Parça Anlatıların Ötesinde Geçmek: “Bütünsel” Bir Tarih Yazımının Zorunluluğu Malak Barşom ve Şeyh Said Ayaklanması Örneği
Dr. Taner Akçam

seyh-sait-mezar-yeri
Bu yazıdaki temel argümanım, geç Osmanlı ve erken Cumhuriyet dönemlerinin tarih yazımına yeni yaklaşımlara ihtiyaç duyduğumuzdur. Ermenilerin, Kürtlerin, Süryanilerin ve Türklerin tarihlerini birbirinden kopuk ve parçalı biçimde ele alan hâkim anlatılarının köklü bir biçimde değişmesini öneriyorum. Bunun yerine, farklı grupların kaderlerinin nasıl iç içe geçtiğini ortaya koyan, tek bir grubu değil mekanı-coğrafyayı merkezine alan daha bütüncül ve entegre tarih anlayışına ihtiyacımız var. Böylesi bir tarih yazımı sadece geçmişi anlamamıza değil, aynı zamanda birlikte yaşamın ve bölgesel barışın imkânına katkı sunacaktır. Bu nedenle önerdiğim yaklaşım, yalnızca geçmişi anlamayı değil, farklı bir geleceği tasavvur etmeyi de amaçlamaktadır. Mevcut tarih yazımını sorgulayan “Entegre tarih yazımı” argümanımı, tek bir olay Şeyh Said İsyanı üzerinden ve bu isyanla ilgili üç anıyı ele alarak geliştireceğim.

Şeyh Said Üzerine Üç Farklı Anı

Ele alacağım anı kitaplarına ulaşmamın ilginç bir hikayesi var. Orhan Pamuk’un Yeni Hayat kitabı, “bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti” cümlesi ile başlar. 2020 Aralık ayında dostum Hanna Kerkini’den aldığım bir telefon “bütün hayatımı değiştirmedi” ama yakın dönem Türkiye tarihine bakışımı alt-üst etti. Ve beni bu yazıda ele aldığım yolculuğa çıkarttı.[1]

2019 yılından başlayarak, 2023 Cumhuriyet’in 100’üncü yılı üzerine günlük gazetelerde düzenli yazılar yazıyordum. Ana tezim Cumhuriyet için yeni bir hafızaya ve yeni bir kurucu hikâyeye ihtiyaç olduğu idi. Süryani dostum Hanna Kerkini bu yazılardan birisi nedeniyle beni aramıştı. Sohbetin bir yerinde büyük amcalarından birisinin Şeyh Said ayaklanmasına katıldığı için asıldığını söyledi. “Şaka yapıyorsun,” dediğimi hatırlıyorum. Sadece ısrar etmekle kalmadı, ayaklanmaya katıldıkları için idam edilen Süryani sayısının 10’un üzerinde olduğunu, bazılarının mezarlarının hala çocukluğunda oyun oynadığı Elazığ’daki Süryani Kilisesinin bahçesinde bulunduğunu da ekledi. “Sen söylediğin şeyin öneminin farkında mısın,” dediğimi hatırlıyorum. Bunun üzerine Hanna, bana idam edilen büyük amcası Malak Barşom hakkında, Barşom’un yeğeni Safar Safar tarafından yayımlanmış bir biyografi denemesini yolladı.

Kahramanların Kökeni: Mücadele Vatanseverlik ve Fedakârlık Hikâyesi” adlı anı kitabı, birçok benzeri örneğinde olduğu gibi sadece aile arasında dağıtılmak üzere yazılmış bir kitap idi. Kitap, en başta Şeyh Said ayaklanmasına geniş bir Süryani katılımı olduğu bilgisi olmak üzere şaşırtıcı başka bilgiler de içeriyordu.[2]

Türkiye’de resmi tarih yazımı tarafından İslami şeriat düzenini getirmek için düzenlenmiş gerici bir ayaklanma olarak anlatılan Şeyh Said ayaklanmasına, önemli bir Hristiyan katılımı olduğu bilgisi kolayca hazmedilecek bir olgu değildi. Bunun üzerine ayaklanmaya bir başka gözle bakmaya ve okumaya başladım. Süreçte, burada değineceğim ikinci anı dikkatimi çekti ve dünyam bir kez daha sarsıldı. Bu aslında bir anı kitabı bile değildi. Dersimli arkadaşım Cemşi Kaya’nın mensubu olduğu Dersim Koçuşağı aşiretine dair aşiret içi anlatılara dayanarak Facebook sayfasında aktardığı bilgilerdi.[3]

Bu bilgilere göre, Şeyh Said ayaklanmasına ciddi bir Alevi-Kürt katılımı söz konusuydu. Bu bilgi, bugüne kadar tarih yazımına egemen olan, Şeyh Said ayaklanmasına Alevi Kürtlerin katılmadığı hatta Şeyh Said’e karşı hükümetle birlikte hareket ettikleri iddiasının doğru olmadığını gösteriyordu. Yine okumalarım sırasında üçüncü bir anı kitabı ile daha karşılaştım. Kevork Halaçyan’ın Taparagan takma adıyla yazdığı “Tebi Gaxağan” (Darağacına Doğru) anı kitabı… Halaçyan, Şeyh Sait ayaklanmasına katılmakla suçlanmış ve 15 yıl ağır hapis cezasına çarptırılmıştı. Ve hapishanede yattığı yıllarda günlük tutmuştu. Günlük, Şeyh Sait ayaklanması ve Ermeniler konusunda önemli bilgiler içeriyordu.[4]

Bu yok olmaya mahkûm üç kaynak sadece Şeyh Said Ayaklanması hakkında değil, yakın dönem tarihimize dair bildiklerimizi allak bullak edecek öneme haiz bilgiler içeriyor. Bu kısa makalede, bu üç kaynağın bize yeni olarak sundukları nelerdir, sorusuna cevap vermeye çalışacağım. Ama bunun kadar önemli bir başka soru daha var? Şeyh Said ayaklanması konusunda bildiklerimizi nasıl öğrenmiştik? Bunların içinde ayaklanmaya katılmış olanların tanıklıkları da yok muydu? Elbette vardı. Nuri Dersimi, Kadri Cemalpaşa, Ekrem Cemilpaşa, Cegerxwin, akla gelen isimlerden sadece bazılarıdır. Acaba aşağıda sözünü edeceğim bilgiler niye bu anılarda yer almamıştı?

Eğer bu sorulara yanıt verebilirsem, neden entegre tarih yazımı olarak adlandırdığım yeni bir tarih yazımına ihtiyaç duyduğumuz sorusunu kısmen aydınlatmış olabilirim. Ayrıca, kanaatim odur ki, yeni olduğunu iddia ettiğim bu tarih yazımı, alanımızda halen egemen olan tarih yazımının üzerinde yükseldiği temel varsayımları sorgulayacak yeni perspektifler sunacaktır.

Şeyh Said Ayaklanmasını Nasıl Bilirdiniz?

Şeyh Said konusunda yapılan çalışmalara baktığımızda, tarih yazımının esas olarak üç temel soru etrafında döndüğünü görürüz. Birinci soru, hareketin dinci-Şeriatçı mı yoksa ulusalcı bir hareket mi olduğudur. İkinci soru hareketin, ilerici ve modernist yeni Türk rejimine karşı feodal bir başkaldırı olup olmadığıdır. Üçüncü soru ise, Şeyh Said hareketinde “yabancı parmağı” olup olmadığı meselesidir. Daha açık deyişle, ayaklanma, Musul meselesi nedeniyle İngiltere tarafından mı kışkırtılmış ve desteklenmiştir? Tüm tarih yazımı bu üç soru etrafında dönmüş ve taraflar bu sorulara verdikleri cevaplara göre şekillenmişlerdir.[5]

Türk resmi tarih tezlerine yakın olan kaynaklar, Şeyh Said’in, Nakşibendi tarikatı lideri olması hasabiyle de ayaklanmasının Şeriat düzenini getirmek isteyen irticai bir hareketi olduğunu ispata çalışırlar. Ayaklanmanın, ayrılıkçı bir Kürt hareketi olma boyutunun olduğu da söylense bile esas belirleyici olanın hareketin dinci karakteri olduğu ileri sürülür. Yine bu çevrelere göre, hareket modern ve ilerici Kemalist rejime karşı feodal bir başkaldırıyı temsil etmekteydi.[6]

Dönemin sosyalist-komünist hareketleri de (örneğin Komintern ve onun Türkiye temsilcisi TKP) bu fikirleri benimsemiştir.[7] Komintern’e göre ayaklanma, “Türk gericiliğinin İngiliz emperyalizmiyle ittifak halinde bir restorasyon, geçmiş rejimi yeniden kurma çabası(dır).”[8] Komintern, Kemalist rejim hakkında son derece olumlu fikirlere sahiptir. “Genel olarak söylenecek olursa, Kemal ulusal kurtuluş hareketini temsil ediyor ve demokrasiye doğru ve Türkiye’yi gerek feodalizm kalıntılarından, gerekse Müslüman din adamlarının etkisinden kurtarmaya gayret ediyor. Kemal birinci olarak emperyalizme, ikinci olarak feodal büyük toprak sahiplerine, üçüncü olarak din adamlarına ve dördüncü olarak yabancı sermayeyle ittifak halindeki liman kentlerinin ticaret burjuvazisine karşı koyuyor.”[9]

TKP’nin çıkardığı Orak Çekiç gazetesi Komintern’in genel çizgisini takip eder ve isyan süresince, “kahrolsun irtica”, “irticanın başında Şeyh Said var”, “yobazların sarıkları, yobaz zümresine kefen olmalı”, “yobazlarıyla, şeyhleriyle, halifeleriyle, sultanlarıyla birlikte kahrolsun irtica ve derebeylik,” “irticaa karşı mücadelesinde halk hükümetle” başlıkları atar.[10]

Şeyh Said’in Müslüman kimliğini öne çıkartan İslami çevrelere göre, hareketinin ulusalcı bir boyutu yoktur ve Şeyh Said, Kürt devleti kurmak amacını gütmemiştir. Bu konuda en çok başvurulan kaynak, Şeyh Said’in sorgusu sırasında söyledikleridir. Şeyh Said, amacının “şeriat ahkamını tatbik” ve “Ümmet-i Muhammed’in bir kısmını şeriata davet” etmek olduğunu, “Kürdistan Hükümetini… muhal (imkânsız)” gördüğünü ve bu fikri kabul etmediğini söyler.[11] Şeyh Said’in Elâzığ bölge komutanı Şeyh Şerif de benzeri ifadeleri kullanır ve “tek amacımız şeriattır” sözünü tekrar eder.[12]

Çoğunlukla Kürt araştırmacılar tarafından kaleme alınan eserlerde ise, Şeyh Said’in dini şahsiyetinin hareketin niteliği açısından belirleyici olmadığı ve hareketin esas olarak ulusal kurtuluşçu bir hareket olduğu savunulur. Bu çevrelerin elinde iddialarını kanıtlayacak son derece zengin malzeme vardır. Bunların başında ayaklanmanın Azadi örgütü ile ilişkili olduğu bilgisi gelir. 1920-1922 yılları civarında kurulan ve Şeyh Said’in de üyesi olduğu Azadi örgütü Kürt ulusal kurtuluş mücadelesinin sembolüdür.[13]

Bunun gibi harekete katılan önemli sayıda Kürt aydını, kaleme aldıkları anılarında, hareketin ulusalcı karakterinin altını hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde çizerler.[14] Hareketin ulusalcı kareketine kanıt olarak sürülebilecek en önemli bir başka belge, İstiklal Mahkemesi savcısının iddianamesi ve karar suretleridir. İddianamede savcı açık olarak hareketin “bir Kürdistan hükumeti tesis etmek maksadından başka bir hedefi olmadığı(nı)” ve”isyan(ın); müstakil bir Kürdistan teşkili maksadıyla vukua gelmiş” olduğunu söyler. Nitekim görülen onlarca davada alınan kararlarda, sanıklar Kürt devleti kurmak suçundan yargılanmışlar ve cezalandırılmışlardır.[15]

Şeyh Said ayaklanması hakkında, ele aldığım konu açısından son derece hayati öneme sahip bir başka iddia daha vardır. Buna göre, Şeyh Said hareketi, amaçları ve hedeflerinin ne olduğu sorusundan bağımsız Sünni-Kürt bir hareketti ve bu nedenle de Alevi Kürtler ayaklanmaya katılmayı reddetmişlerdir ve hatta içlerinde hükümetle birlikte tavır alanlar da olmuştur.

Kürtler arasındaki dini farklılıklara büyük önem atfeden bu tez bir tek Şeyh Said isyanıyla ilgili olarak ileri sürülmemiş, 1920-30’lu yıllardaki tüm Kürt isyanlarını açıklayan anahtar bir kavram olarak kullanılmıştır. Çok geniş çevrelerde kabul gören bu anlayışa göre Alevi Kürtler, Sünni Kürt isyanlarına, Sünni Kürtler de Alevi Kürt isyanlarına katılmamışlar, hatta diğerine karşı hükümetle birlikte hareket etmişlerdir. Bu tezi ilk ileri sürenlerden birisi erken Cumhuriyet döneminin tanınmış Kürt milliyetçisi Nuri Dersimi’dir.[16]

Oysa sözünü ettiğim anılar, bugüne kadar egemen tarih yazımınca şekillenmiş bilgilerin, yaşananları tam olarak aktarmaktan çok uzak olduklarını ve yeniden gözden geçirilmeleri gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır. Yeniden gözden geçirilmesi gereken sadece isyan hakkındaki bilgilerimiz değildir. İsyan hakkında yapılan tartışmaların çerçevesi de değişmek zorundadır. Yukarda sayılan üç temel soru ve gözlem, isyanı anlamaya yeterli değildir.

Burada iddia edilen, mevcut tarih yazımının öne çıkardığı konuların bütünüyle yanlış olduğu değildir. Elbette bu konular, isyanın önemli veçheleriyle ilgilidir ve tartışılmaya devam edilmek zorundadır. Söylenmek istenen şudur: Eğer sözünü ettiğim hatıratlar kayda geçirilmemiş olsaydı, tarihsel hakikatlerin çok önemli bir boyutu, isyana Hristiyanların ve Alevi Kürtlerin katıldıkları, unutulmaya ve ebediyen kaybolmaya mahkûm olacaktı. Mevcut tarih yazımının öne çıkardıkları yanlış değildir; ancak tarih yazımı bu haliyle, hakikatlerin çok önemli bir boyutunun üzerini örtmeye ve onların ebediyen kaybolmaya mahkûm edilmelerine hizmet etmeye yatkındır. Sorun bu ‘kaybedilme’ ve ‘yok sayılma’ sorunudur ve bu ‘unutmanın’ ciddi sonuçları vardır. Peki, bu bilgiler neden bugün hâkim olan tarih anlatısında yer almadı, neden unutuldu ya da unutturuldu? Mevcut tarih yazımının unutturduklarına yakından bakalım:

Şeyh Said Ayaklanması ve Süryaniler

Malak Barşom Midyatlı Süryani Safar ailesinin ileri gelenlerinden bir avukattır. 27 Şubat 1927’de, Şark İstiklal Mahkemesi tarafından Şeyh Said ayaklanmasına katıldığı için idam cezasına çarptırılır ve aynı gün idam edilir.[17] Aslında Barşom tek değildir, onunla birlikte yedi Süryani daha benzer suçlamalarla idam edilmişlerdir.[18] Malak Barşom hakkında bilgileri, yeğeni Safar Safar’in Malak hakkında yazdığı bir biyografiden öğreniyoruz.[19]

Safar Safar’ın aktardığına göre, 1925 Şubat ayında Abdo ve Xalilo isimli iki ağa Barşom’un ziyaretine gelir ve Şeyh Said’in ayaklanma planladığını aktararak ayaklanmaya destek vermesini ve katılmasını ister. Barşom, “Şeyh Said’e gösterdiği güven için teşekkür” eder ve “onun mukaddes hareketini desteklemekten mutluluk” duyacağını söyler. Ama diye ekler, “ona inancımı ve desteğimi versem bile… engeller var.” Malak Barşom’un kastettiği, 1915’te Kürt aşiretlerinin Süryanilerin imhasında önemli rol oynamış olmalarıdır.

Görüşmeye daha sonra Safar Safar’ın babası, Safar ailesinin lideri ve Barşom’un amca oğlu Abdel-Aziz de katılır. Abdel-Aziz, Barşom’a Kürtlerin Seyfo’dan sorumlu olduklarını, “dünkü toplu katliamları” unutamayacaklarını ve bu nedenle Kürtlere güvenilmemesi gerektiğini söyler. Aziz, “Şeyh Said’e Kürtlerin bağımsızlığı için yürüttüğü çalışmalarda mutluluk ve başarılar dilerim; onun bayrağı altında azınlıkların Anayasa kapsamında korunması garanti altına alınacaktır,” der ama isyana destek vermekten uzak durur. Malak Barşom’a göre ise Kürtler katliamlardan birincil elden sorumlu değildirler; asıl sorumlu, Kürtlere emir veren Osmanlı yöneticileridir. Ve Süryanilerin, şu anda içinde bulundukları kölelik durumundan çıkıp, eşit vatandaş olabilmelerinin yolu, Kürtlerle birlikte özgürlük için mücadele etmekten geçmektedir. Eşitlik ancak Kürtlerle birlikte mücadele ile alınacaktır.

Safar Safar’ın verdiği bilgilere göre Malak Barşom, bir diğer Kürt lider Haco Ağa ile birlikte Şeyh Said’le görüşmüş ve onunla ayaklanma konusunda anlaşmıştır. Bu anlaşma sonucunda Barşom 1000 civarında Süryani’yle birlikte Şeyh Said ayaklanmasına katılır.[20] Ayaklanmanın yenilgi ile sonuçlanması üzerine de Suriye’ye geçer. Orada siyasi faaliyetlerine devam ederken Fransız Manda yönetimi tarafından tutuklanır ve Türkiye’ye iade edilir. 27 Şubat 1927 tarihli duruşmasında “isyan hadisesine fiili olarak katılmak” suçundan idam cezasına çarptırılır. Aynı gün idam edilen Barşom’un İnfaz Zabıt Varakasında idam cezasının “isyanla alakadar ve müteaddit katl ve gasp ve casusluk maddelerinden dolayı” verilmiş olduğu yazılıdır.[21] Yukarıda sözünü ettiğimiz gibi, Barşom ile birlikte ayaklanmayla bağlantılı olarak başka Süryaniler de idam edilmiştir. İdam edilenlerden bazılarının mezarları, Elazığ Süryani Kadim Kilisesi’nin bahçesindedir. Malak Barşom’un mezarının ise nerede olduğu bilinmemektedir.

Şeyh Said üzerine yapılmış çalışmalarda Malak Barşom’dan, ayaklanmaya katılan bin kadar Süryani’den ya da idam edilen Süryanilerden bahsedilmez.[22] Oysa, 25 Mart 1925’te Taşnak Merkez bürosuna gönderilen bir raporda, “güvenilir bilgilere göre Süryani alayları da harekete katılıyorlar,” bilgisi geçilmişti.[23] Yani dönemin aktörleri bu olgunun bilincinde idiler. Nitekim benzeri bilgiler dönemin Süryani kaynaklarında da yer alıyordu. Bu kaynaklara göre, ayaklanma sonrası tutuklanan ve idam edilenler dışında, 270 ile 357 arasında olduğu söylenen sayıda Süryani gözaltına alınmış, aylarca kiliselerde hapis tutulmuşlardı. Yaklaşık bin kişilik büyük bir grup da Suriye’ye ve Irak’a kaçmak zorunda kalmıştır. Kaçanlardan “soğuğun şiddetinden… yollarda telef ol(anlar)” olmuştu.[24] Hedefte sadece Süryaniler yoktur, onların kilise ve manastırları da güvenlik kuvvetlerinin saldırı hedefleri arasındadır. “Kürt isyancıların sığındıkları” gerekçesiyle “Mor Malke Manastırı ile birlikte Ëẖwo (Güzelsu) köyündeki Mor Sarkis-Bakus ve Meryem Ana Kiliseleri, Sorino Mor Dodo ve Haç Manastırı, Türk askerleri tarafından” yıkılmışlardır.[25]

Şeyh Said Ayaklanması ve Ermeniler

Şeyh Said ayaklanmasına katılan ve kendilerinden bahsedilmeyen bir başka topluluk Ermenilerdir. Katılımın toplu olması, yaşanmış soykırım nedeniyle elbette mümkün değildi. Daha çok bireysel katılımlar söz konusu olmuştur. Fakat sınırlı bilgilerimizle de bu katılımın oldukça önemli olduğunu söyleyebiliriz. Şark İstiklal Mahkemeleri kayıtlarına göre, duruşmalarda yargılanan Ermeni sayısı dokuzdur. Bunlardan üçü beraat etmiş, üç kişiye değişik hapis cezaları verilmiş ve üç kişi de idam edilmiştir. Hatta idam edilen “Ermeni milletinden mühtedi Ramazan oğlu Emin” reşit değildir ve mahkeme kararıyla yaşı büyütülerek idam edilmiştir.[26]

Ayaklanmaya katıldıkları için yargılanmadan infaz edilen Ermeniler de vardır. Kendisi de yargılananlardan olan ve 15 yıl hapis cezasına çarptırılan Halaçyan, anılarında, Diyarbakırda iken görevlilere ayaklanmaya katıldığı için infaz edilen Ermeni olup olmadığını sorduğunu aktarır. Aldığı cevap çarpıcıdır; “Ermenisiz iş mi olur? Ermeni mayadır, süte karıştırmak lazım ki yoğurt tutsun. İlk başta kurşuna dizilenlerin 13’ü Silvan yöresinden Ermenilerdi, mahkemesiz keyf için öldürülenlerin sayısı çoktur.”[27] Elimizde, mahkemeye çıkartılmadan infaz edilen Ermeniler olduğuna ilişkin resmi belgeler de vardır.[28]

Ermeni katılımı konusunda kesin bir bilginin verilemiyor olmasının bir nedeni de birçok Ermeninin Kürt kimliği ile savaşa katılmış olmalarıdır. Bu konuda Halaçyan bize çarpıcı bir örnek aktarır. Ayaklanmaya katılan ve yaralanan bir Kürt, Halaçyan’ın kucağında ölmek üzere iken gerçek kimliğini açıklar, “Kürt ismi altında saklı Ermeniyim, asıl adım Keğam Odabaşyan, Kürt olarak savaştım, arkadaşlarım da Ermeniydi, Kürt olarak yaralandım, Ermeni kucağında ölüyorum.” [29] Halaçyan, ayrıca adını vermediği bir Kürt aşiret reisinden Şeyh Said’in önemli yardımcılarından birisinin Ermeni olduğunu öğrenir. Dursun Ferhat ismiyle bilinen bu kişi çok bilgili birisidir ve “savaş planlarını hazırlama ve komutanlara istikamet verme” görevini üstlenmiştir. Dursun Ferhat’ın Ermeni olduğunu sadece Şeyh Said ve ona yakın birkaç kişi bilmektedir.[30] Halaçyan’ın konuştuğu kişi, Dursun Ferhat’ın çatışmalarda öldürüldüğü ve hareketin yenilgisinde bu ölümün önemli bir rol oynadığı bilgisini aktarır.

Halaçyan ayaklanmaya Ermeni kimliğini saklamadan katılanlar olduğunu da söyler. ‘Hüseynikli Artin’ verdiği örneklerden bir tanesidir. Ona bu bilgiyi aktaranlar, “Artin örnek bir çete başıydı, Kürtlerin kuşatma ordusunu Mezre’ye sokan ve bir çok Türkleri tutuklatan oydu” derler ve Artin’in “yüzden fazla savaşçısı” olduğu bilgisini verirler.[31]

Aslında 1915 soykırımı sonrası Ermeni-Kürt ilişkileri henüz yeteri kadar çalışılmamış bir konudur ve araştırmacılarını beklemektedir. Özellikle Boston’daki ARF (Taşnak) arşivi başta olmak üzere, dönemin Ermenice kaynakları henüz daha akademik dünyaya kazandırılmamıştır. ARF arşivinde bulunan belgelerden, Kürt hareketleriyle ARF arasında 1920 sonrası ciddi ilişkilerin kurulmakta olduğunu anlıyoruz. 16 Kasım 1924’te, ARF ile Kürt Milli Komitesi arasında Beyrut’ta imzalanan 23 Maddeden oluşan ve tarafların karşılıklı toprak haklarına saygı temelinde, Türk devletine karşı ortak mücadele etmelerini öngören gizli antlaşma buna bir örnek olarak verilebilir.[32] Yine bu arşivde, ARF merkez komitesi üyesi Ruben Ter Minassian ile “Kürdistan Başkanı Şeyh Said Zade” arasında bazı yazışmalar bulunmaktadır. Mektupları, Kürdistan Başkanı sıfatıyla yazan ve imzalayan muhtemel Şeyh Sait’in oğlu Ali Rıza’dır. “Şeyh Said Zade” mektuplarında, Şeyh Said ayaklanmasının hiçbir yabancı güçten destek almadığını ve Kürdistan’ın bağımsızlığını hedefleyen ulusal kurtuluş savaşı olduğunu vurgulamaktadır. Her iki halkın da benzer acılardan geçtiğini ve aynı nihai hedefi takip ettiklerini belirten mektuplar, her iki ulus arasında ortak mücadelele için dayanışma ve karşılıklı yardımlaşma çağrısında bulunmaktadır.[33]

Derin Çarpıtma: Şeyh Said Ayaklanması ve Alevi Katılımı

Yukarda aktardığım gibi, bugüne kadar egemen olan tarih yazımına göre, Şeyh Said hareketine Alevi katılımı olmamış ve hatta başta Dersim bölgesi olmak üzere Kürt Alevileri devletle birlikte hareket etmişlerdir. Bu görüş bir tek Şeyh Said ayaklanması ile sınırlı olarak ileri sürülmemiş, 1920-30’lu yıllardaki tüm Kürt isyanlarını açıklamada bir model olarak kullanılmıştır. Bu görüşün yerleşmesinde yukarda sözünü ettiğim Nuri Dersimi kadar, M. Şerif Fırat’in Milli Eğitim Bakanlığı tarafından basılan Doğu İlleri ve Varto Tarihi adlı kitabı da önemli bir rol oynamıştır. Bakanlığın kitabın önsözüne yazdığı, “Bu eser, Dogu Anadolu'da oturan Türkçeye benzemeyen bir dil konuştukları için kendilerini Türk’den ayrı sayan; bilgisizligimiz yüzünden bizim de öyle sandığımız vatandaşlarımızını su katılmamış Türk olduklarını bir defa daha isbat etmektedir,” cümlesi dikkat çekicidir.[34] Yakın dönem tarihini Alevi-Sünni ekseninde açıklayan bu tez basitliği nedeniyle de benimsenmesi kolay olmuş ve sonraki kuşaklar tarafından da aynen tekrar edilmiştir.[35]

Dersimli dostum Cemşi Kaya’nın, mensubu olduğu Koçuşağı aşireti hakkında yazdıklarını okuyunca bu bilginin doğru olmadığını gördüm. Elbette, hükümetle birlikte hareket eden Alevi aşiretleri vardı ama benzeri durum Sünni Kürt aşiretleri için de geçerliydi. Yani, Alevi-Sünni ayrımı ayaklanmayı açıklamada kullanılabilecek doğru bir anahtar değildi. Şeyh Said ayaklanmasına ciddi bir Kürt-Alevi katılımı olmuştu. Koçuşağı aşireti ayaklanmaya katılmış ve bazı bölgeleri kontrolü altına almıştı. Ayaklanmanın bastırılmasından sonra ise köyleri ve evleri yıkılan aşiret mensupları, Kayseri’ye sürgüne gönderilerek mecburi iskana tabi tutulmuşlardı. Yollarda soğuk ve açlıktan ölenler olmuştu.[36]

Türkiye Büyük Millet Meclisinin yeni yeni yayınlamaya başladığı Şark İstiklal Mahkemesi kayıtlarından öğreniyoruz ki ayaklanmanın bastırılmasından sonra yapılan yargılamalarda en büyük dava Koçuşağı aşiretine karşı açılmıştı. 27 Aralık 1926’da sonuçlanan davada 500’ün üzerinde sanık vardır. Yargılama sonucu 152 sanık hakkında idam cezası verilmiştir. Çoğu gıyapta verilen idam cezalarından 8 tanesi infaz edilmiştir.[37]

İsyana başka bölgelerden de Alevi katılımı olmuştu ve bu aşiret ve şahıslar Şark İstiklal Mahkemesinde yargılanmışlardı. Görülen çeşitli davalar arasında, yargılama sonucu idam edilecek olan Dersim Milletvekili Hasan Hayri davası özel bir yer tutmaktadır. Hasan Hayri, Şeyh Said tarafından Elaziz Cephe Kumandanlığına tayin edilen Şeyh Şerif ile birlikte, Dersim bölgesinin ayaklanmaya katılmasını örgütlemeye çalışmıştır. Daha sonra tutuklanacak olan Hasan Hayri Bey, 22 Kasım 1925 tarihinde idam edilecektir.[38] Duruşmalar sırasında özellikle Dersim’in efsanevi lideri Seyit Rıza başta olmak üzere Batı Dersim Aşiretlerinin ayaklanmaya doğrudan katıldıkları ya da büyük sempati duydukları yönünde bilgiler açığa çıkmıştır. Bu bilgiler arasında Seyit Rıza ile İsmet Paşa arasındaki yazışmalar önemli yer tutmaktadır. Savcılık makamının iddiasına göre, Seyit Rıza “İsmet Paşayı telgraf başında tehdit” etmiştir.[39]

Hasan Hayri davasında ortaya çıkan bilgilere dayanarak, 1925 Şeyh Sait ve 1937-38 Dersim katliamlarının birbirinden bağımsız olaylar olmadığını iddia etmek mümkündür. Bugüne kadar tarih yazımına egemen olan bu iki olayı birbirinden bağımsız ele alan yaklaşımın doğru olmadığı rahatlıkla ileri sürülebilir. Hatta, 1937-38 Dersim katliamlarında, Dersimlilerin 1925 isyanına katılmış olmaları da önemli bir rol oynamıştır, tezi de ileri sürülebilir. İhtiyacımız olan, 1925 ve 1937-38’i birlikte ele alan tarih yazımıdır.

Mevcut Tarih Yazımı Değişmedikçe

Eğer Şeyh Said ayaklanmasına ciddi bir Süryani ve Alevi katılımı olmuşsa ve Şark İstiklal Mahkemesinde, Koçuşağı aşireti hakkına açılan dava Şeyh Said ile ilgili davaların en büyüğü ise ve ihmal edilmeyecek sayıda Ermeni ayaklanmaya katıldıkları için yargısız infaz edilmiş veya idam edilmişlerse niçin bu basit gerçeklikler tarih yazımında yer almadı? Niçin bu bilgiler yok sayıldı ve unutulmaya mahkum edildi? Burada, birbiri ile bağlantılı üç önemli neden saymak istiyorum.

Birinci neden, tarihi hakikatlerin, ideolojik veya başka türden manipülasyonların saldırılarına ve yaralayıcı etkilerine açık olmaları gerçekliğidir. Şeyh Said hareketine doğrudan veya dolaylı olarak katılmış aktörlerin anılarında sözünü ettiğimiz hakikatlerden bahsetmemeleri hatta aksi yönde bilgi vermeleri ancak böyle bir tutumla açıklanabilir. Onlar geleceği görmek istedikleri tarza uygun olarak geçmişe de şekil vermeye çalışıyorlardı. Çünkü hatıratlar, grup kimliğinin oluşumunun ve grubun politik mobilizasyon imkanlarının yaratılmasının en önemli araçları arasında sayılırlar. Mustafa Kemal’in toplam 36,5 saat süreyle toplam 6 günde okuduğu Nutuk böyle bir anlayışa verilebilecek muhteşem bir örnek sayılabilir.

Diğer iki neden doğrudan tarih yazımı ile ilgilidir. Burada ileri süreceğim birinci ana tez şu olacaktır: Bugüne kadar geç Osmanlı–Türk dönemi tarih yazımına, merkezinde ağırlıklı olarak tek bir etnik ve dini grubun yer aldığı bir yaklaşım egemen olmuştur. Bu tür tarih anlatılarının ana ekseni, incelenen topluluk ile egemen Türk toplumu ve/veya Türk devleti arasındaki ilişki üzerine kuruludur. Esas olarak iki aktörlü bir tarih yazımı söz konusudur. Ve bu, iki ana aktörlü tarih yazımında diğer topluluklar fazla bir rol oynamazlar; pasiftirler ve zorunlu olmadıkça sahneye çağrılmazlar. Mao Zedong’un bir sözünde belirttiği gibi, “herkes kendi dağında kendi türküsünü söylemektedir, öteki dağlarda söylenen türkülerden habersizdir.”

Bu durumu alanımızda çıplak gözle gözlemlemek mümkündür. Ermeni, Rum, Kürt, Çerkes ve diğer tarih yazımları büyük ölçüde birbirlerinden yalıtık biçimde gelişmiş; birbirlerinin deneyimlerinden haberdar olma veya onlarla etkileşim kurma konusunda sınırlı kalmışlardır. Her biri kendi seyrinde ilerleyerek paralel ve çoğunlukla birbirine kayıtsız tarihsel anlatılar üretmiştir. Bu açıdan birbirleriyle irtibatı yok denecek düzeyde farklı kompartmanlara ayrılmış tarih yazımlarından söz etmek yanlış olmayacaktır.

Tarih yazımı ile ilgili ikinci önemli boyut, 1923’ün radikal bir kopuş olarak veya tarih yazımının sıfır noktası olarak telakki edilmesidir. Aslında bunu 1918-1923 dönemi olarak ele almak daha doğrudur. Osmanlı-Türk hatta Kürt tarih yazımında, 1918-1923 dönemi esas olarak “kurtuluş savaşı” kavramı etrafında ele alınmış ve kendisinden önceki dönemle aradaki ilişki tamamen kopartılmıştır. Oysa, tüm erken Cumhuriyet döneminde, özellikle de büyük ayaklanma ve altüst oluşların yaşandığı 1918-1938 döneminde, Birinci Dünya Savaşı boyunca Osmanlı Hıristiyan vatandaşlarına yönelik katliamların hayaleti kol gezmiştir. Dönemin tüm aktörleri, bu hayaletin bilincinde olarak hareket etmişlerdi. Örneğin Türk yöneticiler, başta Kürtler olmak üzere kendilerine karşı çıkanlara her fırsatta Ermenilerin başına gelenleri hatırlatmışlardır. Ve eğer, muhalefet etmeye devam ederlerse Ermenilere yapılanların aynısının kendilerine de yapılacaktı. Geliştirilen tarih yazımında bu ilişki yok sayılmış, “hayalet”in üstü çizilmiştir.

Özellikle Kürtlerin, kurulmakta olan Türk devletine karşı isyan hareketlerine girmelerinde Ermeniler konusunda yapılan bu hatırlatmaların merkezi bir rol oynadığını ileri sürebiliriz. 1920-21 Koçgiri, 1925 Şeyh Said ve 1937-38 Dersim örneklerinde bunu göstermek mümkündür. 1920-21 Kürt-Koçgiri isyanını ateşleyen en önemli nedenlerden biri, 1921 Ocak ayında kurulan Merkez Ordusu Kumandanı Sakallı Nurettin Paşa’nın, ilk iş olarak “Ordusu’nun görev sahasındaki kaza ve köylerde yaşayan Gayrimüslim ahalinin, düşmanla işbirliği yapma ihtimaline karşı, nüfus ve yerleşim bilgisi haritasını çıkarmak” istemesiydi.[40]

Emrin gönderildiği kaymakamlıklardan biri, emri kendisine bağlı nahiyelere iletirken, altına Alevi Kürt nüfusunu bildirmelerini de ilave eder. Kendi durumlarını zaten Ermenilerle benzeten bölgenin Alevi-Kürt nüfusu bu bilgiyi öğrenince, Ermenilerden sonra sıranın kendilerine geldiğine inanırlar. Nitekim, Şubat-Mart aylarında bölgedeki olayları yatıştırmak için gönderilen bir Binbaşı, yöre halkıyla yaptığı bir toplantıda, cebinden bir kâğıt parçası çıkartmış ve köylülere göstererek onları “işte sizin ferman-ı idamınız; sizi Ermenilere benzettirip… sizi tamamı ile imha ederim” diyerek tehdit etmiştir. Bu tehdit, isyan için bardağı taşıran son damla olmuştur.[41]

Ermenilerin başına gelenlerin Kürtlerin de başına geleceği, Şeyh Said hareketinin de önemli motiflerinden biri olmuştur. Ayaklanmacıların, Kürtleri ayaklanmaya çağırmak için kaleme aldıkları bir bildirgede, Türklerin Ermenilere yaptıklarının aynısını Kürtlere de yapacakları iddiası tekrar edilir. Bildirgede yer alan ifadeyle, “bunlar [Türkler] Ermenilere yaptığı muameleyi Kürt ileri gelenlerine de uygulamak” fikrindedirler. Bildirgede ayrıca, “Meclis-i Mebusanda bu hususun müzakere kılındığı ve karar verildiği” bilgisine yer verilir.[42]

Benzeri durum, Dersim bölgesi için de geçerlidir. Dersimliler, Ermeniler gibi imhaya uğrayacakları “derin inancına” sahiptirler. Üçüncü Umumi Müfettişi Tahsin Uzer 1936’da bu “derin inancı” şu sözlerle dile getirir: “Dersimlilerin… Ermenilerin akıbetlerine uğrayacakları fikir ve kanaati yeni değildir. Bu kanaat onlar için bir iman kadar kuvvetli ve eskidir.”[43] Nitekim, 4 Ocak 1937’de İçişleri Bakanlığı, Umumi Müfettişliklere ve Valiliklere gönderdiği şifreli bir emirle, Dersimliler arasında yaygın olarak dolaşan, “Hükümet … bizi sürecek ve Ermeniler gibi kıracak” söylentilere karşı tedbir almalarını ister. [44]

Dersim soykırımının ana uygulayıcılarından, General Abdullah Alpdoğan’a atfedilen şu sözler, Türk yöneticilerinin de Dersimlileri, Ermenilere benzettiklerini açık olarak göstermektedir. “Şimdi askerler size sesleniyorum. Bu Kızılbaş dölleri hepsi vatan hainlerinin piçleri, arkadaşlarınızın katillerinin piçleri, bunlar büyürse kardeşlerinizi öldürmeye devam edecekler. Bunların kökü kazınmalı, Ermeni döllerinin kökünü kuruttuk, bir tek bu Kürtlerle, Kızılbaşlar kaldı. Çocuklarınızın bu ülkede mutlu yaşamasını istiyorsanız acımadan öldüreceksiniz, hükümet, Cumhurreisimiz taş üstünde taş bırakmayın, yakın yıkın talimatını vermiştir. Kimse bu yaptıklarınızdan dolayı yargılanmayacak, size söz veriyorum.”[45]

Özetle, erken dönem Cumhuriyet tarih yazımı, Koçgiri’de, Şeyh Said’te, Dersim’de dönemin tüm aktörlerinin bildiği ve yaşadığı bu bağlantıyı hemen hemen yok saydı; savaş yılları Hristiyanlara yönelik işlenen katliamlarla 1918 sonrası yaşananlar arasındaki bağları neredeyse tamamiyle kopardı. 1918 sonrasıyla ilgili çalışmalara bakıldığında 1918 öncesine, genel olarak yaşanmamış, yok muamelesi çekildiği görülür.

Yapılması gereken, egemen tarih yazımının bilerek koparttığı bu halkayı birleştirmektir. Savaş yıllarında başta Ermeniler olmak üzere ülkenin Hıristiyan vatandaşlarına yapılanların 1918 sonrası tarih yazımına entegre edilmesi şarttır. Bu işlem yapılmadan özellikle 1918 sonrasının anlaşılması mümkün değildir.

Yeni Tarih Yazımına Dair

Bu bölümde, yeni bir tarih yazımı için zorunlu bazı teorik gözlemlerde bulunmak istiyorum. Bildiğimiz gibi, gerçeklik esasen çoğulcudur. Yaşanan geçmiş, iç içe geçmiş birbirine dolanmış çok sayıda aktörün karşılıklı ilişkilerinden doğar. Bu bütünlüğü parçalara ayıran ve onu ulusal, etnik, tematik ya da disipliner bölmelere hapseden şey, tarih yazımının kendisidir. Daha radikal bir biçimde formüle etmek gerekirse: tarihsel bütünlük ontolojiktir; parçalanma ise tarih yazımsaldır. Yani bölünmüş olan geçmişin kendisi değil, bizim onu anlatma biçimlerimizdir.

Şüphesiz tarih yazımının, geçmişin çoğulcuğunu bütün yönleriyle kavraması mümkün değildir. Ve tarihsel olanın tam kapsamlı bir tanımını yapmanın bir yolu yoktur. Tarihsel hikâyenin eksiksiz, yaşandığı haliyle tam kapsamlı bir biçimde anlatılması mümkün değildir. Yalnızca, farklı tema ve unsurları öne çıkaran çeşitli anlatımların varlığından söz edebiliriz. Tarih metodoloji özünde seçmeci olmak zorundadır.[46]

Yapabileceğimiz şey, soracağımız sorularla belirlenen tarihin belirli yönlerini tanımlamaya yönelik seçici bir dizi yaklaşım geliştirebilmektir. Ve elbette ki seçeceğimiz sorular, soruyu soran bizlerin değerleriyle yönlendirilir. Bu ‘seçicilik’ her kuşağa yeni bakış açıları ve yeni sorularla tarihi olguların yeni boyutlarını gündeme getirme özgürlüğünü verir. Tekrar edersem, tarihsel metodoloji seçmeci olarak kalmak zorundadır.[47] Dolayısıyla benim burada yapmak istediğim, geçmişi kompartmanlara bölerek anlatmanın doğru ya da yanlış olup olmadığı konusunda bir tartışma yapmak değildir; asıl sorun, bu parçalı yaklaşımın birçok olguyu görünmez kılması, üzerini örtmesi ve sonunda kaybettirerek ortadan kaldırma tehlikesini içinde barındırıyor olmasıdır. Şeyh Said olayının anlatımında gözlediğimiz de budur.

Açıklamamız gereken sorun, yaşanmış olanların çoğulcu karakteri ile tarih yazımının bu çoğulculuğu donduran seçkinci tutumu arasında var olan çelişkidir. Bu çelişkiyi açıklamada Hannah Arendt’e başvurmak isterim.[48] Arendt, doğadan farklı olarak dünyanın kendiliğinden verilmiş olmadığını, inşa edilmesi ve sürdürülmesi gereken bir şey olduğunu hatırlatır. Bu dünya yalnızca maddi yapılarla değil, onlardan da önemli olarak, insan eyleminden doğan olaylar, olgular ve durumları içeren “insan ilişkilerinin gelip geçici ve kırılgan ağı” ile var olur. Bu ağ, ancak farklı biçimlerdeki anlatılar –resmî tarih yazımından romanlara, bireylerin yargılarından kamusal tartışmalara kadar uzanan hikâyeler– aracılığıyla kaydedilip hatırlandığında anlam kazanır. Aksi takdirde, olaylar ve eylemler hiçbir etki yaratmaz, hatta tamamen unutulabilirler.

Bu bize, tarihi hakikatler dediğimiz şeyin çok kırılgan olduğu gerçeğini hatırlatıyor. Arendt bu kırılganlığı, factual truth (olgusal hakikat) ile rational truth (rasyonel hakikat) arasında yaptığı önemli bir ayrımla anlatır.[49] Matematiksel, bilimsel ve felsefi türden rasyonel hakikatler unutulsa veya inkâr edilse dahi her zaman yeniden keşfedilebilirler. Oysa tarihsel ya da olgusal hakikatler –yani insan eyleminden doğan ve “insan ilişkilerinin ağı” içinde var olan hakikatler– bir kez unutulduğunda ya da kayıt altına alınmadığında geri getirilemezler. Onlar yalnızca kayıt altına alındıkları ve anlatılar içinde korundukları sürece var olurlar. Eğer bir olay kaydedilmemişse, tarihsel anlamda o olay “yok” hükmündedir.

Ana iddiam, alanımızda bugüne dek egemen olan tarih yazımının, tam da bu “gelip geçici ve kırılgan insan ilişkileri ağı”nı unutmaya ve yok saymaya yatkın bir özelliğe sahip olduğudur. Oysa ihtiyacımız olan, bu unutulmuş ağları yeniden görünür kılacak, üzeri örtülmüş deneyimleri yeniden kamusal alana taşıyacak bir tarih yaklaşımıdır. Başka bir ifadeyle, mevcut tarih yazımı ile “kaybedilmeye mahkûm edilmiş” insan ilişkileri ağını yeniden keşfetmeyi başaracak yeni bir tarih yazımına ihtiyaç vardır. Bu sadece geçmişin, hak edildiği tarzda ele alınabilmesi ve kavranılabilmesi için bir zorunluluk değildir. Geleceğin tasavvur edilebilmesinin de ön koşuludur.

Böylesi bir tarih yazımının ön koşulu ise geçmişin çoğulculuğunu kavrayabilecek bir tahayyül gücüne sahip olabilmesidir. Bu tahayyül gücü, Kant’ın “genişletilmiş düşünme” (erweiterte Denkungsart) adını verdiği yaklaşım aracılığıyla inşa edilir. Kant’a göre bir konuda sağlıklı bir yargıya ulaşmak yalnızca bireysel tutarlılıkla değil, aynı zamanda başkalarının bakış açılarını “ziyaret edebilme” ve onları kendi muhakememize dahil edebilme yetisiyle mümkündür. Kant’ın birey düzeyinde kurduğu bu düşünme biçiminin, tarih yazımında kolektif aktörler için de geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Her bir birey ya da kolektif aktörün ötekilerin bakış açılarını ziyaret edebilme yetisine sahip olması, geçmişin çoğulluğunu yeniden inşa etmenin temel koşuludur. Ancak bu şekilde, farklı silolara hapsedilmiş ve parçalanmış tarih anlatılarının susturduğu deneyimleri yeniden görünür kılabilir, hem geçmişi anlamak hem de geleceğe dair yeni imkânlar tahayyül etmek mümkün olabilir.

Tanınmış Alman tarihçi Reinhart Koselleck’in de vurguladığı üzere, bir toplumun “geçmiş”i kavrayış biçimi, onun geleceğe dair tahayyüllerinin sınırlarını belirler. Geçmişi nasıl kavrarsak, geleceğe dair öngörülerde bulunabilme olasılıkları o ölçüde daralır ya da genişler; bugünkü siyasi, toplumsal ve ekonomik eylem alanlarımızın, “gerçekçi” kabul edilen sınırları da tam olarak bu kavrayış tarafından şekillendirilir. Bu nedenle geçmişi parçalı, tek boyutlu ve tekil anlatılarla kavradığımız sürece, geleceğe dair tahayyül gücümüz de daralır.

Artık ihtiyacımız olan, geçmişin çoğulculuğunu bize geri verecek olan, tek aktör merkezli tarih yazımı yerine sınırlarını nasıl çizeceğimiz tartışmasını şimdilik bir kenara bırakarak, bütünlüklü bir bölgesel tarih yazımına yönelmektir. Koselleck’in “deneyim mekânı -space of experience” kavramı bu konuda bize iyi bir ipucu verebilir.[50] Böylece tek bir aktör üzerinde değil, farklı aktörlerin “tecrübe alanı” tarih yazımının merkezine alınabilir. Mekan, farklı aktörlerin aynı anda buludukları yer olduğu için, yaşanan deneylerin daha bütünlüklü aktarılma şansı artar. Deneyim mekanlarını merkeze alan bu yaklaşımı “entegre tarih yazımı” olarak adlandırmak istiyorum. Böylesi bir yazım, yalnızca geçmişin karmaşık, bütünlüklü ve iç içe geçmiş deneyimlerini görünür kılınmakla kalmayacak, aynı zamanda farklı ulus-etnik-din gruplarının bir bölgede birlikte yaşama ve geleceği birlikte kurma imkanları üzerine düşünmemizi de mümkün kılacaktır.

* “Bu makale, Fresno Devlet Universitesi tarafından 17-18 Ekim 2025’de düzenlenen ‘A New History Writing on Late Ottoman-Turkish History The Impact of Memoirs’ [Geç Osmanlı-Türk Tarihine Dair Yeni Bir Tarih Yazımı: Hatıratların Rolü] adlı konferans için kaleme alınmıştır. Konferans düzenleyicilerine (Dr. Ümit Kurt ve Barlow Der Mugrdechian) makalenin Türkçesini yayımlama izni verdikleri için teşekkür ederim. Ayrıca, bu makalenin ana tezini oluşturmama yardımcı olan bilgileri benle paylaşan, Hanna Kerkini, Jan Bet-Sawoce, Çemşi Kaya ve Hovsep Hayreni özel bir teşekkürü hak ediyorlar. Onların katkıları olmasa idi bu makale kaleme alınamazdı. Tezlerin sorumluluğu sadece bana aittir.”

Dipnot

[1] Bu yolculuğun ilk sonuçlarını, Taner Akçam, Yüzyıllık Apartheid (İstanbul: Aras Yayıncılık 2023) başlıklı çalışmamda yayımlandı.

[2] Safar Safar, The Origin of Heroes A story of struggle Patriotism and Sacrifice (Fadi Safar yayını, Vulkan.se baskısı, Ağustos 2020.

[3] Cemşi Kaya’ya bilgileri benimle paylaştığı ve konuya ilişkin verdiği ek bilgiler için teşekkür ederim. Cemşi Kaya’nın aktardıklarına şuradan ulaşılabilir: https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=pfbid0AvfUHx2VPabDEem1STF5sCTAVphdVat64c93pvRrphVVjW3QCZy8KrBoe181RL2yl&id=100007383223944 ve https://m.facebook.com/story.php?story_fbid=pfbid02nZ2YsQU3e41RMxa7TxGfFtTYu6NZzZAQ6r2fUTF58wDrS2s95NpcnmwQye1ApCxDl&id=100007383223944.

[4] K. Halaçyan (Taparagan), Tebi Gaxağan (Darağacına Doğru), (Boston: Hayrenik Yayını, 1932). Büyük bir özveri ile kitabın geniş bir özetini yapan ve içindeki bilgileri benimle paylaşan Hovsep Hayreni’ye teşekkür ederim.

[5] Şeyh Said isyanının çok kısa bir özeti için bakınız; Ayşe Hür, Kürtlerin Öteki Tarihi, (İstanbul: Literatür, 2019), s. 175-187. İngilizlerin rolü konusunda kısa bir değerlendirme için Mesut Yeğen, İngiliz Belgelerinde Kürdistan, (Ankara: Dipnot Yayınları, 2011), s. 23-25.

[6] Türk tezleri için en sık kullanılan kaynak Uğur Mumcu’ya aittir. U. Mumcu, Kürt İslam Ayaklanması, 1919-1925, (İstanbul: Tekin Yayınları, 1993). Önemli bir diğer başvuru kaynağı, İstiklal Mahkemeleri savcısına aittir. Ahmet Süreyya Örgeevren, Şeyh Said İsyanı ve Şark İstiklal Mahkemesi: Vesikalar, Olaylar, Hatıralar, (İstanbul: Temel Yayınları, 2002.)

[7] Komintern ve TKP’nin Kürt meselesindeki tavrı konusunda bazı kaynaklar; Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar, cilt I (İstanbul: İletişim Yayınları, 2019); cilt II (İstanbul: İletişim Yayınları, 2021); Doğu Perinçek (der.), Komintern Belgelerinde Türkiye 2. Kürt Sorunu, (İstanbul: Kaynak Yayınları, 1994); Erden Akbulut & Erol Ülker, TKP, Komintern ve Kürt İsyanları, (İstanbul: Yordam Kitap, 2022.)

[8] Erden Akbulut & Erol Ülker, TKP, Komintern ve Kürt İsyanları, s. 108-109.

[9] a.g.e., 109.

[10] a.g.e, 108-111. İlhan Akdere, Zeynep Karadeniz, Türkiye Solu’nun Eleştirel Tarihi-1, (İstanbul: Evrensel Basım Yayın, 1996), s. 158-160 ve Fırat Aydınkaya, “Şeyh Said Hareketi “Gerici” Miydi?”, Nupel, 5 Şubat 2022. https://www.nupel.tv/firat-aydinkaya-seyh-said-hareketi-gerici-miydi-217517.html (Erişim: 14 Eylül 2025).

[11] Abdulhakim Koçin, Eyüp Ertüren, Şark İstikal Mahkemesi Şeyh Said Davası Mahkeme Tutanakları, (Ankara: Nobel, 2020), s. 24-34 ve s. 39-41.

[12] Karerli Mehmet Efendi, I. Dünya Savaşı İstiklal Mahkemeleri Koçgiri Şeyh Said ve Dersim’e Dair Yazılmayan Tarih Anılarım, (İstanbul: Fam Yayınları, 2013), s. 115-116. Ayaklanmanın, Kürt devleti kurmak gibi bir amacı olmadığı yolunda ileri sürülen tezlere iki örnek, “Cevher Kara, Hangi Şeyh Said, (Urfa: Bilgi Yayıncılık, 2015), s. 10. Altan Tan, “Şeyh Said Kıyamı Mahkeme Zabıtları,” Independent Türkçe, 16 Nisan 1921. Seri yedi yazıyla devam etmiştir, ilgili kısmı için bakınız, Independent Türkçe, 20 Ağustos 2021, https://indyturk.com/node/401346/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/%C5%9Feyh-said-k%C4%B1yam%C4%B1-mahkeme-zab%C4%B1tlar%C4%B1-7-miralay-c%C4%B1branl%C4%B1-halid-bey (Erişim: 25 Eylül 2025).

[13] Garo Sasuni, Troşak adlı bir Ermenice gazetede “1925 Aralık ayında yayınlanmış olan İsmail Hakkı'nın (Kürt lideri) raporuna” dayanarak örgütün kuruluş tarihini 1920 olarak vermektedir. Garo Sasuni, Kürt Ulusal Hareketleri ve 15’inci Yüzyıldan Günümüze Ermeni Kürt İlişkileri (İstanbul: Med Yayınevi, 1992). Örgütün kuruluşu hakkında çok değişik tarihler verilir. Ayrıntılı bilgi için bakınız, Tahsin Sever, 1925 Hareketi Azadi Cemiyeti (İstanbul: Nubihar, 2018), 97-117.

[14] Sadece bir kaç örnek; Zinnar Silopi (Kadri Cemilpaşa), Doza Kürdistan, Kürt Milletinin 60 Seneden Beri Esaretten Kurtuluş Savaşı Hatıratı, (Beyrut: 1969); Ekrem Cemil Paşa, Muhtasar Hayatım Kemalizme Karşı Kürt Aydın Hareketinden Bir Yaprak (Ankara: Beybun Yayınları, 1992); Cegerxwin, Hayat Hikayem, (Istanbul: Evrensel Publishing, 2003)

[15]Ahmet Süreyya Örgeevren, Şeyh Said İsyanı ve Şark İstiklal Mahkemesi, s. 115; karar sureti için bkz. s. 19.

[16] Şu ifadeler ona aittir; “Maalesef Kürdistan’da gerçekleşen isyanlarda… Sünni Kürt isyanlarında Alevi Kürtler alakadar olmadılar ve Alevi Kürt isyanlarında ise Sünni Kürtler katiyen alakadar olmadılar. Ve bu suretle her iki mıntıka isyanları da Türk hükümeti lehine neticelenmiş oldu.”Vet. Dr. Nuri Dersimi, Dersim’e ve Kürt Millî Mücadelesine Dair Hatıratım, (Ankara: Öz Ge yayınları, 1992), 104.

[17] Malak Barşom, Şark İstiklal Mahkemesi kayıtlarında Melik Barsum olarak geçer. Hakkında 17 Şubat 1926’da verilen üç aylık hapis cezası için bakınız; Şark İstiklal Mahkemesi (Kararlar ve Mahkeme Zabıtları), Cilt 6/3, Karar 161, (Ankara: TBMM Kütüphane ve Arşiv Hizmetleri Başkanlığı Yayınları, 2017), s. 1285-1287.

[18] İdam edilenlerin isimleri için bakınız; Şark İstiklal Mahkemesi (Kararlar ve Mahkeme Zabıtları), Cilt 6/5, Karar 778, s. 2421-2423.

[19] Safar Safar, The Origin of Heroes: A story of Struggle Patriotism and Sacrifice, (yazarın yayını, 2020). Safar Safar’ın verdiği bilgiler büyük ölçüde Malak Barşom’un amcasının oğlu olan babası Abdel-Aziz’in aktardıklarına ve aile içinde konuşulanlara dayanmaktadır. Her sözlü tarih anlatımının sahip olduğu sorunları (tarih hataları, muhtemel abartılı sayılar ve anlatım dili vb.) bu eserde de gözlemek mümkündür. Ancak eserin ana anlatısının yayımlanan İstiklal Mahkemesi kayıtları ile uyum içinde olduğunu belirtmek gerekir.

[20] 1000 rakamının abartılı olduğunu ileri sürmek mümkündür. Şeyh Said ayaklanmasına kaç kişinin katıldığı konusunda bir rakam vermek de zordur. Bir hatıratta, Diyarbakır’ı kuşatan 5 bin ve toplamda 10 bin civarında katılımcıdan söz edilir; M. Halit Fırat, Yetmiş Beş Senelik Derbeder Bir Hayat Hikâyesi, (Ankara: Kardeş Matbaası, 1968), s. 25-26. Şeyh Said yargılanması sırasındaki ifadesinde, Diyarbakır’ı kuşatanların sayısını 3 bin olarak verir. Diyarbakır için devlet kaynaklarında 5 bin rakamı telaffuz edilir. Olayları yaşayan bir kişi de 10 bin rakamını verir. Rakamları aktaran, Martin Van Bruinessen, Ağa Şeyh Devlet, (İstanbul: İletişim Yayınları, 2013), s. 423. Bir başka rakam da olayları birincil elden yaşamış Hasan Hişyar Serdi tarafından aktarılır. Serdi toplam 70 bin kişiden bahsetmektedir: (Palu-Harput cephesi 18 bin; Varto cephesi 12 bin; Diyarbakır cephesi 20 bin; Bakır Maden cephesi bin ve Silvan cephesi 10 bin); Hasan Hişyar Serdi, Görüş ve Anılarım (1907-1985), (İstanbul: Med Yayınları, 1994), s. 201-203.

[21] Şark İstiklal Mahkemesi (Kararlar ve Mahkeme Zabıtları), Cilt 6/5, Karar 778; ve infaz zabıt varakası için bakınız, T.B.M.M. Şark İstiklal Mahkemeleri Arşivi IM_T12_K094_D836-4_G142.

[22] Doğrudan Şeyh Said ayaklanması ile ilgili olmayan Şark İstiklal Mahkemeleri hakkında yapılmış bir çalışmada, konuya kısaca değinilir: Mahmut Akyürekli, Şark İstiklal Mahkemesi 1925-1927, (İstanbul: Tarih Kulübü Yayınları 2016), 95, 138.

[23] ARF Archive (Watertown), D/1652 B-1/Kurds 24-25/ Khosrov’dan Taşnak Bürosuna 25 Mart 1925 tarihli rapor.

[24] Na’um Fayig, “Turabdin’de Baykuşlar Ötüyor”, Beth-Nahrin (Mesopotamia), The Assyrian Paper, Yıl 10, Sayı 7-8, Mayıs-Haziran 1926, s. 4-7). Bu ve takip eden dipnottaki bilgileri benimle paylaşan Jan Bet-Sawoce’ye teşekkür. ederim.

[25] Horepiskopos Nu’man Bet Yawno, Turabdin ve Midyat Tarihi, çev. Şükrü Aktaş, (Midyat: Mor Gabriyel Manastırı, 2010.)

[26] İdam edilen Ermenilerin isimleri ve dava dosyaları ile ilgili olarak bakınız; Şark İstiklal Mahkemesi (Kararlar ve Mahkeme Zabıtları), “Ermeni Gülizar’ın oğlu Mehmet Nuri bin Hüseyin,” Cilt 6/2, Dosya no: 187, s. 687; Markar oğlu Bogos, Cilt 6/2, Dosya no: 197, s. 695; “Ermeni milletinden mühtedi Ramazan oğlu Emin”, Cilt 6/5, Dosya no: 773, s. 2339-2341. Mehmet Nuri’nin İdam Zabıt Varakası için bakınız; T.B.M.M. Şark İstiklal Mahkemeleri Arşivi, IM_T12_K092_D833-2_G055. Markar oğlu Bogos’un İdam Zabıt Varakası: IM_T12_K092_D833-2_G061.

[27] K. Halaçyan (Taparagan), Tebi Gaxağan (Towards the Gallows), s.159.

[28] Şeyh Said kuvvetleriyle yapılan çatışmalarla ilgili olarak, TBMM Riyaseti Yaverliğine 30 Mart 1925 tarihinde gönderilen “vakayı ve istihbarat hülasası” başlıklı raporda, 29 Mart 1925 tarihinde yaralı olarak ele geçirilen bir Ermeni’nin yargılanmadan hemen idam edildiği bilgisi verilir: “Tepecik’ten elinde bomba ile yaralı bir Ermeni derdest ve idam ve Şeyh Mehmet Baba ve oğullarının evleri yakılmıştır.” Cumhurbaşkanlığı Arşivi, T.B.M.M. Riyaseti Yaverliğine, 30 Mart 1925 tarihli rapor: 01010720_1.

[29] K. Halaçyan (Taparagan), Tebi Gaxağan (Towards the Gallows), s. 182-183.

[30] a.g.e, s. 460.

[31] a.g.e., 271-272.

[32] ARF Arşivi (Watertown), Dosya II-2 N 1652 B/1, Kürtler ve Kürt Hareketi, 1924-25. Ermeni Devrimci Partisi Taşnaktsutyun ile Kürt Milli Komitesi Arasında 16 Kasım 1924’de imzalanan Dostluk ve İttifak Antlaşması.

[33] ARF Arşivi (Watertown), Dosya II-2 N 1652 B/1, Kürtler ve Kürt Hareketi, 1924-25. Ali Rıza ile Rupen arasında 28 Ağustos; 2 ve 21 Eylül ve 5 Ekim 925 tarihli yazışmalar.

[34] M. Şerif Fırat, Doğu İlleri ve Varto Tarihi, (Ankara: Milli Eğitim Basımevi, 1961), s. 3.

[35] Kürdolog Martin Van Bruinessen’in yazdıklarını bu kanaatin yaygınlığına bir örnek olarak vermek mümkündür. “Mustafa Kemal’in Türkiye’si laik bir cumhuriyetti; Aleviler ilk kez eşit haklara sahiptiler ve kanunlar onları koruyordu. Sünnî şeyhlerin denetimi altında bir Kürdistan onların sadece aleyhine olabilirdi.” Martin Van Bruinessen, Ağa Şeyh Devlet, s. 435.

[36] Cemşi Kaya’nın aktardığı bilgiler için, bakınız dipnot 2.

[37] Mahkeme karar sureti için bakınız; Şark İstiklal Mahkemesi (Kararlar ve Mahkeme Zabıtları), Cilt 6/5, Karar 670, Mahkeme Dosya Numarası 867, (Ankara: TBMM Yayınevi, 2016), s. 2341-2345.

[38] İdam Zabıt Varakası için bakınız; T.B.M.M. Şark İstiklal Mahkemeleri Arşivi, IM_T12_K092_D833-2_G064. Hasan Hayri’nin nasıl idam edildiği ve idam sırasındaki sözleri için bakınız; Karerli Mehmet Efendi Yazılmayan Tarih - Anılarım, s. 207-211.

[39] Konu hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız, Taner Akçam, Yüzyıllık Apartheid, (İstanbul: Aras yayıncılık, 2023), s. 107-117.

[40] Mahmut Akyürekli Koçgiri Kırımı (1920-1921), s. 80.

[41] a.g.e., 88, 183.

[42] Ahmet Süreyya Örgeevren, Şeyh Said İsyanı ve Şark İstiklal Mahkemesi, s. 31.

[43] BCA: 030.10.111.743.12. Umumi Müfettiş Tahsin Uzer’in, Başvekalet Yüksek Katına 12 Şubat 1936 tarihli telgrafı. Tahsin (Uzer) Ermeni Soykırımı sırasında Erzurum ve Suriye valisi olarak görev yapmıştır. Ermenilere yönelik 1 Aralık 1914 tarihli ilk imha kararında onun imzası vardır. Tahsin’in Ermenilerin imha edilmesi doğrultusunda alınan kararlardaki belirleyici rolü için bakınız, Taner Akçam, Ermeni Soykırımının Kısa Tarihi, (İstanbul: Aras Yayınları, 2021), s. 60-71.

[44] BCA: 030.10.111.743.18. İçişleri Bakanlığından Umumi Müfettişliklere ve Valiliklere 4 Ocak 1937 tarihli şifre. Belgeleri benle paylaşan Said Çetinoğlu’na teşekkür ederim.

[45] Taner Akçam, “Dersim Katliamına Dair Okunması Zor bir Mektup,” Agos, 22 Nisan 2023.

[46] Daniel Little, “Philosophy of History,” in The Stanford Encyclopedia of Philosophy (Summer 2025 Edition), ed. Edward N. Zalta and Uri Nodelman, https://plato.stanford.edu/archives/sum2025/entries/history, (giriş 12 Eylül 2025)

[47] Max Weber, On The Methodology of the Social Sciences, (Illinois: The Free Press of Glencoe, 1949), s. 1-26; 50-79. Eser alanının klasiğidir. Araştırma konusunun ‘seçmeci’ olmak zorunda olması ve bu seçim sürecinin ‘değer yargısı’ yüküne ragmen ‘objectif’ bir araştırmanın mümkün olup olmadığı konusundaki tartışmalara ayrılmıştır.

[48] Burada ele alınan konu şu makalede ayrıntılı olarak tartışılmıştır; Veronica Vasterling, “Plural Perspectives and Independence: Political and Moral Judgement in Hannah Arendt,” in The Other: Feminist Reflections in Ethics, ed. Helen Fielding, Gabrielle Hiltmann, Dorothea Olkowski, and Anne Reichold (London: Palgrave Macmillan, 2007), 246-265

[49] H. Arendt’in konuyu ayrıntılı tartıştığı makalesi: Hannah Arendt, “.Truth and Politics,” The New Yorker, February 25, 1967, https://www.newyorker.com/magazine/1967/02/25/truth-and-politics?utm_source=chatgpt.com

[50] Reinhart Koselleck, Futures Past On the Semantic of Historical Time, (New York: Columbia University Press, 2005), s. 255-277.

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin