Modern Bireyin Yeni Kimliği: Çok Uluslu Yalnızlık
Metin Demirağaç

yalnizlik_2

Özet
“Modern birey”, bireyselleşme dinamikleri, teknoloji ve küreselleşme tarafından şekillenen bir kimlik olarak öne çıkmaktadır. Ancak, modern toplumların akışkan yapısı, bireyleri birçok belirsizlik ve sürekli değişim ile karşı karşıya bırakmaktadır. Bu sürekli değişim ve belirsizlikler, bireyin geleneksel köklerinden kopması için önemli bir zemin hazırlamaktadır. Bu nedenle, özellikle dijital çağla birlikte, bireyin bağlanma biçimleri yeniden tanımlanmalı ve bu bağlanma biçimlerinin derinliği yeniden analiz edilmelidir. Bu çalışma, bir yandan küresel bir aidiyet hissi geliştirirken diğer yandan derin bir kimlik krizi ve yabancılaşma yaşayan modern bireyi tanımlamak için “çok uluslu yalnızlık” terimini önermektedir. Bu makale, modern bireyin tanımı için geliştirilen “çok uluslu yalnızlık” kavramını tüketim kültürü, teknoloji, özgürlük, bireysellik bağlamında analiz etmektedir. Makale, ayrıca, modern bireyin her yere aitmiş gibi hissederken aynı zamanda hiçbir yere bağlanmama paradoksunu ele almaktadır. Bu bağlamda, modern bireyin yaşadığı bu paradoksta etkisi olan sosyal medya, tüketim kültürü ve dijital kültür incelenmekte ve bunların yalnızlık ve bağlantısızlık üzerine etkileri sosyolojik bir perspektiften tartışılmaktadır.

Giriş

Küreselleşme, bireysellik ve teknoloji modern bireyin toplumsal bağlamını yeniden ve sürekli olarak şekillendirmektedir. Bauman (2000), modernitenin akışkan yapısını incelerken bireyin geleneksel bağlardan koparak bir belirsizliğin içinde savrulduğunu ve sürekli bir değişim yaşadığını belirtmektedir (s. 6). Ancak, bu değişim süreci bireyin bağlanma kapasitesini artırırken bu bağlanma ilişkilerinin samimiyetini ve derinliğini de önemli ölçüde azaltmaktadır (Castells, 2001, s. 116). Bu durum, bireyin yerel kimliklerini kaybedip, küresel bağlamda yeniden tanımlanmasına yol açmaktadır. Bu bağlamda, modern bireyin tanımı için geliştirdiğimiz “çok uluslu yalnızlık” bireyin modern toplumlarda yaşadığı derin yabancılaşma ile bireyin küresel düzeyde bağlantılı olma durumunu ifade eden kavramsal bir çerçeve sunmaktadır. Modern bireyin tanımı için geliştirdiğimiz bu kavram, bireyin dijital çağda yaşadığı yalnızlık hissini ve aidiyet krizini açıklamayı hedeflemektedir.

Giddens’ın modernitede kimlik inşası üzerindeki çalışmaları, geliştirdiğimiz kavramın çerçevesini anlamada yardımcı olabilir. Giddens’a göre, birey küreselleşme dinamikleri içinde özgürleşirken bununla birlikte bir belirsizlik ve izolasyonla karşı karşıya kalmaktadır (Giddens, 1991, s.32). Bu izolasyonun dijital teknoloji ve sosyal medya bağlamında daha da belirgin bir hal aldığını söylemek mümkündür. Günümüz teknolojisi farklı etnik, cinsel ve ulustan bir araya getirme kapasitesini sahiptir ve bu ilişki ağları daha çok piyasa dinamikleri tarafından belirlenmektedir (Illouz, 2007 s. 54). Ancak, dijital platformlarda bir araya gelmek beraberinde “birlikte yalnızlık” olarak da tanımlanabilecek bir izolasyonu da meydana getirir (Turkle, 2011 s. 89).

Bu bağlamda geliştirilen “çok uluslu yalnızlık” kavramı, dijital bağlılığın yüzeyselliğini, bireyselleşmenin paradoksal doğasını ve bu nedenle bireyin yaşadığı aidiyet krizini sosyolojik bir analizle ortaya koymayı hedeflemektedir. Toplumsal bağların nasıl bir erozyon yaşadığı ve buna bağlı olarak bireyin küresel bağlamda nasıl yalnızlaştığını ortaya koymak bu çalışmanın temel amacını oluşturmaktadır. “Çok uluslu Yalnızlık” terimi, teknoloji, tüketim kültürü ve bireysellik bağlamında modern bireyin yaşadığı paradoksları inceleyen bir bakış açısı sunar.

“Çok Uluslu Yalnızlık”ın Temelleri

Modern toplum hızla gelişen değişen ve akışkan bir yapıya sahiptir. Küreselleşme ve modern teknoloji, bireylerin daha önce eşi benzeri görülmemiş bir düzeyde birbiriyle ilişki kurmalarına imkan sağlamaktadır. Ancak bununla birlikte, bireyi derin bir yalnızlık yaşamasına da sebep olmaktadır. Bu çelişki, küreselleşmenin sebep olduğu toplumsal değişimlerin sonuçlarından biridir (Bauman, 2000 s.9-11 ). Modern toplumun akışkan yapısı, bireylerin kültürel kimliklerinden, toplumsal bağlardan ve toplumsal aidiyetlerinden kopmalarına neden olmaktadır. Bu durum toplumsal bağların zayıflamasına sebep olur ve bireyin içsel bir yalnızlık yaşamasını kaçınılmaz kılar (Bauman, 2000, s. 9).

Bauman’ın “akışkanlık” kavramı, modern bireyin yaşadığı “çok uluslu yalnızlık” durumunu anlamada önemli bir araç sunmaktadır. Küreselleşmeyle birlikte bireyin bir yerden başka bir yere taşınması daha da kolaylaşmıştır. Bu durum, bireyin küresel anlamda farklı kültürlerle etkileşimde olmasına olanak tanır. Birey bu anlamda bir nevi “özgürlük” yaşar. Ancak, bu özgürlük bireyin hem aidiyet duygusunu zayıflatmakta hem de kimliğini belirsizleştirmektedir. Modern birey dünyayı daha geniş bir perspektiften görür. Ancak, her şeyin birbiriyle ilişkili olduğu küreselleşen dünyada kendisini bir yere ait hissetmeme çelişkisini de yaşar (Bauman, 2000, s. 15).

Modern birey, bireyselliğin ağırlıklı olarak merkezde olduğu bir toplumda yaşamaktadır. küreselleşmeyle birlikte, birey her an farklı yaşam biçimlerini deneyimleme ve farklı kültürlere erişme fırsatına sahip olmuştur. Bu bağlamda, modern birey bir anlamda “ dünya vatandaşı” olmuştur. Başka bir deyişle, modern birey küreselleşmeyle birlikte sınır ötesi bir kimliğe sahip olmuştur. Ancak, bu aynı zamanda yerel bağların ve toplumsal aidiyet duygusunun zayıflamasını da beraberinde getirmiştir. Yani, küreselleşme ve modern teknolojinin etkisiyle birlikte “dünya vatandaşı” olan modern bireyin kimlik ve aidiyet duygusu daha da zayıflamaktadır (Giddens, 1991, s.34). Teknoloji ve küresel bağlar, bireyi dünyaya daha fazla bağlamasına rağmen, bu bağların geçici ve yüzeysel olmaları, bireyin deneyimlediği içsel yalnızlığı daha da derinleştiriyor (Sennett, 1977, s. 50-52). Küresel ölçekte neredeyse herkese ulaşabilen modern birey, kendini hiçbir yere ait hissetmemekte ve bu da bireyin yaşadığı yalnızlık duygusunu güçlendirmektedir. Kısacası, “dünya vatandaşı” olan modern birey aynı zamanda derin bir “çok uluslu yalnızlık” da yaşamaktadır.

Kapitalizm ve küreselleşme, modern bireyi toplumsal bağlardan ve aidiyet duygusundan uzaklaştırarak, onu derin bir içsel yalnızlığa mahkum etmektedir. Kapitalizm, modern bireyin kendisini toplumsal bir bütünün parçası olarak hissetmemesini sağlamakta ve bireyin sadece kendi istek ve arzuları etrafında şekillenen bir yaşam tarzına itmektedir. Bunun sonucu olarak, birey hem kendisine hem de topluma yabancılaşır (Marx, 1975, s. 45). Küreselleşme ve bireyselliğin iç içe geçtiği bu süreçte, modern bireyin, dayanışma duygusu, kolektif kimlik bilinci ve toplumsal bağları daha da zayıflamaktadır. Teknolojik gelişmelerin, özellikle iletişim araçlarının ve sosyal medyanın yalnız yaşamayı çekici ve mümkün kılmaktadır. Bireyler, artık fiziksel olarak bir arada olmasalarda, sosyal bağlarını sürdürebilme imkanına sahiptir. Bu nedenle, birçok toplumla yalnız yaşamayı seçen bireylerin sayısında hızlı bir atışın olduğu görülmektedir. Ancak, bu yaşam tarzının sosyal izolasyona ve derin bir yalnızlığa da sebep olur (Klinenberg, 2012, s.45).

Modern birey, küresel ölçekte herşeye erişebilme ve herkesle bağlantılı olma potansiyeline sahip olsa bile, bu bağlantıların genel anlamda derinlikten yoksun ve geçici bağlantılar olduğu söylenebilir. Bu durum geliştirdiğimiz “çok uluslu yalnızlık” teriminin temelini oluşturan etkenlerden birisidir. Bir yanda küresel bağlar, diğer yandan bu bağların yüzeyselliği ve geçiciliği, modern bireyin kendisini bir bütünün parçası olarak hissetmesini zorlaştırır. Marx’ın geliştirdiği fikirlere paralel olarak, modern bireyin yalnızca kendisine odaklanarak, birlikte yaşam ve toplumsal dayanışma arzusunu kaybetmesi, onu derin bir yalnızlığa sürüklemektedir. Küreselleşme ve kapitalizmin sebep olduğu bu yalnızlık hali, bireyselliğin ön plana çıkması ve toplumsal bağların çözülmesi ile sonuçlanır. Bunun sonucu olarak, birey küreselleşen dünyanın hem “vatandaşı” hem de “yabancısı” haline gelir. Başka bir deyişle, modern birey, “çok uluslu yalnızlık” kimliğine bürünür.

Bu yalnızlık deneyimi, bireylerin hem mental hem de duygusal sağlığı üzerinde derin bir etkiye sahiptir. Bu durum, toplumsal ilişkilerin yeniden şekillenmesini de zorlaştırmaktadır (Klinenberg, 2012, s. 27). Teknolojinin bireyler üzerindeki etkisini inceleyen Turkle, teknolojinin gelişmesiyle birlikte bireylerin daha fazla insanla iletişim kurduğunu ancak bu iletişimin duygusal derinlikten yoksun olduğunu ileri sürer. Bunun sonucunda da birey derin bir yalnızlık hissi yaşar. Bireyler kendilerini derin bağlarla çevrilmiş olarak hissetmek yerine, dijital dünyada kendini kaybolmuş bulur (Turkle, 2011, s. 86).

Kimlik ve Aidiyetin Kaybolan Sınırları

Klineneberg’e göre, yalnız yaşamayı seçen bireylerin sayısında hızlı bir artış vardır ve bu modern yaşamın en önemli özelliklerinden biridir. Bu durum, genel olarak kişisel özgürlük, ekonomik bağımsızlık ve bireysel tercihlerle ilişkilendirilir (Klinenberg, 2012, s. 15). Modern dünyada bireysellik oldukça önemli bir unsur haline gelmiştir. Bu durumun, küreselleşmenin etkisiyle birlikte aidiyet ve kimlik oluşumu üzerinde önemli bir etkisi vardır. Küreselleşmenin bireyler üzerindeki en önemli etkilerinden birisi de bireylerin toplumsal kimliklerini kaybetmeleri, yenilemeleri ve esnetmeleri üzerindeki etkisidir. Bireylerin hayatlarını etkileyen geleneksel yapıların daha da belirsiz bir hale gelmesi, kimliklerinde de akışkan bir hal almasına yol açmaktadır. Bireylerin hayatlarını belirleyen geleneksel yapıların ve kalıpların giderek daha esnek ve belirsiz hale gelmesi, kimliklerin de akışkan bir hale gelmesine yol açmaktadır (Bauman, 2000, s. 25). Bu nedenle, yalnız yaşamayı bireysel bir tercih olarak kabul etmek yerine, toplumsal dönüşümlerin bir sonucu olarak görmek gerekir.

Küreselleşme sürecinde modern bireylerin kimlikleri, hem küresel düzeyde hem de yerel düzeyde yeniden şekillenmektedir. Küreselleşme ile beraber, farklı kültürlerle etkileşim artmış ve modern bireyin kimliği de çok boyutlu bir hal almıştır. Ancak, bu çok boyutlu kimlikler, toplumsal bağları inşa etmekten çok, yalnızlık duygusunu daha da derinleştiren bir boşluk yaratmaktadır. Bu süreçte, bir yandan modern birey kültürel ve ulusal kimliklerini sorgularken, diğer yandan Küresel dünyada kendine bir yer edinmeye çalışmaktadır (Bauman, 2000).

Küreselleşmeyle birlikte bireysellik daha da ön plana çıkmıştır. Ancak, bireyler de kendilerini sürekli bir kimlik arayışında hissetmiş ve var edindikleri kimlikleri korumada ve sürdürebilme konusunda büyük zorluklar yaşamıştır. Giddens’a göre, modernite ve küreselleşme, bireyin kimliğini inşa etme sürecini daha karmaşık hale getirmiş ve daha da zorlaştırmıştır. Modern birey bir yandan farklı kültürlerle etkileşime geçebilir iken, diğer yandan kendi kimliğini koruma çabası içinde bocalar (Giddens, 1991, s. 105). Küreselleşmenin sebep olduğu bu kimlik belirsizliği, modern bireyi kendini bir yere ait hissetmemesine yol açar. Bu durumun, “çok uluslu yalnızlık” hissinin derinleşmesine neden olur.

Küresel anlamda modern birey belli bir düzeyde bağlanmış görünse de, bunun genel olarak tek yönlü bir bağlanma olduğu söylenebilir. Bunun bir kimlik bunalımına sebep olduğu açıktır. Bu kimlik bunalımı ise, modern birey için sürekli bir aidiyet arayışına dönüşür. Başka bir deyişle, modern birey kendisini ait hissedebileceği bir “toplum” arayışındadır. Ancak, Küreselleşen toplumda bu “toplum”u bulmak gittikçe zorlaşır (Giddens, 1991, s. 107-110). Bu çelişki, Abdullah Öcalan’ın bireycilik ve toplum üzerine yaptığı değerlendirmeler ile bir paralellik göstermektedir. Öcalan, sadece kendi çıkarına odaklanan modern bireyin toplumsal bağlardan koptuğunu ve kolektif kimlikten uzaklaştığını ileri sürer. Ona göre, küreselleşme, bireyi sadece toplumsal aidiyetten uzaklaştırmaz, aynı zamanda bireyi sadece “ben” olma düşüncesiyle baş başa bırakır (Öcalan, 2015, s. 40).

Özetle kimlik ve aidiyetin kaybolan sınırları hakkında şunları söylemek mümkündür; küreselleşmeyle birlikte bireysellik daha da ön plana çıkmış ve küresel düzeyde bağlantılı olma durumunu arttırmıştır. Küreselleşmeyle beraber artan bireysellik “yalnızlık hissini” daha da derinleştirmiş ve kimlik inşa sürecinin daha da karmaşık bir hal almıştır. Küresel çapta kurulan bağlantıların yüzeysel olması ve derinlikten yoksun olması, modern bireyde bir kimlik bunalımına yol açmıştır. Bu nedenle, modern birey birey yalnız hissetme konusunda daha da kırılgan bir hale gelmiştir. Bu yalnızlık hissi bireyselliğin sınırlarını zorladığı gibi, aynı zamanda toplumsal bağlardan kopmayı da hızlandıran bir süreç olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bağlamda, “çok uluslu yalnızlık” kavramı hem küresel bağların fazlalığını hem de yerel aidiyetlerin kaybolmasını ifade etmektedir.

Bireyselliğin Piyasada Satılması ve Duygusal kapitalizm

Modern toplumlarda, modern bireyin kimliğinin şekillendiği önemli alanlardan biri de tüketim kültürüdür. Küreselleşmeyle birlikte, modern birey kendini tüketim üzerinden tanımlamaya başlamış ve bu kültür oldukça yayılmıştır. Bireyler giderek kendini sadece maddi nesneler ve tüketim yoluyla tanımlar hale gelmiştir ve bu durum modern bireyin kendi kimliğini inşa etme sürecinde önemli bir rol oynamaktadır. Bauman bu durumu “tüketim toplumunun” ortaya çıkışı ile tanımlamaktadır. Küreselleşme, hem tüketim kültürünün evrenselleşmesine olanak sağlamakta hem de modern bireyin kimliğini ve değerlerini tükettikleri şeylerle tanımlamasını sağlamaktadır (Bauman, 2000, s. 45-46).

Küreselleşen dünyada, modern birey kimliğini daha çok maddi varlık üzerinde kurar ve bu da içsel anlam arayışlarının ve toplumsal bağların kaybolmasına neden olur. Tüketim Kültürü, sürekli yenilik ve çeşitlilik sunarak, modern bireyi sürekli “yeni” ve farklı” olanı keşfetmeye yönlendirmektedir. Ancak bununla birlikte, modern bireyin hem toplumsal bağları hem de kişisel bağları da önemli ölçüde zayıflamaktadır (Giddens, 1991, s. 102). Modern bireyin kendisini sadece tükettiği şeylerle tanımlamaya başlaması, onun kolektif kimliklerden ve toplumsal bağlardan uzaklaşmasına neden olur (Lasch, 1979, s. 32).

Tüketim kültürünün yaygınlaşması ile birlikte, toplumsal bağları zayıflatan ve bireyi giderek yalnızlığa sevk eden durumlar da ortaya çıkmıştır. Lasch (1979), The Culture of Narcissism adlı eserinde, tüketim kültürünün bireyde narsizmi teşvik ettiğini ileri sürer. Narsizm, bireylerin kendi ihtiyaç ve arzularına daha fazla odaklanmasına sebep olmaktadır. Bu nedenle, birey giderek empati ve sosyal sorumluluk gibi değerlerden yoksun kalmaktadır. Bu durum, toplumsal bağların gevşemesine neden olur ve bireyin yalnızlık hissini daha da derinleştirir (Lasch, 1979, s. 31-33).

Modern birey, tüketim kültürü içinde kendini sadece maddi nesnelerle değil, aynı zamanda metalaşan duygularla da tanımlamaktadır. Eva Illouz’un Cold Intimacies: The Making of Emotional Capitalism adlı eserinde ortaya attığı “duygusal kapitalizm” kavramı ile bu durumu tanımlamaktadır. Illouz’a göre, kapitalizm ve küreselleşmeyle birlikte, modern birey duygularını bile piyasa mantığıyla ele almakta ve bu duygularını ticari ilişkilerde bir değer haline getirmektedir. Küreselleşmeyle beraber, modern birey, duygusal ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla daima yeni ilişkiler, deneyimler ve tüketim biçimleri arayışına girer (llouz, 2007, s.24-36). Ancak bu durumun bireyi bir tatminsizliğe sürükler ve duygularını bir tüketim nesnesine dönüştürür. Bu da modern bireyin daha derin bir yalnızlık içine hapsolmasına neden olur (llouz, 2007, s.42).

Duygusal kapitalizmin birey üzerindeki etkisi, Giddens’ın modern bireyin kimlik inşasında maddi varlıkların ve tüketimin belirleyiciliği üzerine yaptığı analizlerle de örtüştüğünü söylemek mümkündür. Modern birey, artık sadece sahip olduklarıyla değil, duygusal dünyasını nasıl sunduğu ile tanımlanır hale gelmiştir. Küreselleşme ile beraber, bireyler arası duygusal ilişkilerde küresel ağlar üzerinden şekillenmeye başlanmıştır. Modern birey, gelişen teknoloji sayesinde, dünyanın dört bir yanındaki insanlarla bağlantı kurabilirken, bu bağlantılar çok yüzeysel ve duygusal anlamda tatmin edici olmayan ilişkiler olarak kalmaktadır. Bu nedenle, modern birey bir nevi “çok uluslu yalnızlık” olarak tanımladığımız bir durumu yaşamaktadır. Modern birey, kimliğini ve duygusal yaşamanı giderek dijital bağlantılar ve tüketim pratikleri üzerinden tanımlarken, kalıcı ve derin duygusal bağlar kurmakta zorlanmaktadır. Sonuç olarak, kapitalizm ve küreselleşme süreci, modern bireyin yalnızlık hissini derinleştirerek, bireyleri “çok uluslu yalnızlık” içinde yaşayan izole varlıklara dönüştürmektedir.

Teknoloji, Dijital Bağlantılar ve Yalnızlık

Teknolojinin, özellikle internetin etkisi, modern bireyin “yalnızlık” hissini yaşamalarında önemli faktörlerdir. McLuhan’a göre, medya teknolojileri, özellikle elektronik iletişim araçları, bilgi akışını hızlandırarak dünyanın her yerindeki insanların birbirine bağlamaktadır. Ancak bu bağlantı, fiziksel mesafeleri kapatmasına rağmen, bireyselleşmeyi ve yalnızlığı derinleştiren ve toplumsal bağları zayıflatan bir sürece dönüşmüştür (Mcluhan, 2001, s. 41-42). Dijital dünya ile birlikte bireyler, birbiriyle sürekli bir bağlantı halinde görünmelerine rağmen, bu bağlantıların çoğu duygusal olarak derinlikten yoksun ve yüzeysel bağlantılardır. Alone Together adlı eserinde Turkle, teknolojinin bireyler arasındaki gerçek bağları zayıflattığını ve bireyleri daha da yalnızlaştığını ileri sürer. Teknolojik araçların, insanlara daha fazla bağlantı kurmalarına olanak tanıdığını ancak bu bağlantıların derinlikten yoksun olduğuna dikkat çeker (Turkle, 2011, s. 71). Dijital Platformlar, yüzeysel bir etkileşim sağlamalarına rağmen, modern bireyin gerçek ve anlamlı bir ilişki kurmasına da engel teşkil eder ve toplumsal bağların zayıflamasına neden olur. Bu durum bireysel yalnızlık hissini artırır, çünkü insanın duygusal ve ruhsal olarak ihtiyaçlarını karşılayabilecek derin ve anlamlı bağlantılar neredeyse hiç yoktur (Turkle, 2011, s. 71-72).

Sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla birlikte, dijital teknolojilerin yalnızlık üzerindeki etkisi daha da belirginleşmiştir. Bir yandan sosyal medyanın bireyler arasında görünürdeki yakınlaşmayı artırırken, diğer yandan bu araçlar yalnızlık hissini daha da derinleştirmektedir. Sosyal medya, bireylere kendilerini sergileyebileceği bir alan yaratsa da, bu sergileme genel olarak yüzeysel kalmaktadır. Gerçek ve derin anlamlı ilişkilerden ziyade, bireyler daha çok kendi imajlarını yaratmakla meşguldür. Bu durum, bireyin içsel anlam arayışında yalnız kalmasına neden olur (Van Dick, 2013, s. 13-20). Ayrıca internet üzerine yapılan çalışmalar da bu konuda önemli katkılar sunmaktadır. Kraut ve arkadaşlarının yaptığı araştırmalar, internet ve dijital teknolojisinin toplumsal ilişkileri zayıflattığını hatta psikolojik yalnızlık hissini artırdığını göstermektedir. İnternetin sunmuş olduğu bağlantılar, genel olarak duygusal bağlardan yoksun olduğundan, bireylerin yalnız hissetmesine neden olur. Teknolojinin sunduğu bu dijital bağlantılar, gerçek insan ilişkilerinin yerini tutmak yerine, bu ilişkilerin zayıflamasına neden olur (Kraut ve akd, 1998, s.1017–1031).

Sonuç

Modern toplumda yalnızlık, giderek daha karmaşık hale gelmiş ve çok boyutlu olmuştur. Teknolojide yaşanan gelişmeler ve dönüşüm, tüketim kültürünün etkisi ve küreselleşmeyle beraber, bireylerin kurmuş olduğu bağlar geçici ve yüzeysel bir hale gelirken, kimlik ve aidiyet duygularının temelleri de giderek sarsılmıştır. Süregelen toplumsal kalıp ve yapıların, modern bireyin kimliğini tanımlama ve şekillendirmede eskisi kadar belirleyici olmadığı ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, modern birey sürekli bir kimlik arayışı içinde olmuştur. Modernitenin “akışkan” bir hal almasıyla birlikte, modern birey küresel ölçekte bağlantılar geliştirirken, bu durum yerel kimlik ve aidiyetlerin çatışmasına neden olmuş ve aidiyet duygusunun kaybolmasına yol açmıştır.

Modern çağın kutsallaştırdığı bireysellik, bir yandan da yalnızlıkla iç içe geçmiştir. Bu yalnızlık hissi sadece bireysel bir yalnızlık değil, aynı zamanda toplumsal bir olgu haline gelmiştir; çünkü modern birey daima yeni deneyim ve kimlik arayışına girerken, anlamlı ve derin ilişkilerden de mahrum kalmıştır. Dijital dünyadaki gelişmelerle beraber yalnızlık, yeni bir boyut kazanmıştır. Modern bireyler, sosyal medya ve internet aracılığıyla birbiriyle sürekli bağlantı halinde olsalar da, kurmuş oldukları bağlar genel anlamda yüzeysel ve geçici olmuştur. Bu bağların yüzeysel olmalarının sonucunda, bireyler duygusal bağlar da kuramaz hale gelmiştir. İnsanları birbirine daha da fazla yakınlaştırma amacı güden internet, izolasyon ve yalnızlık hissini daha da pekiştirmiştir. Bu nedenle, “çok uluslu yalnızlık”, küresel anlamda birbiriyle bağlantılı ve daha geniş bir dijital ağa sahip ancak derinlemesine bir aidiyet duygusundan koparılmış “modern bireyi” ifade eder.

Sonuç olarak, küreselleşme, tüketim kültürü ve gelişen teknoloji, modern bireyi daha da yalnızlaştırmış ve yeni bir kimlik inşa etme çabasına yol açmıştır. Ancak bu yeni kimlik inşa etme süreci, derin ve anlamlı bağlar kurmaktan ziyade, kısa vadeli tatminler ve çok yüzeysel tanımlarla sınırlı kalmıştır. Bu durum, sadece bireylerin değil, aynı zamanda toplumlarında karşılaştığı büyük bir problem olmaktadır. Bu nedenle, Modern bireyin yalnızlık deneyimi, toplumsal bir olgu haline gelmiştir. Modern birey, küreselleşmenin getirdiği bağlantılar içinde kaybolmuş, toplumsal bağlardan uzaklaşmış ve nihayetinde “çok uluslu yalnızlık” hissiyle yüzleşmiştir. “Çok uluslu yalnızlık” ise, bu karmaşık sürecin yansıması olarak, bireylerin daha fazla bağlantıda olmalarına rağmen, gerçek anlamda ait oldukları bir toplumu bulamamalarının ifadesidir.

References

Bauman, Z. (2000). Liquid modernity. Polity Press.

Castells, M. (2001). The internet galaxy: Reflections on the internet, business, and society. Oxford University Press.

Giddens, A. (1991). Modernityand self-identity: Self and society in the late modern age. Stanford University Press.

Illouz, E. (2007). Cold intimacies: The making of emotional capitalism. Polity Press.

Klinenberg, E. (2012). Going solo: The extra ordinary rise and surprising appeal of living alone. Penguin Press.

Kraut, R. E.,Patterson, M., Lundmark, V., Kiesler, S., Mukopadhyay, T., &Scherlis, W. (1998). “Internet paradox: A social technology that reduces social involvement and psychological well-being? ”American Psychologist, 53 (9), 1017–1031.https://doi.org/10.1037/0003-066X.53.9.1017

Lasch, C. (1979). The culture of narcissism: American life in an age of diminishing expectations. W.W. Norton &Company.

Marx, K. (1975). Economic and philosophic manuscripts of 1844 (M. Milligan, Trans.). Progress Publishers. (Original work published 1844)

McLuhan, M. (2001). Understanding media: The extensions of man. MIT Press.

Sennett, R. (1977). The fall of public man. W.W. Norton &Company.

Turkle, S. (2011). Alone together: Why we expect more from technology andless frome achother. Basic Books.

Van Dijck, J. (2013). The culture of connectivity: A critical history of social media. Oxford University Press.

* Metin DEMİRAĞAÇ, Bağımsız araştırmacı, Pamukkale Üniversitesi Sosyoloji bölümü mezunu (2015), Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunu (2022), Van yüzüncü Yıl Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Yüksek Lisans mezunu (2024) demiragacmetin@gmail.com

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin