Aşırı milliyetçi, sınırsız demagog ve ırkçı olan Hitler Nasyonel-Sosyalizmi ile devleti halkçı ve milliyetçi bir temel üzerinde yeniden kurmayı vaad etmiş, sokak gösterileri düzenlemiş ve muhalifleri yıldırmak için korkunç çarpışma gurupları kurmuştu. 20. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan Nazizm ideolojisi, ırkçı, anti-komünist, anti-semitist ve ani-kapitalist bir dünya görüşüydü. Nazizm ideolojisinde, ari (üstün) ırktan olanlar ve ari ırktan olmayanlar şeklinde iki guruba ayrılmaktaydı. Siyahlar bu ideolojide “alt insan” olarak adlandırılmakta ve ikinci sınıf insan olarak değerlendirilmekteydi. Naziler, Almanya’da “ırkın hijyeni” adını verdikleri politika gereği siyahilere yönelik nefret söylemi odaklı propapaganda faaliyetlerine yönelmişler, her ne pahasına olursa olsun ari ırkın korunmasını ve aşağı ırk olarak görülen diğer diğer ırklar ile birleşmesini engelleme eğilimindeydiler. Hitler’e göre ari ırkın kendinden daha aşağı kabul edilen ırkın kanıyla karışmaması gerekmekteydi. Aksi takdirde dünyada büyük bir medeniyet kuracak olan ari ırkın sonu getirilmiş olurdu. Bu düşünce nedeniyle Naziler, ari olarak kabul edilen Alman vatandaşlarının, aşağı ırk olarak gördükleri siyahilerden uzak tutulması görüşünü savunmaktaydı. Nazizmin en önemli özelliği, ırka dayanması ve ırkı yücelterek “otorite meşrutiyeti” kazanmasıdır.
Hitler iktidara geldikten sonra idelojisine bir felsefe aramış, kaynağı da Nietzsche’de bulmuştur. Nietzsche ve faşizm arasında kuralan bağ, Nazi iktidarı boyunca Nietzsche’nin adının sıklıkla anılmasına sebep olmuş, düşüncelerinin kapalılığı onu siyaseten hem faşizmin destekçisi hem karşıtı olarak görüldüğü farklı ve birbiriyle çelişen değerlendirmelerin konusu yapmıştır. Örneğin, eserlerinde faşizmin karşısında olduğunu anlatmışsa da düşünceleri Naziler tarafından farklı yorumlanmış ve Alman faşizminin temel felsefi temsilcisi olarak görülmüştür. Nietzsche Almanya’nın ulus-devletleşmeyle doğan siyasi kültürüne bizzat tanık olmuştur. Yaşadığı dönemde Almanya özelinde saptamalarda bulunmuş, çözüm yolunu göstermeye çalışmışsa da yaşanacak olan yaşanmış, Almanya bu dönemde sistem çöküşlerine sahne olmuştur.
Nasyonel Sosyalizm, liberalizmden Marksizme, popilizmden anarşizme kadar Avrupa siyasi düşünce sistemleriyle kıyaslandığında, mantıksal bir tutarlığa sahip görülmemiştir. İngiliz tarihçi Alan Block gibi Hitler’in ilk ciddi biyografisini yazanlar, Nazi liderini hiçbir tutarlı ilkesi olmayan, eğer amaçlarına hizmet etmiyorsa, hiçbir fikri ve politikayı dikkate almayan iktidara aç bir fırsatçı olarak göstermişlerdir. Hitler’in Alman siyasetindeki başa gelmesindeki en büyük etken ise Versailles Antlaşması’ndan mutsuz olan bir Almanya’nın olması ve 1929 Büyük Ekonomik Buhran’ın etkileridir. Bu büyük buhran Hitler için önemli bir fırsattır ve Alman halkının çöküş ortamında umut kıvılcımlarına sarılma eğilimini fark ederek bu krizi kendi lehine çevirmeyi bilmiştir.
İki dünya savaş arası dönemde Türk-Alman ilişkilerinde özellikle de 1933 yılında Hitler’in iktidara gelmesi sonrasında Nazi propagandasının önemli bir rol oynadığı söylenebilir. İkinci Dünya Savaşı yılları ise Türkiye için henüz Birinci Dünya Savaşı’nın hatıralarının silinmediği ve tarafsızlık konusunda azami gayretin gösterildiği bir zaman dilimidir. Süleyman Seydi’ye göre; “Bu tarafsızlığın kendi lehine değiştirmek isteyen savaşın tarafları için Türkiye, istihbarat ve propaganda savaşının yaşandığı bir arena olmaktan kaçamaz. İstanbul, savaş boyunca irili ufaklı yirmiye yakın istihbarat biriminin konuşlandığı bir şehir haline gelmiştir.”
Türkiye’yi kendilerine karargah edinen Alman ve İngiliz istihbarat kuruluşları birbirleri hakkında bilgi toplamışlardır. Almanların Nazi propagandasına karşılık endişeye düşen İngilizler, Türkiye’de Almanya tarafından işgal edilme tehlikesi olduğunu söyleyerek Türkiye’yi yanlarına çekmeye çalışmışlardır. İngilizlerin Special Operation Executive (SOE), Almanların Deutsche Nachrichten Büro (DNB) adlı kuruluşların resmi propaganda faaliyetlerinden başka, Türkiye’de yaşayan Almanlar tarafından yapılan Nazi propagandası, Türk Hükümetince Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat birimleri tarafından takip edilmiştir.
Nazi propagandası yalnız Türkiye üzerinde olmayıp Suriye, Irak, Mısır ve Arabistan’ı içine alan geniş bir coğrafyada yapılmakta ve buralarda Türkiye-İngiliz dostluğunu sarsacak mahiyette haberler çıkarılmaktadır.
Nasyonel Sosyalistlerin iktidara gelişleriyle Alman dış politikasında radikal bir değişim meydana gelmiş, Hitler, 1933’ten itibaren revizyonist bir dış politika anlayışı ortaya koymuştur. İzlenen dış siyasayı bütünüyle içine alan Lebensraum (Hayat Alanı) politikası gereğince Almanya, Balkanlar ve Ortadoğu’da iktisadi ve askeri yönden güçsüz ülkeler üzerinde siyasi nüfuz kurma mücadelesine girişmiştir. Bu mücadele çercevesinde Almanya, özellikle Türkiye’yi çıkış noktası yaparak Yakındoğu’yu denetimi altına almak istiyordu. Buna bağlı olarak Almanya, 1933’ten itibaren siyasal, ekonomik ve kültürel alanda Türkiye’yi etkisi altına almak için propaganda faaliyetlerine başlamıştır.
Propagandaların yoğunluğundan da anlaşılacağı üzere, konumu itibariyle Türkiye batılı ülkelerin gözünde stratejik öneme sahiptir. Ve buna dair bu arada bir değerlendirmeyi aktaracağım. Abdi İpekçi’nin görüştüğü Nijerya Başkanı Hacı Ebu Bekir Tafawa Balewa’nın, Nijerya ve Türkiye arasındaki farkı ortaya koyarak şöyle bir değerlendirmede bulunur:“Atatürk’e ve devrimlerine dair çok kitap okudum. Onun hareket tarzını, cebrini, usullerini, diktatör davranışını şahsen demokrasiye inanan bir adam olmama rağmen mâkul ve mazur görüyorum. Çünkü Türkiye Batılı Hristiyan devletlere çok yakın bir ülkedir. Etrafı onlarla çevrilmiştir. Atatürk bu ileri Hristiyan devletlerin rekabetine karşı koyabilmek için vakit kaybedemezdi. Reformları yavaş yavaş, zamanla gerçekleştriemezdi. Eğer bekleseydi, demokratik, dolayısıyla yavaş yavaş hareket etseydi Türkiye’nin sonu gelebilirdi. Nijerya aynı durumda değildir. Etrafında rakip olarak büyük Hristiyan devletler yok. Biz devrimlerimizi tedricen demokratik usullerle gerçekleştirebiliriz. Sizin gibi Avrupa uygarlığının göbeğinde olsaydık sizin gibi hareket etmemiz gerekirdi...”
Türkiye’ye yönelik ekonomik, propaganda ve siyasi faaliyetlerini arttıran Nazi hükümetinin girişimleri neticesinde gittikçe yakınlaşan ikili ilişkiler dış basında, “iki ülkenin Suriye’ye ortak askeri operasyon düzenleyeceklerine” kadar varan birtakım iddiaların ortaya çıkmasına neden olmuştur. I. Dünya savaşı sona erdikten sonra, sıkıntılı dönemler geçiren iki ülke de Batılı devletlerle bu süreçte iyi ilişkiler içerisinde olamamıştır. Türkiye’nin Almanya için önemli bir hammadde tedarikçisi olması, Almanya’nın da Türkiye için önemli bir teknoloji ve sanayi transfer merkezi olarak görülmesi iki ülkenin yakınlaşmasına imkan vermiştir. Nazi iktidarı ve Hitler, ekonomik kalkınma, askeri alanda ve politik olarak yeniden Almanya’yı güçlendirmek üzere Türkiye’nin önemini iktidarının ilk dönemlerinde kavramıştır. Türkiye-Almanya arasında ilişkiler 1933 yılı içerisinde daha çok Sami Paşa tarafından yürütülmüş olup temmuz ayında Türkiye’den gerçekleşen ziyaret bu ikili ilişkilere katkı sağlamıştır. Türkiye’nin Büyükelçilik dışında ilk teması temmuzda Berlin’e giden milletvekileri tarafından sağlanmıştır. Bu sırada Hitlerle görüşen milletvekillerine görüşme sırasında Hitler yakınlık göstermiş, Milli Mücadele’nin kendisini aydınlatan örnek olduğunu söylemiş, bazı Alman yetkilileri de Gazi Mustafa Kemal ile Hitler arasında benzerlik ve Türkiye-Almanya arasında ortak noktalar bulmaya çalışmışlardır.
Adolf Hitler’in başbakan olmasıyla Almanya’nın ihtiyacı olan mamul ve hammadde ihtiyacı için Türkiye’ye duyduğu gereksinim kısa süre içerisinde, Türkiye’de propaganda gerçekleştirmesine neden olmuştur. 1933 yılı Almanya’da yeni bir milada işaret ederken, Türkiye de tüm dünya gibi bu süreçten etkilenmiş ve Nazi Almanyası ile yeni bir sayfa açmıştır. 1933 yılında, Almanya’daki gelişmeleri elçilikleri vasıtasıyla takip eden Türkiye, Almanya ve Versay karşıtı politikalarını değerlendirmiştir. Nazi Almanyasının revizyonist söylem ve tutumları karşısında, Fransa başta olmak üzere Avrupa ülkelerinin nabzını ölçen Türkiye, Almanya karşıtı bir hareket içinde yer almamaya özen göstermiştir. 1933 yılı Türkiye’nin Almanya’yı değerlendirdiği ve işbirliği için oldukça önemli adımlar attığı bir yıl olmuştur. Türkiye-Almanya arasındaki ilişkiler, Nazi hükümeti döneminin başlaması ile birlikte bazı dönemlerde hassas hale gelse de, genel olarak, 1933 yılından itibaren müspet bir konumda kalmıştır. 1933 yılında “Türkiye ile Almanya’nın eski silah arkadaşı olduğu” söylemleri ile Ankara üzerinde etkin olmaya çalışan Hitler yönetimi, bu yıldan itibaren Türkiye’ye yönelik propaganda çalışmalarını arttırmıştır. Özellikle eğitim, basın ve kültür alanlarında Türkiye’de önemli propaganda girişiminde bulunmuştur. Alman propagandasında en önemli yer tutan unsurlardan biri de mimari olmuştu. Yeni Alman mimarisi örtük bir şekilde yapma gereği duymadan Nazi ideolojisini direkt olarak yansıtmıştır. Baskı, şiddet ve dayatma neticesinde Hitler ile birlikte modern sanat anlayışında da bir dönüşüm gerçekleşmiş, “Dejenere Sanat” sergisinde propaganda ön plana çıkartılarak sanatçılar etnik kökenlerinden dolayı aşağılanmışlardı. Modernizmin Alman sanatını yozlaştırdığı gerekçesiyle “dejenere eserler” halka teşhir edilmişti. Hitler’in estetik ideali bir yandan topluma dayatılırken, diğer yandan da sanat, Nazi propagandası için araçlaştırılmıştı. 1930’lu ve 1940’lı yıllarda sadece Almanya’da değil, İtalya ve Sovyet Rusya’da da benzer mimari anlayış benimsenerek otoriter rejim sanatla adeta kutsanmıştı. İtalyan Fütüristler sanat alanında kendi ideolojik siyasetleri doğrultusunda, Roma İmparatorluğu’nun yeniden canlandırılması düşüncesiyle hareket ederken, Sovyet Fütüristler komünist ideolojinin yerleşmesi için sanatı kullanmışlardı. Sanatın politika aracı olarak kullanılmasının uzun bir geçmişi bulunmaktadır; şehir devleti, krallıklar ve imparatorlukların hükümdarları sanatı iktidarlarının altını çizmek, zaferleri yüceltmek ya da düşmanlarına gözdağı vermek için kullanmışlardı. Nazi iktidarında görülen de benzer bir durumdur. Ankara ve İstanbul’da da, açılışı için Nafia Bakanı Ali Fuat Cebesoy’un görevlendirildiği 15 gün açık kalması kararlaştırılan (31 Ocak-15 Şubat 1945) mimari sergiler açmışlardır. Bir Türk Bakanının himayesinde açtıkları bu sergiler Alman propagandası için de zemin hazırlamıştı.
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü Alman sergisinin açıldığı tarihlerde devlet erkanıyla birlikte Adana’da Churchill görüşmeler gerçekleştirdiğinden sergiye katılamamış, ancak daha sonra bizzat sergiyi gezerek, sergi hakkında bilgi almıştır.

Alman Propagandası, 1943 yılında Ankara ve istanbul’da mimari sergi ile aynı yıl içinde İzmir fuarında radyo ve televizyon sergisiyle de Türk burjuvazisinin üzerinde dikkate değer bir etkide bulunmayı hedeflemiş ve bunda da etkili olmuştu.
Osmanlı Devleti’nden başlayarak Türk toplumunu ilgilendiren hiçbir meseleye kayıtsız kalamayan Kemal Tahir Köy Enstitüleri ile gündelik politka arasındaki ilişkiyi şöyle ortaya koymaktadır: “İkinci Dünya Savaşı’nda İsmet Paşa’nın Türkiye politikası, çok civelek bir politikadır. Başlarda Almanlar, Fransa’yı birkaç haftada çiğneyiverince İsmet Paşa’nın gözü Almanlara döndü... Almanya’da Nazi Partisi var, Türkiye’de Halk Partisi... Almanya’da Hitler’in sözü kanun, Türkiye’de İsmet Paşa’nın... Almanlar ülkeyi ele geçirebilmek için her yere Nazi ajanı yerleştirmiş, millete nefes aldırmıyor; İsmet Paşa şehirleri kasabaları Halk Partisi ile Halkevleri ile avucu içine almış ama köyler boş... Paşa askerlikten bir türlü kurtulamadığı için askerde çavuş rütbesine kadar çıkabilen açıkgöz köy çocuklarını bir kurstan geçirip eğitmen yetiştirmeye durdu; ve bunların herbirini bir köye yerleştirdi mi, işte sana, Almanların imrenecekleri bir SS ordusu! Bu eğitmenler, köyleri avuçları içine alacakları ve devletle bütünleşecekleri için memlekette sinek uçsa İsmet Paşa’nın haberi olacak; Hitler de bunu görünce; ‘Aman bu ne yaman akıl, nasıl bir akıl!’ deyip İsmet Paşa’yı alnından öpecek!
Ama hesap yanlış çıktı. Almanlar, Sovyetlerin bozkırında yenildiler... Moskova’ya kadar gelmişken yüz geri olup çekilmeye başlayınca, o zamana kadar sırtını sıvazladığı, arkaladığı, ‘Hadi göreyim seni’ dediği Turancıları deliğe tıktığı gibi, bu kere, yine aynı Milli Eğitim Bakanını (Hasan Âli Yücel) solcuları el üstünde tutan bir bakan haline getirdi ve devleti sol rüzgârın uğuldadığı Köy Enstitüleri Şampiyonu yaptı...
Aslında, Köy Enstitüleri sorununun temelinde işte bu rezillik yatar! Önce savaşı Almanların kazancağı hesabına yatırım yapılmıştır; sonra, Rusların kazanacağı üstüne!
Ruslar savaşı kazanıp üç doğu ilimizle birlikte Boğazlarda üs istemeye bulaşınca; İsmet Paşa fırt diye döndü ve İngiltere ve Amerika üstüne oynamaya başladı. İsmet Paşa’nın sırtında yumurta küfesi yok! Almaya da vermeye de alışık değildir... Biliyorsun, Almanlar Oniki Ada’yı önerdiler, için gittiği halde almadı. Ruslara üç vilayet verir mi hiç! Böylece İnönü için Köy Enstitüleri esprisi de ortadan kalktı. Nitekim Demokrat Parti muhalefeti ağzını açar açmaz, bu Köy Enstitülerini ağızlarını kapatmak için taviz olarak veriverdi; çünkü onun gözünde verdiği şey, foksiyonunu çoktan yitirmişti...”
Ayrıca Kemal Tahir romanında Ermeni meselesi ile ilgili de şöyle der: “Abdülhamit zamanının Ermeni kırımlarında, suç ortaklarımız Rus çarıyla İngiliz hükümetleridir. Bizim Ermeni kırımının baş suçlusu da Almanlar... Akılları sıra, nasıl olsa savaşı kazanacaklar, Anadolu’ya Alman kolonileri yerleştirecekler...”
2015 yılında Merve Erol’un gerçekleştirdiği söyleşide, “Soykırıma Destek: Ermenilerin İmhasından Almanya’nın Rolü” adlı kitabın yazarı Jürgen Gottschlich şöyle diyor: “Ermenilerin gerçek bir tehlike arz ettiğini söyleyen Alman kurmaylar arasında Bronsart başı çekiyordu. Tehciri savunuyordu, tehcirin kitlesel katliamlara dönüştürğünü öğrendiğinde ‘Böylesi daha bile iyi, müdahale etmeyin’ demişti. O ve başka bazı çok etkili Alman kurmaylar, ‘Türkler bu çözümü uygun gördülerse, bu bizim için de daha iyi olur’ diye düşünmüşlerdi. Ayrıca Bronsart gerçek bir ırkçıydı, Osmanlı Ermenilerini Almanya’daki Yahudilere benzetiyordu. Sonraları önde gelen faşistlerden biri oldu. 1930’larda yazdığı mektuplarda Ermenilerin Yahudilerden bile beter olduğunu yazıyordu. Askeri ateşe Hans Humann da benzer fikirdeydi. Donanmanın başındaki Souchon ‘Ermenileri yok etmeleri Türkler açısından daha hayırlı’ demişti.
Yani Alman Erkanı daha o zamandan Ermeni toplumuna karşı kategorik bir bakış açısı geliştirmişti...
Hain olduklarını, Ruslarla işbirliği yaptıklarını düşünüyorlardu. Sosyal manada Ermenileri Yahudileri andıkları gibi anıyorlardı, mesele tefeciliklerini, zenginliklerini öne çıkarıyorlardı, Türk toplumuna zarar verdiklerini düşünüyorlardı.” (https://tr.boell.org/tr/2015/11/06/ermeni-soykiriminda-almanyanin-rolu-acik-ittifak-ortuk-sorumluluk)
İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye “non belligrent” denen savaşmayan ülkelerdendir. Ancak Türkiye bu savaştan uzak kalabilse de ekonomik bakımdan savaşın kötü sonuçlarıyla karşı karşıya kalır. II. Dünya Savaşı, 1929 Dünya İktisadi Buhranı’nın Türkiye üzerindeki olumsuz yansımalarının derinden hissedildiği 1930’lu yılların üzerine gelir.
Hitler’in İkinci Dünya Savaşı sırasında yaptığı hatalar sonunu getirmiş ve Albay Stauffenberg’in odasına koyduğu bombadan şans eseri kurtulan Führer Berlin kuşatması sonunda, 30 Nisan 1945’de intihar ederek ölmüştür.
Kaynakça:
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →