog halkına uyum sağlamak en büyük arzusudur. Kendisini bu bataklıkta umutsuzca debelenirken bulur. Wanja, ağır geçmişin yükü altında bozguna uğramış, sırlarla yüklü, gizemli ve çok acı çekmiş bir kadındır. Yaşlı ve zengin sevgilisi tarafından terkedilince, baloda bedenini satarak hayata tutunmaya çalışmaktadır. Wanja, kadınların ülkedeki mevcut durumunun, direniş tarihinde erkeklerinkine denk rolünün, hak edilmiş konumlarını gözler önüne sermenin güçlü bir temsilidir. Karega, cehennemin yeryüzündeki tarifi olan, ruhsuz ve yozlaşmış Nairobi'ye kaçmıştır. Annesi ve kendisi bir hayal kırıklığıdır. O, bir eylem insanıdır, ömrü köylüler ve işçiler ile birlikle sendikal mücadele içinde geçmiştir. Ngūgī’nin, sömürgeciliğe, kapitalizme ve neokolonyaI Kenya yönetimine yönelik öfkesini ve umutlarını temsil eden kişidir. Son karakterimiz de, Abdulla'dır. Göçmen, az konuşan, bir bacağını kaybetmiş bir savaş kahramanı, sırlarla dolu bir dükkâncıdır. Şehit düşmüş bir yoldaşının intikamını alamamış olmak içini kemirmektedir. Abdulla’ın varlığı, yeni iktidar tarafından değersiz kılınmaya çalışılan Asya kökenli işçilerin bağımsızlık mücadelesine olan katkılarının, çoketnikli Kenya'nın bir tasdikidir. Afrika'nın devrimci efsanelerinden biri olan Amilcar Cabral, "Kardeş olmak bizim hatamız ya da sorumluluğumuz değildir. Ama yoldaş olmak siyasi bir taahhüttür. En iyisi yoldaş olmaktır'' demişti zamanında. Kan Çiçekleri; yoldaş olan insanların, zalimin safına geçmiş “kardeşlerden” ayrıldığı, yollarını bulmaya çalıştığı bir savaşın romanıdır.

Postkolonyal Afrika Edebiyatı

''Kara kıtaya bu kadar kolayca atfedilen karanlığın, bakanın gözündeki kasti bir katarakttan başka bir şey olmadığı en sonunda anlaşılacaktır" (Wole Soyinka - Afrika'ya Dair)

Afrika edebiyatı elbette tekil bir yazınsal deneyimden ibaret değildir, çokuluslu, çokkültürlü ve en önemlisi çok dilli bir tarihin içinden süzülüp gelen bir edebiyattır. Sömürgecilik deneyimi, yer yer farklılık arz etse de kollektif bir siyasal deneyime ve ortak bir duruşa yol açmıştır. Kıtanın neredeyse dörtte üçünün siyah olması ve benzer baskı, sömürü mekanizmalarına maruz kalmak ortak bir Afrika deneyiminin doğmasına kaynaklık etmiştir. Afrika edebiyatı, Arapların, siyahların, melezlerin, Hint kökenlilerin ve kısmen de Beyazların farklı dillerdeki edebi deneyimlerini, birikimlerini kapsamaktadır. "Kıta Afrika'sının neredeyse üçte birinin konuştuğu Svahilinin yanı sıra Soto, Gikuyu, Xhosa, Hausa, Yoruba ve Zula dillerinde yazılan ilk metinler, Batı dillerinde yazılan metinlerle kıyaslandığında edebi niteliğinin gücü de ortaya çıkacaktır. İki bin yerli dilin konuşulduğu kıta coğrafyasında bazı dillerde ancak yazınsal bir yekûn oluşmuştur".[5] Afrika'nın sömürgeci devletler arasında paylaşılması zamanla anglofon, arapfon, frankofon ve Iusofon (Portekizce konuşan) gibi dominant sömürgeci Avrupa dillerine dayalı kültürel havzaların ve yazınsal kültürlerin oluşmasını da beraberinde getirmiştir. 1950 sonrası Afrika ülkelerinin bağımsızlığı ve gelişen anti-kolonyal söylemle birlikte edebiyatta ve kültürde bambaşka yönelimler ve arayışlar başlamıştır. Dolaysıyla Afrika medeniyet havzasının dirilişinde en büyük rolün edebiyatçılara ait olduğu gerçeği inkar edilemez. Bu dönemden itibaren Afrika edebiyatının işlevi kara kıtanın gerçekliğini, öznelliğini sunmaktır. Sömürgeciler tarafından Afrika'yı konu edinen metinlerdeki çarpıtılmış imgeyi tersyüz etmektir. Bu bağlamda Afrika edebiyatında çığır açan Nijeryalı romancı Chinua Achebe'nin "her politik olan edebi değildir ancak her edebi olan politiktir” sözü sömürgelerdeki edebiyat deneyimi açısından daha iyi anlaşılmaktadır. Güney Afrikalı bir diğer Nobel Edebiyat Ödüllü yazarı Nadine Gordimer'e göre Afrika edebiyatı, hangi dilde ve kimler tarafından yazılırsa yazılsın kıtanın deneyimini yansıtmak zorundadır. Modern Afrika edebiyatı sömürgeci güçlerle mücadele eden, bastırılan, ezilen halkın çığlığıdır bir yanıyla. Sömürge hâkimiyetinin baskıcı kültürünü yansıtarak, gerek bireysel gerek toplumsal yıkımları tam anlamıyla gerçeklik formunda ortaya koyar. Kolonyal kültürün ve emperyal aklın “merkezi” konumunu sarsmaya çalışan Afrika edebiyatı, Hintli postkolonyal teorisyen Dipesh Chakrabarty’nin ifadesiyle ''Avrupa’yı taşralaştırarak" Afrika gerçeğinin su yüzüne çıkmasını kolaylaştırmıştır. Avrupa'yı taşralaştırmak, tikel tarihlerin evrensel düşünceyi her zaman ve çoktan değişime uğrattığını bilmek demektir. Modern Afrikalı yazarların en büyük başarısı Joseph Conrad, H. Rider Hogard, Joyce Cary ve Edgar Rise Burroughs gibi emperyal aklı, emperyal esteteği ve emperyal arzuyu temsil eden romancıların kurduğu Afrika imgelemini yıkıp, kara kıtanın gerçekliğini tarihsizleştirmeden, kültürel dokularıyla yeniden üretmeleri olmuştur. "Vahşilik" ve “egzotizm" sömürgeci romanın estetik çerçevesini belirleyen en önemli iki tema olagelmiştir. Vahşi olana duyulan arzunun rasyonelleşmesi, egzotik olarak tanımlanan bir doğanın sömürgeleştirilmesiyle paralel gitmiştir. Kolonyal estetik coğrafyayı romantize eder, sahiplik ve hakimiyet duygusuyla coğrafi güzelliği iktidarı için gerekçe kılar ve emperyal kültürün dayatılmasını “medeniyet” misyonunun bir gereği ve sonucu olarak temellendirir. Sömürgeci aklın uzantısı seyyahların yazdıklarında bir çok sömürge coğrafya, el değmemiş, yerleşilmemiş ve tarihselleştirilmemiş bir nesne olarak yansıtılmıştır. Fiziksel betimlemelerdeki aşırılık, insani olandan uzaklaştırmak, korkutucu, acayip dahası hayvansı nitelemeler, kolonyal romanın vazgeçilmez özellikleri olmuştur. Achille Mbembi de On the Postcolony (Sömürge Sonrası Üzerine) adlı eserinde Afrika söyleminin her zaman hayvanlarla birlikte bir meta anlatıda yer bulduğunu, cinsellik, mutlak vahşet ve ölümle özdeşleştirildiğini vurgular.

Postkolonyal Afrika edebiyatı, beyaz kolonyal temsilleri yıkmayı hedefleyen, Afrika kimliğini ve deneyimini insanlığın ortak değerler havuzunda yeniden üreten, modern veya postmodern formlarda şiirde, dramda, romanda ''Afrika öznelliğini" ortaya koymaya çalışan bir edebiyattır. Postkolonyal Afrika edebiyatının iki önemli misyonu vardır: "Kolonyalist yazarların ürettiği değerleri, imgeleri altüst etmek ve en önemlisi, Afrika'nın tecrübesini sunmaktır. Postkolonyal metinler bir karşı çıkıştan ziyade kendi dinamiklerinden hareketle Afrika'nın kültürel devrimini gerçekleştirmek ister. Öze dönüş olarak da ifade edebileceğimiz postkolonyal edebiyat, geleneğin anlatısının sömürgeci politikalar karşısındaki tavırdır, hatta geleneğin zaferidir. Eserlerin çoğunda beyaz iktidarın hegemonyasıyla mücadeleye yer verilse de temelde kültürel bir çatışma/çözülme işlenir" (Akçay: s. 31). Yani bir nevi direniş yerine "eve dönüş'' temaları bu eserlerde daha belirgindir. Camara Laye'den Ngūgī’ye, Kane'ye, Salih'e pek çok yazar bağımsızlık sonrası bu dönüşü kültürel köklere dönme, bir kıtanın deneyimini yansıtma fırsatı olarak algılamıştır.

Postkolonyal düşüncenin önemli figürlerinden Ngūgī wa Thiong’o, postkolonyal Afrika'nın sömürgeci ve köleci zihniyetle savaşı sırasında kara ve denizde kaybettiği yüz binlerce siyah Afrikalının yasını tutmadığını ileri sürer. Ngūgī, Afrika'nın bağımsızlığının sömürgecilerin bir lütfu olarak sunulmasını eleştirir. Ona göre postkolonyal edebiyatın ana hedefi sömürgeci dönemin bütün kirli çamaşırlarını, kalıntılarını birer birer ortaya sermektir. Kenyalı büyük romancı için temel mesele, ''zihinleri sömürgesizleştirme" ve ''merkezi kaydırma" meselesidir. Siyasal sömürgesizleştirme sürecinin peşinden kültürel sömürgesizleştirmenin gelmesi şarttır. Postkolonyal eleştiri, sömürgeci geçmişin tarihinden postkolonyal günümüzün gündelik gerçekliklerine uzanan, sömürgeci geçmişin günümüze bıraktığı mirası tartışmaya açan ve bu geçmişin siyasal mirasçılarının sahip oldukları önceliklere ve öne sürdükleri varsayımlara meydan okuyan siyasal ve kuramsal pratikleri bünyesinde bir araya getirir. "Postkolonyal eleştiri, marjinalleştirilmiş çevreden gelen siyasal ve kültürel deneyimin, Batı'nın siyasal, entelektüel ve akademik hegemonyasına ve nesnel bilgi protokollerine karşı koyabilecek genel bir kuramsal mevziye dönüştüğü uğrağı belirtir. Deneyimin temsili olarak kültür ve kültürün belirleyeciliğine karşı kültürel eleştiri, daima sömürgecilik karşıtı kuramın ve postkolonyal kuramın temel uğraşları arasında yer almıştır.''[6] Ngūgī ve diğer anti-sömürgeci yazarların sömürgeciliğin dil siyaseti hakkında yaptıkları müdahaleleri Edward Said de sömürgeci söylem analizinde yapmıştır. Sömürgecilik, emperyalizm ve bunlara karşı mücadelelere ilişkin analizleri söylem sorununa taşıyarak teorik müdahaleyi tamamlamıştır. Sömürgecilik fiziksel olduğu kadar epistemik şiddet de içermektedir. Sömürgeciliğin yalnızca bir askeri yönetim türü olarak değil, aynı zamanda bir tahakküm söylemi olarak işlediği gerçeğini en etkili şekilde ortaya koyan kişilerin başında şüphesiz Said gelmektedir. Sömürgeciliğin, geniş bir yelpazedeki farklı kurumlar, disiplinler ve coğrafi alanlardan tarihsel olarak üretilen farklı metin türleri boyunca, ideolojik bir üretim olarak analiz edilebilmesinin yolunu açmıştır. Said'in Şarkiyatçılık hakkndaki bu tespitleri birçok sömürge coğrafyanın analizinde geçerli bir çerçeve sunmaktadır: “Şarkiyatçılık, Şark hakkında saptamalar yaprak, ona ilişkin gorüşleri meşrulaştırarak, onu betimleyerek, öğreterek, oraya yerleşerek, onu yöneterek, kısacası Şark'a egemen olmakta, Şark'ı yeniden yapılandırmakta, Şark üzerinde otorite kurmakta kullanılan bir Batı biçemi olarak incelenebilir ve çözümlenebilir. Şarkiyatçılık bir söylem olarak incelenmedikçe, Aydınlanma sonrasında her Avrupa kültürünün Şark'ı siyasal, sosyolojik, askeri, ideolojik, bilimsel, imgesel, olarak çekip çevirebilmesini sağlayan o müthiş sistemli disiplinin anlaşılması olanaksızdır.” (Said: 1985: 3) Aynı Avrupa-merkezli sömürgeci söylem ve hegemonya Afrika için de geçerli olmuştur. Afrika hakkında saptamalar yaparak, ona ilişkin görüşleri meşrulaştırarak, onu betimleyerek, öğreterek, oraya yerleşerek, onu yöneterek Afrika'yı ele almak. Sömürgeci yazının her zaman değişmeyen bir sömürge hakkında kendi değişmeyen stereotipini yeniden ürettiği bir temsiliyet içinde inşa edilmektedir. Bir söylem olarak kolonyalizm, temsil ettiklerini iddia ettikleri şeye ilişkin herhangi bir gerçek değerine sahip olması yerine, gerçekliğini metinsel tekrarın ortaya koyduğu otoriteden alan, bir temsiliyetler silsilesinin dilsel tekrar yapısını teşkil etmektedir. Dünyayı, sanki dil gerçekliğe doğrudan aracılık ediyormuş gibi, olduğu gibi tarif etmek yerine, söylem gerçeklik nesnelerini ve bunların nasıl algılandığını ve anlaşıldığını inşa eder. “Böylesi metinler, yalnızca bilgi üretmekle kalmaz, betimlemek üzere yola çıktıkları gerçekliğin kendisini de yaratırlar (Said: 1985: 94). Dolaysıyla "Gerçek" bir Afrika yoktur, Afrika'nın kendisi, Avrupa-merkezli bir kurgudur. Avrupa-merkezcilik, gösterileni yalnızca Batılı bir fantezi dünyası olan ''Afrika'ya'' işaret eden bir gösterendir. Yalnızca “Öteki"nin bilgisini üreten, Öteki'ne yönelik Batılı bir yansıtmadır. Peki, sömürgeciliğin temsiliyetleri madem bu kadar yanlış, neden Spivak'ın ifadesiyle madunun konuşmasına izin veren bir karşı temsiliyet yaratılamadı veya böyle bir temsiliyet mümkün mü? Kaynağın başına dönmek mümkün olmasa da, suyu kirleten atıkları durmadan arıtan bir temsil kanalı yaratmak elbette mümkündür. Madun tarih sahnesindeki yerini alır ancak, varoluşu mutlak bir tercüme, bir referans kutbu, ne olduğundan ziyade ne olmadığını tarif etmeye yönelik bir çaba olarak devam edecektir. Çok kültürlü, çok dilli ve melez bir temsiliyet. Bu temsiliyet biçimi, sömürgeci temsilleri yapı-söküme uğratan, hakikati kopararak alan, edebiyatı ve tarihi bir göndermeler savaşına dönüştüren bir temsiliyet biçimidir artık. MadunIar için dolaysız bir "şimdiki zaman'' deneyimi mümkün değildir çünkü, şimdinin bilinci yüzyılın felaketleriyle damgalı bir bellek tarafından biçimIendirilmiştir.

Kimi postkolonyal çalışmaların; geçmişi, her türlü ütopyadan yoksun bırakan, tarihi, kurbanlarla zalimler arasındaki bir dikotomiye indirgeyen, yaşanılanları kurbanın prizmasından irdeleyen, yenilenlerin varlığını maruz kalınan zorbalıklar ve çekilen acılardan ibaret hale getiren tarih eğilimi de son yıllarda haklı olarak yoğun eleştiriler almıştır. Çünkü sömürgesizleştirmenin belleği bir kez silindiğinde Avrupalı olmayan halklar tarihsel özne olma statülerinden yoksun kalırlar. Kurbanlar belki yeniden bir isim bulmuş olacaklar ama ölümlerinin sebepleri ve direniş gerekçeleri anlaşılmaz hâle gelecektir. Günümüzde geçmiş, kültürel duyarlılıklara, etik sorgulamalara ve şimdiki zamanın politik beğenilerine göre ayıklanmış, müzelerIe, anıtlarla, uygun kabul binalarıyla, kitlelerin akın ettiği ziyaret yerleriyle donatılmış bir "bellek turizmi''ne dönüştürülmüştür. Çağın bir diğer işareti de tanığın kurbanla giderek iyice özdeşleştirilmesidir. Vaktiyle kahraman olarak gösterilen, faşizme, sömürgeciliğe karşı savaşmış direnişçiler yani kendi temsil ettiği ütopya ve umutları da peşi sıra sürüklemiş insanlar, anısı bir yurttaşlık görevi olarak buyrulan kurbanlara dönüştürüldü. Enzo Traverso'nun dediği gibi: "Artık mağlupların değil yalnızca kurbanların olduğu bir hümanitarizm döneminde bu tanıkların anısı pek kimseyi ilgilendirmiyor. Anılardaki bu bakışımsızlık -vaktile unutulmuş kurbanların kutsanması ve eskiden idealleştiren kahramanların unutulması- kolektif belleğin, başkalaşımIarı ve paradoksal altüst oluşlarıyla birlikte şimdiki zamana derinden kök saldığının ifadesidir."[7] Tarihin aktörleri böylelikle, giderek infazcı, kurban ve tanık rolüne indirgenmektedir. Ayrıca kolelaktif bellekte Yahudi soykırımına merkezi bir yer verilmesi, Yahudi soykırımının biricik karakterinin tanınması, Avrupanın ve ABD'nin tarihsel bilincinin oluşmasında önemli bir rol oynamış olsa da, aynı zamanda bu güçlerin ahlaki ve politik sorumluluktan kaçışını teşvik etmiştir. Avrupa ve ABD'de bu trajediye adanmış bunca müzeye, anıta, rağmen Yerlilerin soykırımı ve Siyahların köleliğine dair neredeyse hiçbir şey yoktur. Çünkü Avrupa ve Birleşik Devletleri’ndeki Afrikalıların köleleştirilmiş büyük suçunu anlatan bir müze kurmak, kötülüğün burada olduğunu hatırlatmak anlamına gelmektedir. Dolaysıyla bu kanlı geçmişe sahip ülkeler, kendilerinin muaf olduğu oradaki kötülüğü hatırlatmayı tercih etmektedirler. 1995 yılında ABD'de Yahudi soykırımı müzesi açılırken, postane İkinci Dünya Savaşı'na son veren mutlu bir olay olarak Hiroşima ve Nagasiki'ye atom bombası atılmasını kutlayan bir pul çıkartıyordu. Özetle, Yahudi soykırımı "ulusallaştırılmış" ve liberal dünyanın kurtarıcı rölünü vurgulayan, onların suçlarını unutturan bir bellek politikasının vektörüne dönüştürülmüştür. Yahudi soykırımını unutma riski yoktur, onun belleğini kötü kullanma, müzelere kapatma, eleştirel potansiyelini eritme ve en önemlisi günümüz dünyasının düzenini övücü kullanıma sokma riski vardır. Nazizmin kötülüklerini sürekli vurgulama takıntısının, bu kurbanlara saygı ayinlerinin liberal Batı'yı ve değerlerini meşrulaştırma gayretinden başka bir şey olmadığı gittikçe anlaşılmaktadır. Oysa Enzo Traverso'nun da vurguladığı gibi: “Nazizm Batı'nın tarihine yalnızca Aydınlanma- karşıtlığının aşırı bir ifadesi olarak geçemez. ideolojisi ve şiddeti on dokuzuncu yüzyıldan beri Avrupa’da işlemekte olan birçok eğilimin yoğunlaşmış ifadesiydi: sömürgecilik, ırkçılık ve modern anti-semitizm. Nazizm Batı'nın tarihinin bir evladıydı. On dokuzuncu yüzyılın liberal Avrupa'sı Nazizmin kuluçkası olmuştu" (2009: 72). Hitler, liberal dünyanın değerlerine ihanet etmiş bir deli değil, bu uygarlığın öz evladıydı. Holocaust, uygarlık ilkesinin parçası olan barbarlığın bir ifadesiydi. Bu uygarlığın şiddetinin aldığı biçimler elbette değişebilir ancak olasılık sınırını Auschwitz’in çizdiği bir dünyada yaşamaya devam ettiğimizi unutmamak gerekiyor. Büyük tarihçi Dan Diner haklı olarak, "faşizm kavramı, Auschwitz’in çekirdeğine erişmeyi sağlamaz'' der. Adorno ve Bauman misali bu uygarlığın üzerinde şekillendiği tüm değer ve ilkelerin toptan bir sorgulanması yapılmadıkça bazı "kötülüklerin" tam anlamıyla anlaşılması mümkün değildir. Bir diğer önemli nokta da eski sömürgelerin halkları tarihsel özne statüsünü hâlâ elde edemediler. Onlara yönelik sömürgeci bakışın değişen tek tarafı, on dokuzuncu yüzyılda "uygarlaştırılacak vahşiler” yerine ''insan hakları" kisvesi altında yardım edilmesi gereken uluslar veya coğrafyalar olarak görülmeleridir. Bu bağlamda geçmişe yönelik bakış ve tarih yazıcılığı, ulusların yazgısını belirleyen çok hayati bir mesele olmaya devam etmektedir. Geçmiş sonsuza dek arşive kaldırılmış, donmuş bir deneyim değildir. Walter Benjamin'in tabiriyle "Bir Zamanlar”ın Şimdi ile bir bir takımyıldız oluşturmak üzere bir şimşek çakımında buluştuğu” diyalektik bir ilişkidir. Bu yüzden şimdiki zamanın mücadelelerinin içerdiği kurtuluş vaadi, gücünü "köleleştirilmiş ataların imgesi"nden alır. Çünkü tarih yalnızca bir bilim değil, bir hatırlama biçimidir. Dolaysıyla Benjamin'e göre tarih yazmak, hatıraları, yerine getirilmemiş bir ''kurtuluş vaadi" olarak süregiden yenilenlerin belleğiyle yankılaşıma girmek demektir. Andrè Brink'In dediği gibi: “Yapabileceğimiz en iyi şey, tarihin kendisinden ziyade tahayyüllerini icat etmeyi sağlayan metaforlar üretmek yani hikâyeler anlatmaktır."

Kaynakça:

  • Ngūgī wa Thiong’o, Bir Buğday Tanesi, Ayrıntı Yayınları
  • Ngūgī wa Thiong'o, Aradaki Nehir, Ayrıntı Yayınları
  • Ngūgī wa Thiong’o, Kan Çiçekleri, Ayrıntı Yayınları
  • Ngūgī wa Thiong’o’, Zihni Sömürgeden Azâd - Afrika Edebiyatında Dil Politikası, Hece Yayınları
  • Robert J. Young, Postkolonyalizm - Tarihsel Bir Giriş, Matbu Yayınevi
  • Enzo Traverso, Geçmiş Kullanma Kılavuzu - Tarih, Bellek, Politika, Versus Yayınları
  • Kojin Karatani, DerinIiğin Keşfi - Modern Japon Edebiyatının Kökenleri, Metis Yayıncılık
  • Ahmet Sait Akçay, Modern Afrika Edebiyatı, Kitap-Iık Dergisi, Sayı: 186

Dipnotlar

[1] Ngūgī Wa Thiong’o, Zihni Sömürgeden Azâd - Afrika Edebiyatında Dil Politikası, Hece Yayınları, s. 10

[2] Ngūgī Wa Thiong’o, 2017: s. 37

[3] Simon Gikaindi, Bir Buğday Tanesi’ine Önsüz, Ayrıntı Yayınları, s. 10

[4] Kojin Karatani, Derinliğin Keşfi, Metis Yayınları, s. 156

[5] Modern Afrika Edebiyatı, Ahmet Sait Akçay, Kitap-lık Dergisi, Temmuz- Agustos 2016, Sayı: 186

[6] Robert J. Young, Postkolonyalizm - Tarihsel Bir Giriş, Matbu Yayınları, s.88

[7] Enzo Traverso, Geçmişi Kullanma Klavuzu - Tarih, Bellek, Politika, Versus Yayınları, s. 7

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin