Sivil Kürtler Rahatsız
Mihemed Şarman

Bu aralar Kürt Mahallesi epeyce hareketli. Bu hareketi başlatan da bir albüm telifi.

Şair, müzisyen, Mem Ararat videolu bir açıklama yaparak yıllardır şarkılarının bazılarının haklarının Kom Müzik'te olduğunu ve on iki yıldır bu şarkılardan hiçbir telif alamadığını, bunu istediğinde ise tuhaf oyalamalar ve bahanelerle meselenin sürüncemede bırakıldığını açıklayan bir video yayınladı. Akabinde yazar ve avukat Şexo Fîlîk de konuya dair Kom Müzik’i defalarca aradığını ama bir ilerleme kaydedemediklerini sarih bir şekilde beyan eden bir paylaşım yaptı. Mem Ararat, videosunda son derece şiirsel -hatta böylesine bir tartışmaya biraz nahif gelecek ölçüde- kibar, akıcı ve etkili bir Kürtçe ile artık bu tür kurumlarla çalışamayacağını da ifade etti. Fırtına bundan sonra koptu. Kısa sürede video milyonlarca izlendi; on binlerce alıntı, retweet, beğeni ve karşı çıkışla önemli, bence süreç doğru yürütülürse güzel bir tartışmanın fitilini ateşledi. Çok geçmeden her zamanki gibi geleneksel kamplaşmamız oldu. Mem Ararat’a destek veren yazar, şair Selim Temo, Nizamettin Ariç, Hozan Aytaç, Rojin, Tiyatro sanatçısı Mirza Metin,… gibi sanat ve yazarlar kadar; ona karşı çıkan ya da ne şiş yansın ne kebap türünden, biraz da mugalata yapan sanatçılar da oldu. Hatta ciddi bir hayran kitlesi olan, hafızalara şarkıları kazınan Rotinda’nın hakaretamiz ifadeler içeren bir açıklama yaptığını dahi gördük. Çok geçmeden Şivan Perwer de önce yazılı, sonra videolu bir açıklama yaptı. Ez cümle, tartışma son sürat devam ediyor. Biz de bu yazıda konuyu biraz daha açmak, konuyu esas kaynağına doğru çekmeye gayret edeceğiz.

Esas Mesele Sivilleşme

Sorunun basit bir telif meselesinin ötesine geçtiğini, hatta çoğunlukla tarafların teliften çok kamplaşma üzerinden birbirlerini eleştirdiği, yer yer küfür ve hakaret ettiği bir zemine dönüştüğünü görüyoruz. Kamplaşmadan kasıt; ana akım Kürt siyasi hareketi ve bileşenlerine kendini yakın hissedenler ile buna mesafeli davranıp zaman zaman sert şekilde eleştirenler arasındaki ayrışmadır. Telifin gölgesi altında örtük kavgalar, tartışmalar, laf sokmalar dolaşıyor. Bu durumun teliften çok, birçok insanın içinde biriken ana akım Kürt siyasi hareketinin politikası, duruşu, yapısı ve reflekslerine dair bir öfke ve eleştiriyi de tetiklediğini görüyoruz. Ana akım Kürt siyasi hareketi ve bileşenlerin kendileri dışında gelişen kültür sanat faaliyetlerine sıcak bakmadıklarını, birçok zaman açık ya da örtük engel olduklarına ben de çokça şahit oldum. Yani bu iklimde sanatsal bir özerklik yeşermedi. “Sanatsal ve edebi özerklik, sanatın siyasal iktidardan, piyasa baskısından, dinsel dogmalardan ya da toplumsal dayatmalardan bağımsız biçimde üretilebilmesi demektir. Bu özerklik yalnızca “sanatçı özgürlüğü” meselesi değildir; aynı zamanda bir toplumun kendini eleştirebilme, hayal kurabilme ve yeni düşünceler üretebilme kapasitesidir.” Yani bir tür hegemonya tahakkümü kurulduğunda sanatçı artık özgürce eser üretmez. Dışsal bir sansürle beraber bir oto sansür de devreye girer.  Bu zeminde yıllardır gelişen hoşnutsuzluklar dile getiriliğinde parti ve buna bağlı kurumlar kendini buna yakın hissedenler kendilerini kutsallarmışçasına lanse edip karşı çıkanları hainlik ve vefasızlıkla suçlamasıyla karşılaşıyoruz. Demek ki ortada yıllardır süregelen bir hoşnutluk yumağı, öfkeli bir birikim var. Yani özcesi rahatsızız; sivilleşme ve şeffaflaşma talebi olan biri olarak da bu rahatsızlığımızı en yüksek perdeden dile getiriyoruz. Elbet bu satırları yazan biri olarak yıllardır açık ve net bir şekilde nerede durduğumu, neye ve niçin karşı olduğumu hem sosyal medyada hem de birçok matbu ve dijital mecrada beyan ettim. Ama sizden ricam kimliğime ve durduğum yere bakmadan yazıya odaklanmanız. Çünkü bu yazıda değinmek istediğim temel iki husus var. İlki; gençken ateşli bir şekilde kendi kampına doğru çekilip kırıp dökmeyi, biraz da coşkuyla alt etmeyi maharet saydığımız o gençlik usulüne dair bir eleştiri sunmak. İkincisi ise yapısal bir eleştiri getirmek. Öncelikle yapısal olarak şunu söylemek lazım:

Profesyonellik /Kurumsallaşma İhtiyacı

Tarihi haksızlıklar ve zulümlerle dolu bir geçmişe maruz kalan Kürt halkının artık kurum ve kuruluşların çoğunda hukukun ve profesyonelleşmenin gereğini kavraması lazım. Sanat ve kültürden tutun belediyeciliğe oradan sivil toplum örgütlerine kadar bizim artık profesyonelleşmemiz lazım. Yani bir kurumun formel yapısı gereği davranmamız gerekir. Bir mühendisin yaptığı işi “bedel vermiş” birine değil; bir mimarın yapabileceği bir projeyi  politik nutuk çekenlere değil, ehline vermemiz gerekmektedir. Bu kurumlardan da kendi iş alanı ve sahası üzerinden bir muhasebe istemeli ve ummalıyız. Dolayısıyla her kurum, kuruluş, vakıf, dernek belli, açık, net yasalarla idare edilmeli ve işin içine duygusal bariyerler çekmeden meseleler berrak biçimde yürütülmelidir. Misal herhangi bir plak şirketi nihayetinde bir plak şirketidir. Orada eser üretenlerin bir hakkı ve hukuku vardır. Bir gayya kuyusunu andıran “halkımızın acıları, ulusal bedeller” gibi acılarımızın bitmek bilmez soyut kavramların sonsuz vergisini ödemekle mükellef değiliz. Meselelere belli bir ücrete tabi tutulması gereken bir emek olarak da bakmak gerekir. Emek, adalet ve eşitlik vurgusunu şahika düzeyde dile getiren Kürt siyaseti ve  kurumları herkesten daha fazla buna dikkat etmelidir. Kürtlere özgü özel bir durum olan; halka hizmet, Kürtçeye katkı, davaya hizmet gibi bir zamanlar gönüllü olarak yürüyen ve oldukça etkili sonuçlar alınan, bir tür Kürt meziyeti hâline gelmiş çabanın ve emeğin; bazı kurum ve kuruluşlar ile bazı şahıslar tarafından son derece hunharca sömürüldüğünü de gördük. Bu sömürüye açık soyut kavramların bazılarının canını çıkarırken, bazılarının da keyfine ve konforuna hizmet ettiğine şahit olduk. Ve artık bu işlevsel olmaktan çıkmış bir sömürü aracı ve aparatı haline gelmiştir. Bu durum sadece telif hakkı meselesinde değil; Kürtler adına savaşmayı buyurup, hatta ölümü tek seçenek gibi sunup kendi çocuklarını ve yakınlarını bundan uzak tutmaya kadar uzanan bir çifte standarda da dönüşebildiğine şahit olduk. Doğası gereği sömürüye ve istismara açık bu kavramların çerçevesi kanun ve nizamla çizilmezse bunun kötü sonuçlar doğuracağını kestirmek için çok da zeki olmaya gerek yok. Bu sadece Kürtlere özgü bir durum da değil. Türkiye’de ya da başka birçok yerde benzer şeylerin olduğunu; milliyetçiliğin ya da ulusal duyguların nasıl çıkarın, ticaretin ve gücün payandası hâline getirildiğini açıkça görebiliyoruz. O hâlde daha önce biraz olağanüstü şartlar altında, henüz bazı şeylerin sınırlarının ve içeriğinin netleşemediği dönemlerde kurulan birçok kurum ve kuruluşun kendisini güncellemesi; daha somut, hak ve hukuk dairesinde açık ve berrak bir yapılanmaya doğru evirilmesi gerekir. Yoksa bu tür tartışmaların önü kesilmez. Bu durum Kürtleri daha kötü hâllere sürükler. Bu Kom Müzik için de, Ses Müzik için de, başka kurumlar için de geçerlidir. Hakkını arayanı, soru soranı da ivedilikle hainlik ve vefasızlıkla suçlamanın bazı şeyleri örtmenin ve kendine yontmanın bir aracı olduğunu görmek gerekir. Kimse kimsenin emeğini ve bedelini bu tür soyut cetveller ve tartılarla ölçemez. Bu karanlık bir kuyudur ve bundan yapıcı sonuçlar çıkmaz. Müzik, yayıncılık, gazetecilik; kısacası tüm alanlarda herkesin hakkı, ücreti ve emeğinin karşılığı görünür olmalı ve kamuoyuna açık olmalıdır.

Yıkıcı Üslup

İkinci bir husus ise bu tartışmaların üslubu meselesidir. Mem Ararat’ın naif, ölçülü ve edep dairesindeki açıklamalarına karşı ortam yeniden sertleşti. İki taraf da birbirine ağıza alınmayacak şeyler söyledi. Evet, tüm bu öfkenin gerisinde kırgınlıklar, uzun sürmüş mobbingler ve haksızlıklar mevcut. Yüreği yanan insanlar kimi meselelerde kolayca travmatize olup içindekileri bir anda dökebiliyorlar. Fakat tecrübe ettiğimiz bir şey var: Sert, toptancı ve indirgemeci karşı çıkışlar ile eleştiriler asla sorunu çözmez. Sadece sahibinin bitmek bilmeyen öfkesinin şehvetine hizmet eder. Eğer toplum ve halk yararına bir şey umuyorsak, bu şehveti dizginlemeli; neyi ve neden söylediğimizi açık ve berrak bir şekilde ifade edebilmeliyiz. Rotinda gibi birinin Ararat’a ağır ifadeler ve yaftalarla cevap vermesi son derece sıkıntılı ve üzücüydü. Yazar Şeyhmus Diken’in üstten ve kibirli paylaşımı da bir emekçiye, sosyalist bir insana yakışan bir tavır değildi kanımca. Mem Ararat’ı savunacağım diye ortaya çıkan bazıları ise korkunç bir indirgemeci dil içinde, sağı solu kırarak çözüm yerine kaosu harlayan ifadeler kullandılar. Şivan Perwer gibi hâlâ bir efsane olan bir sanatçıya hakaret etmeleri, örtük biçimde onu dövmekle tehdit edenlerin varlığı da kanaatimce Mem’in de istemeyeceği bir savunma biçimidir. Zira bu karşı tarafta herhangi birini yılların emeğini bir anda silerek, kalemini anında kıracak derecede arabesk ve küçültücü bir tavrın; üslubun içinde olanların da çok hızlı biçimde kendi karşıtına dönüşme potansiyeline sahip olduğunu, sahibine zarar verecek tıynette olduğunu yeterince tecrübe ettik.

Askeri Vesayet

Evet, bu tartışmalar devam etmeli. Zira sivilleşmeye hizmet ediyor. Çünkü yıllardır Kürtler sivilleşmeden bahsederken bir tür askerîleşme ve parti merkezli bir vesayet de oluştu. Türkiye’de ordunun bir zamanlar yaptığının benzerini, bu kez başka biçimlerde Kürt cephesinde de gördük. Sivilleşme için yola çıkılan süreç, savaş şartlarının da etkisiyle zaman zaman askerî bir vesayete dönüştü. Bu vesayet kendinden başka bir partiye, isme yahut kültür sanat alanından bir girişime izin vermemek yahut itibarını zedeleyecek hamleler yaparak varlığını iyice perçinleştirdi. Sahada olmak, silaha sahip olmak ve bunun uğruna ölmek üzerinden beslenen bu vesayete itiraz etmek, çoğu zaman değerlere itiraz etmekle eş tutuldu. Oysa vesayet tam da böyle işler: Manevi değerleri, sahadaki eski bakiyeyi ve ödenmiş bedelleri bir tür dokunulmazlık zırhına dönüştürerek yeni olanın filizlenmesini engeller. Kürt vesayeti de büyük ölçüde bu minvalde gelişti; dönem dönem eleştirilemez, tartışılamaz ve gerçekten çekilmez bir hâl aldı. Ve bugün de hâlâ birçok yapıcı tartışmanın önünü kesmekte, Kürt meselesini daha sivil ve sahici bir zemine taşımak yerine onu daha kaotik bir yere sürüklemektedir. Bu vesayetin diğer yüzü de hesap vermemezliğidir.

Kürt Kamuoyuna Hesap vermezlik kültürü

Kürt siyasi hareketi, Kürtlere hesap sorma konusunda oldukça kararlı ve ısrarcı görünürken, hesap verme konusunda aynı açıklığı ve cesareti göstermediği yönünde eleştirilerle karşılaşıyor. Örneğin, hendek olayları sürecinde Kürt, kent ve mahallelerinin yıkımına yol açan kararların kimler tarafından, hangi gerekçelerle alındığı; bu sürecin getiri ve götürülerinin ne olduğu hâlâ tartışma konusudur. Benzer şekilde, Rojava ve diğer bölgelerde Kürtler adına yürütülen politikaların ne ölçüde toplumsal bir mutabakata dayandığı, kanton ve özerklik gibi modellerin hangi zeminde ve kimlerle istişare edilerek şekillendiği de sorgulanmalıdır, dahası bunu sorgulayanları ötekileştiren bastıran susturan tavırdan beri durulmalıdır. Bu kararların Kürt toplumu üzerinde bıraktığı maddi ve manevi etkilerin nasıl değerlendirileceği, olası bir telafi veya muhasebe sürecinin ne zaman ve nasıl yapılacağı ise belirsizliğini korumaktadır. Kürt siyasetinin hesap sormaya odaklanan dilini hesap verme mekanizmalarının zayıflığı üzerinden eleştirme hakkımız doğmuş ve bu hak bakidir. Şeffaflığa davet sivilleşmeye davettir aynı zamanda. Bu durum, yalnızca politik bir tartışma değil, aynı zamanda toplumsal bir yüzleşme meselesi olarak da değerlendirilebilir. Bu çerçevede, bu tartışmaları bir çatışma dili yerine daha yapıcı bir zemine taşımak adına bu soruları sormak önemlidir. Bu zaruri pasajda böylesi bir teklifin daveti mahiyetinde olsun isterim.

Bundan hareketle meselenin yalnızca telif meselesi değil esasında sivilleşme meselesi olduğunu tekrar etmiş olduk. Hatta Mem Ararat’a yönelen öfkenin altında kendi başına bir şeyleri başarmış olması ve dahası –benzetmek adına- sürüden ayrılmasına rağmen daha gürbüz, daha güçlü ve popüler hale gelmiş olmasının koptuğu yerde meydana getirdiğini endişe vekaygıyla ilgili olduğunu söyleyebiliriz. Sivilleşme ihtiyacı bu yüzden çok önemli ve her alana sirayet ederek yapıcı bir şekilde konuşulmadır.

Kürt Olmaktan Yorulmak

Zaruri bir parantez açalım. Kürt cephesinde başkasına yapılan demokrasi çağrısının içeride de tesis edilmemesi de bunda büyük pay sahibi. Kürtler arasında dışarıya karşı nazik, hümanist ve demokratik; içeride ise sert, hırçın ve kırıcı bir dil ortada. Hepimizin bu duruma itirazı kendi huzurumuza ve mutluluğumuza da hizmet eder. Hem artık yeni kuşakları bu zamanda bu şekilde konsolide etmek de mümkün değildir. Bu sivilleşme gerçekleşene kadar biraz daha ortalık kurulup dökülecek. Fakat emin olun, öyle ya da böyle gelecektir. Artık şunun idrakine varmalıyız: Kürtlük birileri için olunan bir şey değildir; herkes kendi için Kürt ya da değildir. Kürt olmak bazı zamanlarda son derece yorucu, yıpratıcı ve ağır bir hâle dönüşebiliyor. İnsan bu bitmek bilmez kaotik gündemde hem kendi hakkını gasp edenler arasında, hem de kendi içindeki kavgalar yüzünden Kürt olmaktan yorulduğunu hissedebiliyor. “Kürt olma yorgunluğu” diyebileceğimiz bir ruh hâlinin uzun süredir Kürtleri ele geçirdiğini en yakıcı gündeme dair bile yorum yapmak istemediğini görüyoruz. İnsanları artık “of, ne olacaksa olsun” noktasına getirip apolitikleştiriyor ve meselenin özünden uzaklaştırıyor. Kürt olmak mesele değil; mesele bunun üzerine yüklenen anlamlar, ağırlıklar ve insanların omuzlarına bindirilen yüklerdir. Bunları kavrayıp kendi içinde ölçüp sahih bir noktaya kavuşturmak mühimdir. Bu sert gündem içinde, bu yıkıcı ve itham edici yerde Kürt olmak gerçekten ömür törpüsüdür. Bunu söylemek bizi hain yapmaz, hele hele insanlıktan hiç çıkarmaz. Tam aksine, insanı sakinleşmeye çalışan bir birey hâline getirir; dünyadaki her belaya ve her olaya daha açık bakmasını sağlar. Bu parantezi bir başka yazıya bırakıp bir davetle bitirelim.

Bir Davet

Belki burada bir çağrı yapmak lazım. Yazarından gazetecisine, müzisyeninden tiyatrocusuna, avukatından politikacısına, Kürtler eğer hak hukuk sahibi olmak adaletin yerini bulmasını istiyorsa uğradığı haksızlıkları dile getirmelidir, Telif hakkından tutun manevi ranta kadar bu meseleler yapıcı zeminde konuşulmalıdır. Hukuki mücadelesi verilmeli, sivilleşme yolunda bir katkı sunulmalıdır.

Sivilleşmeye, hakka ve hakikate kapı aralayacak her tartışma değerlidir. Tartışmanın yapıcı olması ise doğrudan üslubun yapıcılığına bağlıdır. Herkesin ağzı dolusu küfür ve hakaret edeceği dönemler olmuştu, olmaya da devam edecektir. Sertlik belki içimizdeki yangından gelir; bu yangının en çok sahibini yaktığındandır belki de bu ateş.

Zordur sakin kalabilmek.

Ama zaten işimiz hiç kolay olmadı ki…

 

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin