
David Lynch'in The Elephant Man’ında (Fil Adam) John Merrick (John Hurt), ender görülen bir hastalık yüzünden normatif insan bedenine göre “bozulmuş”, “çirkin” hatta “korkunç” olarak algılanmaktadır. Panayırlarda sergilenen ve kafes hayvanı muamelesi gören Fil Adam Dr. Freddie’nin (Anthony Hopkins) yardımıyla John Merrick’e, yani ismi olan toplumsal bir varlığa dönüşecektir. Filmin geçtiği tarihsel dönem düşünüldüğünde -19 yüzyıl- Fil Adam’ın insani, toplumsal bir varlığa dönüşmesi aynı zamanda burjuva ahlakı ve bireyselliği içselleştirmesiyle mümkün olacaktır.
Filmde bir tarafta bu dönüşümün John Merrick’in bedeninde ortaya çıkardığı psikolojik ve fiziksel gerilimi takip ediyoruz; diğer taraftan ise insan olmanın nerde başlayıp bittiği, Batılı–burjuva bir ahlakın ve toplumsal uzamın sınırlarına ve içerdiği sembolik şiddete dair sorgulamaları buluyoruz. Dolayısıyla David’in Lynch’in The Elephant Man’i insana, bedene ve ahlaka dair antropomorfik etik ve politik normların bir eleştirisi olarak izlenebilir.
Bir yandan pîrebok arayışını ya da avını sürdüren Adem; diğer yandan Rojava’da İŞİD’e karşı savaşta kocasını kaybettiği için dul kalan ve küçük bir kızı olan Bermal’le evleniyor. Ancak Bermal, kısa bir süre sonra küçük kızını almadan ortadan kayboluyor. Sonrasında Adem’in bir Pîrebok’un göğsüne iğne batırarak yakaladığını izliyoruz. Bundan sonra Pîrebok güzel bir kadına ama aynı zamanda Adem’in kölesine; Adem ise zorba bir erkeğe, film de patriarkal ideolojinin eleştirisine dönüşüyor. Aslında yoksul, çirkin ve kambur olan Adem izleyicinin acıyarak baktığı biri. Ama bu zayıflıklarına rağmen Pîrebok’u kendine köle yapmaktan tereddüt etmeyen Adem erkekliğin güçlü bir temsiline dönüşüyor.
Adem’e kendi hikayesini yani pîrebokların nasıl ortaya çıktıklarını anlattığında pîrebokların, mitolojik hikayeye göre Adem’in ilk eşi olan ve hem ona hem de Tanrıya başkaldırmış Lilith’in soyundan olduklarını anlıyoruz. Pîrebok’un mitolojik hikayesini anlattığı uzun monolog sahnesinden sonra Adem televizyonda Bermal’in İŞİD’e karşı canlı bomba eylemini duyar. Bu haberden sonra, Adem Pîrebok’un göğsünden iğneyi çıkararak onu azad eder.
Hikaye Bermal karakteri üzerinden bir kez daha kadın özgürleşmesi meselesine ama aynı zamanda Rojava savaşına bağlanıyor. Sanki Pirebok’un özgürleşmesi, Bermal’in İŞİD’e karşı intihar eylemi sayesinde mümkün oluyor. Filmin feminist bakışı Türkiye’deki Kürd Ulusal Hareketinin kadın özgürlükçü paradigmasının ortaya çıkardığı atmosferle ilişkilendirilebilir. Pîrebok’tan farklı bir içerik ve biçim kazansa da feminist ve aynı zamanda queer bir katman başka bir Diyarbakırlı yönetmen olan Ali Kemal Çınar’ın filmlerinde takip edilebiliyor. The Elephant Man, 19 yüzyıl Britanya’sında batılı burjuva toplumlarının sınırlarını ve içerdiği şiddet biçimlerinin bir portresini sunuyorsa, Pîrebok da günümüz Kürdistan’ında eril ideolojinin mütevazi bir eleştirisini yapıyor.
Filmin siyah beyaz olması hikayenin genel atmosferini ve ana karakterin sonuçsuz kalan arayışlarını destekliyor. Senaryosunda küçük kopukluklar, çekimlerinde bazı aksayan yönler ve izleyicide bir zaman duyumunu yaratmada zayıflık olmakla birlikte, yönetmenin ilk filmi olduğu düşünüldüğünde, Pîrebok’un iyi kotarılmış bir yapım olduğunu söyleyebiliriz.
[1] Kürtçede pîrebok sözcüğü cadı, lanetlenmiş kadın ve aynı zamanda örümcek anlamına gelmektedir.
Türkiye’de ırkçılık eğer bir sektöre benzetilseydi, bu fırıncılık sektörü olurdu. Ekmek çıkaran fırınlar gece de dahil neredeyse günün her saati canlı ve faaldir. Türkiye’deki ırkçılığın doğası da böyledir, günün her saatinde faal ve akışkandır. Irkçılık her şeyden önce bu toplumda bir ekmek kapısıdır. Nitekim son bir hafta içinde ikinci kez fırından sıcağı sıcağına çıkan ırkçılık mamülleriyle karşılaştık. Daha geçen gün Türkiye-Makedonya milli maçı vesilesiyle Amedspor’a galiz küfürler edildi. Bu daha soğumadan, bu sefer ülkenin ekmeğini ırkçılıktan çıkaran milli burjuvazisinin en önde gelen figürlerinden biri, pespaye bir gülme efekti eşliğinde Kürt kadınlarını cinsiyetçi bir fıkra konusu yaptı.
Devamını oku →