Öcalan’ın Müdahaleleri: Eşikler, Dönüşümler ve Paradokslar
Savaş Ergül

icc_1Şubat ayında kamuoyuna duyurulan PKK’nin kendini feshetmesine yönelik çağrı metni ve ardından PKK Kongresi’ne sunulan ‘’perspektif’’ metni, Öcalan’ın‘ Kürt varlığında ve sorunsallığında bir dönemin sonu, yeni dönemin eşiğinde olmak’ başlığını koyduğu metin, başka bir deyişle onun siyasal müdahaleleri çokça tartışıldı. Sevinçle karşılayanlar, destekleyenler olduğu kadar eleştiren, şüphelerini dile getirenler, şaşıran ve ihtiyatlı bir şekilde yorumlayanlar da oldu. Hakarete varan yorumlar da eksik olmadı elbette. Çağrı metnine ve perspektif metnine gösterilen tepkilerin çokluğuna ve farklılığına baktığımızda, belgelerin içeriğine ve değerlerine bakmadan bile, sırf biçimsel bir açıdan ele aldığımızda, Öcalan’ın siyasal müdahalesinde başarılı olduğunu, mesajın yerine ulaştığını söyleyebiliriz. Kimse bu çağrı ve belgelere ilgisiz kalamadı; herkes bir şekilde onlar üzerine konuşma veya yazma ihtiyacı duydu. Taraftarlarını ve düşmanlarını, bu müdahaleler neticesinde tavır almaya ve konuşmaya kışkırtmak, siyasal ortamı kendi hamlesi karşısında konuşmak zorunda bırakmak, şüphesiz ki bir siyasal aktör için başarıdır. Nihayetinde, sökün eden eleştiriler, destekleyici yazılar, şerhler, bir bütün olarak bütün ikincil müdahaleler, ilk müdahalenin etkisini ve görünürlüğünü artırmaya yardımcı oldular; tıpkı bu yazı gibi, kaçınılmaz olarak ilk müdahalenin kurduğu ‘sorunsal’a bağlı kalıp onunla yol alırlar.

Niyetim doğrudan bu iki metin üzerine konuşmak değil. Onları da gözönünde bulundurarak, onlara da referansta bulunarak Öcalan’ın siyaset stratejisini ele almak istiyorum. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu metinlerin bir yoruma, tefsire ihtiyaç duymadıklarını düşünüyorum. Metinler son derece açık. Felsefi veya teorik metinler değiller; teorik ve felsefi metinler olmamaları, onların değerlerini ne yükseltir ne düşürür. Ama birinci derecede, yüksek kalibrede siyasal alana müdahale eden, siyasal pratiğe ilişkin pratik metinlerdir. Siyasal pratiğe ilişkin teorik metinler değil, onun pratiğini biçimlendiren pratik metinlerdir ―değerleri ve etkileri de buradan kaynaklanıyor. Bu yazıda, Öcalan’ın siyaset yapma tarzına ilişkin ayırt edici bir hususu, önceki görüşmelerde kendisini daha açık bir şekilde gösteren siyasal yöntemini ve stratejisini, iki aşama altında ele almak istiyorum. Bunu yaparken, İmralı’da başlayan sürecin çerçevesini belirleyen Demokratik Uygarlık Çözümü V adlı kitabı ve önceki görüşme süreçlerinin notlarını (avukatlar ve milletvekili heyetiyle yapılan görüşmeleri) temel metinler olarak alacağım. Bu sayede ele alacağımız sorunu tarihselleştirme imkanını bulmuş olacağız. Tarihselleştirme aynı zamanda bugün devam etmekte olan yeni görüşmelere dair belki bize kimi içgörüler kazandırabilir. İçeriğini bilmediğimiz, bilgisel bakımdan bütünüyle karanlıkta kaldığımız görüşme dizilerinin lehinde veya aleyhinde kimi tahminlerden öte bir yorumlama çabasına girişmek beyhude bir çaba olur. Öcalan’ın pratik metinlerdeki kimi şeyleri yorumlamaktan, onların altlarında derin şeyler bulmaktan ya da eleştirmekten ziyade onların çalışma mekanizmasına ve nasıl üretildiklerine bakmak istiyorum. Felsefe tarihinin en zarif ve titiz metinlerinden birini―İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma’yı―yazan David Hume, adı anılan kitabında felsefe tarihindeki bir yanılsamayı da gözler önüne serer. Klasik felsefede düşüncenin zenginliği ve esaslı olması, derinlik ve yücelik kutupları arasında gidip gelen, kendine bu nitelemeleri atfeden bir metafiziğin temel uğraşısıydı. Klasik düşüncenin tarzı ya derinlere dalıyor ya da doruklara yükseliyor ve oralardan bir şeyler kapıp getiriyordu. Derinliklerden ve doruklardan gelen düşünceleri haliyle herkesin anlaması mümkün değildi; çünkü bu metinler bile isteye muğlaklık ve kolay anlaşılmama oyununu oynuyorlardı. Hume’un müdahalesi tam burada ortaya çıkar. Derinlik ve yüksekliğin ürettiği bulanık, karanlık ve anlaşılmaz metafizik düşüncenin karşısına eleştirel, dakik argümanlarla donatılmış bir yüzey metafiziğini koyar. Yüzey metafiziğindeki düşüncenin kalibresi, eski metafizikten daha aşağı olmadığı gibi, derinlik ve yükseklik tutkunlarının, meseleleri nasıl hatalı kavradıklarını, hatalarının kökenlerini, ilişkilerin bağlanma biçimini ve bunların çalışma tarzlarını gözler önüne seriyordu. Bu yeni ‘sürecin’ nereye varacağına ve ne olduğuna dair kısmen de yardımcı olabilecek şey, Öcalan’ın siyasal tarzını ve çalışma biçimini ele almaktır. Bu nedenle, anlaşılma veya anlaşılmama meselesini baştan itibaren devre dışı bırakıyoruz.

Neler olup bittiğine dair bilgi noksanlığından, güvensizlikten veya kişilerin çok önceden aldıkları siyasal konumlarından dolayı bu son görüşmelere ilişkin farklı görüşlerin, yorumların ve tutumların olmasından daha doğal bir şey olamaz. Kişilerin tavır ve konumları ne olursa olsun, bilgi ve verilerin eksikliğinden dolayı, herhangi bir görüşün kanıtlaması mümkün görünmüyor―kimsenin elinin altında kendi konumunu haklı çıkaracağı bir argümanı yok. Bu nedenle, tartışmak, farklı görüşleri üretmek veya farklı perspektiflerden bakmak, konuyu kuşatmak bakımından önem kazanır. Dahası, sadece taraftarları, militanları ve bütün siyasal deneyimleri neredeyse onunla şekillenmiş Kürt kamuoyu için değil, seyirci durumda olanlar ve karşıtları için de PKK’nin feshi epey önemli, sarsıcı ve üzerinde tartışılması gereken bir karar. Yarım asra yayılan bir partinin feshi sadece sarsıcı olmakla kalmıyor, aynı zamanda Kürtler için bütün siyasal çerçevenin yeniden kurulması anlamına geliyor. PKK, emsali olabilecek diğer partilerden farklı olarak, Kürt siyasal hareketinin sadece öznelerinden biri değil, siyasal, tarihsel ve toplumsal bakımından en önde geleni ve en fazla etki yaratan öznesi/ydi. Şimdi bu alanın boşaltılmasından, terk edilmesinden sonra ne olacak, yerine ne konacak, nasıl devam edilecek gibi sorular, burukluk ve tedirginlik arasında gidip gelen bir hissiyatla herkesin zihnini meşgul etmekte. Bu sorulara kimsenin açık ve net yanıtlar vermesi mümkün olmadığından çoklu yolları, ihtimalleri düşünmek ve üzerine konuşmak gerekiyor. Devleti olmayan, devletsiz olan ya da devletle belirli bir mesafede siyaset yapan bir hareketin ise, yazılan ve konuşulanlara ek olarak, kitlelerle konuşması ve her tarafta toplantılar yapması gerekir. Konuşmalar ve toplantılar, görüşmelerin içeriği hakkında değil, siyasal pedagojinin bir gereği olarak, siyasal gücün nasıl korunabileceği, siyasal ihtiyat, tedbir ve şüphenin nasıl elden bırakılmayacağı üzerine olmalı. Başka bir deyişle, bu değişikliğin ortaya çıkaracağı muhtemel fırsatlara ve risklere dair Kürt siyasal hareketinin her öznesinin kendi cephesinde söz alması ve birlikte konuşması elzemdir. Önceki görüşmelerin kayıtlarına bakılırsa, en başta Öcalan’ın kendisi, bir siyasal hareketin ve onun liderlerinin, kuşku ve ihtiyatı elden bırakamayacağını, muhatabına kayıtsız şartsız güvenmenin siyasal bir tavır olamayacağını, hile ve tuzaktan azade bir siyaset olamayacağını söyler. Pek çok görüşmede, Öcalan alıntılayacağımız cümlelere benzer sözleri tekrar eder: ‘’Bu bir oyunsa durum çok tehlikeli olur. Bu tartışılanlar bir oyunun parçası mıdır yoksa çözüm için adım atılmak isteniyor da hâkim olamadıkları Ergenekon’un sıkıştırması mı, Ergenekon’u engellemekte zorlanıyorlar mı? Bu benim için netleşmemiş büyük bir soru işareti.” Görüşmenin devamında ‘’şüpheleniyorum, şüphelerim var, bu sorun çözülebilir mi? Bilemiyorum, emin olamıyorum. Biri tutukluyor, operasyon yapıyor, diğeri açılım diyor. Bu açılım mıdır, tasfiye midir, tuzak mıdır, sahtekarlık mıdır, çözüm müdür, emin olamıyorum, bilemiyorum. Kürt halkı da iyi anlamaya çalışmalıdır’’ (Görüşme Notları, 2009). Sadece Kürt siyasal hareketi değil, devlet için de aynı şey geçerli: Şüphe, ihtiyat, tedbir ve anlamak.

İkinci bir husus, elbette şaşırtıcı bir husus, Bahçeli’nin bu süreçte bu denli aktif olması; bir şeylerin farklı olduğuna veya bu sürecin önceki süreçlere benzemediğinin bir kanıtı. Bu bakımdan bu sefer güçlü bir fark olduğu kesin. Irkçı, faşizan bir partinin önceki görüşmelere tepkisini, Türk siyasetindeki yerini ve işlevini düşününce, bırakalım bu süreci desteklemesi, çekimser kalması bile oldukça şaşırtıcı olmalıydı; bu görüşmelerin en hararetli destekçisi ve yürütücülerinden olmasına hayret etmemek elde değil. Demokrasi ve barış istemeyeceğine göre ―hele Kürtler için hiç istemeyeceğine göre! O zaman kaçınılmaz olarak neden acaba diye düşünmek ve sormak zorundayız. Öcalan’ın perspektif metninde sarfettiği ‘hiç kuşkusuz tarafların niyetleri farklı olabilir’ cümlesindeki ‘ebilmeyi’ bildiren olabilir fiilini olgu fiiline dönüştürmek lazım: hiç kuşkusuz tarafların niyetleri farklıdır. Bu sorunun içeriği bakımından faydasız ama biçim bakımından işe yarar bir cevap vermeyi deneyelim. Her zaman biçimle başlamak gerekir. Hobbes ve Spinoza felsefelerinin temel kabullerinden birine başvurabiliriz. Bir kişi daha büyük bir kötülükten kaçınmak için daha küçük bir kötülüğe razı gelir; daha büyük bir faydaya varmak için ise küçük faydalardan vazgeçer. Bu çatalı o zaman şöyle formüle edebiliriz: Bahçeli büyük bir kötülükten kaçmak adına ister istemez asgari bir kötülüğü tolere ediyor (Kürtleri, Kürtler olarak kabul etmek, Kürt siyasetçilerle tokalaşmak, devlet ile Kürtlerin bir masada toplanmasına evet demek ve iltifat etmek vb.); ya da varılacak azami bir fayda/iyi (fiili veya hukuki olarak Türkiye’nin sınır değişikliği veya topraklarını büyütmesi vb.) uğruna asgari iyiden/faydadan vazgeçiyor ve bu değiş-tokuşta asgari olanı Kürtlere vermeyi kabul ediyor. Yeni sürecin en şaşırtıcı, neden bunu üstlendiğine dair makul bir gerekçe sunulamayan öznesi olarak Bahçeli’nin, burada en az Öcalan kadar risk aldığını kabul etmek lazım. Bu çatalı ve denklemi ortaya çıkaran konjonktür ister yakın bir tehlike olsun ister reddedilemeyecek bir fırsat/fayda, ortadan kalktıklarında Bahçeli’nin ve ondan önce Erdoğan’ın hızlıca eski konumlarına, şiddet ve baskı konumlarına döneceklerine dair sanırım kimsenin kuşkusu yoktur. Kürdistan’ın maruz kaldığı işgal ve sömürgeleştirilmeye ilaveten, Türkiye’de Kürtlere yönelen ırkçılık ve aşağılama hiçbir ahlaki, toplumsal, insani ve hukuki yaptırımla karşılaşmadığından, devletle toplumun yekvücut birliği bu konuda hemfikir olduğundan, asgari düzeyde bile olsa Kürtlerle bir uzlaşmaya gidilebileceğini düşünmüyorum―umarım yanılırım. 20 yılı aşan iktidar deneyiminde, Erdoğan pek çok kez yön değiştirdiği, tam karşıt kutuplara geçtiği, söylediği ve yaptığı arasında sıklıkla çelişki olduğu için, bu süreçte aldığı ve alacağı herhangi bir tavır kimseyi şaşırtmaz. Asıl büyük sorun ne Erdoğan’ın ikbal davası ne Bahçeli’nin beklenmedik tavrıdır. Önceki görüşme tutanaklarını da düşününce, Türkiye’nin kendi kurucu ideolojisinin aşamayacağı eşikler olduğunu düşünüyorum. Bu eşik, en aşağıdan en yukarıya kadar toplumun bütün kesimleri tarafından kutsanan, her olayda şiddeti daha da artan ve kutsanan Türkçü milliyetçilik bariyeridir. Diyelim ki Bahçeli ve Erdoğan’ın niyetleri gerçekten içeride ve dışarıda Kürtlerle uzlaşmak olsun, onların bile bu bariyeri aşabilecekleri meçhul. Daha önceki görüşmelerin en olumlu ve iyimser zamanlarında bile, aktörlerin karşısına bu eşiğin çıktığını görürüz. İhtiyat, tedbir ve kuşkuyu elden bırakmamak gerektiğinin en önemli nedeni bu eşiktir.

Önceki görüşme notlarında da zaman zaman karşımıza çıkan eşik kelimesi, Kürt varlığında ve Sorunsallığında bir dönemin sonu, yeni dönemin eşiğinde olmak adlı metinde ise, başlık dahil beş defa kullanılır. Metnin en önemli bölümü ‘giriş’ kısmında ‘eşik atlamak’ ifadesine üç kere; başlıkta ve ‘PKK ve Fesih’ bölümüne geçmeden önceki bölümün son cümlesinde bir kere rastlarız: ‘’şimdi bir eşikteyiz.’’ Demek ki, başlamanın öncesinde ve kapının önündeyiz. Henüz içeride değiliz. Mesele, zorlukları ve güçlükleri aşmak veya bir kapıdan geçmek anlamında gelip bir eşiğe dayanır. Şimdiye kadar bu eşiğin aşılamadığı zaten herkesin malumu. Sorunun, zorluğun ve tehlikenin varlığı tam da bu eşiğe gelindiğinde ortaya çıkıyor. Bütün yıkıcı güçler burada toplanıyor ve önceki görüşmelerde her seferinde bu eşikte yıkıcı bir şeyler oluyordu. Eşik kelimesini aynı zamanda şiddetin yeri olarak düşünebiliriz. Öcalan bu eşiğin farkında olarak bu kelimeyi özellikle vurguluyor. Onun siyaset stratejisini değerlendirirken biz de bu kelimeye başvuracağız.

Hobbes ve Spinoza’nın yardımıyla içeriğe ilişkin bir katkı sunmayan biçimsel cevabı biliyoruz. İçeriği bilmemiz mümkün olmadığından, içeriğe dayalı bir konumdan ziyade, işleyişe bakmak ve işleyiş neticesinde sınırlarımızı görmek en başta pratik olarak daha faydalı olacaktır. İşleyişten kastım, her şeyden önce Öcalan’ın bu görüşmeleri nasıl ele aldığına, ne yaptığına/yapmak istediğine ve çalışma tarzına dairdir. Buna geçmeden önce son bir hususu anmak isterim. Görebildiğim kadarıyla, destekleyenler ya da eleştirenler arasında pek çok kişi, Öcalan’ın metinlerini pek okumuyormuş. En azından, okuduklarım bende böyle bir izlenim bıraktı. Hem destekleyenler hem karşı olanlar ‘’perspektif’’ metni sanki yepyeni bir şeyi söylüyormuş, daha doğrusu ilk defa söylüyormuş gibi ele aldılar. Oysa bu metindeki pek çok cümleyeve konuya ―hatta PKK’nin feshi dahil―eski kitaplarında rastlamak mümkün. Metin kimi eski cümlelerin seçilerek yeniden düzenlenmiş hali. Epey ses getiren ve Kürtlerin içinde bulunduğu duruma dair kullanılan ‘’Judenrat ve çöplük’’ adlarının işaret ettiği anlam bile bu metinlerde mevcut. O zaman eksik olan, şimdi yeni olan adların kendisiydi. Ama adların yokluğunda, Kürt toplumunu aşındıran aynı olumsuz olgulardan söz ediliyordu. Bu yazılarda, kimi önemli Kürt ailelerin bırakın topluma herhangi bir şekilde liderlik yapmasını, yenilginin ardında nasıl tahrip edici bir rol oynadığına dair bir sürü yorum içeriyordu. ‘’Başsız ve öndersiz olarak geriye kalan halk kesimleri ise artık nesne, eşya durumundadır… ‘Yaralı ve çürüklerle dolu bir toplumsal gerçeklik… adeta toplumsal kadavralar ve ceset parçaları halinde bulunmaktadır’’ (Öcalan 2015b: 207, 463). Bu nedenle, metinden hareketle metni olumlayarak devasa bir kuramsal faaliyete girişmek ya da bu adlardan hareketle dile getirilen bir eleştiri aynı ölçüde tuhaf geliyor: bir sömürge için ilginç bir duyarlık biçimi. Her iki adın yokluğunda, misal Demokratik Uygarlık V adlı kitapta, Kürtlerin yenilgisi ve sömürülmesi, bu adların işaret ettiği anlamda zaten tarif ediliyor. Öyle ki, Yahudilerin kendilerine dair soykırımı hep ‘biricik’ kabul ettiğini belirtikten sonra, Kürtlerin daha vahim bir soykırıma, bir defada olup bitmeyen, süreğen ve bitmek bilmeyen kültürel bir soykırıma maruz kaldığını iddia ediyor. Ona göre, Kürtlerin durumu kültürel soykırımın en çarpıcı ve trajik örneğini temsil eder[1] (Öcalan 2015b: 42, 81). Bu bakımdan, Kürtlerin durumunda, Yahudilerin vakasından daha trajik, yıkılmış ve kendi gerçekliğinden kopmuş bir vakayla karşı karşıya olduğumuzu söylüyor. Hala devam eden ve aşamalarla belirlenen soykırımın yarattığı felaketlerden/olgulardan ikisinin altı özellikle çiziliyor: önde gelen veya gelmesi gereken kimi Kürt ailelerin kendi gerçekliklerinden kaçmaları veya bu sisteme yardımcı olmaları; halkın ise tepkisiz bırakılacak düzeydeki durumudur. Evet burada yeni bir şey yok: sömürgecilik üzerine kitaplar, en başta Fanon’un kitapları ve yazıları, direnişin yanı sıra, sömürülen ve işgal edilen halkların maruz kaldıkları ve yakalandıkları bu iki çürütücü ve kemirici olguyu da anlatırlar. Sanki sorun olgunun kendisi değil de kullanılan adlarmış gibi. Kürt olsaydı, Fanon’un kitabının adını değiştirmesi gerekecekti. Eleştiriye neden olanın mevcut siyasal gerçeklik değil de adlar olduğunu düşünmemin bir diğer nedeni Nureddin Zaza. Çünkü bu adları kullanmasa bile, Biranin adlı kitabında tıpatıp bu iki olgudan söz ediyor.[2] Demek ki tarif edilen durum hepten alışılmadık ve bilinmedik bir eleştiri değil. Ayrıca yıkıcılığı ve durumun korkunçluğunu göstermek için pejoratif adların ve sıfatların seçilmesi de yeni değil. Agamben, Kutsal İnsan adlı kitabında, Yahudilerin maruz kaldığı soykırımdan bahsederken ‘’Buradaki (söz konusu olaya maruz bırakılanlar için yüzleşmesi zor olan ama bizim bugün kurban nitelemeleriyle örmememiz gereken) gerçek şuydu: Yahudiler, delice ve dev bir kurbanın nesneleri olarak yakılmadılar; Hitler’in ilan ettiği gibi, ‘bitler olarak’, yani çıplak hayat olarak yakıldılar’’ (Agamben2013: 140). Kurban değil, bitler olarak! Mesele bir hakareti dolaşıma sokmak değil, olan biteni adlandıran ‘normal adların’, bu istisnai vakayı tarif etmede yetersiz olduğuna dair bir hissiyattan ileri geliyor.[3] ‘’Kürt toplumu normal bir toplum değildir ki, onun için normal çözümlemeler geliştirelim… Örneği olmayan, ‘tekil’, ‘biricik’ olan bir kültürel soykırım yaşanmıştır, yaşanmaktadır. Dolayısıyla kendine özgü inceleme ve araştırmalara ihtiyaç vardır’’ (Öcalan 2015b: 260).

Öcalan’ın Kürtlerin katliama maruz kaldığı ve Kürdistan’ın bir sömürge olduğunu reddettiğini ya da unuttuğunu iddia eden kimse yoktur sanırım; böyle bir iddia varsa, demek ki İmralı’da yazıldıkları sanıldığı gibi pek okunmuyor. 1925 sonrasında Kürtlerin soykırım sürecine alındığını tekraren yazar. ‘’Kürdistan’ın sömürge bir ülke olduğu tezi bu noktada yetersizdir. Elbette sömürgeciliğin tüm boyutları uygulanmaktadır, ama sömürgeciliği aşan ve Kürt varlığını silmeyi amaçlayan bir uygulama da söz konusudur. Kaldı ki, bunun adı da soykırımdır’’ (Öcalan 2015b: 192, 195). Perspektif olarak adlandırılan metinde neredeyse aynı cümle geçer: ‘’Bir noktadan sonra buna sömürge demeyi de yeterli görmedim. Sömürge ötesi bir durumdur söz konusu olan.’’[4] Aksine, Kürtleri ve Kürdistan’ı hiç bilmeyen birisi tesadüfen bu kitaplara denk gelip okumaya başlasa, yazarın Kürdistan’ı ve Kürtleri fazla merkeze aldığını, her şeyi onlar üzerinden açıklamaya çalıştığını söyler: Kürtler versus bütün uygarlık. Neolitik kültür dönemi, proto-Kürtlerin muhteşem çağı olarak yorumlanır. Devletli ve güçlü iktidara dayalı toplumlara―Sümerlere, Asurlara ve Sasanilere― karşı proto-Kürtlerin―Hurrilerin, Mitannilerin, Urartuların ve Medlerin―konfederasyonları durur. İki ayrı model, iki ayrı dünya (Öcalan 2015b: 161, 261). Kürtler, neolitik çağdan itibaren büyük devletler ve imparatorluklar arasında apayrı bir yolu, kendilerine has bir varolma biçimini bilinçli olarak seçmiş bir topluluk olarak vasıflandırılır. Öyle ki, Kürtlerin devletsiz olmasını, devletin ortaya çıktığı uygarlıkla karşıtlık ekseninde ve Kürtlerin alternatif bir modeli olarak öne sürer. Bu modeli Kürtlerle özdeşleştirmede o denli aşırıya gider ki, Kürtlerin kaybettiği özgün, özerk ve görkemli dönemi yeniden ele geçirebilme imkanını, yeniden benzer bir modelin diriltilmesinde görür. Uygarlaşma süreci ilk andan itibaren, kendisinden doğduğu proto-Kürtlere karşı yıkıcı bir silah olarak geri döner. Ardından Orta çağ ve modern zamanlar bu imhayı derinleştirir ve genişletirler (Öcalan 2015b: 223). Öcalan’ın tarih okumasının (bu bilgilerin) doğruluğu yanlışlığıyla veya proto-Kürtler tabirinin uygun bir adlandırma olup olmamasıyla ilgilenmiyorum. Öcalan’ın sorun edindiği şeyin teorik değil, pratik olduğunu, tekil olarak Kürtlerin varlığına ilişkin pratik bir ilgiden kaynaklandığını düşünüyorum. Bu siyasal modelin içeriği, değeri, ikna edici olup olmadığı ve ne ölçüde uygulanabilir olduğu tartışmasını bir yana bırakarak, bu siyasal modeli mümkün mertebe strateji bakımından değerlendireceğim. Olmak ve olmamak arasındaki ince bir sınırda, varlığını geleceğe aktarıp aktarmayacağı bahsinde tedirginlik yaşayan bir halk olarak, kaybetmemizin en temel sebeplerinden biri, bir stratejinin eksikliği ya da başkalarının stratejisinin ağlarına yakalanmamızdır: ‘’Yalnızca yaralayan mızrak yarayı iyileştirir.’’

Strateji bahis konusu olduğunda, bir stratejiyi düşünme, geliştirme, uygulama, fırsatları yakalama ve sezme konusunda, Kürt siyasal tarihinde Öcalan’ın benzersiz bir yeri işgal ettiğini söyleyebiliriz. Dikkat çekici bir özellik, Öcalan, bir meseleyi müzakere ederken veya bir strateji geliştirirken, kendi siyasal görüşünden hareket etmiyor, en azından sahneye onunla çıkmıyor. Önce muhatabının görüşlerini, perspektifini ve konumunu buyur eder. İdeolojileri ve siyasal konumları ne olursa olsun, her zaman muhataplarının, rakiplerinin ve hasımlarının hareket noktalarından başlıyor. Bu başlangıcın hayati bir önemi olduğu; stratejiyi kavramanın ve uygulamanın ilk adımı olduğu görülmeli. Kaydedilmesi gereken bir diğer husus, onun nerede bir stratejiden, stratejinin aşamalarından; nerede siyasal konum ve düşünceden bahsettiğini, nerede bir konumu zorladığını ve hangi konuma yerleştiğini birbirinden ayırt etmek gerekir: belirli bir zaman ve yerde, sınırların belirlediği koşullar altında hareket ederken çoklu öğeler ve kategoriler iç içe geçer. Her siyasal hareket, fail belirli bir sınır içinde kimi fikirler, çözüm önerileri, yaklaşımlar geliştirebilir ve yine bu belirli sınırlar içinde etkide bulunabilir. “Kimse benim söylediklerimi tekrarlamak zorunda değil, beni taklit etmek zorunda değil. Benimle uyumlu görünmek zorunda da değiller. Böyle bir görüntü verilmeye çalışılıyor, ancak bu doğru bir yaklaşım değil… Kandil'in koşulları ayrı, demokratik siyaset koşulları ayrı, benim koşullarım ayrıdır. Her birimiz farklı farklı koşullarda yaşıyoruz. Kandil ayrı bir kurumdur, demokratik siyaset ayrı bir kurumdur, ben ayrı bir kurumum. Her kurum da kendi çözüm politikalarını kendi belirler ve bunları hayata geçirmeye çalışır. Ayrıca her üç kurum kendi kanallarını kendisi yaratabilir. Her kanal üzerinden görüşmeler yapılabilir’’ (Görüşme Notları 10/06/2011). Sınırın ötesi hataların, zayıflıkların ve hatta yenilgilerin ortaya çıkmasıdır. Öcalan’ın bu meselede temel muhatap ve sorumlu lider olduğu apaçık ama gelen her şeyi olduğu gibi uygulamak sınırın ve göreli öznelerin varlığını ortadan kaldırır. Kürt siyasal hareketinin heterojen failleri, organları, aynı karar, görüş ve önerileri kendi siyasal konumlarına, zamana ve bulunduğu yere göre özerk bir şekilde yorumlamaları ve uyarlamaları gerekir. “Benim buradan diğer parçalardaki örgütlenme modellerine karışmam çok doğru da olmaz. Bu konuda kararları kendileri verirler.” (Görüşme Notları, 05/03/2010). Bu zamansal ve mekânsal sınır kabul edildiğinde, heterojen bir siyasal bünyenin yaratıcı ve çoğul yetenekleri ortaya çıkabilir. Kimi zaman paradoksal, çelişkili olsa da, kendine has riskleri de barındırsa, çoklu konumların ve öznelerin kendi alanlarındaki etkinlikleri ve özerklikleri, Kürt siyasetine derinlik katmakta ve hareket alanı yaratmaktadır. Hedefin kendisiyle onun oluşturulması arasındaki mesafeyi mesafe olarak kabul etmek gerekiyor. Bu mesafe hem olumlu anlamda hem olumsuz anlamda küçümsenmemeli: riskler ve fırsatlar, failler için olduğu kadar izleyiciler için de paradoksal bir aralıkta toplanır. Öyle ki, eleştirenler, hedefe varmadan önceki mesafeyi yok sayarak, onun paradokslarına, geri çekilmelerine ve duraklamalarına eğilmiyorlar; destekleyenler ise, mesafenin sunduğu fırsatları neredeyse risklerinden azade olarak alıyorlar, paradoksların her iki tarafa yönelik olduğunu unutuyorlar.

Yukarıda Öcalan’ın kullandığı eşik kelimesine dikkati çekmiş; dikkat çektiğimiz yerde eşik kelimesi, devletle olan ilişkiler, daha doğrusu devletle olan görüşmeler hakkında kullanılıyordu. Ama Öcalan eşik kelimesini aynı zamanda kendi siyasal hareketi ve Kürt siyaseti için de kullanır. Eşik hem içeri hem dışarıya yöneliktir. İçeriye dair kullanım, siyasal stratejiyi anlamamızın anahtar kelimelerinden biri olacak. Eşik kelimesi yanında, ‘perspektif’ metninde karşımıza çıkan ‘dönüşüm’ kelimesi ve bizim atfettiğimiz paradoks kelimesi diğer kılavuz kelimelerimiz olacak: “Bugün bu dönüşümün sadece adı konulacak, resmiyet kazanacaktır. 20 yıldır bu dönüşümü sonuca ulaştırmaya çalışıyoruz.’’İlginç olan şu: Öcalan pek çok görüşmede silah bırakma fikrine karşı çıkar ve bunun ima edilmesini dahi sertçe eleştirir. “Koşulları sağlanmadan silahları bırakmak demek hepinizin tasfiye olması demektir’’ (Öcalan 2015: 317). Ama şimdi bu yeni çağrıda, bunun da ötesine geçiliyor ve PKK daha ilk adımda tasfiye ediliyor. Eğer bir görüşme varsa, bunu sağlayan temel ve belirleyici gücün, Öcalan’ın masada olmasını sağlayan gücün PKK’nin varlığı olduğundan kuşku duyulamaz. Bahsedilen koşullar sağlandı mı? Ne değişti veya ne oldu? Açık olmak gerekirse, muhtemelen Öcalan ve birkaç kişi dışında kimse tam anlamıyla içeriği bilmiyor ya da çok az biliyor. Umutlu ve tedirgin bekleyiş aynı bilgi yokluğundan kaynaklanıyor. Ortada bir bilinemez olduğundan dolayı, kaçınılmaz olarak tahminler, spekülasyonlar ve manipülasyonlar devreye giriyor. Ama en azından bir nedeni biliyoruz: Öcalan ilk andan itibaren PKK’yi dönüştürmek istiyordu (Öcalan 2015b: 22).

Bir Eşiğe Varmak: Kaostaki Dönüşüm

Görüşme notlarının birinde Öcalan’ın şu ifadesi kaydedilmiş: “Şu an yaşanan bu karmaşa halinden muazzam politika üretenler büyük gelişme kaydeder’’ (Görüşme Notları, 05/03/2010). Tedirgin, sıkıntılı değil, bilakis coşkuyla söylendiği izlenimini veriyor. Öcalan’ın kendi siyasal öngörülerine,[5] fırsatları ve boşlukları yakalayabileceğine güveninin epey arttığı, 10 yıl önce başlayan kaosun sakinlediği, belki bir kozmosa dönüştüğü bir zamanda, bu sözler telaffuz edilir. Karmaşada, kaosta siyaseti icra etmek. Buraya nasıl gelindi? Uzun sürmüş bir tekrar sürecinin ardından sonra buraya varılır. Karmaşa, tekrarın yeri değil, yeni siyasal hamleleri üretmenin yeridir. Bir kırılmanın gerçekleştirilebileceği ve bu kırılmanın gövde kazanabileceği kaos hali. Yeni bir kaosa neden olan Şubat çağrısından, ardından mayıs ayında PKK kongresine sunulan metinden yıllar önce, Öcalan tekrardan, yaratıcı olmayan tekrardan söz eder: ‘’1990 veya en geç 1995 sonrasında yaşananlar anlamsız bir biçimde kendini tekrar etmeyi ifade ediyordu. Beni bu aşırı tekrarlara faydacı yaklaşım sürüklemişti… PKK’yi uzun süren bir kısır döngüye, kendini tekrarlamaya, giderek tıkanmaya ve çözülüşe sürüklüyordu.’’ (Öcalan 2015b: 374, 404). Tekrar ve kaos bütünüyle iki farklı ve zıt serilerden oluşuyorlar. Çizgisel olan tekrar serilerine karşı, istisnai olandan oluşan noktasal kaos. Bir kez daha tekrar edelim: buraya nasıl gelindi?

Sanırım ilk izleri Mahir Sayın’la yapılan söyleşilerde kolayca bulunabilir. Mahir Sayın’ın Erkeği Öldürmek adlı kitabında Öcalan siyaset yapma tarzına dair bir hususu birkaç yerde tekrarlar: Düşmana doğrudan saldırmamak. “Mühim olan bu da değil. Devleti tam böyle cepheden karşıya almamak… Bunun dilini bulmak gerekiyor. Devletle mücadele ediyoruz. Devletle, yani iktidarla savaşımın dilini bulmak zorundayız. Cepheden saldırıyla olmaz diyorum.’’ (Sayın 1998: 100, 112). Bu düsturun en başta var olduğunu söylemek güç. Aşikar ki, silahlı mücadeleye karar vermek ve devlete karşı gerilla savaşını başlatmak bu düsturu ihlal eder. Tahminen bu yaklaşım 1990’lı yılların ortasında ortaya çıkmaya başladı. Siyasal olanın önceliği ve ne olduğuna dair bir meselenin kendini daha acil bir şekilde duyurmasıyla. Buraya uzun boylu düşünüp taşınarak, bir programı takip ederek gelmekten ziyade iki zorlayıcı koşulun etkisi altında gelindiğini düşünüyorum. Birincisi, Sovyetlerin dağılıp yıkılmasından sonra Marksizmin referans olmaktan çıkması ya da zayıflaması. Marksist-Leninist ideoloji ve perspektif, meseleleri, araçları ve amacı tayin etmeyi sağlayan bütünsel bir çerçeve görevi görüyordu. Bu yenilgi, neredeyse her alanı tarif eden sistemli bir ideolojinin geri çekilmesi bütün alanların ve öğelerin yeniden değerlendirilmesini zorunlu kıldı. Zamanın diğer Marksist hareketleri gibi PKK de pusulasız kalmıştı: Sosyalizmin kurucu ülkesinin dışarıdan bir müdahaleyle değil, içeriden yıkılmasının yarattığı şokun etkisi derindi. Öcalan’ın ‘büyük bunalım’ diye adlandırdığı döneme denk gelir. İkincisi, silahlı mücadelenin belirli bir yerden sonra doyum noktasına ulaşması ve bunun nihai bir zafere varamaması. Ne yenilen ne de kazanılan tekrar dönemi. Olumsuzlama ve olumlamanın aynı anda ortaya çıktığı, savaşın ve şiddetin eksik olmadığı ama artık bir rutine bağlanan dönemden söz ediyoruz. Savaş ve şiddet gibi siyasetin de artık bir rutinde yürüdüğü zamanlar. Sanırım tam bu dönemde, karşıt güçlerin yarattığı denge halinde ve tekrarın ürettiği rutinde, elbette Marksist çerçevenin kaybında veya sönümlenmesinde, Öcalan yoğun olarak ‘savaş, şiddet ve zor’dan ziyade siyaset ve strateji üzerine daha esnek bir şekilde düşünmeye ve dönüşümü tasarlamaya başlıyor. Sylvain Lazarus’un formülasyonuyla söylersek, antagonizmanın vazettiği doğrudan saldırının ve cephe savaşının yerini, büyüme/gelişme (croissance) ve yer değiştirmenin belirlediği bir dönüşüm tarzı almaya başlıyor. Başka bir deyişle, düşmanı yıkan, söküp atmayı hedefleyen, cephe saldırısına ve ayaklanmalara dayanan bir strateji yerine, büyüme/genişleme ve kısmi geçişlere dayalı bir strateji. Her iki durumda da değişmeyen ve vazgeçilmez temel ilke, kitlelerin siyasal kapasitesi, daha kesin olarak, kitlelerin siyasal kapasitesinin harekete geçirilmesidir. Birbirinden farklı iki dönüşümden (transformation) söz ediyoruz; ortak noktaları ise, kitlelerin etkin ve yaratıcı katılımın vazgeçilmez koşul olmasıdır (Lazarus 2013: 132, 134).

Dönüşüm tarzının değişmesi, illaki eski siyaset tarzının yanlış olduğu anlamına gelmez. Siyaseti tarihsel tarz ve sekanslara bakarak ele alan Lazarus, bir önceki sekansın vadettiği ve ürettiği şeylerin sonuna geldiğini, bu sekansın kategorilerinin artık kapanmaya başladığını, doygunluğa (saturation) ulaştığını söyler. Doygunluğa ulaşması başarısız olduğundan dolayı değil, vadettiği şeyleri yerine getirdiği için mevcut sekans tamamlanır, kapanır (Lazarus 2013: 151). Eğer bu kapanma ve tamamlanma kabul edilmek istenmezse veya görmezden gelinirse, yeni siyasal durumlara uygulanan, anlamları olan ama karşılığı olmayan ya da sınırlı olan bir tekrar dönemine girilir. Öcalan’a göre PKK, bir diriliş hareketiydi; temel başarısı, Kürtlerin ve Kürdistan’ın varlığını imhaya ve inkara karşı verdiği olağanüstü mücadeleydi. Yok edilme ve bütünüyle asimile edilme aşamasına gelmiş bir toplumun yeniden kendi köklerine dönmesi yolundaki yolu ve bu yola dair bir bilinci yarattı. Direniş başarıyla tamamlandı ama bir sonraki aşamaya, yani içerinin bütünüyle kurulma aşamasına geçmek için yeni bir sekans lazım. Elbette köklü ve güçlü bir geçmişi dönüştürmek kolay değildir; bu yer değişikliği basit bir ikame işlemi neticesinde gerçekleşmiyor. Geçiş anında, her şey kısmi ve parçalı olduğundan nereye gidildiğine dair açık bir kanıt bulunamaz. Hatta olumlamadan ziyade yadsımanın daha güçlü olduğu bile söylenebilir. Bu yadsıma ve dağılma, taraftar veya karşıt olarak sadece seyreden kamu için değil, kurucu kadrolar ve Öcalan için de söz konusudur. Hegel gibi konuşursak, bir geçiş olan bu kaotik süreç her zaman bir belirlemeye yol açar ama kendisi tam anlamıyla bir belirleme değildir. Bir durumun sabitliği yerine bir sürecin ve geçişin kaotik işlemcileri devrededir. Yer değişikliği bir kaos olarak ortaya çıkıyor: kaosla başlayan, kaos olarak ortaya çıkan ve belirli aralıklarla kaosu üreten riskli bir dönüşüm. Hatta bu kaosla başlamayı, bir kaos boyunca devam etmeyi bir strateji haline getiren bir yöntemden söz etmek gerekir. Yine de bu Öcalan’ın kaosa hükmettiği ya da kaosun onun için kaos olmadığı anlamına gelmez. Aksine farklı derecelerde ve yoğunluklarda olsa da kaos herkes için aynı boşluk ve belirlenim yokluğunu ortaya çıkarır. O zaman da şimdi de riskten azade olmayan bir kaos tarzı diyebiliriz. Bu stratejiyi somutlaştırmaya geçmeden önce bir noktayı daha eklememiz gerekiyor. Marksizmin dilinin ve bakışının, rastlantıdan ziyade zorunluluğa daha yakın olmasından dolayı, siyasal durumlara Machiavellici “fırsat’’ (occasione) kavramını uygulamakta zorluklar yaşar. Hareketi fırsatlara doğru açmak ve hatta geçmişi bu fırsat bakımından yorumlamak:‘’Şimdi ben neden buraya kadar geldim? İnanılmaz fırsatlarla birlikte tesadüflerle birleştirdim diyeceğim. Kesinlikle çok marifetli olduğumu yalnız ve yalnız buna dayanarak buraya geldiğimi belirtmeyeceğim. Ama iyi sezdiğimi belirtebilirim, fırsat denilen kavramdan haberim olduğunu söyleyebilirim.’’ (Sayın 1998: 25). Görebildiğim kadarıyla, savaştaki tıkanıklık, askeri olarak yenişememe hali, Marksizmin yenilgisi, SSCB gibi bir müttefikin kaybının ardında siyasal stratejinin, çerçevenin, dilin değişme emareleri ve niyeti, Öcalan daha Suriye’deyken ortaya çıkmaya başlıyor. Ama bu kaotik geçiş stratejisi ve ardından gelecek olan büyümeye/gelişmeye dayalı kısmi dönüşüm siyaseti tam biçimini İmralı sürecinde buluyor. Pek çok defa belirttiği gibi, Öcalan çoktan PKK’yi ve Kürt siyasal hareketini dönüştürmeye karar vermiş ama bunu gerçekleştirmenin fırsatını İmralı’ya hapsedildikten sonra ortaya çıkan kaosta bulmuştur. Kaos, dönüşüm için bir fırsat sunar. Bu kaos fırsatıyla, Öcalan, dış müdahale bakımından devletle ilişkilerin yeni tarzına dair görüşmelerde bulunur; içeride ise, PKK’yi, bir bütün olarak Kürt siyasal hareketini dönüştürmeye çalışır. Dikkat edilirse, son perspektif metninde de yine bu ikili işleyişe değinilmektedir.

Aslında kaos Öcalan’ın inisiyatifiyle değil, ona rağmen başlamıştı. Öcalan’ın yakalanıp İmralı’ya hapsedilmesi süreci, herkes tarafından bilindiği ve çokça yazıldığı için bir özetleme yapmadan sadece anmakla yetinelim. Suriye’den çıkması, daha doğrusu zorla çıkartılması ve akabindeki sürecin kendisi zaten bir kaostu. Keza Öcalan’ın yakalanışı hem Türkiye’de hem dışarıda kaotik bir süreci ortaya çıkardı. Kürt medyasındaki ‘’Artık söz bitti’’ manşetlerini, olağanüstü eylemleri, ‘şimdi ne olacak’ tartışmalarını hatırlayalım. Bu karmaşanın üzerine kamuoyuna sızdırılan Öcalan’ın ilk görüntülerinin, sözlerinin yarattığı şoku da ekleyelim. Öcalan ilkin ‘artık söz bitti’ kaosunu sona erdirip yeniden söze alan açar: “Ben sorumluluk alarak, oyunları boşa çıkarmak için, PKK'yi sınır dışına çektim ve bilinen dönüşüm sürecini başlattım. Beni buraya getirirken, benden intiharvari bir tavır bekliyorlardı. Ama ben intiharvari bir tavra girmedim, barıştan yana tavır koydum. Onlara, demokratik çizginin benim için taktik değil, stratejik bir hedef olduğunu, üzerinde ciddi çalışacağımı söyledim (Görüşme Notları, Şubat 2008). Öcalan dışsal kaosu askıya alır almasına ama hemen ardından kendi kaosunu başlatır. Hatırlanacağı üzere, bu süreçle birlikte, Öcalan’ın sızdırılan ifadeleri, ilk sözleri, savunması, yeni siyasal pozisyonu ve sonrasındaki yeni siyasal modele dair önerileri her yerde bir kaosa neden oldu. Belirli bir zaman geçtikten, yıllar sonra bile, avukatlarla görüşmelerin tutanaklarını okuduğunuzda, bu kaosun ne derece yaygın ve yoğun olduğunu hissedebiliyorsunuz. Bu kaosa yakalananlar sadece halk, kitleler, siyasal taban değil, militanlar ve yönetici kadrolar dahil bir bütün olarak Kürt Siyasal Hareketi, en başta da PKK’dir. Bir görüşme sırasında Öcalan’ın avukatları dışarıya dair ona bilgi verirken, avukatlardan biri, “bu konfederalizm benim ve bazı insanların kafasını karıştırıyor’’ der (Görüşme Notları 09/03/2005). Bir sonraki görüşmede ise, avukatlar, ‘’Halk size bağlı. 15 Şubat’ta kitle bağlılığını gösterdi. Halkın maddi ve manevi olarak bağlılığının sürdüğü, ancak yeni strateji ile birlikte kavrama ve kavratmada problemlerin olduğu, fakat bunun aşıldığı belirtiliyor. Yine geçen seneki tartışmaların da olumsuz etkilediği, fakat bunların da aşıldığı belirtiliyor’’ (Görüşme Notları 16/03/2005). Gerçekten sorunların aşılıp aşılmadığı, kavranıp kavranılmadığı meselesine burada girmeye gerek yok. Yukarıda belirtildiği gibi, sadece halk değil, siyasal hareketin militanları ve yönetici kadroları da bu fırtınaya ve karmaşaya yakalanır. Öyle ki, PKK ikiye bölünür ve binin üzerinde militan yeni grupla birlikte ayrılır. Kandil’deki kaos, örgütün bölünme süreci Öcalan’ı da yakalar. İlkin, tarafların pozisyonunu, kimin kendi çizgisine bağlı olduğunu anlamaya çalışır. Az çok tarafların konumlar netleşince olabildiğince hızlı bölünmeye müdahale eder. Görüşme Notları’nı okuduğunuzda, bölünme sürecinde, bütün bilgileri ve verileri nasıl bir hız ve tempoda almaya çalıştığını, yine aynı şekilde müdahale etme biçimini ve hızını görebilirsiniz. Kaosta iş yapmanın temel şartı, hız ve karar vermedir. Evet Öcalan’ın kendisi de bu kaostan muaf değil. Avukatlar ve görüştüğü aile üyeleri aracılığıyla dışarıda neler olup bittiğini öğrenmeye ve bu kaosu bir kozmosa kavuşturmaya çalışır. Verili yapının neredeyse bütün öğeleri bir sarsıntıya maruz kaldıklarından, işlevlerinin ne olduğuna dair bir tereddüt ortaya çıkar. Bir durumun değil, bir sürecin; sabit bir durumun içinde değil, bir oluşun içindeyiz. Yerleri, işlevleri tarif etmek mümkün değilken, bir düzenlemeyi yapabilecek işlemler ve referanslar bütünüyle kaybolmasa bile artık eski düzende olduğu gibi çalışmamaya başlarlar. Kaosu başlatmak, bu kaosa hakim olunabileceği anlamına gelmez. Tıpkı PKK’nin bölünmesinde olduğu gibi, kaos aşamasında, bölünme veya başka riskler hemen oradadırlar. Bu nedenle, burada riskler, tehlikeler, tesadüfler ve fırsatlar her zaman olduğundan daha fazla önem kazanmaya başlarlar. Kaosta ortaya çıkan bu olumsuz ve olumlu öğeler, bir anda ortaya çıkarlar ama kimi uzun kimi kısa bir süre varlığını devam ettirir. Birbirlerinden farklı zamansal tarzlar aynı süreçte görünürler. Öte yandan, devlet, onun ideolojik ve şiddet aygıtları, bu kaosu bir fırsat olarak görür; çünkü Kürt Siyasal Hareketinde, yadsınması mümkün olmayan ideolojik ve örgütsel çözülmeler/savrulmalar görülür. Haliyle istifade etmek en mantıklı yol olacaktır. Ama tuhaf bir şekilde, devlet de bu kaosta eskisi gibi hareket edememeye başlar, onun kurumları ve ajanları da kaosa yakalanır.

Machiavelli’nin talihin dönmesiyle yakalanabilecek fırsat dediği şey, bu fırsatı yakalayabilecek siyasal maharet, irade ve inisiyatif burada hayati bir rol oynar. Burada iki etkili faktörün bir araya getirilmesi gerekir: bir yandan kaosun ortaya çıkardığı/çıkarabileceği zorluklara cesaret edilmesi; öbür yandan dağılan öğeleri kaosta yeniden bir araya getirme ve örgütleme yeteneği (Öcalan 2015b: 285). Öcalan araçları, örgütleri ve güçlerini adeta bir çatlağın içinden geçirerek bir kaosun içine dalar ―onunla birlikte herkes. Verili her şey ve en başta konumlar kaosta biçimlerini kaybedecek raddede saçılırlar. Kaosta zaman kronolojik, mekan ise koordinat düzenin dışına çıkar. Aristoteles’in boşluk bahsinde hatırlattığı üzere, burada fark ve ölçü ya yoktur ya da asgari düzeydedir. Burada uzun süreli kalmak veya oyalanmak mümkün değildir, mümkün olan en kısa sürede kaostan çıkmak gerekiyor. Çünkü mevcut güçleri, konumları ve ideolojik çerçeveyi bütünüyle kaybetme tehlikesi baş gösterir. Zaten amaç asla burada ikamet etmek değil, onun içinden geçerken mevcut güçleri ve yolları dönüştürerek yeni aşama için hazırlamaktır. Yukarıda sözü edilen risklerin yanı sıra, Deleuze ve Guattari, kaosa karşı verilen mücadele ve kaostaki mücadelenin, düşmanla bir tür yakınlık olmadan yürünmediğini belirtirler (Deleuze & Guattari 2005: 191). Her bakımdan düşmanla yakın: tarafların fiziki, siyasi, ideolojik konumları birbirine karışmaya başlar. Öcalan müdahalesinde bu risklerin varlığını bilerek işe başlar. Çünkü girişimi başlatan kişi de en az diğerleri gibi bu kaosun belirlenimsizliği içinde hareket eder. Burada alışıldık anlamda yönümüzü bulmamızı sağlayacak bir pusula veya norm mevcut değil. Çünkü normun etkili olması için homojen bir ortam gerekir. Ama kaosa uygulanabilecek verili bir norm bulunamaz, belirli kurallar bulunsa bile, bu kurallar ancak o ortamı geçmeye yarayan geçici bir pusula olarak işe yarayabilir. Geçişte, bir yandan verili çerçeve, anlam ve onun kimi referansları geride bırakılırken, aynı zamanda yeni bir düzenin kurulması için onlar üzerinde kimi işlemlerde bulunulur. Bu belirsiz oluş ve süreçten normal bir durum oluşturulmalı. Aksi takdirde en başta kitleler olmak üzere her şey bir dağılma riskine girebilir. Temel husus, bir strateji olarak bir kaosun içinden geçmek, yani verili durumu terk ederek bu yeni araçların, güçlerin ve biçimlerin oluşmasını sağlamak demektir.

Bölünmenin engellenmesi, birliğin sağlanması, en tehlikeli ve yıkıcın eşiğin geride bırakıldığını gösterir. Yeter olmayan zorunlu koşul―ilk sınamadır bu. Kayıplar ve eksilmelerle de olsa Öcalan bu dağılmayı durdurur ve dönüşümü sürdürecek araçlar korunur. Her şeyin altında duran tözsel maddenin bu geçişte hasarlı olsa bile korunması, yola devam edilebileceğinin güvencesini verir. Ama kaosun etkisi geçmiş değildir. Farklı yoğunluklarda ve etkilerde de olsa kaosun dereceleri bulunur. İkincisi, kimi içerik ve biçimler değişirken, yenilerinin yerinin ve işlevlerinin nasıl olacağına dair belirsizlik hala sürmektedir. Bir görüşmede avukatlar Öcalan’a, onun önerdiği yeni modelin tam oturtulamadığını anlatırlar. PAJK ve diğer kurumların Kongra-Gel ile ilişkilerinin nasıl olacağı tartışılıyormuş. Militanlar PAJK ve Kongra-Gel arasındaki ilişkinin nasıl olacağına dair ortak bir karara varamazlar. Bu nedenle pratikte sorunlar yaşanır (Görüşme Notları 10/11/2004). Önerilen adlardan ve onların işaret etikleri anlamlardan tutun da eşbaşkanlığa ve onların çalışma biçimine kadar, neredeyse her şey değişen derecelerde bir kargaşaya neden oluyor. En başta, antagonistik dönüşümün (Bağımsız Kürdistan Devleti) yerine geçen büyüme/gelişmeye (Demokratik Konfederalizme/Özerkliğe) dayanan dolaylı dönüşüm, araçlarından hedefine, örgütlerinden ideolojisine kadar her tarafa kaosu yayar. Kaçınılmaz olarak, bu kargaşanın ortadan kaldırılması için, Öcalan’ın müdahalelerine ve yorumlarına ihtiyaç duyuluyor. Bu hususun, önceki süreçlerde olduğu gibi şimdiki süreçte de hem fırsata hem de büyük tehlikelere neden olduğunu kaydetmek gerekiyor. Öcalan’ın istisnai yerinin bu süreçlerde yarattığı olumlu etki açık: irade, her şeye neredeyse örgütsel bir biçim vermesi, eskimeyen Maocu dersi ilke edinmesi ―kitlelerin harekete geçirilmesi ve kitleselleştirme―, hızlıca yön ve taktik değişikliğe gitme esnekliğive en önemlisi fırsatı yakalama veya ortaya çıkarma yeteneği. Ama istisna çift yönlü çalışır: Önderlik bahsinde otorite ve iktidar kavramlarının iç içe geçmesi; kimi zaman kendi sınırlarını olduğu unutmak, her şeyi kendinde topladığı için başka organların karar almasını neredeyse imkansız hale getirmek. Bu sonuncu nedenin yarattığı risk şu: Öcalan’ın dışarısıyla iletişimi kesildiği anda Kürt siyasal hareketinde baş gösteren sorunlar. Bu risk özellikle, şimdiki süreçte olduğu gibi (şu anda yeni sürecin kaotik aşamasındayız), kaos aşamasında daha yüksektir. Kürt siyasal hareketi, adeta paralize olacak şekilde, nereye gideceğini, ortaya çıkan kimi olaylara, sorunlara dair nasıl bir tutum alabileceğini ve ne yapacağını bilemez durumda bulur kendisini. Bu soruna, farklı yerlerde ve konumlarda olmalarından dolayı aktörler ve kurumlar arasında ortaya çıkan eşgüdüm sorununu ile onların olaylardan farklı tarzda ve derecelerde etkilenmelerini de katmak gerekir. Kaosun ertesinde, Öcalan’ın istisnai konumunun ―hem otorite hem iktidar temsilini kendisinde toplanmasından dolayı―yarattığı sorunlar var ama şiddeti daha hafif derecelerde olmaktadır. Çünkü kaotik geçiş döneminden bir kozmosa geçmek üzereyiz. Dönüşüm işlemi henüz bitmemiştir ama tözsel maddenin çatlamasına neden olabilecek tehlikeler atlatılmıştır. Dahası, eşit olmayan derecelerde ve etkide olsa bile, bu ikinci aşamadaki dönüşüme artık siyasal hareketin her tarafındaki failler ve kurumlar katılabilir. Hiyerarşinin tepesinden ve istisnai konumdan, PKK jargonuyla Önderlikten gelen kararlar, direktifler, aksiyomlar, biçimler, içerikler ve yön-hedef tayinleri bir kurumsallaşma sürecinde kitlelere aktarılır. Tersine çevrilmiş ama hala diyalektik olan kural: nicelikten niteliğe geçiş yerine nitelikten niceliğegeçişle başlandı.

Eşiğin Önünde Toplanmak: Kaosu Kozmosa Dönüştürmek

“Şimdiye kadar olanlar ısınma hareketleriydi. Bütün felsefi ve örgütsel birikimimi PKK’yi bu yönde hazırlamak ve dönüştürmek için kullanıyorum. Bu en köklü adım oluyor’’ (Öcalan 2015: 16)

Kaos, bütüncül bir dönüşümün ortaya çıkardığı dağılma, belirsizlik, bölünme ve öğelerin anlamlarının/yerlerinin sabitliğini kaybetmeleri gibi olgularda kendisini göstermekteydi. Bu son süreçte Kürt kamuoyundaki hararetli tartışmalarda bu fenomenleri yeniden görebilirsiniz. Öcalan’ın müdahalelerinden sonra, genellikle, verili yapı veya verili yapıdaki öğeler yerlerinden ediliyor, onların yerine yeni öğeler, bu öğelerin kurabileceği muhtemel yeni ilişkiler konuyor. Kaos boyunca pek çok değişiklik gerçekleşir ama yerlerini, anlamlarını bulmaları ve uyumlu bir şekilde çalışmaları için kurumsallaşmaları gerekir. Güncel bir ifadeyle söylersek, tekrar sürecine girilmesi gerekiyor. Eski öğelerin, örgütlerin, kategorilerin, tarzların, işlevlerini ve anlamlarını kaybetmesinden―onların tekrara, Öcalan’ın tabiriyle anlamsız bir tekrara düşmesinden― dolayı kaotik bir kopuş belirir. Her şey yerli yerindedir ve uygun bir şekilde çalışmaktadır ama artık siyasal miatlarının dolduğu düşünüldüğünden dolayı dönüşümün kaçınılmaz olduğuna ve yeni olana geçmeye karar verilmiştir. Buna karşın, kozmos tekrarın, yaratıcı tekrarın alanıdır. Kopuşun ve kırılmanın yeniden toparlanması, öğelerin ilişkilerinin yeniden bir siteme kaydedilmesi gerekir. Bu kurumsallaşma, kaostaki öğelerin kozmosa dönüştürülmesidir. Misal, Öcalan Kürt siyasetinin yeni bir tarzda, demokratik modernite/özerklik diye adlandırdığı bir modele göre düzenlenmesi için, Meclisler, Komünler, DTK ve KCK gibi örgütlerin kurulmasını ister. Ama bu talep, bunların işlevlerinin ne olacağı; bunların nasıl oluşturulacağı; üyelerinin kim olacağı ve nasıl seçilecekleri; birbirleriyle ve diğer kurumlarla ilişkilerinin nasıl olacağı türünde bir sürü soruyu/sorunu da beraberinde getirir. Üstesinden gelinmesi en zor sorun, yeni ideolojinin nasıl üretileceği ve içselleştirilip içselleştirilemeyeceğidir. Şimdi pek alışıldık gelen bu soru(n)lar, ilk başta üstesinden gelinmesi zor bir karmaşaya sebep oldu. Başarılı ve uygun olup olmadığı tartışmasını bir yana bırakalım çünkü biz stratejinin aşamalarına ve çalışma biçimine odaklanıyoruz. Zamanla bu karmaşa diner, kurumlar yavaş yavaş kendi çalışma rutinlerini bulurlar. Bir siyasal yapının kendisini inşa etmesinin―onu üreten işlemin― adı tekrardır: kendini tekrar ederken yeniyi de yavaş yavaş üreten bir tekrarlama mekanizması. Bir eşiğe doğru yol alan kaotik geçişten sonra kurumsallaşmayı tamamlayacak olan, geçişin kozmosa dönüştürülmeye başladığını gösterir. Aynı şekilde, yeni kurumları üretecek, o kurumlarda/kurumlarla üretilecek ideolojik çerçevenin sabitlenmesi, belirli bir tekrar işlemiyle yapılacaktır.

Kaos aşamasındaki belirleme ve belirlenmeye dair eksiklik ve muğlaklık, koşul düşüncesini geri plana atmıştı. Ama kozmos aşamasında artık siyaset bir koşul altında, Lazarus’un deyimiyle koşullarını belirtme koşulu altında veya bir koşulla iş görür. Yer değiştirmeden kaynaklı, sarsıntıyı ve kargaşayı sona erdirmek için sınıflandıran, kategorileştiren, bir bütün olarak düzene sokan işlemlere ve müdahalelere ihtiyaç duyulur. Buna ek olarak, neredeyse noktasal ve dar bir mekanda iş gören, kaotik tarza ve aşamaya karşılık, kozmos aşamasında mümkün mertebe boşluk bırakmayacak derecede her yere yayılmak ve büyümek esastır―mekan olabildiğince genişler. Doğal olarak, ilk önce terk edilen ya da bırakılmaya çalışılan eski modelin yerindeki boşluğu doldurmak ve onun öğelerine yeniden biçim vermek gerekiyor. Öcalan öncellikle adları sıklıkla değişen, birbirilerinin yerine kullanılan ‘’demokratik modernite/çözüm/uygarlık ve konfederalizm’’ modelini tanımlamaya ve ideolojik çerçeveyi üretmeye ve geliştirmeye çalışır. Eşzamanlı olarak bu modeli gerçekleştirecek örgütleri, kurumları ve onların çalışma tarzlarını belirlemeye girişir. Kürtlerin yaşadıkları her bir parçaya hitap edebilecek, bir ağın içine yerleşebilecek bir kurumlar serisi oluşturulmaya başlanılır. Kozmos aşamasının bir önceki aşamadan en büyük farklılığı göreli ve özerk yatay ağları inşa etme çabasıdır. Başka bir deyişle, her alanı, her bölgeyi, her sorunu ve kitlelerin her bir parçasını kurumlardan oluşan ağın içine dahil etmek gerekir. Ulusal sorundan ekonomik soruna, dil sorunundan din sorununa, kadın sorunundan gençlik sorununa, kültür sorunundan çevre sorununa kadar her meseleye hitap edebilecek kurumların kurulması, bu kurumlar içinde kitlelerin siyasal hareketliliğinin sağlanması istenir. “Kürtler ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel, hukuk alanında kendilerini örgütlemelidirler” (Görüşme Notları, 2009). Öyle ki, Öcalan, kendisiyle görüşmeye gelen heyete, Peygamberin doğum haftasını Hüda-Par’a bıraktıkları için eleştirir: bu zemin onlara bırakılmamalı[6] (Öcalan 2015b: 278). Kaos ne derece boşlukla ve belirsizlikle tarif ediliyorsa, tam aksine kozmos da o denli dolulukla belirlenir. Toplumu ilgilendiren her konuya ve soruna hitap etmek gerekiyor. Sınırsızca yayılmaya çalışan yatay bir ağ modelidir bu. Yine de şunu eklemek gerekir: her ne kadar burada yatay bir düzenlemeden söz edilse de iki bakımdan yatay olmadığını söylememiz gerekiyor. Demokratik fikir ve işleyiş bakımından bütünüyle yatay değil, olması da mümkün değil. Demokratik bir modelin, demokratik olmayan bir şekilde ilerlemesi bir paradoks elbette. Machiavelli çok önceden kurucu konumların ve aşamaların demokratik olamayacağını, ama eğer uzun süreli ve kalıcı olmak istiyorlarsa ‘’iyi’’ kurumlar ―özellikle ordu ve yasalar― sayesinde demokrasiyi hayata geçirebileceklerini söylemişti. Bu öngörüye katılmamak elde değil. İkinci paradoks, her bir alana yayılan kurumsal ağdan söz ettik ama bu ağın her bölgesi ve konusu eşit değil. Eşit değil çünkü ağın üst-belirleyeni Kürtlerin varlığı ve onların siyasal konumudur.

Elbette kaosta tasavvur edilen teorik çerçeve daima pratikte bir kazaya uğrar, iç veya dış engellerle karşılaşır. Kimi öneriler gerçekleşirken, hatta kolayca gerçekleşirken, kimi öneriler ise bir türlü gerçekleşemez. Sözgelimi, Öcalan neredeyse her görüşmede Kürt birliğinin sağlanması gereğinden söz eder: daha kesin bir biçimde, sıklıkla ‘’oluşturmalı’’ fiilini kullanır. ‘’Kürtler kendi ulusal birliklerini mutlaka kurmalıdır. Kürtlerin kendi Ulusal Halk Kongresi oluşturulmalıdır. Onun deyimiyle, Güney’dekilerle beraber tüm Kürtler Ulusal Kongre ve ulusal savunma birliği oluşturmalıdırlar. Ayrıca ortak stratejik planlamalar, hedefler oluşturmalı. ‘’Kürtler Ortadoğu’da geleceğini ancak böyle kurabilir, böyle garantiye alabilir. Güneylilerin güvencesi de budur” (Görüşme Notları, 2009). Şu veya bu nedenden dolayı yarı yolda kalan kurumsallaşma girişimlerinin tipik örneğidir.

Kurumsallaşmanın önemi, kazanmak mümkün değilse bile yenilmemeyi sağlayan temel koşul olması ve siyasal sekansı uzun bir süreye yaymasıdır. Kurumsallaşmanın arttığı söylenebilir ama bunun tamamlandığını söylemek mümkün değil. Ortada parçalı ve kopuk bir kurumsallaşmanın olduğunu ifade etmek gerekiyor. Bunun bir nedeni, paradoksal bir şekilde, kurumsallaşmayı sunan ve onun içeriğini belirleyecek önerileri veren Öcalan’ın kendisidir. Bir hareketin kurumsallaşması, bir çalışma düzeneğinin oluşması veya kimi temel yasalara kavuşması için bir sabite ihtiyacı var. Platon, siyasal alanı ve rejimi yasa mı filozof-kral mı belirlemeli sorusuyla uğraşırken, bir tereddüt geçirir ama en nihayetinde seçimini yasadan yana yapar. Çünkü filozof-kral/siyasetçi hep hareket halinde olmasıyla, diyalektik yürüyüşünü bir türlü bitirememesiyle, kendine ve herkese peşinde olması gerektiğini söylediği durağan bir hakikati bir türlü bulamamasıyla, dahası kimi zaman alışageldik yoldan sapmasıyla takipçilerini tereddütler içinde bırakır. Öcalan, Kürt siyasal hareketini durmaksızın kurumsallaşma ve kendini tamamlaması bakımından teşvik eder, kurumsallaşmada yetersiz kalındığı için eleştirir. Ama aslında bunun eksik kalmasının nedenlerinden biri, onun sürekli hareket etmesi ve yukarıda Platon’un filozof bahsinde söylediği hususların ortaya çıkmasından kaynaklanır. Liderlik paradoksudur bu. Siyasal ya da dinsel liderler, bir yandan hareketleri kurumsallaştırmaya sevk ederken bir yandan onun tamamlanmasının önündeki engel olurlar.

Topolojik Eşik: Paradokslarla İlerlemek

Marksizme ve Ulusal Kurtuluş Mücadelesine dayalı savaş ve siyaset sistemli, tutarlıyken ‘demokratik modernite’ veya ‘demokratik özerklik’ olarak adlandırılan model eklektik ve tutarsızdır. Doğal olarak, bu yeni model, taraftarlarını, müttefiklerini, muhataplarını, bilhassa muhaliflerini ikna etmekte zorlanırken, paradokslarla ilerlemek zorunda kalır. Devlet bütünüyle ne kabul edilir ne reddedilir; demokrasi ve devlet karşılıklı ve göreli bir özerklik mesafesinde konumlandırılır (Görüşme Notları 04/08/2004). Öte yandan, Kürtler için önerilen proje ve model devleti içermezken, Kürtlerin resmi olarak içinde yaşadıkları devletler oldukları gibi kalırlar. Devlet sahibi olanlar devletli, devletsiz olanlar devletsiz kalır. Devlet-ulus hukuku hem korunur hem reddedilir. Eğer verili siyasal sistem ve yapı olduğu gibi korunacaksa, o zaman siyaset yapmanın amacı ne olabilir? Burada paradoksların ortaya çıkmasının ve bu paradokslardan kurtulmanın imkansızlığının nedeni, Öcalan’ın uzun ve dolaylı bir yoldan sonra vardığı şu kanaatten, bir teze dönüştürülmüş şu kanaatten kaynaklanır: dört devletle savaşarak birleşik bir Kürdistan kurmanın mümkün olması bir yana, Birinci Dünya Savaşının ertesindeki bu topolojide Kürtlerin bir devletle bile çıkması mümkün değil. Devletler ve uluslararası hukuk, HTŞ lideri Colani’ye bile cevaz verirken, onu kabul etmekte tereddüt etmezken, bir Kürt devleti için en ufak bir iltifata gerek duyulmuyor. 30 yıl sonra bile, bırakın devletleşmeyi, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin statüsü bugün dünden daha kırılgandır. Diyelim ki, parçalardan birinde, talih, siyasal yetenek, koşullar elverdi ve bir Kürt devlet ortaya çıktı, bu sefer bu yeni devlet, devletler sisteminin ve hukukunun içine gireceği için yine birleşik bir Kürdistan’dan vazgeçmesi gerekecek ve hatta belki onun önündeki en büyük engele dönüşecek. Kırılgan bir statüye sahip olacağından, çevresindeki devletlerden bile daha fazla verili sistemi korumaya çalışacaktır. Buna karşın, paradoksal olsa da, Öcalan, demokratik konfederalizmi birleşik bir Kürdistan’ı gerçekleştirmenin tek yolu olarak görür: bu konfederalizm içinde, sınırlar hem olduğu gibi dururken hem de bir yandan aşındırılmaya çalışılacaktır. Kürdistan’ın her bir parçası, dört devletle savaşmadan kendi özerkliklerini koruyarak birliğe adım adım geçmeyi önlerine koyabilirler. İddia edilen ve önerilen bu. Diğer yol, kapalı bir topolojide dört devletle aynı anda savaşmak. Yekten bağımsız bir devlet ve ülke talebiyle başlanırsa, belirli bir dereceye geldikten sonra, işgalci ve sömürgeci devletlerin, elbette verili uluslararası sistemin desteğiyle veya kimi ülkelerin kendi lehlerine belirli çıkarları edinmesiyle bu talep bastırılır―tıpkı Birinci Dünya Savaşından sonra yaşandığı gibi. Önceki Kürt isyanlarının da gösterdiği gibi hep geçilemez bir eşiğe yakalanılmaktadır. Soru o zaman şu şekilde formüle edilebilir: bu kapalı topolojiden Kürtler nasıl çıkabilir? ‘’Önemli olan tarihsel bütünlükten kopmamaktır. Kürtlerin nerede nasıl kaybettiğini iyi anlamak gerekiyor. Bunlar anlaşılmadan, bilince çıkarılmadan günümüzü nasıl belirleyeceğiz?’’ (Görüşme Notları, 11/12/2010). Bana göre, Öcalan, bu kapalı topolojiden, tutarlı, doğrusal, aleni bir şekilde devleti amaç edinen bir siyasetle çıkılamayacağı; daha önceki isyanlar nasıl bastırıldıysa ve yenildiyse, yeni isyanların da er veya geç bu eşiğe yakalanacağı kararına vardı.[7] Bu eşik adeta bir tuzak olarak Kürt siyasetinin ve toplumunun önünde duruyor. Buradan çıkmanın imkansızlığını düşünmek, yenilgiyi ve zorunlu bir kaderi kabullenmek ve siyaseti terk etmek anlamına gelir. Kapalı ve bölünmüş topolojiyi inkar etmek, görmezden gelmek, eski tarzda devam etmekten ve siyaseti terk etmekten başka bir anlama gelmez. Tıpkı siyasal bir soruna çözüm bulunamadığında, edebiyata, insan haklarına, etiğe veya teolojik yollara meyletmek gibi. Ama bunların hiçbiri siyasal etiketine uygun değil. Öcalan eleştiriyi tersyüz eder: realist olduğu iddia edilen, dosdoğru Birleşik bir Kürdistan Devleti’ne ulaşmaya çalışan strateji realist değil. Dahası, Birleşik bir Kürdistan’ın, bu talebin ve etiketin altında değil, kendi projesi sayesinde kurulabileceğini iddia eder. Realist denen projenin bir stratejisi ve gücü yok. Daha kahramanca ve trajik, daha eşitlikçi ve haklı, daha erdemli ve dürüst, daha inançlı ve sadık olabilir ama maalesef siyasal değil. Kürdistan sömürgedir ve işgal altındadır tespiti ve olgusu başka bir şey, onun sömürge olmaktan ve işgalden nasıl kurtarılacağı başka bir şeydir. İkisi arasında doğrudan bir geçişlilik yok. Bir tarzın ve hareketin, siyasal olup olmaması, değişmez ilkeler ve hedefler üzerinden değil, o ilkelerle yerel durumun kendine özgü koşullarını ilişkiye sokmasıyla, kolektif bir özneyi inşa etmesiyle; belirli koşullar altında, o koşullarla tekil durumu birbirine ekleyen, tekil siyasal topolojiye uygun bir projeyi öne sürmesiyle mümkündür.

Doğru veya yanlış ama durmaksızın ad değiştiren, yeni taktik hamlelerle biçimlendirilen, eklektik ve tutarsız olduğu apaçık olan bu siyasal hamlelerin, demokratik sıfatıyla adlandırılan bu girişimlerin temel nedeni, Öcalan’ın devlet ve iktidar karşıtlığından önce, bu topolojiden sağ çıkmanın mümkün yollarının neler olabileceği arayışından kaynaklanır. Olabilecek en yoğun askeri şiddeti düşmana, rakiplerine, üçüncü taraflara ve hatta kendi taraftarlarına/militanlarına uygulamış; kolektif bir siyasal özne bakımından azami desteğe ulaşmış, emsali olan diğer Kürt partilerine nazaran her alanda katbekat daha fazla yayılmış; oluşturduğu kolektif özne kendini bir halk olarak, siyasal bir özne olarak beyan etmiş; bu halkın varlığını ve iradesini reddedilemeyecek biçimde apaçık ortaya çıkarmış; toplu katliamlara varan karşı şiddete olabildiğince direnmiş; bütün baskı ve şiddete rağmen yenilmemiş ama bu uzun sürecin sonunda adeta fiziksel bir sınıra yakalanmıştır. Öcalan bu fiziksel sınırı ve ona dair kanaati, Suriye’yi terk ettikten ve gittiği yerlerin hiçbirinde kalamayacağını gördükten sonra sorunun merkezine yerleştirir. Bu durumu, biraz da uzatarak bu şekilde betimlememizin bir nedeni, paradoks ve tutarsızlığı faş etmek ama daha önemlisi, eğer kalımlı ve başarıya ulaşmak isteyen bir Kürt siyaseti tasavvur edilecekse, conatus’unu koruyacak ve artıracak mümkün bir siyaset düşünülecekse, bu siyasetin ve onun önerdiği modellerin kaçınılmaz olarak paradoksal ve tutarsız olmak zorunda olacağını iddia etmektir. Başka siyasetler ve düşünce için zayıflık ve kusur olan, mantıksal düşüncenin ihlali olan paradokslar ve tutarsızlık, Kürt siyaseti durumunda bile isteye üstlenilmelidir. Kürdistan’ın tarihinin, toplumunun, konjonktürünün ve topolojisinin istisnai tekilliğidir bu. Paradokslar ve tutarsızlıklar içinde ilerlemeyi öğrenmenin, başarmanın ve buna ikna olmanın kolay olmadığı açık. Ama Kürdistan’a varmanın bundan başka bir yolu olduğunu sanmıyorum.

Demek ki asli dert, çözümün nerede, nasıl ve hangi araçlarla bulunabileceği meselesidir.[8] Mevcut siyasal topolojinin kendisi değişmediğinde, geçmişi ve şimdiyi göz önünde bulundurduğumuzda mümkün iki seçenekten söz edebiliriz. Birincisi, bu topolojinin bir dış güç tarafından bütünüyle yıkılması veya onda bir gedik açılması. Şu anda, Kürdistan Bölgesel Yönetiminin ve Rojava’nın mevcut statüleri, kapalı topolojiye dış müdahalelerin sonucu olarak ortaya çıkmış gediklerdir. Elbette her iki yerde verilen olağanüstü mücadele, bedeller, maruz kalınan katliamlar, şiddet ve onun tarihini bir an olsun bile unutmak mümkün değil. Ama Kürtlerin gücünün bir derecesi var. Bu dereceden sonra ancak bir dış gücün ―burada Amerika’nın― varlığı sayesinde sömürgeci/işgalci devletlerin belirli bir mesafede tutulabildiğini de görmek gerekiyor. Şurası çok açık: ABD gibi güçlü bir devlet, bölgesel ve siyasal topolojiyi değiştirebilir, kapalı mekanda bir çıkış veya göreli bir alan sağlayabilir. Ama bu müdahalenin yokluğunda sonucun ne olduğunu Bağımsızlık Referandumunda hep birlikte gördük. Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin yaptığı Bağımsızlık Referandumu, bu statünün ne denli kırılgan olduğunu, hangi koşullara dayanarak korunduğunu ve doğrudan bir beyanla―bağımsızlık ilanıyla veya onun iması olan referandumla―, doğrudan siyasal bir edimle ya da savaşla buradan çıkılamayacağını gösterdi. “Güney için de öyle Amerika'ya, başka güçlere dayanarak bir yerlere geleceklerini düşünürlerse yanılırlar; o destek çekildiğinde iki saatte yok olurlar, onların da can güvenliği yoktur’’ (Görüşme Notları, 11/12/2010). Geriye bu kapalı topolojinin beklenmedik bir şekilde değişmesi veya siyasal bir mucizenin ortaya çıkmasıdır. Tarihte böyle anlar da var. Bir diğer mümkün seçenek ise, Öcalan’ın önerdiği strateji ve çözümdür. İçeride yayılarak, kurumsallaşarak ve durmaksızın yeni adlarla deneyerek, bir anda değil ama adım adım dönüştürmek: Kürtlerin maruz kaldıkları bu kapalı siyasal topoloji olağanüstü bir kırılmayla değişmediğinde, Kürt siyasal varlığı ve toplumu için bir boşluk ve dışarı noktası bu strateji sayesinde mümkündür. Bunun siyasal yolu, toplumu neredeyse her atomuna kadar örgütlemekten geçer. Eksikliği, yanlışlığı, doğru ve yerinde araçlar olup olmadığı bir yana, Öcalan’ın önerdiği HDP, BDP, DTK, KCK, Meclisler veya Komünler, bir devlete sahip olmayan Kürtlerin varlıklarını devam ettirmeleri (conatus) yanında siyasal kapasitelerini koruma ve geliştirmeyi hedefler: “Bunun mantığında şu vardır; küçük küçük komünler oluşturarak bütün toplumun örgütlenmesi gerekir. En tepeye kadar bu böyle örülmelidir… Ortak karar alırlar, bütün sorunlara ortak çözüm ararlar. Aynı zamanda şehirdeki mahallelerde de bu tür komünler oluşturulur… Bizim paradigmamız ise şudur: Halkı komünler halinde en tabandan en tepeye kadar her yerde örgütlemektir. Pratik, günlük ihtiyaçlara da çözüm üretecek bir şekilde yapılmalıdır bu. Sosyalizmi ancak bu şekilde hayata geçirebiliriz’’(Görüşme Notları, 10/02/2010). Kabul etmek lazım ki, en azından şimdiye kadar, Suriye iç savaşında Kürtlerin mevcut durumdan az hasarla çıkmalarını sağlayan hususlardan biri (bir kez daha, diğer husus olarak ABD’nin oradaki varlığıyla birlikte) Öcalan’ın İmralı’da geliştirdiği, kimi zaman gerçekten karmaşık olan bu siyasal model ve kimi pratik önerileridir: “Suriye'de öz savunma alanlarına Araplar da dahil edilebilir, aksi halde imha olabilirler. Bir araya gelmeliler. Halk esas alınmalı’’ (Öcalan 2015: 14).

Yazıyı tamamlarken, Öcalan’ın zaman bakımından ilginç bir müdahalede bulunduğunu belirtelim. Uzun bir zaman boyunca, coğrafi, kültürel ve bir imparatorluğun idari bir birimi olmasının dışında, her parçadaki Kürt siyasetleri, Öcalan dahil, Kürdistan’ı hayali veya gerçek önümüzde duran, gelecekte varılacak bir şey olarak düşündüler. Siyasetin hedefi buydu. Ama Öcalan, gelecekteki Kürdistan’dan önce, kendi projesine uygun bir model veya gelecekteki muhtemel örnek için bir proto-Kürdistan’ı uzak geçmişte düşünmeye başladı. Tarih ve antropoloji bakımından bu modele dair bilgilerin ne kadarı doğru ne kadarı yanlış bilmiyorum. Muhtemelen tarihçiler ve antropologlar bu okumayla hemfikir olmazlar. Ama tartışmamız için bu pek önemli değil. Öcalan, geçmiş ve gelecek arasında mekik dokuyan bir modeli öne sürer. Kürtlerin en parlak zamanı, Kürtlerin devletsiz olduğu, konfederalizm tarzında bir örgütlenmeye sahip oldukları, toplumun çok güçlü ve özerk olduğu zamanlardı. Düşmanları tarafından Kürtlere daima hatırlatılan o meşhur eksikliği―bir devlete sahip olmamalarını―bir olumlamaya çevirir. İşgalci devletlerin, onların uzmanlarının ve memurlarının, Kürtlerin bir devlet kuramadıklarını veya bir devlete sahip olmadıklarını şehvetle öne sürdükleri ve bir aşağılamaya dönüştürdükleri o tarihsel kambur. Öcalan o tarihsel kamburdan, Kürtlerin veya onun deyimiyle, proto-Kürtlerin, baskıcı, zorba iktidarlara karşı toplumsal özerkliklerini ve demokratik hayat biçimlerini korumak için bilinçli olarak vazgeçtiğini ileri sürer. Dediğim gibi, bu yorum tarihsel ve antropolojik bilgilerle ne derece uyuşuyor bilmiyorum. Ama bu tez, Pierre Clastres’nin Amerika’nın yaban toplumlarına dair antropolojik incelemeleri sonucunda vardığı tezin, devlete karşı toplum tezinin Kürt toplumuna ve tarihine uyarlanmasıdır. Proto-Kürtler kendi zamanının uygarlığına, onları ezmek ve yok etmek isteyen bir uygarlığa, merkezi bir iktidar tasarımı neticesinde ortaya çıkan zorba devlete karşıydılar ve bu nedenle devletsiz, kuramsız ‘doğal’ bir demokrasi kurdular. Modern Kürtler de tıpkı ataları gibi bir kez daha uygarlığın, bu sefer modern kapitalizmin ve onun siyasal ajanı devletin gazabına uğradılar ve ilkinden daha büyük bir yıkımla karşı karşıya kaldılar: fiziksel katliamlar ve kültürel soykırımlar. Bu nedenle, Öcalan eski yolu―modeli― modernleştiren bir yinelemeyi önerir. Bu cendereden çıkmanın yolu Kürtlerin icat ettiği ve toplumu iktidarın karşısına koyan yolu yeniden icat etmek ve katetmektir.

Bir şerh koyarak paradoksu paradoksal olarak onaylayalım. Bu cendereden bu dönüştürme modeliyle, devletsiz bir stratejiyle çıkılabileceğini ama önünde sonunda devletten kaçışın olmadığını düşünüyorum. Eski devlet ve iktidar tipi, onun ajanları, kapasitesi ve hedefi, tıpkı eski teknolojik biçim, onun araçları, kapasitesi ve hedefi gibi kaçışa izin veren bir şekilde işliyordu. Günümüz dünyasında ise, modern devlet ve teknoloji, eğer bir gün olur da ilahi, mitsel veya kozmik bir şiddetle yıkılmazsa, kendisinden kaçılmasına asla izin vermez. Onlara çağrılırsınız. Daha fenası, bu iki araca/ajana/ortama sahip olmayan toplumlar, ona sahip olan toplumların nesnesi veya uyruğu olmak zorundalar. Tıpkı yazılı kültürlerin yazıya sahip olmayan kültürleri ele geçirmesi gibi. Yazılı kültürün ajanı bir toplum, yazıya sahip olmayan kültürün ajanı bir toplum tarafından yenilse bile, yazılı kültür galip gelir. Kapalı topolojiden çıkış için doğru bir strateji olduğu apaçık. Ama ardından Öcalan kendi projesinin ve uyguladığı dönüşümün sınırına gelir. Lazarus’un bir siyasal sekansın kategorilerinin, tiplerinin ve kiplerinin doygunluğa eriştiğini söylediği safhadır bu. Henüz orada değiliz. Şu anda bir kez daha bir başka eşiğe varmaya çalışan bir başka kaos aşamasındayız. Eğer Öcalan’ın siyaset stratejisini doğru yorumluyorsak, dönüşüm için bu kaosu bir süre sürdürecek ve ardından kozmostaki[9] dönüşüme geçecektir.

Kaynakça

Agamben, Giorgio. Kutsal İnsan, çev. İsmail Türkmen, Ayrıntı Yayınları, 2013.

Belhaj Kacem, Mehdi. L'esprit du nihilisme, Fayard, 2009.

Deleuze, Gilles &Guattari, Felix. Qu'est-ce que la philosophie ?, Les Éditions de Minuit, 2005.

Lazarus, Sylvain. L’intelligence de la politique, Al Dante textes établis par & préface de Natacha Michel 2013.

Öcalan Abdullah, Görüşme Notları, https://birinsanbirkitap.wordpress.com/wp-content/uploads/2014/08/2009-gc3b6rc3bcc59fme-notlarc4b11.pdf

Öcalan, Abdullah.Perspektif Metni, https://yeniyasamgazetesi9.com/abdullah-ocalanin-kongre-perspektifinin-tam-metni/

Öcalan, Abdullah. Demokratik Kurtuluş ve Özgür Yaşamı İnşa (İmralı Notları), Weşanen Mezopotamya, 2015.

Öcalan, Abdullah. Demokratik Uygarlık Çözümü V, Amara Yayıncılık, 2015b.

Sayın, Mahir. Erkeği Öldürmek, Zelal yayınları, 1998.

Zaza, Nureddin. Bîranîn, Avesta Yayınları, 2008.

Notlar

[1]Ona göre, ‘’sömürgecilik ve soykırımın yaşandığı bir vatan gerçekliği olsa da, Kürdistan’ın varlığı inkar edilemez’’ (Öcalan 2015b: 159).

[2]Dediğim gibi, Nureddin Zaza Judenrat kelimesini kullanmıyor ama acıyla şu satırları kayıt altına alıyor: ‘’Tevî vê xebata ha Kurdên Iraqê ku li Bêrûtê bûn û xwe bî Kurdîtiyê mijul dikirin wek M.B. û E.A. û hin din, li her dera, heya li ber rojnamevanên biyanî bi xwe, dev davêtin Îsmet û dixwestin wî li ber çavê xelkê reş bikin. Ji her kesê bêtir ê bi dilekî şewitî şerê Îsmet dikir M.B. (Mehmûd Baban) bû. Ji ber ku ewî welê xistibû serê xwe ku mezinê Kurdan li Bêrûtê, divê here sardana wî, jê şîreta bixwaze û xwe hewceyê wî bide zanîn. An na, nave wî dikeve nav deftera wî ya reş û ji belayê zimanê wî êdî xilas nabe.

Cemîl Mihobi xwe, xistibû serê xwe ku di nav Kurdên Bêrûtê de axatiye jê bajo. Ji lewre ewî û M.B. destên xwe dabûn hev û hev û dûdigrin.’’ (Nureddin Zaza, Bîranîn, Avesta Yayınları, İstanbul: 2008, s. 121).

Ayrıca kitabın son bölümünde Beyrut Kürtlerine dair anlatılanlar aslında yenilgilerinin ertesindeki Kürtlerin bir metonomisi. Bir halk yenildiğinde, ölüler, yaşayanlar, yaşamaya gelecek olanlar ve hatta coğrafyanın kendisi benliklerini ve özlerini kaybederler.

[3]Ayrıca şu bilgiyi de ekleyelim. Muhtemelen akademik bir kuruma bağlı olmadığından, Fransız felsefesinin en atak kalemlerinden biri olan Mehdi Belhaj Kacem, L'esprit du Nihilisme adlı kitabında, Naziler dönemindeki Yahudilerin durumunu tarif etmek için ‘’atık/çöp’’ (déchet) kelimesini kullanır. Yenilenler tıpkı elden çıkarılıp atılan ev atıkları gibidirler (Mehdi BelhajKacem, L'espritdunihilisme, Fayard, 2009, s. 102).

[4] PERSPEKTİF METNİ https://yeniyasamgazetesi9.com/abdullah-ocalanin-kongre-perspektifinin-tam-metni/

[5][5]Öcalan, avukatlarıyla 2008 yılının şubat ayındaki bir görüşmede bir öngörüde bulunur. ‘’Yakında Suriye'ye de bir operasyon yapacaklar, birkaç ay sonra mı birkaç yıl sonra mı bilemiyorum. Demokratı da iktidara gelse bunu yapacak. Cumhuriyetçisi de demokratı da fark etmez, ikisi de aynı şeyi yapar’’ (Görüşme Notları, Şubat 2008). Aynı görüşmede İran’a dair de bir operasyon beklediğini ekler. ‘’Amerika'nın Ortadoğu'da yeni politikaları söz konusudur. Türkiye de bunu görüyor. Beşar Esad'ı götürecekler. Artık fazla dayanamaz. Ya onu teslim alacaklar ya da Kaddafi gibi direnecektir. Muhtemelen direnecektir de. Ama sonunda düşürülecektir. Zaten Libya'yı sattılar. Suriye'nin düşmesinde ise Türkiye ağır hareket ederek bunu sürece yayıyor, öyle ani yapılmasını istemiyor. Aynı şekilde sıra İran'a da gelecektir. Belki İran geciktirilecek ve İran da direnecek ama sonunda İran da düşürülecektir. İran'ı sürece yayacaklar ama sıra oraya da gelecek’’ (Görüşme Notları, 10/06/2011). Yakın zamandaki bir olayın öngörüsü için: ‘’İran her an atom felaketiyle de karşılaşabilir… Özellikle İran çok eski olan devlet geleneğini kullanarak sözüm ona kapitalist modernite ile baş edeceğini, daha doğrusu böylesi bir imaj yaratarak sistem tarafından kabul göreceğini sanmaktadır. Tarihi bu temelde kullanmak herhalde tükenmişliğin en gözükara biçimi olsa gerek’’ (Öcalan 2015b: 554, 555). Bu isabetli öngörülerin sebebi, bence şu kabule dayanır: bölgede İsrail’le antagonist bir ilişkide olan her devlet, sistem için bir tehdit olarak kabul edilir ve o devletin meşruiyeti yavaş yavaş aşındırılır. Haliyle bu durum, dışarıdan bir müdahalenin önünün açılması anlamına gelir. Suriye’de rejim değişti; farklı bir biçimde de olsa, İran’a yapılan son müdahale, İran’ın Irak’ınyaşadığına benzer bir deneyimin ihtimalini artırdı.

[6]’Bundan sonra Kutlu Doğum Haftasını biz organize edeceğiz. Cuma namazı ekibimiz bunu yapabilir. Boş bıraktığınız her alana onlar doluşurlar. Biz beş hatiple bile kutlayabiliriz’’ (Öcalan 2015: 72).

[7]Kürt başkaldırılarına yönelik siyasal bir okumanın ilk görevi, bu ayaklanmaların yenilgiyle bitmesinin nedenlerini ortaya koymak olmalıdır. Kötü olanlardan başlayıp bir muhasebe yaparak verili durum değiştirilebilir. Öcalan, bu okumayı yapan nadir örneklerden birini sunar. Bedirhan Bey isyanının, erken bir milli hareket olma özelliği taşıdığını; bastırılmasaydı, ulus-devlete doğru gelişebileceğini;modern sıfatına en yakın ve layık hareket olduğunu söyler. Yenilmesinin nedenlerini sıralar: Bedirhan Bey’in seçeneklerinin sınırlı olması, dayanabileceği hegemonik bir gücün olmaması; Süryanileri hedeflemesinin stratejik bir hata, Ermenilerle ilişkilerinin ise iyi olmakla birlikte stratejik olmaktan uzak olmasını;sadece Osmanlı Devleti değil, İran, İngiltere ve Rusya da ona karşı olmasınıaskeri teşkilatlanması gerilla tarzı yerine, düzenli orduya yakın olmasını gösterir. Yine Öcalan’a göre, aile içinde birlik sağlanamamasındanve Osmanlı Sultanının taktiklerine takılıp zamanda harekete geçmemesinden dolayı, Kürtlerin en modern hareketi yenilmiş oldu (Öcalan 2015b: 256). Elbette bu nedenlerin gerçekten böyle olup olmadığına dair araştırmaların ortaya koyacağı bilgilere ihtiyaç var.

[8]Çözüm için 1921 Anayasa’sını öneren Öcalan, “Çözüm olacaksa 1921 Anayasası esas alınmalıdır. Ben bundan başka bir belge tanımam. Bu tarihi bir belgedir. Bunun üzerine yoğunlaşacağım’’ (Görüşme Notları, 2009).

[9]Barışcan Demir Khaosmos’un Ontolojisi: Spinoza, Saussure ve Deleuze’ün Kesişiminde Felsefe İçin yeni Olanaklar Üretmekadlı yayımlanmamış doktora tezinde (Felsefe Bölümü, Hacettepe Üniversitesi, 2024) felsefi tarihindeki kimi filozofların görüşlerini karşıt iki uç olarak kaos ve kozmos kavramları bakımından tartışır. Bu iki uca yönelen eğilimlerin ürettikleri çıkmazı gösteren ve eleştiren Demir, çözüm olarak Deleuze ve Guattari’ninJoyce’dan devraldıkları khaosmos kavramını öne sürer. Adım adım temasını dokuyan bu titiz ve özgün çalışma, kaos ve kozmos kavramlarıyla nasıl iş görüldüğünü tartışırken aynı zamanda bir çözüm yolu olarak khaosmos kavramını öne sürer. Bu üç kavramın ontolojik olarak yorumlanmasına dair bu çalışma, bize başka alanlarda kullanabileceğimiz ilginç ve verimli bir tartışmayı sunuyor.

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin