Post Kolonyalizmin Paradoksu: Abdulrazak Gurnah Romanı Üzerine Notlar
Fırat Aydınkaya

covercolon
“Aklınızla yargılayın beni;

can kulağınızı da açın ki
iyi birer yargıç olasınız”.
(Shakespeare; 2019)

Abdulrazak Gurnah’a Nobel ödülünün verilmesiyle birlikte onun edebiyatına olan ilgi görünür bir şekilde arttı. Bahusus Türkiye’deki edebiyat kamusunun onun romanlarına ‘geçer not’ verip, ona sol kütüphanenin üst raflarını ayırırken, buna mukabil Kürt edebiyat kamusunun ise büyük ölçüde zımni bir mutabakatla onu görmezden gelmesi ilgi çekici. Öte yandan Türkiye’nin üst düzey edebiyat guru’larının anti kolonyal edebiyat anlatısının rafine stiline inat, onun romanlarının pastörize halinin altını çizip, Nobel komitesinin ödül verme gerekçesinde bir araya gelmesi de dikkatlerden kaçmadı. Şüphe yok ki tıpkı bu tahrik edici tutum gibi komitenin gerekçesi de kışkırtıcıydı.[1]

Gurnah romanındaki edebi ölçüt ya da başat gaile öyle görünüyor ki “kolonyal” meseleyle ilintili. Romanlarını sevenler için de romanlarına burun kıvıranlar için de işin püf noktası tam da burası. Daha doğrusu mesele, bir roman türü olarak ‘kolonyal’ kavramının önüne hangi sıfatın geleceğinde düğümleniyor: “anti” mi, “post” mu? Hassaten de edebiyatın sol mahallesinin ehli vukufları, Gurnah romanının önüne konulan ‘post’ sıfatı vesilesiyle, onu ehveni şer bulup başköşeye buyur ettiler. Türkiye’de solun ana akım akademisyenlerinin de edebiyatçılarının da kolonyal teori söz konusu olduğunda Kral Lear pozuna girip bahşetme lügatiyle konuştuğu herkesin bildiği bir sır. Bu beyaz bahşetme ekonomisinin çıktısı olarak bir soru: Neden başka kimseye değil de onun romanına beyaz eşyayı kullanma kılavuzu niyetine “önsöz” yazılıyor? Gurnah “önsöz” olmadan okunamıyor mu?

Bu yazıda mezc bir görünüm veren iki sorunu tartışmaya çalışacağım. Post kolonyal teorisyenler, eprimiş siyasal teoriye nefes üfleyebilecek alanları sayarken ‘edebiyat’ı sıra cetvelinin tepesine yerleştirir. Öyleyse Gurnah romanı Post kolonyal teoriye ne katabilir? Daha da önemlisi, halkı önüne sıfat konulmaksızın, hala çıplak şekilde “kolonyal” ilişkilere tabi kılınan bir edebiyat muhibi, Gurnah romanında ne bulabilir? Peşinen şerh düşmekte fayda var: soru post kolonyal edebiyattan gelecekse, cevap da oradan gelmeli.

Kuramsal düzeyde mukayesel olarak “anti kolonyal roman”, “post kolonyal roman” üzerine birkaç tespit yapmak işe yarayabilir belki. Bir kere anti kolonyal her şeyden önce dünyasını değiştirmek isteyendir. Buna mukabil post kolonyal ise dünyayı yorumlamak isteyendir. Anti kolonyal ‘yaratıcı yıkım’, post kolonyal ‘zemin etüdü’dür. Anti kolonyal ‘elini masaya’ vurandır, post kolonyal ise ‘masadaki menü’yle ilgilenen. Anti kolonyal yurduna bakınca sömürgeciyi görür; post kolonyal bakınca ise zalim olanı görür. Anti kolonyal ‘öfkeli bir meydan okuyucu’dur; post kolonyal ‘sabırlı bir hikâye anlatıcısıdır’. En nihayetinde anti kolonyalin ‘dava’sı vardır, post kolonyalin ise ‘dava dosyası’ vardır. Anti kolonyal roman, ‘sapana konan taş’ ise, post kolonyal roman ‘sapanı tutan titrek eller’dir. Ne var ki ikisi de iki amilde birleşip yek vücut olur: her ikisi de erkek egemendir-cinsiyetçidir, müştereken ve müteselsilen ‘sınıf körü’dür.

Bu mukayesenin içinden Gurnah romanına dair birkaç anlamlı şey söyleyebiliriz artık. Bir kere Tanzanya’lı yazar, fevkaladenin fevkinde iyi bir hikâye aktarıcısıdır, kamil bir gözetmendir. Ezilen bir toplumdaki kurşuni hikayeleri, vasat karakterlerle, ajitasyona kaçmadan ama olabildiğince etkileyici bir üslupla anlatmak onun alameti farikasıdır denebilir. Eserlerinde parıltılı bir kurgu zekası görülmez, baş karakterleri de çoğu zaman tornadan çıkmış gibi aynı rasyonalite sızısının içinden konuşur, ve dahi üst kurmaca metodolojisinin karakter ikamesi de sıklıkla arıza verir. Arada bir başvurduğu bilinç akışı teknolojisi karakterlerinin aslına rücu ettiği bir tür sığınak işlevini görürken, iç monologları kahramanın içindeki ‘taş fırın erkeği’ni ortaya çıkarır.

Karakterlerinin çoğu Batılı bir beyaz zemin üzerinden veya çizgi film misali bir uçurumun üzerinden yüzü ülkesine dönüktür, hem geçmişi konuşturur, hem şimdiyi geçmişin rehinesi yapar. Abbas örneğinde olduğu gibi dili ve hafızası sünnetlidir, bir süre sonra Abbas susar nitekim, onun yerine ikame edilmiş teyp konuşur. Salih Ömer misalinde olduğu gibi de datası toplumsal haksızlıklarla fullenmiştir. Salim gibi ezilen ülkesine baktığında haksızlıklar haritası görür. Sessizliğe Hayranlık’taki isimsiz anlatıcı gibi halkına her yüzünü döndüğünde tıkanmış tuvaletleri gözlerinin önüne getirir. Karakterlerinin estetiği fena değildir, mutlak iyi ya da mutlak kötü de değildir; iyi ile kötü kolaylıkla aynı bedene yerleşebilir. Fakat buna rağmen karakterleri çoğu zaman bir sınır çizgisinde dolaşır, isimsiz anlatıcıda olduğu gibi haşat edilmiş bir kalp ile yani bataryaları arızalı veya şarjı bitmek üzere olan ikinci el alet misali güç bela hikayede yol alır.

Böylelikle bir bakıma kelimenin tam anlamıyla Benjamin’in “Hikaye Anlatıcısı”nın avuçlarının içindeyiz: gerçekten de tıpkı Gurnah hikayelerinde olduğu gibi “hikaye anlatıcısının hayatımızda hiçbir hükmü yok”. (Benjamin;2014-77) Nitekim karakterlerinin bir çoğu etkisiz eleman, anlattığı hikayelerin çoğunun hükmü ise askıda. Kadınlar şakacı rüzgarların önünde savrulan birer yaprak temsili, Avrupa görmüş kahramanları ana yurtlarını taşralaştırma peşinde birer hafifmeşrep, hikayelerin esas özneleri ise artık bir takvim arkası yazısına dönüşmüş vakayinamelerini sayıklamakla meşgul. Salim’in dediği üzere kahramanların çoğu “ne yaşamaya ne de ölmeye uygun”. Bütün bunlara rağmen karakterlerinde göze çarpan rahatsız edici dört temel unsurdan söz edilebilir. Gurnah’ın özneleri, Benjamin’in hikaye anlatıcısıyla bağlantılı olarak bahsettiği türden kanlı canlı yürüyen bir “deneyim”, Kürtçe’deki ihtişamlı karşılığıyla tam bir “xemxur”. Esasen bir deneyim tüccarı gibi hareket ediyor. Fakat bu nahoş deneyimlerin alıcısı da satıcısı da siyah, yerli, yani bizden. Beyazdan arındırılmış ‘deneyim’ bir çeşit kolonyal kompleks semptomatiğini barındırıyor. Bir karakteri bu durumu veciz bir şekilde özetliyor nitekim: “çünkü anne sütü diye itaat ve yenilgi emdim”. İkincisi ise öznelerinin hemen tümünün Avrupa’da dillerinin çözülmesi başlı başına esef verici. Kendi ülkesinde dil tutulması yaşayan karakterin, Avrupa başkentlerinde dile gelmesi kesinlikle bir edebiyat tikinden öteye işaret eder. Burada artık Benjamin’in dediğinin tersine yani ‘halkın gözünde hikaye anlatıcısı uzaklardan gelen biri değildir’, tam aksine uzağa, Avrupa’ya giden biridir. Ve bu kıtada “seslerini yükseltmeden mırıldanan” karakterler birbirlerini mağlubiyet sessizliğiyle selamlıyorlar. Bu mağlubiyet hikayelerini birazcık kazıdığımızda ise bu yenilgi metafiziğinin altında zafer kazananın/muktedirin kulakları sağır eden ihtişamı var, Gurnah bu sesleri baskılasa da beyaz egemenin uğultusu her cümleden duyuluyor. Üçüncüsü ise onun hikayelerinin mahreminin kadın olması. Kadın hem mahrem, hem mahrum, hem namahrem, hem de sürekli yine yeniden haram fiille sınanandır. Kadın onun anlatısında her daim taşlanan, karakterinin altında bit yeniği aranandır. Son olarak da metin içi Batılı karakterlerin hemen tümünün bir görünüp bir yok olan, duygulardan sıyrılmış insan üstü titanlar olarak hikayenin misafiri ya da trabzanı biçiminde kurgulanmış olması. Sadece Terkediş romanında Batılı karakter yaralı, yarı ölü biçiminde yani insan olarak aramıza arzı endam ediyor.

Öte taraftan anti kolonyal anlatının çalar saati “şimdi”ye kurulmuştur; şimdi, geleceğe gebedir. Ne var ki bunun tam aksine kahramanları, yarın duygusu iptal edilmiş, dünü elinden alınmış gibi hareket eder, bütün sözcük kutusu maziden alınma olup, geçmiş zaman kipi ile konuşur ve tek beklentileri geçmiş’in şahitliğinde anlaşılmaktır. Frenle yol alan araba misali di’li ya da miş’li zaman kipiyle donatılmış yüklemler ile yol alır. Gurnah’ın şimdi’si düne kaçmıştır ve düne gebedir. Bu geçmiş zaman anlatısı yasın ya da felaketin kayda geçirilmesi bağlamında politik bir fiil değildir, geleceği tanzime ayarlanmış bir hafıza hiç değildir. “Hayatın anlamı eğer romanın çevresinde hareket ettiği merkez” (Benjamin;s.91) ise Gurnah romanının merkezi dündür, düne dairdir ve dünde kalandır; yani çarçur edilmiş zamanın bakiyesidir. Peki ama geçmişten alınan bunca kötücül hafriyat ne için kullanılacak? Bir başka ifadeyle bütün bu yaralı karakterlerin velud hikayeleriyle ne yapacağız?

Bir açıdan Batı dışı toplumlarını, hassaten de ezilen halkların dünyasını daha önce görmeyen, bu uzak evreni bilmeyen vasat bir Batılı, onun romanındaki hikayelere bakıp Mill’i hakperest görebilir pekala. Hani “Özgürlük Üstüne” eserindeki pek meşhur deyişiyle “Hintliler ve Afrikalılar henüz kendilerini yönetecek kadar medenileşmiş değiller” anlayışına hak verebilir Batılı okur. Zira hikayelerin bilinç dışı olgunlaşmamışlığa, aydınlanma söylemiyle ergin olmayışa, bir tür vesayet pozitivizmine göz kırpıyor. Sömürgecilerin, yerlilerin özgürlüğünü bastırmak için icat ettikleri meşhur metafor ile konuşursak, romanlarının günahkar özneleri, “bekleme odası”ndan çıkmayı hak etmeyen bir görüntü veriyor.

Buna mukabil Spivak yakın zaman önce verdiği bir söyleşide ilginç bir şeye dikkatimizi çekiyordu: “aşağıdan öğrenmeyi öğrenmek”. (Spivak-2010,61) Gurnah hikayeleri aşağıdan öğrenmeyi öğretmek yerine, aşağıdan öğrenmeyi gereksizleştiriyor. Çünkü sürekli mağlubiyet sızısına maruz kalmak, sessizliğe giden bir gemide yol almak, öğrenmek fiilini bir süre sonra iptal eder.

Öte yandan edebiyatın, post kolonyalizm için merkezi bir role sahip olmasının sembolizmini de onun anlatısında bulabiliriz. Zira roman öznel olanı nesnel olanın içinden veya tersi bağlamda nesnel olanı öznel olanın şahsında sarahaten gösterebilecek bir forma sahiptir. Ama soru/n hala baki: Gurnah romanı, postkolonyal teoriye ne verebilir? Belki kendilik ifşa tekniğinin yetkinliği bize kısmi bir cevap sunabilir. Bir halkın benlik algılarındaki septik bölünmeler veya xwebûn peşindeki bir halkın kendilik inşa süreçlerindeki arızi unsurlar ve nihayet bağımsızlığına kavuşmuş olsun veya olmasın ezilen bir halkın bünyesine çökmüş ve onu mefluç kılmış eşitsizlik ve zalim iktidar kümelerini ifşa etmeye yarayabilir. Her ne kadar bu ifşa hafriyatını neredeyse tamamen ve sadece ezilen halkın üzerine boca edilse de.

Bu noktada Robert Young’a selam verip maksimalist bir okuma yapsak bile Gurnah romanının politik çıtası en fazla ‘bütün insanların maddi ve kültürel refah hakkını talep eder’. O, bize ‘madun’un sıra dışı hikayeleri olduğunu, dili peltek de olsa konuşabildiğini gösterir. Peki ama yazarımız bu hikayeleri kime anlatıyor? Daha önemlisi ya madun olana, mağlup hikayeleri satıyorsa? Şüphe yok ki onun metin içi muhatabı kesinlikle mağluplardır. Metin dışında ise çoğunlukla egemen olana (Avrupalı beyaz adama) sesleniyor. Peki ya egemen oralı değilse, yani madun konuştuğu halde egemen kulaklarını tıkıyorsa?

Çok ilginç bir şekilde bu sahnenin tersine çevrilmiş bir fragmanı ile bizi baş başa bırakır Gurnah, Deniz Kenarında’ki romanında. Hikaye basit ama çarpıcı: Kahramanımız ezilen ülkeden kalkan bir uçağa binip soluğu Gatwick havaalanında alır; bir mülteci olarak elbette. Pasaport memuru rutin işlemler için kendisine Londra’nın dilinde sorular sorar. Kahramanımız mesleği gereği kendi ülkesinde son derece iyi İngilizce bildiği halde, memuru cevaplamaz, memur karşısında uçsuz bucaksız bir sessizliğe gömülür, nerdeyse tek kelime bile konuşmaz. Böylece Spivak’ın sorduğu soru infilak etmiştir: Madun konuşabilir, konuşuyor da ama bu sefer “konuşmayarak konuşmayı” seçiyor. Kendi ülkesinde ona pasaport hazırlayıp onu Londra’ya gönderenler, ona kati suretle İngilizce bilmeme numarası yapmayı salık vermişti. Madunun direniş tecrübesi beyaz egemenle aynı dilden konuşmayı ona yasaklayarak şeytansı bir pragmatizme yönlendirmişti onu. Peki ama bu sahnedeki hiç değilse dil bazında sergilenen gönüllü eşitsizliği nasıl yorumlamalı, egemenle aynı dilde eşitlenmenin sembolik konforu varken bundan imtina etmek niye? Bu durum bir açıdan egemen ile yapılacak mücadelenin onun dilinde yapılıp yapılmayacağı şeklindeki soruyu da akla getirir. Sahnede elbette örtük bir mücadele var ama daha çok da müzakere var, yani post kolonyal edebiyatın meftun olduğu bir kavram olarak müzakere. Kahramanımız egemen olana (Avrupalı beyaz adama) seslenme imkanını şahsileştirilmiş pragmatizme feda ederek, dilsel eşitliği elinin tersiyle iterek, yani egemenin önünde konuşmayarak egemene seslenmeyi tercih ediyor. Böylece kritik bir şeye tanıklık ediyoruz, post kolonyal sahneden, anti kolonyal fragmana sessiz sedasız geçiş yapıyor Gurnah. Beyaz egemenin mütehakkim diline rest çekip, dilsizlikle mukabele etmeyi seçmektedir, tamamen şahsi menfaat uğruna olsa da. Anti kolonyal romanın zaten temel mottosu madunun bütün huşunetiyle kendi dilinde konuştuğu halde egemenin kulaklarını tıkaması üzerine kurulu değil miydi? Anti kolonyal romanın bütün mücadelesi bir muhatap bulup ondan özgürlüğünü koparmak kurgusuna dayanır. Geldiğimiz aşamada post kolonyal romanın en can alıcı final sahnesinde, kendi edebi ya da sanatsal değerine müracaat etmesi beklenirken, yani egemenle müzakere, diyalog imkanına kavuştuğu halde bunun gereklerini yerine getirmesi gerekirken, bundan beri durarak anti kolonyal kurguya sığınmak niye?

Benzer bir fragmana Kürt edebiyatında denk gelmek herhalde tesadüf olmasa gerek. Helîm Yûsiv, Auslander Beg hikayesinde tıpkı Gurnah gibi kahramanını pasaport memuru ile baş başa bırakır. Ama bir farkla, Auslander beg, pasaport memuru ve ilaveten kayınvalidesi. Auslander beg ailevi sorunlarından kurtulmak, eşinin bitmek tükenmek bilmeyen kaprislerini nihayetlendirmek için, onun tavsiyesiyle kayınvalidesini Avrupa’ya getirmek ister. Eşi isimsiz, kayınvalidesi isimsiz, pasaport memuru isimsiz, kendisi ise müstear isimli, ama takma adı yabancı dilden alınma, yani bir tür isimsiz kimliksizler diyalogu. Auslander beg kayınvalidesini Avrupa’ya getirmek için ezilenin müktesebatından yararlanır ve eşiyle anlaşmalı boşanıp, kağıt üzerinde kayınvalidesiyle evlenerek, pasaport memurunun huzuruna girer. Gurnah sahnesindeki Salih Ömer bir ölçüde politik sosa bulanmış bir arkaplanla beyaz adamın karşısına otururken, Yûsiv’in öyküsünde ise Auslander beg neredeyse sadece ailevi problem arkaplanlı bir hikayeyle beyaz adamın karşısında kendini bulur. Salih Ömer mutlak sessizliğe iltica edip pasaport memurunu sınava tabi tutarken, Auslander beg kayınvalidesiyle aradaki yaş farkının verdiği uyumsuzluk görüntüsü nedeniyle kendini imtihan seansına maruz bırakır. Salih Ömer bir tür reddi İngilizce tavrı sergilerken, Auslander beg zımni bir tür reddi Kürtçeyle, dilsel eşitliğin konforuyla beyaz adamla müzakere eder, hikayenin gizli faili kayınvalide ise anti kolonyal bir formatla kendi dilinde sebat eder. Böylece iki madun ile yol alır Helîm Yûsiv; klasik madun temsili olarak kayın valide ve güncellenen madun olarak Auslander beg. Hikayenin sembolik ideolojisi ilkinde İngilizce ile yani fatih dille sınanmaya tekabül ederken, diğerinde ise kayınvalideyle cinsel birliktelikle kanıta, yani haram fiile zorlanma ile sınanır. Salih Ömer hikayenin başında dilsizliğe bürünürken, Auslander beg memurun zekasına yenik düşüp, haram fiille yüz yüze kaldığı için hikayenin sonunda dilsizliğe bürünür. İlkinde İngilizce konuşulması ihtimalinde deport ihtimali söz konusuyken, diğerinde kayınvalide ile cinsel birlikteliğin reddi sebebiyle deport ihtimali gündeme geliyor. İlk örnekteki dilsizlik seremonisi kişiyi hikayesiz bırakırken, ikinci örnekteki hikaye örgüsü kişiyi dilsiz bırakır. Öte yandan her ikisinde de karşımıza çıkan şey “kapı” metaforu ve beyaz adamla müzakere, onu mümkünse pragmatist amaçlarla dahi olsa alt ederek kapıyı yani sınırı kaldırma arzusu. Yani merhamet ideolojisinin grameri.

Sonuç itibariyle her iki fragmanın bize gösterdiği şey aslında basit formatla söylersek ev sahibi ve misafir karşılaşması. Fakat sorun şu ki, ev sahibi hala karar alıcı, misafir ise bu kararı etkilemeye çalışan figüran. Bir sorun daha var ki o da post kolonyal edebiyatın/teorinin, dünyayı kapısız bir şekilde kolektif evimiz olarak konumlandırırken, bunu kabul etmeyen ev sahibine ne yapacağını, nasıl konuşacağını bilemiyor olması. Nitekim Young’ın altını çizdiği şu tespitler en fazla bu iki sahnede tescillenir:

“Postkolonyal teori bilimsel anlamda bir teori değildir… Ampirik verilerin analizi için kullanılacak bir metodoloji olan sosyal bilimler tarafından anlaşıldığı gibi bir teori bile değildir. Daha ziyade, bazen çelişkili olarak veya poetik olarak üst üste binen veya hatta birbirlerine bitişik sıralanmış bir ilgili bakış açısı dizisi, bir kavram kümesi içerir.”

Yukarıda bahsedilen soru böylece ikbal pragmatizmi hasebiyle heba edilmiştir, madun konuşmadan konuşmuş, egemen kulaklarını tıkamadığı halde, dinlemeye ayarlı olduğu halde madun konuşmamıştır. Esasen Gurnah’ın ezilen karakterlerinin madun sayılıp sayılmayacağı ise ayrı bir tartışma. Çoğu zaman madun ile ezeli mağlup arasında gidip gelen bir karakter kümelenmesi söz konusu zira. Bu tartışma ayrı ama onun hikaye anlatıcıları zaten beyaz adama değil, kendi hemderdleriyle konuşuyor. O kadar ki pasaport memuru kılığında karşımıza çıkarılan prototip dahi beyaz İngiliz değil, ataları göçmen bir Romanya’lı. Gurnah maduna, mağlup hikayeleri anlatıyor çoğunlukla, beyaz adamın kapı arkasında onu gözetlediğini farkında olarak elbette. Onun kahramanları Son Hediye romanında da görüleceği üzere bir beyazla diyalog kurduğunda ayarları bozuluyor: İngiliz kayınpeder adayının gözüne girmek için “ben de İngilizim” diyor, kayınpeder kulağına eğilip “kucağıma zenci bir torun ver” dediğinde dilsizliğe bürünüyor. Damat adayının sayfalar dolusu aşağılama seansına boynunu uzatıp dinlemekle yetiniyor. Sessizliğe Hayranlık’ta İngiliz doktor Gobineau misali ırk hiyerarşisinin içinden konuştuğunda yani klasik ırkçılığının alfabesini yüzüne okuduğunda, yüksek tahsilli kahramanımızın tek yaptığı şey, beyaz muhatabını “saygılı sessizlikle” selamlamak oluyor. Belki de Spivak’ın kendini güncellediği yere gelmiş bulunuyoruz: “günümüzde madun yeniden düşünülmelidir. O artık merkeze giriş hatlarından kopmuş değildir”. (Spivak;2010-56) Evet tam da bu. Update madun, merkeze el sallayan madun. Bu update madun onun romanına özgü olarak “anne sütü diye itaat ve yenilgi emdiği için” eşitlik arzusunu yitirip özgürlük kaybına uğrayan bir zombiye dönüşüyor. Öyle ki Sessizliğe Hayranlık’ta kahramanımız, beyaz eşi tarafından “neden omurgalı bir yaratık değilsin” şeklinde dahi suçlanır. Bu tartışmanın hülasası olarak herhalde şunu kayda alabiliriz: Gurnah’ın karakterlerinin hiç birisi Fanon’un Yeryüzünün Lanetlileri’nde bahsettiği “yeni insan” tipolojisi değil. En iyi ihtimalle eski insanın elden geçirilmiş, bataryası değiştirilmiş yeni jenerasyonu.

Gurnah’ın Avrupalısı pek tabi yekpare, doğuştan zalim, kategorik bir beyaz adam değil. Ama İngilizce yazıyor çoğunlukla, yani yekpare görmediği egemenin anladığı yekpare dilden, müstemleke dilinde yazıyor. Benzer bir paradoksa Kürt edebiyatı sosyolojisinden de aşinayız. Bazı durumlarda edebiyat yazarları, öğretmen mesleği (Türkçe-Edebiyat) icra etmekte ve Türk’e Türkçe ve edebiyatını öğretmek misali, Gurnahgiller de İngiliz’lere İngilizce ve edebiyatını anlatıyor. Yine de karakterlerinin Deniz Kenarında romanında olduğu gibi Avrupa’ya ayak bastığında “her köşeden bana bağıran, beni hor gören bir dilin içinde yaşıyorum” demesine bakılırsa bu dilden bazen illalah ettiği de ortada. Post kolonyal teori, eleştirel bilincin bir çıktısı olarak ezilen halkının tarihine ve toplumsal bölünmelerine bakınca evleviyetle buradaki kolonyal mirasın bakiyesini ifşaya koyulur. Ezilen toplumun eleştirisini yaparken, kolonyal müdahale realitesine gözlerini kapamaz. Gurnah romanı ise ezilen halkının günah defterini ortaya dökerken defterde yerli halkın parmak izlerinin peşine düşer. Oysa çoğu yerde bizzat bu günah defterleri, kolonyal kalemlerle yazılmış, paramparça edilmiştir. Hikayelerinde insan onuruna dokunan, şerefini beş para eden, haysiyeti yerle yeksan eden ezoterik sırların peşine düşer. Hadi biz de sormadan edemeyenlerden olalım: bu haysiyet yangınlarının müsebbibi neden hep bizden? Bununla birlikte şerefi yere düşürülenlerin hiçbirisinin aklına ‘haysiyet ayaklanması’ gelmez, yapabildikleri tek şey konuşarak rahatlama. Bir terapi gramerine maruz kalıyoruz, yine yeniden. Bu terapi seansında es kaza kızması gerektiğinde yani Avrupa eleştirisi yapması gerektiğinde, bütün siyasal huşuneti “yozlaşmış İngiltere” ebadında zuhur eder.

Öte yandan çoğu karakteri Batılı bir imalattır, bu imalat özneler, ana ülkeyi hikayesinde bir “dekor” olarak görür. Kendi ülkesi hiçbir zaman özne değildir, Abbas’ın veciz tabiriyle ana yurd “kenef” biçiminde takdim edilir. Ülkeye dönme ihtimali belirdiğinde bağırsak isyanına yenik düşüp soluğu ishalde alır. Böylece karakterler post modern teorinin güzide kavramının yürüyen halleri gibidir, koçerdir, yersiz yurtsuzdur, mefluçdur, bazen mecburiyetten bazen keyfiyetten mültecidir, kendi hayatları üzerinde en ufak bir hükümleri dahi yoktur, yani hükümsüzdür, omurgasızlığın kitabını yazmıştır, ülkeye dönüş koşulları oluştuğunda bile rücu konusunda mütereddittir, İmparatorluk yazarlarının şık deyişiyle yok yerdir (non place). Bu haliyle onun romanlarının müzmin şeameti, karakterlerinin celadeti red eden koçerliği bizi ikinci el bir post kolonyal proje ile baş başa bırakıyor.

Çok daha önemlisi Gurnah, anti kolonyalizm anlatısına içkin (s)imgeleri, daha doğrusu kolonyal elitlerin el çantasındaki kontrol kalemlerini yeni bir okumayla muhtevalandırıyor. Sözgelimi harita gibi, Londra gibi, Mandela-Gandi gibi, Mau Mau gibi ve nihayet Shakespeare gibi. Yerlinin ülkesine elinde üç gereç ile gelmişti sömürgeci, bilindiği üzere: silah, İncil, harita. Bu üç gereç de Benjamin’in enfes değinisinin içinden konuşursak “aynı zamanda hem barbarlık hem uygarlık” vesikasıdır. Yazarımız bu şaibeli unsurlara, kolonize edilen halkın ülkesinde iade-i itibar yapıyor, bu amillere iliştirilmiş barbarlığa uygarlık cilası sürüyor. Onun romanında harita bizden bir kapitalistin kurnazlık navigasyonu hükmüne geçer. Yine neredeyse bütün romanlarında büyülü bir mekan olarak taltif ediyor Londra’yı. Başta bu kent olmak üzere kapitalizmin bütün başkentlerinin şehirleşme harcının ezilen halkların kanıyla yoğrulduğunu unutuyor. Londra’yı karpostallaştırmak suretiyle caka satıyor. Mandela ya da Gandi figürü tatsız bir nostaljik imge olarak karşımıza çıkarken, Shakespeare kolonyal sembolizmi görünmez kılınmak suretiyle, ihtişamlı bir hiper gerçeklik olarak ana ülkeye uyarlanıyor. Fakat daha büyük bir sorun da kendini gösteriyor. Deniz Kenarında romanındaki Avusturya’lı Elleke isimli karakter kışkırtıcı bir fragmanla, sömürge arzusunun bilinçaltının bir çeşit masumluğuna davet ediyor bizi. Ona bakılırsa evet ailesi sömürgeciydi, ama mecburlardı buna; zira Avrupa’dan ve onun savaşlarından kaçmak için Kenya’ya gidip oradaki yerlileri köleleştirmesi gerekmişti. Bu masumane sömürgecilik yorumuna eşlik eden duygu elbette tanıdık: hümanizm. Zira onun babasına kalırsa “yerlilere karşı üstünlüğümüz ancak onların rızasıyla mümkün olur”du. Benzer bir fragman Sessizliğe Hayranlık romanında da karşımıza çıkar. Londra’lı muhatabı kahramanımıza sömürgeciliği adil bir mübadele olarak sunar: Ona bakılırsa birkaç parça “British Museum’da sergilemek için antika ıvır zıvıra” karşılık olarak onlar da “bireyselliği, buzdolabını ve kutsal evlilik bağını” getirmişti. Bütün bu beyaz hümanizmaya davet seremonisine kahramanlarımızın yaltaklanmasıdır, belki de esas problem.

Post kolonyal ideoloji devrimci bir mücadeleden beri durarak müdahil olmayı önemser. Gurnah romanı ise mücadeleyi değil, müdahaleyi bile değil, muhasebeyi önceler. Sömürge veya sonrası realitesinin farkındadır, ama buna merkezi bir konum atfetmez, kahramanlarına bakılırsa geçmiş sömürge idaresi suçluysa, biz de suçluyuz. Cromer’in meşhur “biz Mısır’ı yönetmeyiz, Mısır’ı yönetenleri yönetiriz” aforizması yokmuş gibi davranır. Hatta Sessizliğe Hayranlık’ta öteye uzanır: başlarına gelen bunca yıkımın müsebbibi olarak kölelik, sömürgecilik, Hrıstiyanlık amillerini sayan yerli ezberini tiye almaktan bile beis görmez. Öyle ki siyah kahramanımız beyaz muhatabına Cromer’i bile afallatacak bir teklifte bulunarak, onu yerli ülkeye yeniden davet eder, aracısız, doğrudan bir sömürge idaresi için- muzip bir istihza için bile olsa-.

Anlatıldığı üzere Gurnah romanının sömürgecilik okumalarının hayret verici şekilde sarkastik olması post kolonyal ideoloji için dahi fazla. Zira Young’a bakılırsa “sömürgeciliğe karşı direnişin ve sömürgecilikten nihai özgürleşmenin insanlık tarihinin en kayda değer hikayelerinden biri olduğu” kuşkusuz. Açık konuşmak gerekirse Gurnah, Young’ın koyduğu ısırgan olmayan paradigmanın dahi çok dışında bir kurgusal evrenden sesleniyor. En basitinden siyahlık onuru ile hedonist hazzı arasında ikilemde kalan kahramanlarının umarsızca ikincisinde karar kılarak, beyaza bürünmeleri gibi örneğin. Bütün ortamlarda “üçüncü şahıs” olmaya can atmaları da bu minvalden. Belki de Bhabha’nın “beyaz değil, tam değil” teorisini tersine çevirmeliyiz: “siyah değil, tam değil”. Bütün natamam ihtişamlığıyla post kolonyalizmin paradoksu tam da burada devreye girer, ve bu varoluşsal paradoks onun romanının kurucu ötekisi olarak karşımıza çıkıyor.

Hülasa son sözü Barthes’e bırakmak iyi bir fikir olabilir. Bir keresinde “yazar, dünyanın niçin’ini kesinlikle bir nasıl yazmalı’da eriten kişidir” demişti. Söz konusu ezilen halklar olduğunda herhalde Barthes, bu münbit tespitini şu şekilde değiştirmemize hak verecektir: “yazar, ezilen dünyanın nasıl’ını kesinlikle bir niçin yazmalı’da eriten kişidir”. Velhasıl bu yazının konusunu teşkil eden Gurnah sıklıkla niçin’i, nasıl’ın içinde eriterek romanlarını kaleme aldı. Olağan hayatın niçin’ini, nasıl’a tercih etmenin bir edebiyat felsefesinin ötesine uzandığı aşikar. Ve belki de son cümle olarak kabul edelim ki halkı egemen olan bir okuyucunun, Gurnah’ı; Odysseus yirmi yıl sonra eve döndüğünde kendisini tanımayan eşi Penelope misali okumasını anlayabiliriz. Ne var ki halkı hala kolonyal ilişkilere tabi kılınan bir okurun ise onu, Odysseus’yi yarasından tanıyan Eurykleia’nın bilge gözüyle okumasına daha çok hak vermeliyiz. Girişteki kadrajda Shakespeare’in bahsettiği ve onun da Deniz Kenarında’ki romanında refere ettiği yargıç, can kulağını sonuna kadar açan bilge Eurykleia olsun ve hükmü o versin, romanlarını turistik dükkanın raflarında keşfedenler değil. Ve bu tartışma da onun romanları gibi varsın final göremeden “yarı final” seviyesinde sonlansın.

*Bu yazı Sancı Dergisi’nin Ocak-Şubat sayısı için kaleme alınan “Abdulrazak Gurnah Romanı Üzerine Notlar” isimli makalenin gözden geçirilmiş ve genişletilmiş versiyonudur.

Kaynakça

Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk, Metis Yayınları, 2014

Abdulrazak Gurnah, Sessizliğe Hayranlık, İletişim Yayınları, 2021

Abdulrazzak Gurnah, Kumdan Yürek, İletişim Yayınları, 2021

Abdulrazak Gurnah, Deniz Kenarında, İletişim Yayınları, 2021

Abdulrazak Gurnah, Son Hediye, İletişim Yayınları, 2021

Abdulrazak Gurnah, Terkediş, İletişim Yayınları, 2021

Auslander Beg, Helîm Yûsiv, Weşanên Lîs, 2011

William Shakespeare, Julius Caesar, İş Bankası Yayınları, 2019

Roland Barthes, Yazı ve Yorum, Metis Yayınları

Gayatri Spivak, Madun Konuşabilir Mi?, Dipnot Yayınları ve ayrıca Bkz. Toplum Bilim Dergisi, Postkolonyalizm sayısı, 2010

Bkz. Robert Young, http://www.kurdarastirmalari.com/yazi-detay-postkolonyal-nedir-56

[1] Komite gerekçesinin bir eleştirisi için bkz. https://www.kurdarastirmalari.com/yazi-detay-oku-156

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin