
İngilizce'den Çeviren: Nurdan Şarman
Mihemed Şarman: Duygu, uzun süredir evlere kapanmışız, sizin iş sahanız da fiziksel olarak dış mekânlara oldukça bağlı, bu süreçte bize hem biraz ruh halinizden hem kapanma tecrübenizden hem de iş ve projelerinizin akıbetinden bahsedebilir misiniz?
Duygu Örs: Ben güncel sanat alanında çalışıyorum. Buradaki işleyiş tabii insanların sergileri ziyaret etmesi üzerinden gerçekleşiyor. Pandemiyle birlikte insanların sergilere ulaşma imkânı ortadan kalktı. Ama aslında, mevcut durumda toplumun önemli bir kısmının sergilere ve müzelere ulaşımı zaten kısıtlıydı. Berlin’de bu pandemi sırasında en çok tartışılan konulardan biri de neyin sistemin devamlılığı için gerekli olduğu, yani kısacası neyin açık neyin kapalı tutulması gerektiği sorusuydu. Kimin olduğunu tam hatırlamasam da o zamanlar bir röportajda şöyle bir cümleye denk gelmiştim: ‘Müzelerinin kapanmasıyla toplumun aynalarının kaldırıldığını, bu yerlerin olmayışıyla artık kim olduğumuzu bilemeyeceğimiz mealinde bir yargıda bulunuyordu. Bu cümle uzun süredir peşimi bir türlü bırakmıyor. Müze konseptinin ne kadar Avrupa merkezli, eliter bir konsept olduğunu bir kez daha fark ettim. Kim kendisini bu müze alanlarında ve sanatında yansıtabilir? Bu mekanlar birçok bariyerle çevrili, bu bariyerleri kimleri dışarda tutuyor, kimleri içeriye davet ediyor? Bu bariyerler kimi etkiliyor ve kimi görmezden geliyor? Bu gibi meseleler çağdaş sanat çalışmalarımda beni sürekli meşgul eden sorular ve pandemi sırasında bunların cevapları üzerine daha çok düşünme ve derinleşme fırsatı buldum.
Güncel sanatla ilgilenme düşüncesi ilk olarak size ne zaman uğradı? sizde nasıl gelişti? bize şimdiki iş sahanızdan ve bu süreçten bahsedebilir misiniz?
Aslında biraz tesadüfen oldu. İstanbul’dan Berlin’e taşınacaktık, internette bir iş ilanı gördüm. O ilanda sanat ve gentrification ilişkisini konu alan bir proje vardı ve ben şehir antropolojisi alanında zaten çalışmalar yürüttüğüm için bu iş, ilgimi çekti ve işe başvurma kararı aldım. Berlin’e geri döndüğümün ikinci gününde, kendimi Avrupa’nın en önemli güncel sanat merkezlerinden biri olan “KW Institut for Contemprory Art”da buldum.
Ben “art mediation” bölümünde çalışıyorum. Bunu bire bir çevirirsek “sanat arabuluculuğu” manasına geliyor. Temel olarak yaptığım iş, sanatı çok sayıda insana ulaşılabilir hale getirmek, yani benim derdim, sanatı deneyimleme olanaklarına eleştirel bakmak ve bunları yeniden gözden geçirmek. Dört sene önce asistan olarak işe başladım, farklı küratör ve sanatçılarla çalışma imkânı buldum ve son iki yıldır da Berlin Bienalin art mediation bölümünü yönetiyorum. Bu süreç içerisinde birçok tecrübe edindim, yoğun yapıcı tartışmaların içinde bulundum, birçok farklı duygu durumuyla karşılaştım. Bir Kürt olarak baştan beri bu deneyim ve bilginin Kürt ve Kürdistan çerçevesinde nasıl kullanılabilir hale getirileceği sorusu, benim için başat amaç olmuştur.
Bu deneyiminizi Kürt sanat alanında nasıl kullanıyorsunuz?
Örneğin son Berlin Bienalinde Kolektif hikâyeler, sistemdeki çatlakları fark etmek ve bu sistemlere karşı verilen mücadele gibi başlıklar, küratöryel konseptin ilgilendiği başlıca konulardı. Bu küratöryel çerçevede Zehra Doğan'nın ‘Xêzên Dizî’ adlı çizgi romanının yer bulmasını sağlamak çok ayrı bir deneyimdi. Bienal ve KW kapsamında gelecekte bu yönde daha fazlasını yapabileceğimi umuyorum. Buna ek olarak bir yılı aşkın süredir ngbk'da Kürt gerçeklerine, farklı pratiklerden ve bakış açılarından yaklaşan çağdaş sanatı konu alan “bê welat – the unexpected storytellers” adlı proje üzerinde yoğun bir şekilde çalışıyorum. Bu, Bilal Ata Aktaş, Elif Küçük, Şener Özmen ve Engin Sustam’la beraber başlattığımız bir proje. Küratörlük pratiğimde en çok önem verdiğim husus, özellikle Kürtlük bağlamında çalışan ve çalışmalarını sergilemek için yeterince imkân bulamayan genç, diasporik ve kadın sanatçıların çalışmalarını sergilemektir. Gelecekte tecrübelerimin daha da olgunlaşması için, farklı estetik yaklaşımlar, farklı mantıklar, politik duruşlar ve vizyonlarla çeşitli tartışmaları ya da projeleri sürdürmeyi planlıyorum.
Başka projeleriniz var mı peki?
Elbette… Şu anda Maithu Bùi, Sophya Kallista Frohberg, Ayasha Guerin ve Moshtari Hilal’le birlikte iki yıl sürecek bir küratöryel araştırma projesi – curating through conflict with care – üzerinde de çalışıyorum. Bu projede küratörlüğü bir ilgi ve alaka pratiği olarak nasıl müzakere edebileceğimizi ve çatışmaların da bu metodolojinin bir parçası olarak nasıl anlaşılabileceğini araştırmak istiyoruz. Son yıllardaki deneyimlerimi de göz önüne aldığımda bu konunun özellikle de Kürt sanat kamusunda ne kadar önemli olduğunu daha da fark ediyorum.
Güncel sanatın hızlı ve etkili bir şekilde karşılık bulduğu bir mecrada, Kürt sanatının —birkaç isim dışında— görünür olduğu pek söylenemiyor. Kürtler bu sanat alanında ne durumdalar? dünyayla ne kadar yürüyorlar?
Güncel sanat mekanizmasını oluşturan belli başlı etmenler var. Güzel sanatlar bölümünden mezun olmak, birçok sergiye katılmış olmak —özellikle uluslararası sergiler— işlerin üzerine ne kadar yazılmış olduğunu saptamak; hangi küratörlerin hangi sanatçılar hakkında konuşuyor olduğunu belirlemek… vs. Bu ve bunun gibi bir çok parametre, söz konusu mekanizmanın mihenk taşlarını oluşturuyor ve tabii ki bunlar, Kürt sanatı için de geçerli durumdalar.
Birincisi, Kürt bağlamında az önce bahsettiğim bu parametrelere neden ayak uydurmaya çalıştığımızı hep merak etmişimdir. Örneğin dekolonyallikten bu kadar bahsetmemize rağmen, neden dekolonyal uygulamaların önündeki ana engeller olan mantıkları takip ediyoruz? Örneğin, Kürtlerin devlet ve onunla birlikte okulları ve resmi kurumları olamamasına rağmen neden bir şeyler kurumsal onayla ölçülüyor? Asıl demek istediğim, devlet gibi bir kurumdan yoksun olan ve bu konuda birçok deneyimi olan bir toplum artık kendi kriterleri ve ölçme parametrelerini oluşturmalıdır. İkincisi, bazı sanatçıların diğerlerinden daha fazla popüler ve görünür olmasını sağlayan birçok farklı etmen var.
Kimi sanatçıları sahneye çıkaran, kimilerini sistemin dışında tutan “kapı tutucular”ı var. Söz konusu bu kişiler kimlerdir? Hangi sahneye bakıyoruz? Güncel konular nedir? Bir sanatçıyı fazla görünür olduğu için yargılamak tehlikelidir. Kürt sanat kamusunda bunun çok yapıldığını düşünüyorum. Şimdiye kadar gözlemlediğim dinamikler oldukça kaygı verici. Neden sanatçıya sahip çıkamıyoruz, onun gelişmesine yardımcı olmuyoruz ve Kürt sanatını genel olarak etkileyecek talepleri bulamıyoruz? Şu anda bir çözüm önerim yok, ama özellikle genç nesilleri bu konuda düşünmeye ve ortak çalışmaya davet ediyorum. Sadece bir Kürt küratör veya sanat uzmanı olabilir diye bir kural yok. Özellikle bakış açısında, eleştirel ve canlandırıcı etki yaratacak daha fazla küratöryel uygulamanın gelişeceğini umuyorum. Kimin bakışı için küratörlük yapıyoruz? Batı için olmamalı. Kendi bakışlarımızı bulmalı, kendi bakışlarımıza güvenmeli ve bunları detaylandırmalıyız. Kendi yollarımızı bulmak için sanat projelerini nasıl yapacağımızı öğrenmeli ve dünya çapında sahip oldukları bu yerleri, maddi ve manevi kaynakları talep etmeliyiz.
Yüksel lisans tezinizi Yeni Kürt Entelektüelleri üzerine yaptınız. İlgi çekici bir konu, bize biraz tezinizden; böyle bir tezi yazma girişiminize yol açan etkenlerden söz eder misiniz?
Yeni Kürt entelektüelleri diyebilir miyim? bilemiyorum, ama tezim daha çok, kentsel alanlarda Kürt olma konusunda güncel entelektüel müzakereler üzerine bir araştırmaydı. İstanbul'u ötekinin; sömürgecinin mekânı olarak tanımladım ve özellikle genç Kürtlerin bu alanla nasıl etkileşime girdiğini, süreç olarak kendilerinin ve algılarının nasıl değiştiğini, İstanbul’un onları nasıl siyasallaştırdığını ve son olarak Kürt entelektüel pratiklerinin olanaklarını inceledim.
Ben kendim de bu “Kurdistanbul” da yaşadım ve belli bir raddeye kadar onun bir parçası oldum. Bu tez çalışması, kendi çevreme bilimsel bir yaklaşımdı. İstanbul'daki bu dinamikleri çok önemli buldum ve aslında bunları belgelemek ve kayıt altına almak istedim. Bunun için “yaratıcı yöntemler”le çalıştım. Birkaç kişiye verdiğim tek kullanımlık kameralar ve röportajlar için fotoğrafları kullandım. Röportaj yaptığım birçok kişiyle İstanbul sokaklarında uzun yürüyüşler yaptım. Stuart Hall ve Paul Gilroy'un Postkoloniyal Diaspora araştırmalarından, Engin Işın'ın Eleştirel Vatandaşlık çalışmalarından, Michel de Certeau'dan Sosyal-Felsefi Mekansal Teori’sinden ve Kathrin Wildner'dan Kentsel Antropoloji yaklaşımlarıyla kurduğum teorik diyalogla birçok materyal ortaya çıktı. Bu minvaldeki akademik araştırmalarımı daha da derinleştirmek isterim.
Edebiyat ve sinema gibi sanat dallarında çok etkili ödüller var Güncel sanat camiasında birisinin rüştünü ispatladığını ortaya koyacak ne tür merci veya mekanizmalar var?
Yukarıda da belirtiğim şekilde, belli başlı sergilerde yer almak ve eserlerinin müzelerde sergilendiğini görmek, kişilerin hem işlerinin değerini artırıyor hem de bu kişiler, sanat dünyasında rüştünü ispatlamış oluyor.
Batılı sanatçılar dışında birçok sanatçının bazen bazı işlerle sanat camiasında büyük teveccüh gördüğüne şahit oluyoruz, birçok alanda olduğu gibi güncel sanat konusunda da Batılı eleştirmen ve mecralar, otoriteyi ellerinde tutmaktalar. Bu sahadaki işlerin değerlendirilmesine “Batılı” bir perspektiften bakıldığını iddia edebilir miyiz? Soruyu direk sorayım, Batılı sanat kamusu doğulu sanatçılardan örtük ya da açık bir beklenti içerisinde mi? “evet” ise bunlar, ne tür beklentilerdir?
Ne yazık ki evet. Batılı merciler aslında bir işin ne kadar değerli olduğunu belirliyorlar ve genelde Batı dünyasının, Doğulu sanatçıdan şöyle bir beklentisi oluyor: Bize egzotik hikâyeler anlatmasını, bizi duygulandırmasını, kısacası kendisinin doğuyla ilgili olan algısını tamamlamasını istiyor. Bizleri, yukarıda bahsettiğim o aynaya yerleştirmek istiyorlar yani. Onun için bazı sanatçılar Batılı Sanat Dünyasının dışında kalırken bazıları sizin de dediğiniz gibi büyük bir teveccüh görüyor, ama bence iyi bir sanatçı er ya da geç hakkettiği değeri buluyor. Tabii şunu da unutmamak lazım, Batı’nın her iyi dediği de kötü değildir. Ayrıca şöyle bir absürtlüğü de belirtmek isterim: “Neden Kürt sanatçıları uluslararası alanda yok?” diye şikâyet ediyoruz, ama biri başardığında ise “neden o?” diye direkt kötülüyoruz.
Pandemi sürecinin güncel sanat camiasında çokça işleneceğini tahmin ediyorum, yavaş yavaş normalleştiğimiz bu günlerde pandeminin güncel sanat çalışmaları üzerinde ileride nasıl bir etkisi olacağını düşünüyorsunuz?
Elbette pandemi şuanda olduğu için ve uzun sürede güncel kalacağı için bence sıcağı sıcağına güncel sanatta da yer bulacaktır. Örneğin şu anda KW’de tamamıyla dijital olan bir sergi gösteriliyor. Sanatçılar video çalışmalarını ve enstalasyonlarını, kendi seçtikleri mekânlarda gösterdiler. The last Museum adlı bu sergi, birçok yerel çalışmayı dijital alanda bir araya getirdi. Bence bu türden sergiler, inanılmaz bir potansiyele sahipler. Şahsen ben söz konusu sergilerden çok etkilendim ve diyebilirim ki bana birçok konuda ilham veren onlardır.
Duygu Örs, 1987 yılında Berlin’de dünyaya gelen Duygu Örs, postkolonyal araştırmaları, Kürt araştırmaları ve eleştirel museology alanında çalışmalarını sürdürmektedir. Duygu Örs, şuan Berlin Bienalin Art Mediation bölümünü yönetmektedir.
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →