
Richard Wagner’in opera sanatında yarattığı devrimsel değişim hemen hemen tüm müzik otoriteleri tarafından kabul gören bir gerçekliktir. Yarattığı müzikli dram eserleriyle Alman operasını zirveye taşımakla kalmamış, klasik anlamdaki tonalitenin sınırlarını da zorlamıştır. Opera izleyicisinin yerleşik beğeni ve alışkanlıklarını umursamayan besteci opera sanatına yeni bir öz kazandırmış, armoni biliminde bir üst aşamayı temsil etmiştir.[1]
Eserlerinin çoğunun (özellikle Der ring ve Meistersinger’in) Alman milliyetçiliğiyle dolu olduğu söylenebilir[2]. Buna ek olarak mitolojik öğeler, efsaneler, paganist inanışlar, kahramanlar, Cermen tanrıları, kısaca ne kadar “ulu ve yüce” şey varsa hepsi Wagner’in müziğinde mevcuttur. Tüm bunları biraz Katolik mistisizmiyle, biraz nihilizmle, biraz da cinsellikle karıştırarak yansıtmıştır[3]. ‘Alman Müziği Üzerine’ adlı 1840 tarihli yazısındaysa milliyetçilik duygularını zirveye taşımış, Almanlar’ın gerçek anlamda müzisyen olarak adlandırılabilecek yegâne insanlar olduğunu iddia etmiştir.[4]
Diğer yandan “müziğin ruhunu aşktan başka bir şeyle anlatamam” diyen besteci eserlerindeki kadın kahramanlara ya intiharı ya da kurban rolünü uygun görmüştür. Operalarındaki başkahramanlara (ki bunların erkek olduğunu söylemeye gerek yok) biat eden bu kadın kahramanların hayatı Wagner’in yaşamına giren kadınların birer silueti gibidir. Gerek ilk eşi Minna ve gerekse ikinci eşi Cosima (Franz Lizst’in kızı) kocasına hayran, ömrünü ona adamış, koşulsuz itaat andı içmiş kadın profiline oldukça uygun düşmektedir. Dünyaya ebedi şöhrete sahip olacak şaheser eserler yaratmak için geldiği fikrine inanan Wagner, çevresindeki insanlardan da mutlak saygı ve hizmet beklemekteydi.
Eserlerinin içeriğine dair de önemli tartışmalar söz konusu olmuştur. Kimi müzikolog ve araştırmacılara göre Der Ring des Nibelungen, The Flying Dutchman gibi Wagnerizm’in en büyük “putlar”ı olan, hayranlarının adeta “taptığı” eserlerde bazı antisemitik semboller ve karakterler mevcuttur.
Öncülüğünü Wagner üzerine ilk kitabında Adorno yapmış olmasına rağmen, antisemitizm ve Wagner kritiği 2000’lere kadar ciddiyetle üzerinde durulan bir mesele değildi[5]. 1980'lerin başından itibaren bazı akademisyenler, Theodor Adorno'yu takip ederek, Wagner'in şüphe götürmez antisemitizminin aslında operalarını etkilediğini, operalardaki bazı karakterlerin kötü niyetli Yahudi karikatürleri olduğunu iddia etmeye başladılar.[6]
Wagner teslisi
Operanın 1600’lü yılların başında Floransa’da ortaya çıktığı kabul edilir. Aydınlanma çağının başları olan 18. yüzyılda opera; “Opera Seria” (ciddi konulara dayanan opera), “Opera Buffa” (güldürü ağırlıklı opera) ve “Grand Opera” (büyük opera) olarak üç türden oluşuyordu. Ve bu klasik operalarda arya, düet, reçitatif, quartet, üvertür v.b. bölümler bulunuyordu. Kesintisiz bir müzik akışı söz konusu değildi. Wagner ile birlikte olgunlaşan müzikli dram kavramında ise müzik hiç durmadan sonsuzluğa akıp giden bir nehir gibidir. Müziğin açık ara farkla önde olduğu, librettonunsa arkadan geldiği opera geleneğinin aksine Wagner’de drama önemlidir. Hatta Nietszche’ye göre Wagner’in müzikli dramlarında “müzik daima bir araçtır.”[7]
Wagner kendinden önceki klasik opera anlayışını geliştirmekle kalmamış devrimci bir çıkış yaparak Gesamtkunstwerk (Topyekün sanat eseri) kavramını ortaya koymuştur. Bu kavramla beraber operayı ‘tüm sanat dallarının bileşimi’ olarak nitelemiştir. Plastik sanatlar, müzik, tiyatro, şiir… Wagner, operanın bu sanatların tümünü kapsayan, ciddi anlamda işbirliği gerektiren spesifik ve görkemli bir sanat türü olduğunu savunmuştur.
Geleneksel opera külliyatında edebiyatçılar libretto yazar, dramaturglar ve rejisörler ise yazılı metnin oluşumundan sahnelenmesine kadarki uzun süreci organize edip yönetir. Besteci eserin müziklerini besteler; orkestra şefi bestecinin yazdığı partitürü yorumlar, orkestra ve sahnedeki sanatçılar arasındaki iletişimi sağlar.
Wagner bir operayı inşa ederken tüm bu görevleri üstlenmiş; yapım sürecinde aktif olmuş bir sanatçıdır. Besteci, rejisör, libretto yazarı ve orkestra şefi olarak eserin sahneye koyulması sürecinde başrol oynamıştır. Kendi tapınağının hem rahibi hem tanrısı hem de kulu olmuştur.[8] Buna “Wagner Teslisi” demek mümkündür.
Tek ciddi müzik eğitiminin, Leipzig kantoru C. T. Weinlig’le altı ay kadar yaptığı çalışma olduğunu göz önüne alacak olursak bestecilik hayatının temelini teşkil edecek olan armoni ve kontrpuan eğitiminin önemli bir kısmını kişisel yeteneğiyle halletmiş olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Wagner armonisiyle beraber tonaliteden atonaliteye geçilirken wagneryan armoni, wagnerizm gibi kavramlar da hayatımıza girmiş oldu. Yapısal yönden getirdiği yeniliklerden bir diğeri de “Leitmotiv”dir (Ana motif, kılavuz motif). Bu kavramın amacı; motifler aracılığıyla operalarındaki temel fikri açıklamaya yardım etmek, bir olay, eşya, düşünce yahut karakteri dinleyiciye yer yer hatırlatmaktır.
Wagner, kendi zamanı açısından oldukça devrimci ve ilerici fikirler taşıyan bir müzik insanıydı. Bayreuth’daki çukur (opera çukuru) günümüzde de bütün modern akustikçiler tarafından kusursuz kabul edilmektedir. Yalnızca bu değil, orayı taklit etmek dahi imkansızdır. Aynı zamanda Bayreuth yakın bir dönem dünyanın en tutucu, düşünceye en mesafeli tiyatrosuydu. Örneğin Der Ring 1876’dan 1920’lere değin hep aynı prodüksiyon olarak sürdürüldü.[9]
Modernliğin Cagliostro’su[10]
Schopenhauer’in betimlediği “dahi” örneğini Wagner’de bulduğuna inanan ve onunla birlikte olduğu anları “Tanrı katında olmaya”[11] benzeten Nietzsche; “kimse Wagner’in ününü, sanatın tüm dallarının icrasında yüce bir örnek olduğunu tartışma konusu yapamaz”[12] derken diğer yandan da aynı Wagner’i “dünyanın en kaba dahisi olarak”[13] işaret etmektedir. Kendisi hakkında bu kadar söz söylenmiş olmasının bir nedeni de Wagner’in yalnız müzik değil, edebiyat, tiyatro, politika ve ahlak üstüne görüşleri ve çalışmalarıyla da en az besteciliği kadar etkin olmuş olmasıdır. Klasik Batı Müziği tarihinde besteci kimliğinin yanı sıra diğer pek çok alanda bu kadar çok yazıp çizmiş, fikir beyan etmiş bir sanatçıya tanık olmak pek de olası değildir.
Her ne kadar yazılarında kalemini son derece keskin ve radikal çıkışlar için kullanmış olsa da yaşam içerisindeki duruşuna bakıldığında oldukça oportünist ve fırsatçı [14] çıkışlar sergilediğini söyleyebilmek mümkün. Örneğin 1831'de, Leipzig Üniversitesi'nde öğrenciyken oldukça macera dolu yılları olmuştur. Siyasal eylemlere katılmış, polisle çatışmaya girmiştir. Bazı iddialara göre 1849’da Dresden’deki ayaklanmada Rus anarşist Bakunin’le omuz omuza çarpışmıştır.[15]
Dresden'de devrimci faaliyetlere katılması, tiyatroya dair yenilikçi çıkışları nedeniyle tutuklanmak üzereyken İsviçre'ye kaçmış; ülkeye girişi on bir yıl yasaklanmıştır. Sonrasında aftan yararlanmış ve Alman imparatorluğunun yükselişe geçmesiyle beraber bir anda monarşi yanlısı oluvermiştir.
Parasızlıktan ailece kırıldıkları bir dönemde Yahudi asıllı besteci Meyerbeer'in aracılığıyla etkin kişilerle tanışmış ve 1842'de Dresden Operası, Rienzi’i sahnelemeyi kabul etmiştir. Bu olay Wagner’in hayatındaki önemli mihenk taşlarından biridir. Ama aynı Meyerbeer'i “Das Judentum in der Musik“ (Müzikte Yahudilik) adlı antisemitik içeriğe sahip makalesinde yerden yere vurmaktan geri kalmamıştır. Bahsi geçen makalede Yahudilere dair fikirleriyse herhangi bir tartışmaya mahal vermeyecek kadar nettir.
“Yahudi kuşaktan kuşağa içinde yaşadığı milletin dilini konuşur fakat daima bir yabancı olarak konuşur. İşte bundan dolayı Yahudiler asla bir ulusal müzik ve dolayısıyla da gerçek bir popüler opera yazamaz. Bununla birlikte Yahudiler özgür oldukça onların siyasal ve kültürel gücünden kaçmak da imkansızdır, paraları oldukça Yahudiler özgür kalacaklardır.”[16]
Üvey babası Greyer’in köken olarak Yahudi olmasından dolayı Wagner, Leipzig’deki Yahudi mahallesinde büyümüştür. Okul yıllarında burun yapısı yüzünden “Yahudi burun” lakabına maruz kalması; hatta kariyerinde önemli basamaklardan biri olan "Uçan Hollandalı" operasının Meyerbeer’in müziklerini çağrıştırdığı nedeniyle eleştirilmesi antisemitizme giden yolun kilometre taşları olmuştur belki de.
Etrafında pek çok Yahudi ahbabı olmasına, bazılarının hayatında önemli yer tutmuş olmasına rağmen Wagner, o dönemki Alman toplumunda yaşanan temel sorunların Yahudilerden kaynaklandığına inanıyordu. O ve eşi Cosima yaşadıkları topluma dair tüm beklentilerini tüketmiş; ancak devrimsel, radikal bir çıkışla sorunun çözülebileceğine inanıyorlardı. Tabii her devrimde olduğu gibi bunda da kan akması kaçınılmazdı. Onlara göre Alman toplumu hızla çürüyen bir organizmaya dönüşmüştü ve bunun baş müsebbibi Yahudilerdi.
Ünlü bestecinin, toplumun değişimini şiddette arayan bir yapısı vardı. Onu Hitler’in çok iyi anladığı bile iddia edilmiştir.[17] O dönemin sosyal, kültürel, siyasal atmosferi içerisinde antisemitizmin “moda” haline geldiğini, salon sohbetlerinin baş teması olduğunu ve orta sınıftan insanların kendini seçkin hissetmesini sağladığını unutmamak lazım. Nietszche’nin “üstün insan” felsefesinden etkilendiği bariz olan “Biz yeni bir tür insanoğlu yaratmak zorundayız” diyen Wagner’in hayalini çok değil, ölümünden kısa bir süre sonra “üstün Ari ırkının” önünde tüm dünyayı diz çökmeye davet eden Hitler hayata geçirmeye çalışacaktı.[18]
Müziğine hayranlık boyutunda tutkun olanlar her daim vardı. Bu hayran kitlesi içindeki en meşhur tarihi kişilikse Wagner’i tüm borçlarından kurtarıp ona huzurlu ve verimli bir çalışma ortamı yaratan Bavyera sarayı kralı II.Ludwig’ti. Bu kralın hayranlığı öyle bir boyuttadır ki Almanya’nın güneyindeki Bayreuth’da sadece Wagner’in eserlerinin çalınacağı bir opera evi inşa etmiştir.
Bu yer bir tapınağı andırmaktadır. Ve bu tapınak sayesinde Almanlar tapabilecekleri bir Wagner totemine sahip olmuşlardır. Kral bununla da yetinmeyip Neuschwastein şatosunun her odasını Lohengrin ve Tannheuser operalarının temaları ile inşa ettirmiştir.
Ne var ki bestecinin sevenleri kadar sevmeyenleri de çoktu. Gerek müzikal açıdan fazla gürültülü, patırtılı bulan, kromatik iniş ve çıkışların keskinliğinden rahatsız olan, gerekse siyasal fikirlerindeki radikal çıkışlar ve antisemitik fikirleri nedeniyle eserlerini dinlemeye tahammül edemeyen bir kesimin varlığından söz edilebilir.
Günümüz Almanya’sında operaların en büyüğünden en küçüğüne kadar görev alan sanatçılar arasında Wagner hayranlığı hakimdir. Sıradan Alman vatandaşının Wagner hayranlığı da ayrıca zikredilmelidir. Misal Bayreuth’da Wagner’in bir eserini izleyebilmek için birkaç yıl öncesinden bilet telaşına düşülebiliyordu. Diğer bir yandan Alman orkestralarında çalışan ve Wagner çalmamak için doktor raporu alan müzisyenlerin varlığı da dikkate değer.
Hitler’e ilham kaynağı
Yaşadığı çağın fikirsel atmosferini derin derin soluyan bestecinin dönemsel olarak güçlü fikri akımların/düşünürlerin tesiri altına girdiği açıktır. Örneğin Wagner; Tristan ve İsolde operasında, güçlü bir Schopenhauer etkisindedir. Ağır bir pesimizm kokan bu eser atonalite, kromatik gamlar, zekice kurgulanmış armonik yapısıyla opera sanatının bir basamak daha yükselmesine katkı sunmuştur.
Sonraları Nietzsche'yi tanıyan ve oldukça yakın bir dostluk kuran Wagner, bu seferde onunla karşılıklı bir fikirsel etkileşim içerisine girmiştir. Ta ki Parsifal operasına kadar. Gerçi ondan önce bu iki devin dostluğunun çatırdama sinyalleri vermeye başladığını düşünenler de vardır. “Wagner Beyrut'ta" adlı kitabında besteciyi çevresindeki herkesi yok eden Girit mitolojisindeki yarı boğa yarı insan Minotaur'a benzeten Nietzche; Parsifal operasında Wagner’in Hristiyan teolojisine ait kurtarıcı misyonuna gereğinden fazla sarıldığını söyleyerek besteciyi eleştirmiştir.
''Nasyonel Sosyalist Almanya'yı anlamak isteyen herkes Wagner'i bilmelidir''[19] diyen Hitler’in, Wagner’e olan hayranlığı herkesçe aşikardır. Bestecinin ölümünden sonra çocuklarının ve torunlarının gerek Hitler’e gerekse Nazi ruhuna düşünsel ve duygusal yakınlık göstermesi, Meistersinger uvertürüyle gaz odalarına götürülen insanların tanıklıkları[20] ve Hitler’in ileri fanatiklik derecesindeki Wagner hayranlığı sonucunda Wagner’in operaları ve soykırım arasında zihinlerde bir paralellik oluşmuştur. 2011 senesinde Bayreuth’daki meşhur festivalde sahnelenen Parsifal operasında üzerinde gamalı haç olan flamaların görülmesi bu durumu pekiştiren unsurlardır.[21]
Tabii eserlerindeki kimi karakterlerin antisemitik nüanslar taşıdığına dair iddiaların da bu noktada önemli bir katkısı olmuş olabilir. Örneğin Beckmesser, Mime, Alberich karakterlerinde Adorno’ya ve Edward Said’e göre rahatsız edici noktalar mevcuttur. Hatta Adorno daha sonrasında iddialarını bir adım daha öteye taşıyıp Wagner’i “emperyalizm ve terörizmin hevesli peygamberi” olarak adlandıracaktır.[22]
Wagner operalarında tasarladığı karakterlere Yahudi isimler vermemiştir. Hepsi Hıristiyan’dır. Ayrıca librettolarında direkt olarak kullanılan antisemitik cümlelerin olmadığı da genel olarak kabul gören bir görüştür. Zaten karakterler hakkında mutlak ve kesin talimatları da yoktur. Belki de Wagner’in haklarında apaçık bir nefretle yazılar yazdığı Yahudilere eserlerinde dolayımsız yer vermemesinin nedeni kutsallık atfettiği operalarını “kirletmek” istememesidir.
Herry Kupfer’in yönettiği Das Rheingold yapımda, Alberich karakteri ya da ‘Die Meistersinger Von Nürnberg’ operasındaki Beckmesser (kötü birisi) o zamanlar moda olan Nazi gazetesi Der Stürmer’de çizilen türde Yahudi karakterlerinin kopyası olmaya adaydır.[23] Eserde son derece antipatik ve soytarı bir karakter olarak lanse edilen lonca eleştirmeni Beckmesser’in; dönemin Yahudi asıllı Avusturyalı ünlü müzik eleştirmeni Eduard Hanslick’i çağrıştırdığını söyleyenler mevcuttur. Wagner’in librettolarında karakter hakkında kesin talimatlar olmasa da rejisörler genelde onu hep karalar içinde, büyük burunlu, siyah şapkalı ve sürekli para sayan Ortodoks Yahudi görünümlü biri olarak sahnelerler. Ki dönemin Avrupa toplumlarında Yahudilerin büyük burunlu, kara sakallı, kurnaz ve para düşkünü olarak resmedildiğini not etmek gerekir.
Wagner’in operalarındaki cüce karakterlerin antisemitik bir silüeti andırdığı noktasında da tartışmalar mevcuttur.[24] Bahsi geçen cücelerin yer aldığı ve dört ayrı eserden oluşan Ring of Nibelungen serisinin birinci kısmı olan Das Rheingold operasında lanetli bir yüzük hikayesi anlatılmaktadır. Karakterlerden ilki çirkin, kötü görünüşlü ve karakterli Nibelung kralı Alberich’tir. Kendisine ait olmayan büyülü altını Ren kızlarından çalmıştır. Hırsızlığın yanı sıra kibirli ve aptaldır. Özel güçlere sahip miğferinin marifetleriyle karşısındaki yabancıyı etkilemeye çalışırken kolaylıkla tuzağa düşüp düşmanının eline geçmiştir.
En nihayetinde elinden zorla alınan yüzüğü lanetler. Bundan sonra her kim o yüzüğe sahip olursa ölecektir. Nibelung Yüzüğü serisi boyunca süren, gücünü kaybetmeyen bir lanet. Operadaki asıl suçlu, lanetin kaynağı Alberich iken, gerçek hayatta Wagner’e göre Aryen ırkını kirleten, soylarını çürüten lanetin cisimleşmiş hali Yahudiler’dir.
Alberich’in altın yüzüğüyle Niebelheim’a hükmettiği ve korkuttuğu, erkek kardeşini yönetmek üzere Tarnhelm’i işe aldığı Das Rheingold’da canavarca yankılanan şu sözler vardır:
“Nacht und Nebel/Niemand gleich” (Gece karanlığı ve siste/kimse kimseye benzemez)
Bunlar Nazi düzeninin ölüm kampları için kullandığı sözcüklerin ta kendisidir.[25] Modern uyarlamalarda örneğin Almanya Essen’de 2011 boyunca sahnelenen Yüzük (Ring) serisinin son operası Götterdammerung (Tanrıların batışı) da Alberich karakteri de Ortodoks Yahudi olarak resmedildi.[26]
İkincisi ise Alberich’in kardeşi cüce Mime’dir. Bu karakter de çirkin, kötü kalpli, hırsızlığa meyilli (yüzüğü çalmaya niyetleniyor, korkup vazgeçiyor) üç kağıtçı, yalancı ve hatta yeri geldiğinde Alberich’i bile gammazlamaktan çekinmeyecek derecede fırsatçıdır. Fiziksel, karakteristik özellikleri dönemin antisemitik görüşüne paraleldir.
Üzerinde durulması gereken bir diğer karakter Nietzsche’nin “ebedi Yahudi” olarak tanımladığı lanetli kaptandır. Wagner’in süreleri oldukça uzun olan diğer operalarının aksine kısa süren Der fliegende Holländer (Uçan Hollandalı) operasındaki baş kahramandır. Bu operanın fikirsel temelleri, Wagner’in ilk eşi Minna ile Riga’dan Londra’ya (alacaklılarının hışmından) kaçarken yaptığı oldukça sıkıntılı, fırtınalarla dolu bir gemi yolculuğunda oluşmuştur.
Uçan Hollandalı, Ümit burnunu aşabilmek uğruna şeytanla antlaşma yapmış, bunun sonucunda lanetlenmiş bir kaptandır. Ancak ve ancak onu çok sevecek ve sadık kalacak bir kadının aşkı sayesinde lanetlenmiş ruhunu bu ıstıraptan kurtarabilir. Hikayenin sonunda beklediği kadını bulacak ve ebedi kurtuluşa kavuşacaktır. Konusu özetle bu olan operanın dikkatleri cezbeden noktası başkahraman Uçan Hollandalı’nın eser boyunca giydiği siyah kıyafetleri, kalın ve kara sakalının yanı sıra hırsları uğruna lanetlenen ruhu ile de o dönemin antisemitik zihniyetindeki Ortodoks Yahudi tipolojisini çağrıştırmasıdır. Nietzsche’nin bu karakteri kastederek kullandığı “Ebedi Yahudi” tanımlamasının kritik bir önem arz ettiği düşünülebilir.
Bir dönem Wagner ve eşi Cosima’nın hayatında önemli bir yere sahip olan Nietzsche, eserlerine büyük bir hayranlık duyduğu, kendisine tutkuyla bağlı olduğu besteci ile yollarını ayırmış; bununla da kalmayıp eleştirel bir noktaya çekilmişti. Wagner’in şahsına ve eserlerinin analizine yönelik yazdığı önemli eleştirel kitaplar olduğu gerçeğini göz önüne alırsak “Ebedi Yahudi” kavramının üzerinde durulması gerektiği sonucuna varabiliriz.
Son olarak da Yahudi karakterlerle ilgili kısımlarda ses renkleri diğerlerinden farklıdır. Buralardaki müzik bazen aksak ve cılız tonlara, bazen de çatlak ve tiz tonlara bürünerek kulağı rahatsız eden tınılar bırakır.[27]
Sonuç
Çok uzak olmayan bir tarihe kadar İsrail’de Wagner’in eserleri gayrı resmi bir yasağa tabiydi. Zubin Mehta yönetimindeki İsrail Filarmoni Orkestrası, İsrail’de Tristan ve Isolde operasının bir bölümünü çaldığında, sonrasında ise 2001 yılında Daniel Barenboim yönetimindeki Berlin Staatskapelle Orkestrası aynı eseri icra ettiğinde epey bir tartışmaya sebebiyet vermişlerdi.[28] 2011’de Roberto Paternostro şefliğindeki İsrail Oda Orkestrası, Adolf Hitler’in favori bestecisi Richard Wagner’in “tapınağı” olan Bayreuth’daki Festspielhaus’da (Festival Ev) 'Siegfried Idyll' adlı eserini çaldı. Böylece ilk defa İsrailli bir grup Almanya’da Wagner çalmış oldu.[29] O yıllarda bu tartışmalara dair; "Wagner çalınmadıkça, sanki Naziler kazandı. Yahudilere bu büyük müzisyeni yasaklamayı başardılar gibi geliyor. Kimseyi kırmak istemem ama insanlar, istedikleri müziği dinlemek hakkına sahip”[30] diyenler olduğu gibi; “Wagner tınıları, son ölüm kampı tanıklarının aramızdan ayrılmasıyla belki "müzelik" bir nitelik taşıyarak sık sık çalınabilecektir; ancak bugün, zar zor kapanmış olan nice yaraları kaşımaktan ileriye gidemezler!”[31] diyenler de mevcuttu.
Wagner’in müziğe ve şiire olan üst düzeydeki yetenek ve dehasını takdir etmemek mümkün değildir. Şüphesiz müzik tarihine altın harflerle adını kazımış bestecilerden biridir. Ama aynı derecede su götürmez bir gerçeklik daha vardır ki; o da, sanatçının özel hayatı ve düşünsel dünyasının baştan aşağı iniş çıkışlar ve sansasyonel olaylarla dolu olduğudur. Ve her sanatçıda olduğu gibi Wagner’in eserlerinde de kişiliğinin izdüşümlerine rastlamak mümkündür. Yoğun bir nefretle dolu olduğu Yahudileri o dönemin zihniyetine paralel olarak eserlerinde karikatürize etmiş olma ihtimali üzerinde ciddiyetle durulması gereken bir konudur. Bu anlamda da akademik çevrelerde özgürce tartışılabilmelidir. Bu tartışmanın önüne ket vurmakla en başta Wagner’e karşı haksızlık edilmiş olunur. Zira her sanatçının sancılarını, kaygılarını, isyanlarını ve hayallerini anlatabilmek ve anlaşılabilmek gibi bir derdi vardır; olmalıdır. Ya da tüm bunları bir yana koyup kimi eserlerinin geçmiş ve günümüz uyarlamalarındaki tartışmalara neden olan şüpheleri göz ardı etmek de bir tercihtir elbet. Ama ahlaken zorlayıcı bir tercihtir.
Wagner her ne kadar müzik tarihindeki antisemitik obsesifliğe sahip popüler bir sanatçı olsa da bu konuda tek değildir. Uygarlık tarihine “Carmina Burana” gibi bir şaheseri hediye etmiş olan Carl Orff ve “Salome” operasını borçlu olduğumuz Richard Strauss gibi besteciler de bu günaha ortak olmuşlardır. Sanatçının kendine, sanatına ve içinde yaşadığı topluma karşı sorumlulukları nerede başlar nerede biter sorusu tarih boyunca karşımıza çıkan bir mesele olmuştur.
Dipnot ve Kaynakça
[1] Ahmet Say, Müzik Tarihi, Ankara, Müzik Ansiklopedisi Yayınları, 2000, s.385
[2] Edward Said-Daniel Barenboim, Paralellikler ve paradokslar, çev.Osman Akınhay, İstanbul, Agora Kitaplığı,2006,s.112
[3] Nietzsche, Wagner ve büyük nefret”, The Guardian, çev. Levent Gökdem, http://www.ayrinti.net/nietzsche/nietzsche/nietzsche-wagner-ve-buyuk-nefret.htm (03.07.2000)
[4] Richard Wagner’in Sanatında İnşa Ettiği Politik ve Kültürel Düşünce Dünyası, İbrahim SARITAŞ, extension://efaidnbmnnnibpcajpcglclefindmkaj/https://ammeidaresi.hacibayram.edu.tr/documents/article/1/51/4/4_saritas.pdf
[5] Edward Said-Daniel Barenboim, Paralellikler ve paradokslar,…s.109
[6] https://www.commentary.org/articles/eric-nelson/wagner-anti-semitism-the-ring/
[7] - Friedrich Nietzsche, Wagner olayı-Nietzsche Wagner’e karşı, çev. M.Osman Toklu, Say Yayınları, İstanbul, 2010, s.39
[8] -“ Şefik Kahraman kaptan, Liszt ve Wagner'in torunu müzik tarihçisi Gottfried Wagner'le söyleşi”, Andante, Aralık 2011, s.64
[9] Edward Said-Daniel Barenboim, Paralellikler ve paradokslar,…s.104-105
[10] Friedrich Nietzsche,Wagner olayı-Nietzsche Wagner’e karşı,… s.27
[11] -A.g.e…s.7
[12] -Friedrich Nietzsche, Richard Wagner Bayreuth’da, çev.M.Osman Toklu, Say Yayınları,İstanbul,2006,s.17
[13] -Friedrich Nietzsche, Wagner olayı-Nietzsche Wagner’e karşı,… s.18
[14] -A.g.e…s.121
[15] https://www.avlaremoz.com/2017/01/02/wagnerin-siyasi-gelgitlerinde-son-durak-antisemitizm-melike-karaosmanoglu/
[16] *https://www.avlaremoz.com/2017/01/02/wagnerin-siyasi-gelgitlerinde-son-durak-antisemitizm-melike-karaosmanoglu)
[17] -“ Şefik Kahraman kaptan, Liszt ve Wagner'in torunu müzik tarihçisi Gottfried Wagner'le söyleşi”, Andante, Aralık 2011, s.64
[18] -Edward Said-Daniel Barenboim, Paralellikler ve paradokslar,…s.44
[19] -A.g.e
[20] Edward Said-Daniel Barenboim, Paralellikler ve paradokslar,…s 117
[21] -“Nazi bayraklı Wagner festivali”, Şalom gazetesi, 03.08.2011
[22] - Edward Said, Müzikal Nakışlar, çev. Gül Çağalı Güven, Agora Kitaplığı, İstanbul,2006,s.53
[23] Edward Said-Daniel Barenboim, Paralellikler ve paradokslar,…s.120
[24] - Peter Brach, The Anti-Semitic Intention of The Ring of the Nibelung:
An Evaluation of Jewish Culture and Wagner’s Dwarven Characters
[25] - Edward Said, Müzikal Nakışlar,…s.53
[26]- http://www.musenblaetter.de/userimages/Image/Goetterdaemmerung%20Essen%20Orgie%20600.jpg-
[27] Marc A.Weiner, Richard Wagner and the Anti-Semitic Imagination, sayfa 248
[28] -“Senin ırkçın, benim ırkçım” İvo Molinas,Şalom gazetesi,01.12.2010
[29] -“Wagner tabusu yıkıldı”, Şalom gazetesi,27.07.2011
[30] -“Cesaret nedir?(2)”, Mine G.Kırıkkanat, Radikal, 22.07.2011 http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=8727
[31] -“Wagner mi dediniz?”, Robert Schild http://www.minidev.com/kulturler/kulturler_yahudi_editor15.asp
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →