Ortadoğu'da Ulus Devletin Ötesinde: “Rojava Deneyimi”
Aslı U. Bali & Omar Dajani

704x396

Çevirmen: Eda İbrahim

Son on yılın Arap ayaklanmaları, İran ve Türkiye’de ayaklanmalara benzer protesto hareketleri, Ortadoğu’nun büyük bölümünde yerini karşı devrime, otoriter kemer sıkmalara ve devlet başarısızlığına bıraktı. Bu başarısızlığın sonrasında bazı yerlerde etnisite, mezhep ve bölge kimlikleri etrafında çatışmalar ortaya çıktı. Batılı analistler bölgedeki çatışmaları uzun süre hoşgörüsüzlük iddiası ile açıklamaya başvurdu, bu ülkelerin, farklılıkları şiddet olmadan yönetmekte kabiliyetsiz olduklarını varsaydı. Peki bin yıllardır din, dil ve kültürel çeşitlilik ile biçimlenen bir bölgeye dair bu açıklamaların neden hala alıcısı var?

Bu açıklamaların hala sürmesinin bir nedeni sömürgeciliğin bu bölge üzerindeki çirkinleştirici etkisidir. Bölgenin sömürgecilik sonrasında ortaya çıkan ulus devletleri, önceki yönetim modellerini, siyasi iktidarı, ulusal kimlik etrafına merkezileştirerek bozdu. Bu devletler hoşgörüsüzlük politikaları üreten bir çeşit etnik-çoğunlukçuluk dayattı. Sonuç olarak bölgenin çoğulculuğunun bir şiddet kaynağı olduğunu söylemek nedeni ve sonucu birbirine karıştırmaktır.

Etno-çoğunlukçu siyasal katılım ve otorite modeli, yukarıdan aşağıya organize edilmiş homojenleştirme ve merkezileştirmeye dayanmaktaydı. Ulus inşası ve devletin biçimlenişi bölgenin çoğulcu dokusunu boydan boya parçaladı. Osmanlı sonrası Ortadoğu'yu oluşturan çok ırklı, çok mezhepli bölgelerde tek bir toplumsal kimliği, ulusal aidiyetin temeli olarak yüceltmek, yönetime katılımı buradan tanımlamak bir şiddet projesiydi. Ulus-devlet bölgeyi hasta eden Batılı bir siyasal projedir.

Bunlara rağmen bölgenin bir “Arap kışı”ndan mustarip olduğuna dair bugünkü distopik nitelendirmeler, önemli bölgesel gelişmeleri gözden kaçırmakta ve hatta muğlaklaştırmaktadır. Dış egemen güçler tarafından desteklenen otoriter düzen ve uluslararası toplum tarafından hoş görülen uzun bir askeri işgalin ortasında bile, bölgede şaşırtıcı ve yenilikçi siyasi deneyler ortaya çıkmaktadır. Gerçekten de topluluklar, alternatif öz yönetim biçimleri peşinde koşuyor ve yerel deneyler yapıyor, devletin başarısızlığı ve uluslararası diplomasinin çöküşü arasında bir arada yaşamayı yeniden hayal ediyorlar.

Bölgenin bazı devletsiz toplumları kendi kaderini tayin fikrini yeniden biçimlendirdi. Örneğin Kürtler ve Filistinliler sömürge sonrasında oldukça fazla güvencesiz bir yaşamla karşılaştı; çünkü devlet kademelerine girişleri reddediliyordu. Bununla birlikte, güvencesiz yaşam, siyasal otoritenin nasıl üretilmesi, örgütlenmesi ve kurumsallaşması üzerine temelden bir yeniden düşünmeye sevk etmekteydi. Bu topluluklar, bölgede otoriterliğin yeniden üretiliyormuş gibi tasvir edilmesini engelleyen ademi merkeziyetçi yönetim ve konfederalizm fikirlerini denemekteydiler. Dahası deneyleri, yakın coğrafi bağlamlarının ötesinde geçerliliği olan yenilikçi, aşağıdan yukarıya demokratik uygulamaları temsil etmekteydi.

Bugün Orta Doğu, dünyanın en yüksek merkezileşmiş yönetimine sahip olabilir. Yine de merkezi olmayan yönetim, bölgenin siyasetini on dokuzuncu yüzyıla kadar karakterize etti. Emevilerden Osmanlılara kadar hanedan imparatorlukları, oldukça ademi merkeziyetçi yönetim modelleri altında çeşitli bölgeleri örgütledi. Akdeniz, Basra Körfezi ve Hint Okyanusu bölgelerinde seyahat etmeyi çok az sınır ve uzun süredir devam eden yerel yönetim uygulamalarında çok az aksama ile kolaylaştırdılar. Bu bir arada yaşama geleneği bugün, modern ademi merkeziyetçiliğin, sömürgeci böl ve yönet stratejileri tarafından istismar edilerek bölgesel parçalanma biçimlerine izin vereceği endişesine sahip bölgenin siyasi seçkinleri tarafından reddediliyor. Yine de, artık bölgede norm haline gelen ulus-devlet, yalnızca sömürgeci karşılaşmalardan doğan yakın tarihli bir gelişme olmaya devam ediyor.

Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanmasını izleyen manda sistemi, taşra kimliklerini ve sınırlarını, farklı yönetim düzenlemeleri ile sabit sınırlara dönüştürdü. Sömürge sonrası kendi kaderini tayin hakkı aynı mantıkla bağımsız ulus devletleri örgütledi. Bu sınırlar içindeki toprakların toprak bütünlüğü, yeni ulusun nüfusunu kapsayan bir toplumsal kimliğe bağlandı. Ulusal başkentler yetkilerini bölgelerinin çevresine kadar uygularken sınırlar sabitlendi.

Merkezi devlet birleştirici bir ulusal kimlik anlayışı empoze ederken, bazı topluluklar servetlerini yükseltti, diğerlerinin kimlikleri ise bir gecede ulusun yeni kurulan toprak bütünlüğüne yönelik tehditlere dönüştü. Bazıları, kendi kaderini tayin etme hakkı için daha fazla talep üreten bir azınlık statüsünü üstlendi. Bu, bir ulusal kurtuluş hareketi aracılığıyla sömürge sonrası sınırların geçerliliğine karşı çıkan ve ayrılıp yeni bir devlet kurmaya çalışan dışsal kendi kaderini tayin etme arayışı anlamına gelebilir. Kendi kaderini tayin hakkının içsel alternatifi, yeni ulusal kimliğin içindeki zorunlu askere alınmaya direnmek için azınlık haklarının korunmasını istemek anlamına geliyordu. Ancak uygulamada, Orta Doğu'daki azınlık hakları programları, bir ulus inşası çağında çok az koruma sağlıyordu.

Uluslararası sistemin, azınlık haklarını ya da bağımsız bir devlet kurmayı seçmekten oluşan kendi kaderini tayin hakkı, bölgenin devletsiz toplumları için bir çıkmazdır. Ulusal özgürlük için verilen savaşlar bağımsızlık olmadan şiddeti üretmiştir. Bu sırada azınlık hakları sistemi, yırtıcı merkezi devletten ve toplumlar arası şiddetten korunmada başarısız olmuş; azınlık halindeki etnisitelerin, kültürlerin, dillerin ve din kimliklerinin tam anlamıyla ifade edilmesinde de başarısız olmaktadır. Ademi merkeziyetçi siyaset yoluyla kendi kaderini tayin hakkını yeniden yapılandırma girişimleri, çözümsüz kalan azınlık hakları veya bağımsız bir devlet ikilisinin aşılması olasılığını sunmaktadır. Dahası, kendi kaderini tayin hakkının yerel olarak yeniden kavramsallaştırılması, bölge devletlerini karakterize eden kimlik temelli çatışma ve otoriterlik çıkmazını aşmanın bir yolunu sağlayabilir.

Kürdistan, İsrail ve Filistin çoğulcu bölgesel yönetimler hakkında çığır açıcı fikirlerin düşünüldüğü yerler haline geliyor, bu fikirler özellikle konfederal kurumları merkezine almaktadır. Türkiye ve Suriye'deki Kürt halkı, Suriyeli Kürt kantonlarında uygulanan ve Türkiye'nin güneydoğusunda belediyeler düzeyinde sınırlı olarak var olan" demokratik konfederalizmi" keşfetmiştir. İsrail ve Filistin'de iki uluslu konfederal bir geleceği savunan yerelden bir hareket inşa etmektedir. Orta Doğu'nun devletsiz toplumlarının siyasal tecrübesine dayanan bu yeni deneyim, ulus devletin ötesinde çığır açıcı fikirlerin ortaya çıkabileceği izlenimi vermektedir.

Orta Doğu'da devlet sisteminin ortaya çıkışıyla Kürt toprakları dört yerleşik devlet arasında bölünmüştür: Türkiye, Suriye, Irak ve İran. Osmanlı sonrası Ortadoğu şekillenirken, Kürt nüfusu, Kürdistan'ın bölünmesiyle sonuçlanan bir dizi başarısız isyan yoluyla yeni düzene zorla dahil edilmeye direndi. Bugün Kürt toplumu Irak, Suriye ve Türkiye'de kendine ait bir dili, tarihi ve bazı durumlarda mezhep kimliği olan en büyük etnik azınlığı oluşturuyor. Bu eyaletlerdeki Kürt topluluklarının siyasi talihi farklılık gösterse de, her biri dışlayıcı milliyetçiliğe dayanan merkezi devletlerin yakıcı mülksüzleştirmesini yaşadı.

Bölgenin Kürt topluluğu bu deneyimlerden sonra kendi kaderini tayin sorununa farklı yollardan yaklaşıma sahip oldu. İlk önce bölgedeki bir ya da daha fazla devlete karşı silahlı ayrılıkçı ayaklanmalarla bağımsız bir Kürdistan’ı kurmaya çabaladılar. Bu çaba acımasızca bastırılmayla karşılaştı. Ayaklanmalar Irak’ta, Türkiye’de ve daha az ortaya çıktığı Suriye ve İran’da (1980’lerdeki soykırımın gösterdiği gibi ) yoğun şiddet ile ezildi. Irak Kürdistan’ındaki bu gidişat Irak’ın 2003’te işgali ve Kürt toplumuna sınırlı özerklik sağlayan batı destekli federal anayasanın ülkeye girişinden sonra değişti. Bununla birlikte Irak dışındaki Kürt toplulukları yaşadıkları ulus devletlerin içinde asimilasyon politikalarına karşı mücadeleye devam etti.

Çok yakın zamanda, Suriye’deki ve Türkiye’deki Kürtler ayrılıkçılığa alternatifleri aradı, bölgenin devletlerinin var olan sınırlarının içinde var olacak bir iç özerkliği vurgulayan bu strateji azınlık haklarının korunmasına dayanmıyor, bunun yerine konfederalizmi yeniden kavramsallaştırıyordu. Bu yeni modelde bölgesel yerinden yönetim biçimi üzerinde duruluyor. Bu model güçlü yönetim yetkisini bölgesel ve yerel aktörlere verir, temel demokratik pratiklerin yatırımını kolaylaştırır ve var olan sınırlar içinde bir çatışma olmadan sivil toplumun kapasitesinin öz kurumlaşmaya izin verir. Topluluklar çoğunlukla kendileriyle ilgili yönetimin olduğu yerel düzeyde özerktir, farklı topluluklardan delegelere sahip konfederal devlet aparatına daha az güç ayrılmıştır.

İç özerkliğe ilerici bir şekilde yaklaşan fikir, Türkiye’deki Kürdistan ulusal hareketinden ortaya çıkmıştır. Cumhuriyetin ilk on yılında Kürt halkı Türk ulusunun asimilasyonuna direnmiş, askeri saldırılara ve savaş hukuku altında yönetime tabii tutulmuştur. Kürt ulusal hareketi 60’lar ve 70’lerde, 1980 askeri darbesi ile bozguna uğratılacak olan ülkedeki geniş sol hareketliliğe katılmıştır. Türk solunun darbe sonrası çözülmesiyle birlikte Kürt devrimcileri açıkça milliyetçi, Marksizmden etkilenmiş bir platform etrafında yeniden örgütlenmişlerdir. Kürdistan İşçi Partisi’ne (PKK) katılmışlar ve Türk devletine karşı ayrılıklarını kazanmak için silahlı mücadeleyi başlatmışlardır. Bu dönemde PKK, 1970’lerde Ankara’da siyaset bilimi öğrencisi, solcu, Türkiye vatandaşı bir Kürt olan Abdullah Öcalan tarafından yönetilmekteydi. Öcalan 1970’lerde dönemin anti-sömürgeci hareketlerinden etkilenmişti.

Türk Devleti 1984'te ülkenin güney doğusunda düşük yoğunluklu iç savaş başlatarak PKK isyanına karşılık verdi. Bu durum Öcalan'ın Suriye'deki güvenli bölgeden çıkarılıp Türk ajanları tarafından Kenya'da yakalandığı 1999 yılına kadar artarak devam etti. Öcalan, 1999'dan beri sıklıkla tecrit edildiği Marmara denizindeki İmralı adasında tutukludur. Burası onun, Kürdistan ulusal hareketinin temelden değiştiren sol çalışmalarını sürdürdüğü, kendisi için post-Marksist bir siyasi dönüşümü anlattığı bir müfredatı biçimlendirdiği yerdir. Öcalan'ın siyasal projesi ideolojik yenilenmeyi gerektirmektedir, ayrılıkçılığı oldukça yüksek derece merkezsizleşmiş radikal demokrasi lehine terk etmektedir.

Öcalan'ın demokratik konfederalizm olarak nitelediği yeni modeli ilk olarak geleneksel milliyetçiliği reddeden birçok unsurdan oluşmaktadır. Milliyetçiliğin tersine Öcalan, Kürt toplumunun yüksek özerklik, kültürel haklar ve devletin içinde merkezsizleşmiş siyasal gücü yaratması gerektiğini tartışır. Onun projesinde yurttaşlık etnisiteden çok kent ile ilgilidir, devletin kurumlarını ulusal kimliklerden ayırır.

Öcalan bir zamanlar Kürt ulus devletini savunuyordu. Yine de daha sonra, Türk gazetesi Radikal'deki bir söyleşisinde bu özlemi kapitalist bir sapkınlık olduğu için reddetmektedir. Öcalan'ın düşüncesindeki diğer unsurlar- bir ekolojik aktivist ve anarşist olan Murray Bookchin gibi post-Marksist teorisyenlerden etkilenmiş- feminist, ekolojik ve katılımcı demokratik teorilerden hareket eder. Önerilen konfederal katılımcı demokrasiler sisteminin ayrıntılı açıklamalarını sunan düzinelerce kitapta yer alan çok sayıda broşür yazmıştır. Fikirleri özellikle Avrupalı Kürt siyaseti akademisyenleri arasında önemli bir akademik ilgi toplamış olsa da, daha önemli olan, bunların Türkiye ve Suriye'deki Kürt topluluklarının siyaseti üzerindeki etkisidir.

Sahadaki siyasi deneyimlerin en gelişmiş örneği, Suriye iç savaşının beklenmedik bir ürünü olarak Suriye'nin Rojava olarak da bilinen Kürt illerinde meydana geldi. Mart 2011'deki ilk ayaklanmanın ardından Şam, ülkenin büyük bölümünde kontrolü kaybetti ve Suriye genelinde fiilen ademi merkeziyetçiliğe yol açtı. Muhalefet, her ikisi de yerel özyönetim biçimlerini deneyen kuzeybatı Suriye'deki bölgeleri ve kuzeydoğu Suriye'deki Kürt vilayetlerini elinde tutuyordu. 2015 yılına gelindiğinde Rusya ve İran'ın desteğiyle Suriye rejimi, muhaliflerin elindeki bölgelerin kontrolünü yeniden ele geçirmeye başladı. Ancak, Kürtlerin merkezi devletin müdahalesi olmadan IŞİD ve Türkiye destekli güçlerle savaşmaya bırakıldığı kuzeydoğudakiler yerine huzursuz iller üzerindeki kontrolü sağlamlaştırmaya odaklandı. Sonuç olarak, Kürtlerin 2011'den sonra kurduğu yönetim ve güvenlik düzenlemeleri, yaklaşık on yıldır yürürlükte. Öcalan'ın demokratik konfederalizm fikri ilk olarak bu beklenmedik bağlamda gelişti.

Öcalan'ın konfederalizm fikri, ulusu devletten ayırmayı, çoğulcu komünal siyasete izin vermeyi içeriyor. Bu, devlet gücünün farklı kimlik gruplarının çıkarlarını temsil eden yerel demokratik konseylere radikal bir şekilde devredilmesiyle gerçekleşmektedir. Bu konseyler gücün, mutabakata dayalı yerel temsilci organlarından, bölgelerden seçilmiş delegelerden oluşan bölgesel veya ulusal meclislere doğru akmasına izin verir. 2014'te Rojava'da kurulan siyasi kurumlar Öcalan'ın modelini hayata geçirdi. Öcalan'a yakın sosyalist bir Kürt siyasi partisi olan Demokratik Birlik Partisi'nin (PYD) liderliğinde, devletten bağımsız olmayan, Suriye sınırları içinde asimetrik özerkliği benimseyen bir özerk yönetim sistemi ortaya çıktı.

“Kuzeydoğu Suriye-Rojava Federasyonu Sosyal Sözleşmesi” olarak bilinen bir anayasa ile resmileştirilen Rojava'daki siyasi sistem, mezhepsel ve etnik olmayan bir demokratik federal yönetim modeli ortaya koymaktadır. Bölge üç kantona bölünmüştür: Cezire, Kobani ve Afrin, her biri birer Demokratik Özerk Yönetim (DAA) olarak belirlenmiştir. DAA’lara federal oluşumun birincil sorumluluğu olan toplu savunma dışındaki tüm politika alanlarında sorumluluk verilmiştir. Kanton düzeyindeki yasama meclisleri kanunları geçirir, bütçe taslakları hazırlar, Yüksek Anayasa Mahkemesi üyelerini atar ve tüm idari ve yürütme organlarını denetleme yetkisini elinde tutar. DAA'lardaki yönetim yapıları ayrıca, tüm yetki düzeylerine her cinsiyetten, etnisiteden ve dinden kişilerin dahil edilmesi için katı yönergeler içerir.

Rojava'da benimsenen özyönetim modeli, açıkça devletçi olmayan bir kendi kaderini tayin biçimi olarak tasarlanmıştır. Aşağıdan yukarıya öz-örgütlenmeyi geliştirmeyi, idari kapasiteleri en yerel düzeye, yani mahalle meclislerine kadar güçlendirmeyi vurgulamaktadır. Bu meclisler, her düzeyde erkek ve kadın eşbaşkanlar tarafından yönetilen seçilmiş temsilcilerle ilçe, il ve il düzeyinde yukarı doğru beslenir. 2017'de yapılan seçimlerde, bölgedeki tüm uygun seçmenlerin yüzde 70'i katılarak 3.000'in üzerinde seçilmiş belediye meclisi oluşturdu. Ayrıca seçimlere Kürtler, Türkmenler, Araplar, Yezidiler, Süryaniler ve bölgedeki diğer topluluklardan oluşan meclisler de dahil edildi. Rojava'daki demokratik konfederal deney, her grubun ekonomik, adalet ve güvenlik konularında bölgenin daha geniş siyasi yapısıyla bağlantı kurarken kültürel ve dini politikaları yönetmesine olanak tanıyan, baştan sona merkezi olmayan yönetişimi sağlayan kapsayıcı ve çoğulcu bir modeli benimsedi.

Rojava'daki yönetimin ilerici karakteri, özellikle de kurumların Suriye'nin tarihsel olarak kaynaklardan yoksun ve IŞİD saldırıları altında harap olmuş bir bölgesinde kurulmuş olması nedeniyle sansasyonel bir uluslararası ilgi gördü. Ancak bu proje, ne ütopiktir ne de uluslararası izleyiciler için tasarlanmış bir sergidir. Suriyeli Kürtlerin çoğulcu, ademi merkeziyetçi bir siyaseti hayata geçirme taahhüdünün ciddiyeti, IŞİD'in acımasız kuşatması ortasında seçilmiş konseyler oluşturma kararlılığında açıkça görülüyor. Ayrıca, toplumsal cinsiyet eşitliği ve toplumsal içerme uygulamaları, çeşitli kimlik çizgileri boyunca çoğulculuğa derin bir bağlılığı ortaya koymaktadır. Rojava'daki her topluluktaki her yürütme konseyine bir erkek ve bir kadın başkanlık ediyor ve konseylerin yapısı için yüzde 40'lık bir cinsiyet kotası var. Rojava ayrıca dini ve kültürel topluluklar (Süryani veya Arap konseylerinde olduğu gibi) ve kategorik gruplar (üyelerini etkileyen politika konularında yetki sahibi olan kadın ve gençlik konseyleri) gibi kimlik gruplarını temsil etmek için konseyler geliştirmiştir.

Rojava'daki siyasi deney, Öcalan'ın fikirlerine kurumsal bir şekil vererek siyaseti çok ırklı, çok mezhepli bir topluluk için demokratikleştirmektedir. Demokratik çoğulculuğa bağlılık ve kurumsal tasarım stratejilerini denemeye isteklilik örnek niteliğindedir ancak ütopik değildir. Rojava'daki proje, zorlu bir jeopolitik bağlamda pragmatik zorluklarla karşı karşıya kalsa da, özyönetime olan bağlılığı ve ısrarı dikkate değer olmaya devam ediyor. Proje, özyönetim alışkanlıklarını geliştirir ve ortak kurumlar üzerine inşa edilmiş gelişen bir birlikte yaşamayı sağlar.

Bugün bu Kürt deneyiminin geleceği, Rojava'ya daha fazla Türk askeri harekâtı gerçekleştirilmesine izin verebilecek bir NATO genişleme anlaşmasıyla iyice tehlikeye girmişse de onu çarpıcı kılan, hayatta kalmasının kırılganlığı değil, tarihsel olarak bir topluluğun radikal biçimde demokratik bir kendi kaderini tayin etme kavramını icat ederek herhangi bir uluslararası devlet olarak tanınmayı reddetmesidir. Rojava'daki proje ne kadar tesadüfi olursa olsun, Öcalan'ın kuramsallaştırdığı ve Suriye'deki yandaşları tarafından uygulamaya konulan model, etno-çoğunlukçu milliyetçilik siyasetinden kaçınarak mevcut sınırlar içinde çoğul toprak düzenlemeleri lehine demokratik bir yolu temsil ediyor.

Ortadoğu'da devlet sisteminin ortaya çıkışı, tıpkı Kürtler gibi Filistin halkını da çemberin dışında bırakmıştır. Birinci Dünya Savaşı'ndan önceki dört yüzyılın büyük bir bölümünde, Osmanlı İmparatorluğu nüfusu dini açıdan heterojen olan; idari, sosyal ve ekonomik olarak daha büyük olan (bilad al-Sham) Suriye'ye bağlı Filistin'i yönetti. İngiltere, 1917'de Filistin'i işgal ettikten sonraki bir yıl içinde sakinlerine sormadan ülkede bir "Yahudi ulusal yurdu" kurulmasına destek verdiğini açıkladı. Filistin'in siyasi sınırlarının henüz belirlenmediği ve nüfusunun yalnızca yüzde 10'unun Yahudi olduğu bir dönemde, bu ifadenin anlamı kasıtlı olarak müphem bırakılmıştı. Netleşen şey, İngiliz Mandası altındaki Filistin'in çoğunluk demokrasi temelinde yönetilemeyeceğiydi: İngiltere, çeşitli yollarla Filistinlilerin hükümet kurumlarına erişimini engellerken, aynı zamanda Yahudi göçünü önemli miktarda kolaylaştırdı ve Filistin'de örgütlü Yahudi cemaatine (Yishuv) neredeyse tam bir özerklik verdi.

Bu önlemler tahmin edilebileceği gibi Siyonist ve Filistin ulusal hareketlerini bir çarpışma rotasına soktuğunda, İngiliz yetkililer Filistin'in bölünmesini savunmaya geçtiler. Bu yaklaşım, Siyonist hareketin bazı kesimleri tarafından benimsendi, ancak ülkeye bir bütün olarak bağımsızlık verilmesini talep eden Filistinliler tarafından reddedildi. İtirazlarına rağmen, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu 1947'de Filistin'in iki devlete bölünmesini onaylamak için oy kullandı. Ardından çıkan iç savaş sırasında, İsrail Devleti bağımsızlığını ilan etti ve Filistin Mandası'nın yüzde 78'inin kontrolünü sağlamlaştırdı. İsrail, savaşta kazandığı Yahudi çoğunluğunu korumak için 1948-49'da kaçan veya sınır dışı edilen Filistinli mültecilerin evlerine dönmesini yasakladı. Filistin'in geri kalanı - Batı Şeria ve Gazze Şeridi - İsrail'in bu bölgeleri de fethettiği 1967 yılına kadar sırasıyla Ürdün ve Mısır yönetimi altına girdi. Manda yönetiminden yüz yıl sonra bugün, Filistinliler kendilerine ait bir devletten yoksun ve Batı Şeria, Gazze Şeridi ile Lübnan ve Suriye'deki mülteci topluluklarındakiler de dahil olmak üzere pek çoğunun hiçbir devlette vatandaşlığı bulunmuyor.

Son birkaç on yıldır, bu açmazı çözmeye yönelik diplomatik çabalar, Filistinli liderlere Filistin Mandası'nı oluşturan tüm toprakları "özgürleştirme" hedefinden vazgeçmeleri için yıllarca süren baskının ardından, bölünme fikrini yeniden gündeme getirdi. İsrail ile Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) arasında 1999-2001 ve 2007-08 yıllarında yapılan görüşmelerde iki devletli çözüm olarak adlandırılan şeyin geniş hatları ortaya çıktı. Bu görüşün altında, İsrailli liderler tarafından geliştirilen, barışın iki halk arasındaki fiziksel ayrımı en üst düzeye çıkararak en iyi şekilde sağlanacağı mantığı vardı.

İsrail'in Batı Şeria'daki yerleşim birimlerinin hızla genişlemesinin ve siyasetinde belirgin bir şekilde sağa kaymasının sonucunda bu tasavvurun gerçekleştirilmesine ilişkin umutlar büyük ölçüde zayıfladı, İsrailliler ve Filistinliler arasında halk desteği de düştü. İsrail-Filistin konfederasyonu henüz yaygın destek görmese de gittikçe ilgi gören alternatif bir fikirdir. Fikir, iki devletli bir çözümü reddetmekten çok onun bir çeşididir. Konfederasyon iki egemen devletten oluşmakta, hem Filistinlilere hem Yahudilere tam olarak özyönetim sunmaktadır. Bununla birlikte, ayırma mantığını reddederek, uzun süredir hakim olan bölme fikrinden sapar. Konfederasyon yanlıları, İsrailli ve Filistinliler için Avrupa’daki Schengen Bölgesine benzer bütün İsrail ve Filistin’de özgürce hareket etmeyi (iş, okul, seyehat, dini adetler vb. için.) sağlayan İsrail ve Filistin arasında kısmen açık sınır çağrısında bulunur. Ayrıca iki devletin içinde bir devletin diğer devletin bazı ya da tüm vatandaşlarına kalıcı yerleşimi yasaklamayacağı, özgürce ikamet etmeyi tasavvur eder.

Konfederal çözümler yalnızca politika çevrelerinde dikkat çekmekle kalmadı (bu yılın başlarında Beyaz Saray'da, Capitol Hill'de ve Birleşmiş Milletler'de dolaşan bir teklif taslağı), aynı zamanda İsrail ve Filistin'de tabandan koalisyon inşası için bir temel oluşturdu. İsrailli gazeteci Meron Rapoport ve Filistinli görevli Awni al-Mashni'nin ortaklaşa kurduğu iki uluslu bir grup olan "Herkes İçin Bir Ülke" (ALFA), "Filistinli ve İsrailli vatandaşlar ve tanınmış kişiler arasındaki derinlemesine tartışmalardan ve yüzlerce toplantıdan" bir platform belgesi geliştirdi. Platform, her devletin topraklarının temsil ettiği ulusun vatanını oluşturması gerektiği fikrini reddediyordu. Bunun yerine "bu toprağın ortak bir vatan -Yahudi İsrailliler ve Filistinliler için bir vatan- olduğunun karşılıklı olarak tanınması bir zorunluluktu." Bu tasarıda sınırlar “ortadan kalkmayacak”, hareket ve ikamet özgürlüğünün kademeli olarak uygulanması gerekebilecektir fakat her iki devletin de “her iki ülkenin vatandaşlarının seyahat etme, çalışma ve her yerde yaşama hakkına sahip olduğu açık bir toprak tasavvuru " taahhüt etmesi beklenmekteydi. Bu vizyona göre, Batı Şeria'daki İsrailli yerleşimciler, Filistin devletinin sakinleri olarak evlerinde kalma hakkına sahip olacaklardı. Ayrıca, şu anda İsrail vatandaşı olan Filistinliler vatandaş kalacak ve mülteciler de dahil olmak üzere diğer tüm Filistinliler İsrail'de ikamet etme hakkına sahip olacaktı. Her iki eyalette daimi ikamet edenler, ulusal seçimlerde değil, belediye seçimlerinde oy kullanma hakkına sahip olacaklardı. Dahası, iki devletin topraklarını kapsayan Kudüs şehri, duvarlar ve çitler tarafından parçalara bölünmek yerine “bütün, açık ve paylaşılmış" olacaktır.

Hareket ayrıca; azınlık hakları, güvenlik, istihbarat, polislik, sosyo-ekonomik haklar, çalışma, refah, ekonomik kalkınma, gümrük, finans kurumları, eğitim, turizm, ulaşım, çevre koruma ve doğal kaynak çıkarma dahil olmak üzere her iki devleti ilgilendiren konuları yönetmek için ortak kurumlar kuracaktı. Ortak kurumlar yaratma fikri hiç de emsalsiz değil: Oslo Anlaşmaları, çok çeşitli meseleleri ele almak için İsrail-Filistin koordinasyon organları kurmuştur. Ancak, ALFA tarafından önerilen yaklaşımın iki özelliği ayırt edicidir. İlk olarak, ortak kurumların tasarımına “karşılıklı saygı, adalet ve eşitlik” ilkeleri rehberlik edecektir. Bu ilkelerin pratik sonuçları platformda ayrıntılı olarak ele alınmasa da, bu alanlardan en az ikisinde - güvenlik ve doğal kaynak kullanımı (yani, özellikle su) - eşitliği temel alan bir yaklaşım, önceki barış görüşmeleri sırasında İsrail tarafından teşvik edilen ve Oslo altında uygulanan programdan radikal bir ayrılma anlamına gelmektedir. İkincisi, ALFA'nın insan haklarını korumak için devletler arası bir mahkeme dahil olmak üzere ortak kurumları benimsemesi, İsrail ve Filistin için uluslarüstü bir normatif çerçeve oluşturmaya yönelik iki devletli tekliflerden çok daha ileri gitmektedir.

İsrail-Filistin konfederasyonu hareketi, ideolojik olarak Kürt muadiline göre daha az tutarlı ve yenilikçidir. Farklı ideolojik taahhütleri ve siyasi hedefleri olan bir dizi düşünür tarafından savunulmaktadır ve “iki halk için iki devlet” fikrini bir kenara atmayı değil, onu uluslarüstü bir yönetişim çerçevesi ve liberalleştirilmiş hareket rejimi içine yerleştirmeyi amaçlamaktadır. Ayrıca, bu vizyonun gerçekleştirilmesi önemli zorluklarla karşı karşıyadır. İsrailliler ve Filistinliler arasında bir miktar taban desteği kazanmış olsa da, onu destekleyen fikirler henüz İsrail ve Filistin'in herhangi bir yerinde uygulanmadı. Bu arada ALFA, Kürt hareketinin demokratik konfederalizm için başarıyla kullandığı bölgesel temelden, halk desteğinden ve parti altyapısından yoksundur.

Öyle bile olsa, benimsediği vizyon, işgal altındaki topraklardaki Filistinlilere hem bir devletten hem de siyasette hayatlarını kontrol eden bir sesten yoksun oldukları bir gerçeklikten kurtulmalarını önerecektir. Bu vizyon aynı zamanda İsrailli Yahudilerin kendi kaderini tayin etme arzusuna da hitap ediyor ve Yahudilerin azınlık olduğu İsrail ve Filistin'de çoğunlukçu bir demokrasiye bir alternatif sunuyor. Dahası, geleneksel milliyetçi paradigmaların ötesine geçiyor. İki devletli bir çözümü, ortak konfederal kurumlar ile hareket ve ikamet özgürlüğü ile birleştirerek, bölünme kavramını yeniden çerçevelendiriyor. Böylelikle İsrail ve Filistin topraklarının aynı alanı işgal ettiği ve her iki halkın da topraklara bağlı olduğu gerçeğini kabul etmektedir. Gerrymandering (veya daha kötüsü etnik temizlik) yoluyla bölgeyi etnik yerleşim bölgelerine bölerek karşılıklı kendi kaderini tayin hakkını elde etmek yerine, konfederal birlik içindeki her iki devletin de etnik olarak heterojen olacağını varsayar. Bir ve iki devletli çözümler arasındaki ikili seçime ve bu konudaki eski tartışmaya zorlayıcı bir alternatif sunuyor.

Kürt ve İsrail-Filistin bağlamlarında konfederal düşüncenin kökenleri, motivasyonları ve yörüngelerinde açık farklılıklar vardır, ancak bunlar aynı zamanda önemli yönleri paylaşırlar. İlk olarak, her iki bağlamda da konfederalizm bir dereceye kadar bir arada var olmaya, ortak otoriteye ve ulusötesi koordinasyona bağlılık gerektirir. Bu, Öcalan'ın incelemelerinde dile getirilen siyaset teorisinin açık bir özelliğidir ve takipçilerinin ideolojik taahhütlerinin merkezinde yer alır. İsrail ve Filistin'de de, iki uluslu konfederalizm, toplulukları katı bir bölünme modelinden ayrılma olmadan kendi kaderini tayin etme modeline kaydıran bir projedir. Taraftarları, ortak kurumların geliştirilmesine yönelik artan adımları teşvik etseler de, İsrail ve Filistin üzerindeki ortak yönetimin, iki ayrı ulusal hükümet tarafından uygulanan eşgüdümsüz politikalardan daha etkili bir şekilde siyasi meseleleri ele alacağını kabul etmektedirler.

Benzer şekilde konfederal yaklaşım, sınırları mevcut ulus devlettekinden daha geçirgen halde resmeder. Kürtler, Filistinliler ve Yahudi İsraillilerin olduğu gibi sınırları aşan topluluklar için bu geçirgenlik, sürekli bir çatışma kaynağı olan ulusal sınırların konumuyla ilgili gerilimleri azaltabilir. Daha açık bir sınır anlayışını benimseyerek, bu konfederal modeller aynı zamanda çok daha fazla sınır ötesi hareketlilik sağlayan yerli geleneklere de geri dönmektedir.

Bölge ve siyasal yetki arasındaki ilişkinin yeniden kavramsallaştırılması fikri, ulus devletin öncelenmesini istikrarsızlaştırmayı amaçlamaktadır. Kürt mücadelesi komünal kimliği merkezi devlet kurumlarından koparmayı amaçlamaktadır. Bu, Kürtlerin bölündüğü dört devletteki çok ırklı, çok mezhepli topluluklar için muazzam bir çekiciliğe sahiptir. İsrail ve Filistin’de iki uluslu konfederalizm modeli, her topluluğun siyasal yetkiye ulusal kimlikleri ile bağlı olmasını anlayışına sahiptir. Bununla birlikte, yerleşim özgürlüğünün taahhüdü, ulus-devletin ulusal anavatan fikrinden kopmasına yardımcı olmaktadır. Her iki bağlamda da, bu topluluklar, yerel düzeyde kendi kendini yönetmeyi geliştiren, geniş ve özgürleştirici bir kendi kaderini tayin etme vizyonunu formüle etmektedirler. Devleti yeniden tasavvur eden ve siyasi yetki ile toplumsal kimlik arasındaki ilişkiyi değiştiren alternatif egemenlik kavramlarının potansiyelini ön plana çıkarırlar.

*Bu yazı ilk olarak “https://www.bostonreview.net/articles/beyond-the-nation-state-in-the-middle-east/” sitesinde yayınlanmıştır.

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin