Musa Anter’in 1990 yılında ilk kez yayımlanan anıları özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında İstanbul’da yaşayan Kürt şahsiyetleri ve aileleri hakkında önemli bilgiler içerir. Anter, İstanbul’da yaşayan Kürtlerin bu yarım yüzyıldaki tanıklarından birisi sayılır. Kitabında sıraladığı portre yazıları ilgimi çekmişti. Musa Anter anılarının bir yerinde Tutuklu olduğu sırada gazeteci Nimet Arzık’ın bir tutuklu arkadaşı üzerine “Kürd Mahmud Ali” adlı bir roman yazdığını belirtir. Bu bilgiden yola çıkarak sözü edilen kitabı bulup okumak istedim ama yıllar süren çabalara rağmen bir türlü kitabın izine rastlayamadım.
Aradan uzun yıllar geçtikten sonra yani 2025 yılında bu romanın izine rastlayabildim. Birkaç ay önce Akbaba Dergisi’nin eski bazı sayılarını karıştırdığımda gözlerime inanamadım. 1960 yılında bu dergide yayımlanan bir ilanda Kürd Mahmud adlı bir romanın gelecek hafta tefrika edileceği belirtiliyordu: “Kürd Mahmud-Roman-Yazan Nimet Arzık” (Akbaba, 5-1-1960). Bu tefrika bıyıklı ve kravatlı bir bey ve uzun saçlı kadını gösteren bir illustrasyonla birlikte yayımlanır. Yedi bölüm halinde çıkan dizinin ilk bölümü 12-1-1960 ve son bölümü de 21-2-1961 tarihinde bu dergide çıkmıştır. İnsan burada tam olarak bilemiyor acaba Nimet Arzık’ın roman çalışması bu yedi bölümden mi? Yoksa Musa Anter’in belirttiği gibi bir kitap projesinden mi oluşuyor? Tefrika reklamında roman kahramanı “Kürt Mahmut” biçiminde ama roman metninde de “Kürd Mahmud” olarak geçer. Derginin başka bir sayısında Mektuplar-Cevaplar bölümünde M. Kuyucak adlı Ankara’dan bir okuyucu “Kürd Mahmud romanı hayattan mı alınmıştır” sorusunu dergi redaksiyonuna yöneltir. Bu soruya verilen cevabın ilk cümlesi de bir sorudan oluşur: “Ya nereden alınsın?...” (Akbaba 7-9-1960). Musa Anter’in yukarıda da belirttiğimiz bu roman adına: “Kürd Mahmud Ali” nereden ve nasıl ulaştığı merak ettiğim konulardan birisi haline geldi. Büyük bir olasılıkla Musa Anter 1960lı yıllarda bu romanın kaleme alındığını Akbaba dergisinde yayımlanan Kürd Mahmud adlı tefrikadan öğrenmiş, tefrikanın da kitap olarak çıktığını veya çıkmak üzere olduğunu sanmıştır. Kısacası Nimet Arzık’ın Kürd Mahmud adıyla anılan metni bildiğimiz kadarıyla daha kitap olarak çıkmuş değildir. Görüldüğü gibi romanın adı Akbaba dergisinde Kürd Mahmud olarak geçer. Musa Anter de “Kürd Mahmud Ali” olarak verir. Nimet Arzık romanının bir yerinde Kürd Mahmud’u “Mahmud Demirhan” olarak da okuyucuya tanıtır.
Romanın kahramanı Kürd Mahmud hukuk fakültesini bitirdiği için romanda “kanun adamı” ve dış görünüşüyle de “...yakışıklı, adaleli, kartal profiliydi” biçiminde tanıtılır. Bir yerde de “...kendi bölge oyunlarını emsalsiz bir biçimde oynardı” denilir. Kürd Mahmud romanın kadın kahramanı Papatya’yı bir kaza sonucu ölen eşinin taziyesinde görür. Kürd Mahmud ve Papatya arasındaki ilişkiler daha sonraları giderek artmaya başlar. Papatya eşinin ölümüyle oluşan boşluğu ancak Kürd Mahmud’un doldurabileceği düşüncesiyle onunla sık sık görüşür ve en sonunda aralarında daha yakın ilişkiler oluşur. Kürd Mahmud kendisine yardımcı olmaya hazırdır: “Bırakın yükün yarısını ben taşıyayım”. Kürd Mahmud romanın sarışın kadın kahramanı Papatya ile hemdert olduğunda Papatya Kürd Mahmud’u artık kocası olarak düşünür. Ama bu ilişkiden haberdar olan Papatya’nın yakın çevresi ve Kürd Mahmud’un yakınları önüne bir duvar gibi dikilir. Kürd Mahmud’un fakülte bitirmiş eşi Gülizar da zamanla bu ilişkiyi duyar ve bazı sözel baskıların hedefi haline gelir.
Kürd Mahmud, Papatya ile görüştüğünde zaman zaman gerilere giderek çocukluğundan bahs eder. Bir ara “Benim hayatımın romanını yazsam Harcanan Ömür adını verirdim” der. Roman sözcüğü ilk kez Kürd Mahmud’un ağzından çıkar ama bu romanı ilerde yazacak olan Nimet Arzık’tan başkası değildir. Yazar her bölümde yayımladığı ‘Romancının notu’ başlıklı kısa ek açıklamalarıyla dikkatlerimizi çeker.
Romanda Papatya ve Kürd Mahmud’un akraba çevresinden olan iki kişi arasında bir evlilik de yaşanır. Paris’ten gelen Kürd Mahmud’un yeğeni Ali gelir gelmez Papatya’nın kuzeni Güldalı’ya aşık olur ve sonunda evlenip Şemdinli’ye yerleşirler. Güldalı Papatya’ya gönderdiği bir mektupta yöre halkı ve tarihinden övgü ile söz eder:
“Mesudum dersem inanır mısın?...Sevgi müşkülleri yeniyor. Beni müthiş merasimle karşıladılar. Şemdinli’den birkaç kilometre ötede oturuyoruz. Atlılar, başlarında kayın peder, birkaç saatten beri yoldaymışlar...Kayın peder Ali’ye hiç benzemiyor. Fakat iyi adam. Yabancılığımı gidermek için elinden geleni yaptı. ‘Siz şehre alışık olduğunuz için yaşayışımız size çok basit gelecek’ dedi. Hep beraber büyük dedelerinin mezarına gittik. Büyük dedeleri burada evliya mertebesinde...İsmi Şeyh Abdullah...Sonra bir saray kalıntısının yanından geçtik. Harabe halinde bir Dolmabahçe!..Seni işitir gibiyim: ‘Dolmabahçeyi dağların ortasına oturtanın aklına şaşarım!..Büyüklük rüyalarının tezahürü herkesçe başka türlü oluşuyor Papatya”.
1959-1960lı yıllarda Türkiye’de Kürt öğrencileri, aydınları, şeyh, ağa ve beylerinin tutuklanması ve hapse konulması gibi bir dizi baskılara tanık olunur. Tedirginlik artmaya başlar. Kürd Mahmud da bu baskılardan nasibini alır, bir ara birkaç Kürt aydını ile birlikte tutuklanır. O bu tutukluluk yıllarında çok zor günler yaşar. Kürd Mahmud büyük bir ikilem ile karşı karşıyadır. Hapishaneden salıverildiğinde hemen Papatya’nın evinin yolunu tutar. Ama zamanla değişen başka bir Papatya ile karşılaşır. Bu durum okuyucuya bir Kürtçe atasözünü hatırlatır: “Dilê ku sar bibe, bikeve heft tendûran jî, dîsa germ nabe” (Soğuyan kalp yedi tandıra konulsa bile yine ısınmaz). Kürd Mahmud bu kez yolunu değiştirir, eşi Gülizar’ın yaşadığı kendi evine yönelir.
Artık romanın sonuna yaklaşılır. Kürd Mahmud tefrikasının her bölümünün altında ‘arkası var’ ibaresine rastlıyoruz. Yedinci bölümün hemen altında ise; büyük harflerle yazılmış SON sözcüğü yer almaktadır. Bu sözcük Kürd Mahmud ve Papatya arasında yaşanan duygusal aşkın (romans) sonu olarak da okunabilir. Romandaki kurmaca ve gerçek niteliklerin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunan bazı anahtar sözcükler vasıtasıyla bu popüler romanın otobiyografik bir özellik taşıdığını da söyleyebiliriz. Roman, Türt edebiyatındaki Kürt imajı alanında yapılacak araştırmalar açısından ilginç bir metin oluşturur.
Gazeteci, yazar ve çevirmen Nimet Arzık (1921-1989) üretken bir yazar olarak bilinir, basılmış 41 kitabı bulunuyor. Nimet Arzık’ın ismi ilk kez Eski İstanbul Kürtleri adlı araştırmamı sürdürürken dikkatimi çekti. Arzık anılarında ilk Kürtçe gazete olma özelliğini taşıyan Kürdistan gazetesini çıkaran komşusu Abdurrahman Bedirhan hakkında bazı bilgiler sunar. Ağrı ve Ağrı milletvekili Halis Öztürkü tanıtan bir yazısı da bulunuyor.
Kaynak
Akbaba Dergisi’nin 12-1-1960 ve 21-2-1961 tarihleri arasındaki sayıları
Nimet Arzık, Tek At, Tek. Mızrak Anılar-1, Kaynak Yayınları, 1983, s.69-71
Musa Anter, Hatıralarım, Doz Yayınları, 1990, s.172
Rohat Alakom, Eski İstanbul Kürtleri, Avesta, 2012, s.105
Nimet Arzık, Ağrı, Akbaba, 30-7-1969
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →