Milliyetçilik Yeniden mi Diriliyor? Milletlerin Yenilenmesinde Mit ve Bellek
Anthony D. SMİTH

ekran_resmi_2021-02-13_01.56.28 İngilizce'den Çeviren: Zozan Goyî


Özet
Dünya Soğuk Savaş’ın bitişinden bu yana etnik çatışmaların ve milliyetçi hareketlerin, Liberal evrimci beklentilerin aksine, yeniden dirilmesine tanık oldu. Bu canlanma, Milletlerin ve milliyetçiliğin ölümü teorilerini sorgulasa da, daha önceki milliyetçiliklere bir geri dönüş veya geçici bir olgu olarak yorumlanmamalıdır. Bu, Fransız Devrimi'nden beri gerçekleşen çok sayıda dirilişten birisi olup milletler ve milliyetçiliği yeniden üreten kaynaklar ve eğilimlerin gücünü bir kez daha göstermektedir. Söz konusu kaynaklar ise şunları içermektedir: Etno-tarih ve altın çağ belleklerinin eşitsiz dağılımı; insanlara yenilenme ve şanslı yazgı duygusu veren etnik seçim mitlerinin ve ahidin politikleştirilmesi ve ataların vatanlarına ve kutsal yerlere olan bölgesel bağlantıların gücü şeklindeki "derin kaynakların" bazılarının bulunmadığı etnik kategoriler ve topluluklar bile bunları etkili olan komşuları yoluyla yeniden keşfetmek veya onlar gibi davranmak üzere uyarılmaktadır. Mevcut etnik canlanmanın zamanlaması toplumsal ve jeopolitik değişikliklerin bir işlevi olsa da, içeriği ve yoğunluğu büyük ölçüde önceden var olan etno-sembolik kaynaklar tarafından belirlenmektedir.

Eski kesinliklerin ortadan kalktığı 1990'lar gergin olmakla beraber, Dünyanın rakip bloklar halinde bölünmesi, bilindik ideolojiler ve propagandalar, Afrika, Asya ve Latin Amerika'da süper güçler tarafından oynanan politik satranç oyunlar, ticaret, yardım ve savunmanın Soğuk Savaş modelleri gibi tüm olgularla casusluk ve politik ikiyüzlülük sanatlarının tarafların ahlaki doğrularını güçlendirmeye yaradığı tahmin edilebilir bir küresel düzenin güvence altına alındığı şaşırtıcı bir dünyadır. Bu basit düzenin yerini çok kutuplu bir dünyanın karmaşık ahlaki ve politik yargılarının aldığı günümüz ise süper güçlerin küçüldüğü veya parçalandığı, ekonomik devlerin şu ana kadar politik veya askeri güç elde edemediği, devletin yeni uluslararası iş bölümü ve kitle iletişimi tarafından kuşatıldığı, eski etik normların yerini ahlaki kararsızlık ve politik belirsizliğin aldığı bir dünyadır.

Güç ve fikirlerin bu çalkantılı ortamında, milliyetçilik tanıdık bir yüz olarak yeniden belirdi. Kimileri davetsiz ve beklenmedik şekilde geldiği için bu yüzü hiç hoş karşılamadı, kimileri onun yeniden belirmesinin üzücü olduğunu ancak hiç de şaşırtıcı olmadığını düşündü. Kimileri açısından ise bu yüz pek çok toplumun gelişim yolculuğunda totalitaryanizmin yarattığı ani kırılmalardan sonra ileriye doğru tek kesin yolu temsil etmektedir. Tüm bunlara göre, milliyetçilik, çalkantılı birkaç on yıl sonra geçmeye kesinlikle mahkûm olunan, katlanılması veya kucaklanması gereken, insanlığın evrimsel gerçekliğinde toplumun “daha yüksek biçimlere” doğru ilerleyişinin bir temsilidir (Smith 1990; Gellner 1994). Etnik köken ve milliyetçiliği kendi başlarına birer fenomen olarak ele almak yerine, açık veya zımni şekilde, onları liberal bir evrim şemasının kıstaslarına göre değerlendirmekte ısrar eden, ulusların dinamikleri, milliyetçilik ve etnik çatışmayla bariz bir şekilde ilgisiz olan sorunlu yöntemleriyle bu senaryolardan hiçbiri etnisite ve milliyetçiliğin tarihsel veya sosyolojik gerçeklikleriyle uyumlu gözükmemektedir.

İnsanlığın, kapsayıcılık birimlerini ve daha yüksek değerleri büyütmek için aşamalar halinde ilerlediği görüşüne bağlı liberaller ve sosyalistler için, ulus ve milliyetçilik, kozmopolit bir kültür ve küresel bir yönetim hedefine giden yolun ancak orta noktasını temsil edebilir. Farklı kökenlere, dinlere, mesleklere ve sınıf geçmişine sahip her tür insanı bir araya getirerek onları bölgesel, sivil ulusun vatandaşları haline getiren millet, yenilikleri ve fırsatları kısıtlayan ve insan ruhunu zincirleyen tüm yerel, tanımlayıcı bağlar ve toplulukların yerine geçmesi bakımından takdir edilebilse de bilgi akışını ve kitle iletişim kanallarını kontrol etmek, ulus ötesi şirketler, dünya bankaları ve ticari kuruluşlar gibi büyük ekonomik kurumları, küresel finans ve emtia piyasalarını engellemek ve düzenlemek için nafile bir uğraş içinde olması sebebiyle günümüzde ilerlemeye bir engel haline gelmiştir. Ancak küreselleşmenin ekonomik, politik ve kültürel büyük güçleri, ulus devletin gücünü çoktan baltaladı ve hızla tüm ulusal sınırları ve duyguları geçersiz kılıyor (Smelser 1968; Arnason 1990; Hobsbawm 1990: böl. 6).

Ne yazık ki çağdaş gerçekler, teorik zayıflıklarının yanı sıra, bu kendinden emin öngörüleri yalanlamaktadır. Walker Connor'ın işaret ettiği gibi yirmi yılı aşkın bir süre önce, Batı'daki etnik canlanma, Afrika ve Asya'da devam eden etnik mücadelelerden bahsetmeye bile gerek yok, Batılı devletlerin yanı sıra milliyetçilik çalışan batılı akademisyenler için de ciddi sorunların altını çizdi. Bu sorunlar Sovyetler Birliğinin çöküşü ve eski Yugoslavya'daki olaylar ile daha da ağırlaşmıştır. Bunlar, modernliğin ve kitle iletişiminin ilerlemesinden uzaklaşmak bir yana modernitenin ve kitle iletişiminin ilerlemesiyle, etnik ve ulusal çatışmaların, bu çatışmalara neden olan bağları çözmesi gereken güçler tarafından daha da şiddetlendiği izlenimi vermektedir. Diğer bir deyişle liberallerin ve sosyalistlerin beklentilerinin aksine, ilerici bir modernite ve tüm çalışmaları aslında etnik çatışmayı ve milliyetçiliği artırdı ve modernleşme daha derinden ısırdıkça, bu tür çatışmaların yalnızca yoğunlaşmasını bekleyebiliriz (Connor 1973; Smith 1995).

Etnisitenin ve milliyetçiliklerin doğasını ve sonuçlarını kavramadaki bu sinyal başarısızlığının kaçınılmaz sonucu, görünürdeki dirençlilikleri ve patlayıcı öngörülemezliklerindeki yaygın hayal kırıklığı ve kızgınlıktır.

Milliyetçilik Yeniden mi Diriliyor?

Fransız Devrimi'nden bu yana dünyanın çeşitli yerlerinde bir dizi etnik çatışma ve milliyetçilik yükselişinde bir dalgayı daha temsil eden milliyetçiliğin yeni dalgası hakkında aslında yeni çok az şey vardır. Bunun belki de en göze çarpan etkisi farklı bölgelerin devletlerarası haritasının yeniden çizilmesidir, ancak milliyetçiliğin daha derin sonuçları modern toplumların organizasyonuna ve modern kültürlerin doğasına nüfuz eder.

Çünkü, küresel devletler sisteminin altında yatan, dünyanın çoğu durumda köklerinden kopan modern öncesi kültürel ve etnik bağlardan kaynaklanan farklı etnik tarihlere, etnik mitlere ve bölgesel ortaklıklara dayanan uluslara kültürel bir bölümüdür

Milliyetçiliğin Yeniden Bir Doğuşu mu?

Çağdaş milliyetçiliğe dair geleneksel görüşlerin kusurlarını daha ayrıntılı ele almaya çalışacağım. En yaygın görüş, milliyetçiliğin bir kez daha şahlandığına, Soğuk Savaş bittiği ve son imparatorluklar parçalandığı için bunun ani ve coşkulu yeniden dirilişine tanık olduğumuza dair görüştür. Sonuç olarak, Sovyet ve Etiyopya imparatorluklarının kalıntıları üzerinde on beş yeni devlet oluşturuldu ve iki federal devletin, Yugoslavya ve Çekoslovakya, başarısızlıklarından dört (belki beş) tane daha devlet ortaya çıktı. Bu kesinlikle ikinci milenyumun sonunda milliyetçiliğin gücünün çarpıcı bir kanıtıdır. Bu görüşün arkasındaki varsayım, milliyetçiliğin eski imparatorluklar tarafından bastırıldığı ve artık kesintiye uğramış seyrine devam edebileceğidir. Bu, Baltık ülkeleri veya Gürcistan gibi bazı örnekler için doğru olabilir, fakat tabi ki, çoğu zaman örtük biçimde olsa da, ulusları ilkel gördüğümüz ve milliyetçiliğe insanlığın doğal bir durumu olarak bakmadığımız sürece, imparatorluk öncesi bir Eritre, Kazak veya Kırgız milliyetçiliğini bulmak zor olurdu. [1]

Bu yeniden diriliş görüşüne daha önemli bir itiraz vardır: Soğuk Savaşın bitmesinden kaynaklanan beklenmedik durumlar meşru şekilde genellenebilir mi? Sovyet ve Etiyopya imparatorluklarının çöküşü ilk ve son kez gerçekleşen bir olay olduğu için tek başına bunların temelinde milliyetçiliğin gelecekteki etkisi hakkında çıkarımlar yapmak çılgınca olurdu. Modern federal devletlerden diğer iki etnik ayrılma örneği - Slovak ve Hırvat ve Sloven - devlet istikrarı açısından kesinlikle daha kaygı vericidir, fakat bunlar, herhangi bir güven ölçüsünde, milliyetçiliğin daha yaygın biçimde yeniden dirildiğini tahmin etmemiz için çok küçük bir nüfusu oluşturmaktadır.

Öte yandan, Quebec, Kürdistan ve Tamilnad gibi, ikinci milenyumun son on yıllarında daha geniş bir milliyetçilik hareketini öneren ve devletlerarası sistemin sınırlarını kırabilecek bir dizi potansiyel ayrılıkçılık vardır. Kuşkusuz, bu milliyetçiliklerin, fazla başarı elde etmeksizin, birkaç on yıldır bağımsızlık için mücadele ettiği, Ulusal devlet sisteminin bu nedenle devletlerarası rekabet ve devlet genişlemesinin açığa çıkardığı etnik milliyetçiliğin merkezkaç güçlerini kontrol altına alma konusunda oldukça yetenekli olduğuna itiraz edilebilir. Buna karşın, uluslararası toplumun devletlerarası haritanın kısmen yeniden çizilmesine daha meyilli olduğu çok kutuplu ve dolayısıyla daha az tahmin edilebilir bir küresel ortamda, etnik ayrılıkçılıkların uluslararası veya en azından bölgesel destek kazanma şansları ve anlaşmalı ayrılıkların olasılığı artırılmış olabilir (Mayall 1990: böl. 4; Heraclides 1991).

Ancak hikâyenin sadece bir kısmını anlatmakta olan bu argümanlar büyük ölçüde Soğuk Savaş sonrası çağ ile ilgilidirler ve etnik çatışma ve milliyetçiliğin çağdaş belirtilerini daha geniş bir tarihsel ve sosyolojik bağlamda konumlandırmakta başarısızdır.

Bu daha geniş bağlamın bazı dikkat çekici yönlerini kısaca hatırlatacağım.

Daha önce de belirttiğim gibi, özerkliğe ulaşmak ve sürdürmek için ideolojik bir hareket, bazı üyeleri tarafından fiili veya potansiyel bir 'ulus' teşkil ettiği kabul edilen insan nüfusu için kimlik birliği olarak tanımlanan milliyetçilik iki asırdır, en azından Fransız Devrimi'nden beri, bizimle birliktedir ve bu dönemde Batı Avrupa ve Amerika'dan her kıtaya yayılmıştır. [2]

İkincisi, milliyetçiliklerin belirme modeli seri ve dalga şeklindedir. Milliyetçilik grupları, savaş dönemlerinden veya eski rejimlerin çöküşünden sonra farklı zamanlarda ve yerlerde ortaya çıktılar, ancak yatıştılar ve başka yerlerdeki diğer milliyetçilik dalgalarına kapıldılar, ilham kaynakları için daha önceki örneklere geri döndüler. Anderson ve Orridge'in gösterdiği gibi, milliyetçiliklerin türleri her kültür alanı ve dönemin özelliklerine göre farklılık göstermiştir, fakat bunlar aynı temel idealler ve motiflerden yararlanmıştır (Orridge 1980; Anderson 1983).

Üçüncüsü, devlet bir "milli" devlete dönüşmüştür. Çoğu zaman etnik olarak heterojen olsa da, meşruiyeti olarak milliyetçiliğin ideolojik postülatlarını benimseyerek ve kalıplaştırmaya, homojen hale getirmeye ve genellikle azınlık etnik topluluklarının pahasına, çoğunlukla kazara, devletin etki alanlarına dahil edilen çeşitli etnik topluluklar ve etnik kategorilerden "milleti" oluşturmaya çalışarak üniter olmaya çalışmıştır (Connor 1972).

Dördüncüsü, sonuç itibariyle, "milli kimlik" toplumsal dayanışma ve bireysel aidiyetin birincil ölçütü haline gelmiştir. Milli kimlik kavramı, yurttaşlar ve hükümetlerin arzuladığı veya en azından destekler gibi göründüğü kolektif kültürel ayırt edicilik ve toplumsal uyum idealini temsil etmeye başlamıştır. Yurttaşları için bir tür milli kimlik oluşturmayan bir devletin, birincil işlevlerinden birinde, onaya bağlı ayırıcı kolektif bağlılık oluşturma konusunda başarısız olduğu varsayılır (bkz. Grodzins 1956; Doob 1964).

Son olarak, devletlerin küresel sistemi günümüzde birincil olarak milliyetçiliğin postülatları ve kendi milli kaderini tayin hakkı açılarından haklı gösterilmektedir. Devletlerarası sistemlerin politik çoğulculuğu, kültürel çeşitliliği ve bireyselliğe saygıyı popüler katılıma bir bağlılıkla birleştiren radikal bir kültürel çoğulculuk tarafından desteklenmektedir. (Smith 1995: böl. 4, 6).

Bu değerlendirmelerden, dünyanın belli yerlerindeki mevcut milliyetçilik dalgası hakkında kayda değer hiçbir şey olmadığı ve geçmiş deneyime dayanarak, mevcut yükselişin Soğuk Savaş sonrası çalkantı dönemi geçtikten sonra gerilemesini, ardından yakın gelecekte başka yerlerde taliplerinin asla eksik olmadığı başka etnik milliyetçilik dalgalarının gelmesini bekleyebileceğimiz çıkarılabilir. Başka bir deyişle, milliyetçiliklerin ortaya çıkış zamanlaması - egemen devlet elitlerinin tepkileri, yerel ve bölgesel güçlerin dengesi ve uluslararası görüşün genel iklimi dahil - çeşitli muhtemel kuvvetlere bağlı olsa da, ideoloji, sembolizm ve hareket olarak milliyetçiliğin kendisi endemik hale gelmiştir. Milliyetçi hareketlerin potansiyeli her zaman bizimledir.

Bu, milliyetçiliğin modern dünyadaki tek, hatta zorunlu olarak en güçlü kuvvet olduğunu iddia etmek değildir. Söyleyebileceğimiz şudur; milliyetçilik, modern dünyada en yaygın ve kalıcı fenomen haline geldi, en dayanıklı ideolojik hareket ve sembolik yapı olarak, devletlerin ve imparatorlukların çöküşüne eşlik eden çatışma ve parçalanma kaosunda, ortaya çıkma fırsatını bekler vaziyette, daha önce de olduğu gibi, her zaman ortaya çıkmaktadır.

Milliyetçilik Düşüşte mi?

Şimdiye kadar milliyetçiliğin mevcut yükselişini vurgulayan ve genelleyen argümanlar üzerine odaklandım. Bu korkular, hem uluslararası devlet adamlarının hem de "post-modernist" bilim adamlarının standart ifadesi haline gelen ulus-devletin yakın zamanda sona ermesi ve milliyetçiliğin düşüşü hakkındaki tüm kehanetlerle keskin bir tezat oluşturmaktadır. Bu teorisyenler için çağdaş mikro-milliyetçiliklerin günümüzdeki yükselişi, yalnızca Soğuk Savaş sonrasında geçici bir çalkantı evresinin ürünüdür. Genel olarak, bu tartışmayı desteklemek için genellikle üç tür argüman ileri sürülür: Ekonomik küreselleşme, toplumsal melezleşme ve kültürel standartlaşma.

1. Argümanların ilk kümesi genellikle devlete veya söz konusu "ulus-devlete" yöneltilir. [3] Gelişmiş kapitalizmin yeni uluslararası iş bölümü hiçbir sınır tanımaz ve faaliyetleri milli çıkar veya milli devlet politikalarını hesaba katmaz. Uluslar ötesi şirketlerin, büyük finansal kurumların, önemli para ve mal piyasalarının faaliyetleri ve ayrıca ticaret ve üretim akışları "ulus-devletin" kısıtlayıcı sınırlarını basit şekilde atlatmıştır ve dolayısıyla bu ve diğer alanlarda, milli devlet eski bağımsızlığını kaybetmiştir. Küresel bir ekonomide ve gittikçe küreselleşen bir yönetim altında yaşıyoruz.

Çok az kişi bu argümanın olumlu iddialarıyla tartışmak isteyebilir, ancak argümanın sözde "ulus-devletin" mevcut konumuna yönelik çıkarımları hakkında sorular sorulabilir. Eski zamanlarla karşılaştırmanın tarihsel olarak doğru olup olmadığı, 'devlet' veya 'ulus-devletin' ekonomik ve finansal açıdan bağımsız olduğu bir zamanın olup olmadığı sorularak başlanabilir. Büyük imparatorluklar her zaman sömürgelerinin malları ve emeği üzerinde devamlı bir refaha bağımlı olmuştur ve daha küçük devletler daha büyük olanların ekonomik egemenliği altında faaliyet göstermiştir. Kendi kendine yeten bir milli devlet idealinin daha yaygın hale gelmesi gerçekte yalnızca Merkantalizmin ve daha sonra List'in ekonomik milliyetçi teorilerinin etkisi altındaydı (bkz. Johnson 1968; Tivey 1980).

Küreselleşme argümanının sıfır toplamlı varsayımını sorgulamak isteyebiliriz. Ticaret akışları, piyasalar, yatırım, finansal spekülasyonlar ve üretimin daha büyük kısmı ulus-devletin etki alanı dışındaki kurumlar ve gruplar tarafından yönlendirilirse de bundan, bir zamanlar ekonomik ve finansal bağımsızlığa sahip olduğu varsayılsa bile, devletin modasının geçtiği ve giderek önemsiz hale geldiği sonucu çıkmaz. Çok sayıda insan için ve dünyanın pek çok bölgesinde, manevra alanı daha kısıtlı olsa dahi milli devlet ekonomik uygulamaların ana düzenleyicisi ve ekonomik politikaların formülatörü olarak kalır. Yasama, yürütme ve yargı üzerindeki kontrolü aracılığıyla devlet elitleri ekonomik kürede önemli güçleri elinde tutar. Toplumsal etki alanında, bu güçler, aksine, topluma nüfuz etmek için hem devletin kapasitesi hem de iki dünya savaşından kaynaklanan savaş planlamasıyla çok artırılmıştır. Popüler algılar açısından da küresel ekonomi değil, milli devlet bireysel yurttaş için faydalar ve yaptırımların ana kaynağı olarak kalmaktadır (Mann 1984).

Ayrıca, ulusal devletlerin her zaman başka temel görevleri olmuştur ve hükümetler bu görevleri yerine getirme biçimleriyle periyodik olarak değerlendirilmiştir. Bunların en önemlisi, elbette, hem içeriden "kanun ve düzeni" muhafaza etme biçiminde, hem de dışarıdan milli toprakların savunulması yoluyla yurttaşın korunması olmuştur. Ek olarak, devletin, milletin ve yurttaşlarının sağlığının, eğitiminin ve kültürünün korunması ve iyileştirilmesi ile giderek daha fazla suçlanmaktadır. Bu, medyanın ve milli müfredatın kontrolü yoluyla, milli topluluğun özel karakterinin kültürel olarak yabancı kaygılar veya alçaltılmış standartlar veya yıkıcı hareketler olarak algılanan şeyler tarafından zayıflatılmasını önleme girişimlerini de içermektedir (bkz. Tilly 1975; Tomlinson 1990: böl. 3).

2. Devlet, küreselleşen bir ekonomide bile hala dirençli ve işlevsel ise millete ne oldu? İkinci veya 'toplumsal hibritleşme' argümanı millet ve milli kimlik kavramlarının 'post-modern' bir dünyada yeniden tanımlanması gerektiğini öne sürmektedir. Son zamanlarda yaşanan büyük göçmen akınları, eski sömürgeler, sığınmacılar ve misafir işçiler, homojen bir milli kimliğe dair eski gelenekleri ve inançları aşındırmış ve birleşik milleti kültürel olarak ayrı bir dizi kesime dönüştürmüştür. Halkın ve milletin eski pedagojik ve homojenleştirici anlatıları, benliğin öteki ile olan ilişkisiyle tanımlandığı kimlik, tarih ve topluluk algılarını bölmeye ve ikiye katlamaya yol açmıştır. Bugün endişeli devletlerde barınan parçalanmış ve güvencesiz milletler halinde yaşıyoruz (Anderson 1983; Bhabha 1990: böl. 16). 'Milleti' ortak mitlere ve belleklere sahip, tarihi bir bölgede veya ana vatanda yaşayan ve ortak bir halk kültürüne, birleşik tek ekonomiye ve ortak yasal haklara ve görevlere sahip, isimlendirilmiş bir insan topluluğu olarak tanımlarsak, millet kavramının yurttaşları arasında ortak deneyimleri, kültürel birliği ve bir müştereklik derecesi varsaydığını görebiliriz. Diğer yandan, romantik, etnik bir milliyetçiliğin ideologları kusursuz bir milli birliği ve hakiki homojenliği ne kadar çok istedilerse de en gerçek milli devletler kültürel ve etnik olarak çoğuldu ve hatta üniter millet sadece milliyetçilerin heveslendiği bir ideali temsil etmiştir. Burada yine şu soruyu sorabiliriz: Etnik milliyetçilerin düşleri ve milliyetçi devlet rejimlerinin resmi propagandası dışında birleşik bir milli kimlik var mıydı? Çoğu ulus sahip etnik kimlik ve birleşmenin baskın ve azınlık geleneklerine sahip değil miydi ve değil midir? Ve bu, tartışma ve yeniden yorumlama yoluyla modifikasyon ve değişime tabi ulusal kimliğin resmi versiyonu bile değildir (McNeill 1986: chs. 2-3)?[4].

3.Diğer yandan, bu yeniden yorumlama süreçlerinin kesin sınırları vardır. Modern devletler, politik dayanışma ilkesi gerektirir. Bu genellikle, ortak, kamusal kültürü ve vatandaşlarının eşit yasal haklarını ve görevlerini meşrulaştıran bir tür liberal, bölgesel milliyetçilik tarafından sağlanır. Fransız Devrimi sırasında vatanseverlerin vaaz ettiği şey buydu ve vizyon, Fransa'daki Üçüncü Cumhuriyet liderleri tarafından uygulamaya konuldu. Liberal milliyetçilik bölgesel bir ilke üzerinde işler ve bununla tüm sakinler yurttaş olur. Fakat liberal milliyetçilik yeterli olmayabilir. Kitlesel nüfus hareketlerinin olduğu bir dünyada, yalnızca egemen etnik grubun büyükanne ve büyükbabasından doğanların milletin üyeleri ve dolayısıyla yurttaşları olduğu daha etnik temelli bir milli dayanışma ilkesine yol açabilir veya onunla birleştirilebilir. Dünya genelindeki birçok çoğulcu (polietnik) devlette bu, hem birleştirici hem bölücü olabilir. Kalıtımsal yurttaşlık ortak yurttaşları birleştirmeye ve onlara bir yakınlık ve dayanışma duygusu vermeye yardımcı olabilir, fakat çok daha dışlayıcı ve kısıtlayıcı olma eğilimindedir ve topluluğu milletin ahlaki dokusunu ve kültürel bireyselliğini aşındırdığı görülen yabancı unsurlardan arındırma dürtüsünü ifade eder. Böyle bir kriter, özellikle Dreyfus Olayı sırasında ve Vichy yıllarında Fransa'da periyodik olarak ortaya çıktı, ancak Almanya ve Doğu Avrupa'daki rolü bugüne kadar çok daha temel olmuştur. [5]

Bu nedenle milli kimlik, tartışmalı da olsa, politik dayanışmanın en önemli ölçütü ve ideali olarak kalmaktadır. Önemi, kültürel standartlaşma meseleleri etrafındaki üçüncü tartışmalar dizisi ile daha da artmaktadır. Buradaki iddia, küreselleşmenin elektronik medyaya ve bilgi teknolojisine dayalı kitle iletişiminin bir sonucu olarak her yerde standartlaştırılmış bir tüketim kültürü yaratmasıdır. Burada bu argümanları ayrıntılı olarak tekrar etmeyeceğiz. Her ikisi de yüzyıllardır bizimle olan eski tarz kültür emperyalizmi ya da sadece kültürlerin çapraz aşılaması dışında, bunun yeni bir şey olduğunu, 'küresel kültürün' bir çelişkiyi temsil ettiğini söylemek yeterlidir. Tanımı gereği zamansız, mekânsız, tarafsız ve teknik olan küresel bir kültür özünde belleksiz ve şimdiki veya basitçe diğer köklü ve spesifik kültürlerin bir karışımı veya pastişi olacaktır. Fakat bugüne kadar karşılaştığımız hiçbir kültür kolektif bellekler ve gelenekler olmadan yeşeremez ve kültürel kimlikler ve topluluklar ayırıcı sembolik kodları olmadan var olamaz. Bir pastiş kültüre gelince, kendi bütünleyici olmayan eğilimleri ile ne kadar süre ayakta kalabilir? [6]

Aslında, ayırıcı sembolik kodlar olarak spesifik kültürler sadece kolektif deneyimin, belleklerin ve etnik, bölgesel, sınıf veya dinler gibi farklı insan kategorileri ve gruplarının geleneklerinin tarihsel ürünü, ifade ve sembolize etme eğiliminde oldukları kimlik ve topluluk duygusu olarak görülebilir. Dolayısıyla kültürler özünde yansıtıcı ve ayrıştırıcıdırlar.

İnsanların nesiller boyu birbirlerinin deneyimlerini kullanmalarını, yorumlamalarını gerektirirler ve topluluğa özgü sanat eserleri, ritüelleri, davranış ve sembollerde bu deneyimlerin ayrı kalıplarını ifade ederler. Bu, etnik çatışma ve milliyetçilik temelinde bugün düşündüklerimizden çok farklı bir bakış açısı öneren bir gözlem olup etnik milliyetçiliklerin mevcut yükselişini farklı ve daha geniş bir bağlama oturtmamızı ve bu hareketlerin zamanlamasına dair geleneksel vurguyu etnik milliyetçiliklerin doğası, karakteri ve yoğunluğu hakkında daha temel sorularla değiştirmemizi gerektiren bir bakış açısıdır.

Etno-Tarih ve Altın Çağ

Mevcut etnik milliyetçilik dalgasının ortaya attığı gerçek soru, neden şimdi yeniden ortaya çıktığı veya neden küreselleşme çağında yükselişe geçtiği değil, etnik milliyetçiliklerin hem devam eden gücünü hem de ifade çeşitliliğini nasıl açıklayabileceğimizdir.

Milliyetçiliğin gücü ve çeşitliliğinin olağan açıklaması, modernleşme teorisinin bir versiyonudur. Temel önermesi, birçok modernitenin ulusların oluşumunu gerektirmesidir. Bazıları milliyetçiliği yeni başlayan endüstrileşmeye bir yanıt olarak ve milleti endüstriyel modernitenin gerekli ve işlevsel bir unsuru olarak görmektedir (Gellner 1983). Diğerleri, millet ve milliyetçiliği modern rasyonel devletten ve onun öz düşünümsel kapasitelerinden veya devletin kontrolünü ele geçirmek için milli argümanlar kullanan alt elitlerin çıkarlarından türetmeye çalışmaktadır (Breuilly 1982; Giddens 1985). Yine diğerleri milliyetçiliği ve milletleri, eski rejimlerin altını oymaya ve ilerleme idealine bağlı toplumlarda modernleşmiş devletler kurmaya veya demokratik bir çağın kitlesel seferberliğini kontrol etmeye çalışan entelektüellerin ve profesyonellerin ideolojik yapıları olarak görmektedir (Kedourie 1960 ve 1971; Kautsky 1962; bkz. ayrıca Hobsbawm 1990).

Çeşitli şekillerde tanımlanan modernleşme süreçlerinin, ulusal devletlerin oluşumu ve "genel olarak milliyetçiliğin" yayılması için gerekli koşulları yarattığı genel anlamda doğru olabilir ve bu bağlamda, yukarıdaki modernleşme perspektiflerinin her biri şüphesiz milletler ve milliyetçilik olgusunun önemli bir yönünü yakalamaktadır. Bununla birlikte, milliyetçilikteki çeşitlilik ve süreklilik paradoksunu, modern çağda neden milletlerin ve milliyetçiliklerin bu kadar kalıcı bir güce sahip olduklarını, neden içeriklerinde ve ifade tarzlarında bu kadar büyük farklılıklar sergilediklerini açıklayamamaktadır.

Bunun nedeni, tüm milliyetçiliklerin altında yatan üç bileşeni veya kaynağı ciddiye alamamalarıdır: Etno-tarihin eşitsiz dağılımı, dini ideallerin değişen etkisi ve "anavatan" veya ataların topraklarının farklı doğası ve konumu. Bu etno-sembolik kaynakların doğasının ve etkisinin araştırılması yoluyla, modern milliyetçiliklerin gücü ve çeşitliliği hakkında daha ikna edici bir açıklama yapabileceğimize inanıyorum.

Eşit olmayan etno-tarih ve genel bir önerme ile başlıyorum. Söylediğim gibi, herhangi bir kimlik, o kişinin daha önceki faaliyet durumlarını ve deneyimlerini hatırlamanın etkin bir ilkesi olarak tasarlanan belleğe dayanmaktadır. Benzer şekilde, kolektif kültürel kimlikler, bir veya daha fazla paylaşılan kültürel unsurla ayırt edilen bir grubun birbirini izleyen nesillerinin deneyimlerinin ve faaliyetlerinin ortak anılarına dayanır. Etnik kimlik, ortak bir köken ve soy iddiasında bulunan bir grubun birbirini izleyen nesillerinin kolektif deneyimlerinin ve faaliyetlerinin paylaşılan anılarının ürünü olarak görülebilir. Etnik köken ise, tarihi bir vatanla ilişkilendirilen, kökeni ve ortak anıları olan, adlandırılmış bir topluluğa ait kolektif aidiyet duygusu olarak tanımlanabilir [7].

Ernest Renan, uzun zaman önce, milletlerin oluşumu için büyük fedakârlıklar ve savaş deneyimleriyle ilgili ortak belleklerin önemini kavramıştı. Fakat kolektif bellekler daha geniş bir yelpazeye sahiptir. Bunlar sadece savaşlar ve kahramanların değil, aynı zamanda dini hareketlerin ve liderlerinin, göçlerin, keşiflerin ve sömürgelerin, şehirler ve devletlerin temellerinin, hanedanlıkların ve kralların, kanunlar ve kanun koyucuların, büyük binaların ve mimarlarının, ressamların, heykeltıraşların, şairlerin, müzisyenlerin ve bunların ölümsüz eserlerinin anılarını içerir. Hepsinden önemlisi de, idealize edilmiş bir ‘altın çağ’ veya altın çağların belleğini, erdemi, kahramanlığı, güzelliği, öğrenmeyi, kutsallığı, güç ve zenginliği, kolektif onuru ve dış prestijiyle öne çıkan bir dönemi içerir (Renan 1882; bkz. Armstrong 1982, böl. 2).

Hakiki ortak bellek unsurlarını, mit ve efsaneyle ilişkilendirdiğimiz abartı, idealleştirme ve kahramanlaştırma unsurlarından ayırmak herkesin bildiği gibi zordur, çünkü ilkinde genellikle bir hakikat özünden daha fazlası vardır. Ancak, bir altın çağ ne kadar sadık kaydedilmiş, ne kadar iyi belgelenmiş ve ne kadar kapsamlı olursa, o topluluğun sonraki nesilleri ve dönemleri (veya bazı durumlarda diğer topluluklar) üzerinde o kadar fazla etki yaratabileceğini söyleyebiliriz. Bu bağlamda, Periclean Atina'sı modern Yunanlılar ve diğerleri için, Kiev Rus'un modern Ukraynalılar için olabileceğinden daha büyük ve daha çeşitli bir etkiye sahip olabilir.

Bir altın çağın ya da onun seçilme ilkesinin şimdilerde sabit ya da değişmez hiçbir yanı yoktur. Topluluğun birbirini izleyen nesilleri, o zaman moda olan ölçütlere bağlı olarak, hangi dönemin altın çağ olarak kabul edileceği konusunda farklılık gösterebilir. Bunun bir altın çağ olmasının nedeni kimine göre dini virtüözler, azizler ve bilgelerle dolu olmasıydı, diğerlerine göre yüce sanat, tiyatro, müzik ve felsefenin parlamasıydı, daha başkalarına göre ise topluluğun en büyük toprak büyüklüğüne ve askeri gücüne sahip olması veya büyük ahlaki ve yasal kodlara ve kurumlara öncülük etmesidir. Dolayısıyla bir topluluğun etno-tarihi aralarından seçim yapılabilecek birden fazla altın çağ ile övünebilir ve daha sonraki zamanlarda topluluğunun farklı bölümleri, Davut ve Süleyman krallığına nostaljik bir şekilde bakan modern Yahudilerde olduğu gibi ya da Talmud bilgeleri çağına ya da birçok şairi ve felsefecisiyle İspanya'nın Altın Çağı rüyasına saygı gösterenler gibi, oldukça farklı altın çağları hatırlayabilir (Eisenstein-Barzilay 1959; Seltzer 1980).

Bir altın çağ ideali yalnızca mevcut sıkıntılar için bir kaçış veya teselli biçimi değildir. Altın çağların standartları sonraki nesiller için gelişen topluluğun normatif karakterini tanımlar. Bunlar, neye hayranlık ve imrenme duyulup duyulmayacağını ve bu topluluk hakkında neyin ayırıcı olup olmadığını tanımlar. Altın çağlar, modern şartlarda yeniden yaratılacak kadar diriltilecek bir ideali içermezler. Çok az milliyetçi aslında geçmişe, hatta bir altın geçmişe dönmek ister. Brutus, Cincinnatus ve Leonidas'a benzeme hayali kuran Jakoben liderlerinin bile Fransa'da tarımsal bir şehir devleti kurma niyeti yoktu, sadece Roma Cumhuriyeti ve Sparta'nın ethosunu ve hamasetini Fransız topraklarına taşımak istiyorlardı (bkz. Rosenblum 1967, böl. 2; Herbert 1972).

Bir altın çağ idealinin ikinci bir işlevi, uyardığı yeniden doğma duygusudur. 'Atalarımızın' büyük bir kültürü veya medeniyeti yarattığı gibi 'biz' de yaratabiliriz düşüncesi ana temayı oluşturmaktadır. Bu önemlidir, çünkü içeriden bakıldığında çoğu milliyetçilik bir çöküş, yabancılaşma ve iç sürgünden doğar ve yenilenme, yeniden bütünleşme ve önceki şanlı hale geri dönüş vaadi ile devam eder. Altın çağ belleğinin sokulduğu milliyetçi mitoloji özel de olsa mütevazı kökenler, mucizevi kurtuluş, görkemli yeşerme, bölücü çatışma, içten çürüme, hatta sürgün - ve ardından milli yeniden doğuştan biridir (bkz. Smith 1984).

Altın çağın üçüncü bir işlevi, aynı soya dayalı potansiyel önermesidir. Vurgu her zaman kendi içlerinde kan bağları sayesinde şanlı ataları gibi olmak için iç kaynaklara sahip kahramanlar, bilgeler, azizler ve şairlerin nesillerinden gelenler ve dolayısıyla torunlar ve aynı nesilden gelenlerin altın çağa layık bir medeniyet ve kültürü meydana getirmek için doğuştan gelen kapasiteleri üzerindedir. Bu nedenle topluluk yabancı birikimlerinden arındırılacak ve eski inancına ve saflığına geri dönerek yenilenecek ve 'eski günlerdeki gibi' olacaktır. Bu bağlamda, altın çağ, son dönem topluluğuna 'hakiki' (genellikle sanayi öncesi ve kırsal) benliğini ortaya çıkarır ve oldukça farklı koşullar altında bu benliği yeniden keşfetmesini ve fark etmesini sağlar (bkz. Thaden 1964; Mosse 1944).

Son olarak, altın çağın belleği kolektif bir yazgı duygusuyla yakından bağlantılıdır. Topluluğun her nesilde almayı beklediği yol eski hamasi çağların anılarından esinlenir ve şekillenir. Değerleri ve sembolleri, eski günler kadar görkemli ve tatmin edici hale gelebilecek bir gelecekte ortak fedakârlığın kahramanca başarılarının temelini oluşturur ve teşvik eder. Pagan ve Hıristiyan geleneğinden beslenen İrlanda altın çağları, İrlandalı erkekler ve kadınlara yeniden dirilmiş bir İrlanda vizyonu bağışlamış ve bunun adına İrlandalı milliyetçilere hamasi özveri ilhamı vermiştir. Erken yirminci yüzyıl Mısır'ında biri tamamen Mısırlı ve bölgesel, diğeri Arap ve etnik olan iki yeniden dirilişçi Mısır vizyonu Mısırlıların sadakati için yarışmıştır; bölgesel vizyon, ayrı bir Mısır yazgısının temelini oluşturmak için Firavun ihtişamı belleğinden yararlanırken daha dini, etnik vizyon aradığı Arap yazgısı için İslam'a ve Fatımilere geri dönmüştür. Diğer bir deyişle, öz yenilenme ideali ve kolektif yazgı vizyonu altın bir çağa dair kolektif belleğe yerleşmiştir ve yurttaşlardan yapmaları istenebilecek tüm fedakârlıklara gerekçe oluşturmaktadır (Lyons 1979; Hutchinson 1987; Gershoni ve Jankowski 1987).

Altın çağ kavramı ve genel işlevlerine dair açıklamaları burada noktalıyorum. Somut tarihsel örneklerde, altın çağlar, yüksek noktalarını oluşturdukları etno-tarihler gibi, dünya genelinde eşit olmayan bir şekilde dağılmıştır. Bazı topluluklar birden fazla altın çağa sahip eksiksiz, zengin ve iyi belgelenmiş etno-tarihlere sahip olabileceği gibi, diğerleri de kolektif bir geçmişin ve onun kahramanlarının yalnızca puslu anılarıyla yetinmek durumundadır. Örneğin Slovaklar, Çeklerin Bohemya krallığının daha iyi bilinen ve daha kapsamlı kayıtlarından Svatopluk gibi dokuzuncu yüzyıl kahramanlarıyla eski geçmişlerini "büyük Moravya" olarak çözmekte büyük zorluklar yaşadılar. Ukraynalılar bugüne kadar Kiev Rus ve Kazak hetmanatlarındaki altın çağlarıyla ayrı bir geçmişe sahip olan kendilerine özgü kültürlerini büyük kültürden ve daha iyi belgelenmiş Muskovit ve 'Büyük Rus' altın çağlarından çıkarmak için bir karmaşayı çözmeye çalışmıştır. Öykünecek birden fazla altın çağa sahip zengin, iyi belgelenmiş etno-tarihlerle övünebilecek olanların sadece Rusya, Çin, Japonya, Fransa ve İspanya gibi uzun süredir bağımsız devletlere sahip büyük ve güçlü milletler olmadığını da eklemek gerekir. İrlandalılar, Ermeniler ve Yahudiler gibi küçük, fakat eski topluluklar da uzun ve iyi kaydedilmiş etno-tarihlerindeki birkaç altın çağa işaret edebilirler (Brock 1976; Portal 1969; Armstrong 1982: böl. 7).

Genel olarak, zengin etno-tarihlere sahip topluluklar, yararlanabilecekleri 'derin kaynaklara' sahiptir ve bu nedenle uzun dönemler boyunca kendilerini devam ettirebilir ve tanınma ya da eşitlik için uzun bir mücadeleyi sürdürebilirler. Politik ve askeri güvenlikten yoksun olduklarında bile, birbirini izleyen kültürel kaynak katmanları, ortak etnisite anlayışlarının yanı sıra politik iddialarının da temelini oluşturur. Bu, etnik milliyetçiliklerin yalnızca zengin etno-tarihlere sahip topluluklarda ortaya çıkacağı anlamına gelmez, basitçe bu tür toplulukların kaybolma veya sular altında kalma olasılığının düşük olduğu ve bir kez uyandıklarında, olumsuz koşullar altında uzun süre mücadelelerine devam edebilecekleri anlamına gelir. Bu iyi belgelenmiş etno-tarihsel kaynaklardan yoksun olan topluluklar, Moro ve Eritreliler gibi, isyan içinde ayağa kalkabilir. Hatta bazıları uzun bir mücadeleden sonra bağımsızlık kazanmayı bile başarabilir, ancak bu tür kültürel kaynakların yokluğunda, savaşta oluşturulmuş yeni buldukları topluluk duygusunu sürdürebilip sürdüremeyecekleri açık bir soru olarak kalmaktadır. Uzun süreli mücadelelerinden bir etno-tarih ve hatta kriz zamanlarında hatırlanacak ve öykünülecek hamasi direnişe dair bir altın çağ oluşturamazlarsa iç çatışmalar ve anlaşmazlıklar ortaya çıktığında yaslanacakları bu 'derin' kaynaklara sahip olamazlar. Diğer durumlarda olduğu gibi bunlarda da, tarih etnik mitlere dönüştürülmeli ve ortak bellekler bir etno-mirasın temeli haline gelmelidir.

Diğer yandan, başka daha iyi donanımlı komşulara kıyasla zengin etno-tarihlerinden yoksun olmaları, kültürel açıdan çevresel ve politik açıdan yoksun bu toplulukları, gücün kültürden kaynaklandığı bir dünyada, aynı şekilde, göreceli ekonomik yoksunluğun genellikle kızgınlık ve siyasi öykünmeyi teşvik ettiği gibi, bu eksikliğe çare bulmak için uyarır. Bu nedenle analistlerin, etnik milliyetçiliklerin hem gücünü hem de çeşitliliğini anlamak istiyorlarsa, eşit olmayan etno-tarihin karşılaştırmalı politikasına ve daha özel olarak altın çağlara odaklanmaları iyi olur.

Etnik Seçim

Farklı milliyetçiliklerin yararlanabileceği ikinci büyük 'derin kaynaklar' dizisi, dini inançla ve daha özel olarak etnik seçim mitleriyle ilgilidir.

Buradaki genel önerme popüler seferberlik ve kutsama arasındaki ilişki ile ilgilidir. Çok sayıda insanı seferber etmek için liderlerin ve hareketlerin ya maddi ve statü çıkarlarına başvurması ya da bireysel kurtuluş sözü vermesi ya da her ikisini birden yapması gerekir. Çoğu kişi için, statü çıkarları en azından bireysel ve kolektif kurtuluş vaadiyle servis edilir. Şimdi ise kurtuluş, erkeklerin ve kadınların, bir inananlar topluluğunun her bir üyesi adına doğru inanç ve uygulama yoluyla ve bu topluluğun periyodik ritüel ve ahlaki yenilenmesi yoluyla yaşamlarını ve durumlarını kutsallaştırmalarını gerektirmektedir.

Nüfusun, kutsallaştırma süreçleri aracılığıyla ortak bir inanç veya inanış topluluğu olarak tanımlandığı durumlarda, böyle bir topluluk, ortak bellekler ve köken mitleri ile birleşen nüfusları destekleme ve yeniden tanımlama eğilimindedir ve böylece onların politikleşmesini engellemektedir. Bellek ve mite kolektif inanışlar ve ritüeller eklenir; yine de bu aynı inanışlar ve ritüeller, söz konusu nüfusun kendisini bir 'inanç topluluğu' olma dışında başka bir şekilde düşünmesini veya hem Araplarda hem de Yahudilerde bir süredir olduğu gibi geleneksel ortopraksi sınırları dışında hareket etmesini engelleyebilir. (Bkz. Kalusner 1960; Smith 1973)

Bu kolektif inanışların en önemli ve etkili olanlarından biri etnik seçim mitidir. Bu, topluluğu, din değiştirme veya haçlı seferi yapma veya gerçek inancın standart taşıyıcısı olarak hareket etme kutsal misyonunun emanet edildiği "seçilmiş halk" olarak ayırır. Misyon, topluluğu ve dünyayı kutsallaştırır ve bunun yerine getirilmesi, merkez üssünü oluşturduğu topluluğun ve dünyanın kurtuluşunu daha da yakınlaştırır.

Bu, Ur'un Üçüncü Hanedanlığı döneminde Neo-Sümer canlanmasından ve yeni Krallığın eski Mısırlılarından orta çağ Katolik Fransa'sına ve erken modern Protestan Amerika ve modern Afrikanerdom'a kadar tarihte pek çok halk ve topluluk arasında karşılaştığımız seçim mitlerinin genel biçimidir. Tüm bu durumlarda seçim mitleri, ortak bellekler ve köken mitlerine sahip bir topluluğa kutsallaştırma yoluyla kurtuluşu bağlar, onu dünyanın ahlaki ekonomisinde kutsal bir görevin emanet edildiği seçilmiş bir halka dönüştürür ve böylece bu topluluğu yabancılardan arındırmaya ve ayırmaya yardımcı olur. Burada pek çok etniğin ahlaki ayrıcalığının güçlü bir kaynağına, kutsal bir misyon yüklenilmesi yoluyla evrenin ahlaki merkezinde bir üstünlük konumunda durduklarına dair inanışlarına sahibiz (Smith 1992).

Bazı topluluklar arasında, seçim mitinin daha güçlü bir biçimi ortaya çıkmıştır. Bu, topluluk ve tanrısı arasındaki ilk ve son sözleşmeye dair inanış olarak topluluğun üyelerinin karşılığında ilahın topluluğa özel bir statü, koruma ve ayrıcalıklar vereceği kutsal misyonlarını tanımlayan belirli ritüel ve ahlaki yükümlülükleri yerine getirmesini gerektiren 'ahit' fikridir. Ahit tasarısına eski İsrail öncülük etmişti, fakat başka yerlerde Ermeniler, Ulster İrlandalılar ve Afrikanerler gibi topluluklar tarafından benimsenmiştir. Etnik seçimlerinin kaynağı olarak bir ahit ideali ortak belleklere ve köken mitlerine sahip bu topluluklara çağdaş politik mücadelelerinin temel taşlarından birini oluşturan sürdürülebilirlik ve kendini yenileme kapasitesini vermiştir (Akenson 1992).

Ahide tabi halklar, ortodoksluklarını onaylayan ve sürekli kutsallaştırma eylemleri yoluyla toplumsal pratiklerini sürdüren etnik seçim duygularında belirli bir yoğunluk ve ısrar gösterirler. Bunlar da kutsal bir topluluğun periyodik seferberliği yoluyla kolektif kurtuluşa olan inanışlarını güçlendirir. Bu şekilde, topluluğun ortak bellekleri ve köken mitleri ahit tasarısına sokulur ve kutsal bir halkın oluşumu ve misyonunda kutsal olaylar olarak yeniden yorumlanır.

Bu tür mitlerin bir dizi önemli sonucu vardır. Etnik seçim mitleri ve özellikle ahit tasarıları bu tür inanışları geliştiren topluluklara olağanüstü bir fazilet ve ahlaki üstünlük duygusu verir. Bu, keskin bir tezat oluşturur ve aslında, etnik seçim yüzünden katlanılan birçok zorluk ve sıkıntıyı telafi eder. Bu mitler, zulüm gören, sürgün edilen veya tebaa topluluğa, topluluğun (tüm üyeleri olmasa da) sert bir kadere dayanmasını sağlayan bir kararlılık ve ahlaki yapı kazandırır ve böylelikle halka Herder'in derin bir enerji kaynağı olarak göreceği şeyi sağlar (Kraft) (bkz. Berlin 1976).

İkincisi, etnik seçim mitleri bir topluluğun üyelerine statünün tersine dönmesinin kronolojik bir şemasını sunar. Seçilenler şimdi zulüm görebilir ve bugün tebaa olabilir; fakat zamanla ıstırapları görülecek ve erdemleri ödüllendirilecektir. Onlar, sonunda, düşmanlarına karşı zafer kazanacak ve tarihteki yolculuklarının hedefine ulaşacaktır. Bu, özellikle Mısır'dan İsrailoğullarının prototipi olduğu ahit tasarılarında açıkça ifade edilir, ancak aynı zamanda kendilerini seçilmiş bir topluluk olarak gören Katolik İrlandalılar veya Galler gibi açık bir ahit tasarısı olmayan halklar için de geçerlidir. Tersine, muzaffer seçilmişler, Kastilya, Fransız veya Amhara toplulukları gibi egemen ve baskın olan topluluklar, kutsal görevlerini yerine getirme ve üyelerinin erdemlerine yüksek statü ve ayrıcalıklarını verirler (bkz. Armstrong 1982; Smith 1986: böl. 3 ve 1992; Ullendorff 1973).

Seçilmiş topluluk için benzersiz bir yol çizmek için seçilmişlik kavramından yararlanan daha geniş kolektif yazgı ideali misyon ve statünün tersine dönmesi fikirleriyle bağlantılıdır. Misyonunda bir seçim duygusu ile güçlendirilen millet, gerçek statüsüyle orantılı benzersiz ve görkemli bir geleceğe güvenle bakabilir. Bu ayırt edici ve kendine özgü yazgı duygusu, seküler biçimde, parti politikacılarının ve devlet adamlarının retoriğinin bir parçası haline gelmiştir; ancak Churchill'in veya de Gaulle'ün İkinci Dünya Savaşı sırasında İngilizlere ve Fransızlara yaptığı konuşmalarda olduğu gibi, kriz ve tehlike zamanlarında önemli moral artırıcı ve birleştirici işlevlere de sahiptir (Marwick 1974; Smith 1981c).

Dördüncüsü, etnik seçim mitleri ve özellikle antlaşma planları, seçilmiş üyeler ve kurtarılamayan dışarıdan gelenler arasında katı bir sınır çizer. Bunun nedeni, onların karşılığında kutsandıkları ve bir topluluk olarak seçildikleri kutsal misyonlarının yükümlülüklerini kabul etmiş olmaları, yabancıların ise bu yükümlülükleri ve bu misyonu reddetmeleri nedeniyle saygısız ve dışlanmış, hatta lanetlenmiş olmalarıdır.

Böylesine keskin bir sınır çizgisi, yabancıları dışlama yoluyla kendi kendini arındırma programlarında etnik seçimi gerekçelendiriyor gibi görünür.

Son olarak, etnik seçim mitleri halka aittir. Elde ettikleri enerji, belirli bir kesimin değil, halkın, tüm topluluğun enerjisidir; benzer şekilde, kutsal misyona ancak halkın, tüm topluluğun seferber edilmesi yoluyla ulaşılabilir. Misyon, karşılığında, her üyenin kutsal görevlerini yerine getirmesini gerektirir ve her üyeyi etnik seçim ayrıcalıklarından yararlanmaya eşit derecede uygun olarak görür - bu, özellikle bütün halklar ve tanrıları arasında her zaman sözleşmeler olan ahit tasarılarında özellikle açık olan bir şeydir (bkz. Zeitlin 1984).

Kutsal Topraklar

Üçüncü 'derin kaynaklar' dizisi, tarihi topraklar ve daha spesifik olarak 'ataların vatanı' ile ilgilidir.

Genel olarak, belirli bir coğrafi alan veya uzam, konumu ve sahayı sağladığı sürece, üyelerinin ve çevredekilerin gözlerinde, özel bir kolektivite ile ilişkilendirilir ve kolektivitenin geçmiş deneyimlerindeki kilit anlara veya dönüm noktalarına benzersiz bir katkı sağladığı düşünülür. Belirli bir coğrafi alanın dağları, nehirleri, gölleri ve ormanları özel bir yer sağlamış ve belirli bir toplulukla ilişkili tarihsel olaylara - savaşlar, anlaşmalar, vahiyler, yeminler, göçler vb. - sahne olmuştur ve bunun sonucunda ortaya çıkan bilgi de bu topluluğun ortak bellekleri ve mitolojisinin önemli bir parçası haline gelmiştir.

Etnikler için belirli bir coğrafi alan, ya geleneksel köken yeri (köken mitinde) ya da kurtuluş, yerleşim ve altın çağlarının yeri olarak belirli bir toplulukla ilişkilendirilmiştir. İlişkilendirme üç aşamalıdır: birincisi, topluluğu şekillendiren olayların ve deneyimlerin benzersiz ve vazgeçilmez mekânı olarak; ikincisi, etnik çevrenin olayların gidişatını ve topluluğun büyümesini etkilediği ve katkıda bulunduğu hissedildiği ölçüde ve üçüncüsü ve belki de en önemlisi, ataların ebedi istirahatgahı olarak. Bu türbeler, özel bir alanın belirli bir topluluğa ait hale gelmesinin ve karşılıklı olarak topluluğun belirli bir toprağın ve belirli etnik mekânların bir parçası haline gelmesinin altını çizer. Toprak 'bizim' bölgemiz ve atalarımızın 'sonsuz evi', ataların vatanı haline gelir ve bu, etnik toplulukların folklor ve kültürel mirasında etnik yerlerin desenlerinde belirgin şekilde görülen bir motiftir (bkz. Mosse 1994: böl. 2).

Halk ve toprak arasındaki bu ilişki, sürekli mit üretilen ve ortak belleklerin yeniden anlatıldığı uzun sürecin ürünüdür. Halk masallarının ve efsanelerin detaylandırılması, ritüel ve törenlerin icrası yoluyla, birbirini izleyen nesillere etno-tarihlerinin çeşitli dönemleri ve hepsinden önemlisi altın çağları hatırlatılır. Bu şekilde, özel bir bölge veya spesifik yerler tarihselleştirilerek, topluluk tarihinin önemli unsurları haline gelir ve toprak tarihi bir anavatana dönüşür (Smith 1981b ve 1986: böl. 8.).

İlişkilendirme, etninin ayrıca birleştirici bir inanç ve kült ile canlandırıldığı bir inananlar topluluğu durumunda daha da güçlüdür. Bu şartlarda, atalara ait ve tarihsel anavatan ayrıca bir 'kutsal toprak' haline gelir. Kutsal bir halk, aynı şekilde kutsanmış bir yerde, tanrı tarafından kutsal görevlerini yerine getirmede doğru inanç ve davranışları için bir ödül olarak halka verilen kutsanmış bir yerde bulunmalıdır. Topluluk ve tanrısı arasındaki ahidin şartları ruhani görevi yerine getirmek için verilen bir kutsal alan, 'vaat edilmiş bir toprak' gerektirir. Topluluk ondan ayrıldığında, manevi bir sürgün durumunda olduğu söylenir; bu nedenle de ruhsal kurtuluş, onun 'vaat edilen toprağa' iade edilmesini gerektirir.

Yeterince ilginç bir şekilde, Tanrı'nın insanlara emanet ettiği kutsal görevin peşindeyken komşularından ayrı kalmanın, topluluğun seçim duygusunun bir sonucu olarak toprağın kutsallaştırılması daha sonra gerçekleşti. Böylece, Kenan ülkesi, Tanrı ile İbrahim arasındaki Antlaşma'nın ilk formülasyonlarında antlaşmanın yerine getirilmesinin bir ödülü olarak belirgin bir şekilde görüldüğü ve uzun zamandır patriklerin ve diğer kutsal figürlerin gömüldüğü yer olarak saygı görmesine rağmen İsrailoğulları ve Yahudilerin gözünde MÖ. sekizinci yüzyılın sonlarına kadar da kutsal hale gelmedi (Zeitlin 1984; Grosby 1991).

Alternatif bir senaryo da şu şekildedir: Seçilmişlerin ideal bir etnik ve sivil topluluğun inşasında ahlaki ve ritüel eylemlerin icrası yoluyla inananlar topluluğunun kutsallaştıracağı vaat edilmiş bir toprağı, bir bölgeyi araması ve keşfetmesi gerekir. Yeni Kudüs'lerini ister Afrika bozkırında ister Amerika kırlarında yaratırken, özellikleri kutsal görevlerini yerine getirmek için inşa etmeyi umdukları ütopyayla bütünleşmiş bir toprak vaadini gerçekleştirecek olan inanan-öncülerin kendileridir (Tuveson 1968; Akenson 1992: böl. 3).

Her iki durumda da, tarihi anavatan, kısmen tüm etnik topluluklarda olduğu gibi mit oluşturma ve ortak hatırlama süreçleri yoluyla, aynı zamanda bir inananlar topluluğunun ve onun dini kahramanlarının ahlaki ve ritüel davranışlarının özel hamasi eylemleri aracılığıyla kutsal hale gelir. Bu, topluluk ve anavatanı arasında özel bir kutsallık bağı yaratan vahit ve kriz anlarındaki örneklerinin ve ayrıca peygamberlerin, şairlerin ve kutsal adamların mezarlarını ve halklarının topraklarında gömülen adil kralların ve savaşçıların mezarlarını çevreleyen dindarlık ve huşunun belleğidir.

Ataların toprağı ayrıca belleği yazgıya bağlar. Çünkü o, milli yeniden doğuşun gerçekleştiği, yenilenen anavatan olarak yeniden doğan topraktır. Atalarımızın kutsal vatanı ayrıca torunlarımız ve gelecek nesillerin vaat edilen toprağıdır. Kendimizi ancak 'ana toprağımızda' gerçekleştirebiliriz ve millet yeniden gerçekten özgür ve hakiki hale gelebilir. Dolayısıyla, toprağın zalimlerden kurtuluşu basitçe politik veya ekonomik bir zorunluluk değildir; bir topluluğun kendi topraklarında yeniden doğması yoluyla görkemli bir yazgıda görevi yerine getirmeyi gerektiren benzersiz bir tarih tarafından talep edilmektedir. (Bkz. Hertzberg 1960; Mosse 1964)

Atalara ait, hatta kutsal bir anavatanın sunduğu 'derin kaynak' diğer derin kaynaklardan ayrı tutulmamıştır. Genellikle bu üç kaynak dizisi birleştirilir. Altın çağların ortak bellekleri, kutsal topraklar olmasalar bile her zaman ataların anavatanlarına bağlılıkla ilişkilendirilir ve etnik seçim mitleri, uygulanmaları için hem ataların anavatanlarını, hem de genellikle gelecek nesiller için bir ilham kaynağı veya modeli, kutsal görevin kahramanca yerine getirildiği bir altın çağın belleğini gerektirir. üç derin kaynaklar dizisinin - ataların anavatanları, altın çağlar ve etnik seçim mitleri - çeşitli biçimlerde ve derecelerde bir araya gelme ve yeniden birleşme eğilimi, böylece birçok etniye çağlar boyunca büyük bir direnç ve sürme gücü verir.

Milliyetçiliklerin Çeşitliliği ve Kendiliğinden Yenilenmesi

Artık bu noktada, modern milliyetçiliklerin dayanıklılığına ilişkin analizimizin ana bileşenlerine sahibiz. Zengin bir etno-tarihin ve özellikle altın çağların ortak bellekleri, etnik seçimdeki dini inançlar ve özellikle kutsal ahitler ve ataların anavatanlarına, özellikle kutsal topraklara ait olma duyguları, topluluğu veya kültürel kategoriyi yeniden canlandırmayı ve onu atalarının anavatanında, tercihen milli devletlerin birliği içinde kendi koruyucu devletiyle modern bir millet haline getirmeyi amaçlayan milliyetçi hareketler için kesin temeller sağlar. Bu 'derin' etno-sembolik kaynakların oluştuğu bellekler, mitler, semboller ve değerler, kültürel kalıplara bağlı kalmaları ve belirli bir etno-tarihin birbirini izleyen nesilleri tarafından koyulan kültürel parametreler içerisinde kalmaları şartıyla farklı elitlerin, belirledikleri nüfusun büyük bir kısmını harekete geçirebilecek ve motive edebilecek unsurları seçebilecekleri farklı ve çeşitli bir repertuar sağlar. Bu 'derin kaynaklar'a ait unsurların topluluğu yenilemek, onu modern, bölgesel bir 'millet' haline getirmek ve seçilmiş halk için şanlı bir yazgı yolunu göstermek için kullanılabileceğini görmek zor değildir.

Benzer şekilde, bu kaynakların ve oluşturdukları belirli etno-sembolik unsurların katıksız başkalığı ve çeşitliliği, milliyetçi ifadenin çeşitliliğini ve başkalığını ve her milletin bireyselliğini açıklamada uzun bir yol kat eder. 'Millet kimdir?' ve 'bu milliyetçiliğin karakteri nedir?' gibi soruların cevabının çoğu, bu etno-sembolik kaynak repertuarlarının - altın çağların bellekler, etnik seçimlerdeki inançlar ve ataların anavatanlarına bağlılıklar - her birinden elde edilen unsurların ayırt edici biçimlendirmesinde yatar. Bu nedenle milletlerin benzersizliği mutlak değildir. Bu, etno-sembolik kaynakların üç dizisini oluşturan mitler, semboller, bellekler ve değerler ve ayrıca jeopolitik ve ekolojik konumu, sınıfsal yapısı ve etnik ve dini karmaşıklığı gibi topluluğu ayıran herhangi bir özel özelliğin çok sayıda permütasyonlarının bir sonucudur.

Dahası, etno-tarihlerin, etno-dinsel inançların ve bölgesel bağların eşit olmayan dağılımı, milliyetçiliğin başka bir önemli yönünü açıklamaya doğru gider: sadece farklı topluluklar arasında değil, fakat aynı topluluk içerisinde farklı zamanlardaki değişken yoğunluğu. Örneğin, Sırp ve Hırvat milliyetçiliklerinin dayanıklılığı ve yoğunluğu eski altın çağlara ait kolektif bellekleri, etnik seçimdeki canlı inançları ve ataların anavatanlarına olan güçlü bağları açısından açıklanmaya çalışılabilir. Tersine, Slovenlerin ısrarcı ancak daha az yoğun milliyetçiliği, yalnızca farklı politik demografileriyle değil, aynı zamanda komşularına kıyasla, bu tür canlı etno-dini inançlara görece sahip olmadıklarıyla da açıklanmaktadır. Benzer şekilde Basklılar ve Katalanlar, eski altın çağların eşit derecede canlı belleklerini paylaşırlar; ancak Bask milliyetçiliğinin daha yoğun ve ayrıcalıklı olması, nispeten izole bir anavatana olan güçlü bağlılıkları ve kanın asaleti yoluyla etnik seçime olan inançlarıyla da ilgilidir (Schopflin 1980; Greenwood 1977).

Bununla birlikte, başka bir komplikasyon vardır. Etnik köken ve miras mitleri ve ataların anavatanlarına bağlılıkları edinme sürecindeki kültürel kategoriler, altın çağlara dair daha zengin ve daha iyi belgelenmiş belleklere ve etnik seçime dair daha güçlü inançlara sahip olan komşulara göre kültürel ve tarihsel bir dezavantaj hissedebilir. Başka bir deyişle, başarılı milletler ve daha güçlü milliyetçilikler arasında bulunan etno-sembolik 'derin kaynaklardan' bir veya daha fazlasından yoksun olurlarsa bölgesel bağlılıkların daha şiddetli bir şekilde sergilenmesi ve uygun bir etno-tarihin yeniden keşfedilmesi, hatta icat edilmesi yoluyla bu eksiklikleri telafi etmeye çalışabilirler. Bu, yakın zamana kadar sadece içerikten yoksun bir rozet olan bir zamanlar Müslüman olma açısından tanımlanan, ancak şimdi Müslüman uyanışına bağlanan Bosna Müslümanları arasında bir ölçüde meydana geldiği gibi topluluklarını komşularının inanç sistemlerinin üstünde gören dini bir geleneğe hevesli bir geri dönüşle desteklenebilir (Gellner 1983).

Bu, oldukça geri kalmış bölgelerdeki daha fakir, daha az eğitimli insanlar arasında neden bu kadar çok yoğun ve şiddetli milliyetçiliğe tanık olduğumuzu bir açıdan açıklamamıza imkân sağlıyor. Sebep sadece kendilerinin ve yaşam alanlarının ekonomik ve eğitim açısından daha az gelişmiş olması değil, aynı zamanda etno-tarih, etnik seçim ve atalarının anavatanlarının derin kaynakları açısından komşularının bazılarına göre daha az donanımlı olmalarıdır. Hem Eritreliler hem de Slovaklar bu kategoriye girer. Yirminci yüzyılın başında Slovaklar ve 1960'lardan sonra Eritreliler kültürel farklılık ve komşularıyla bağlantılı olarak kaynaşma açısından bir dezavantaj yaşamış ve bunu çatışma yoluyla bir topluluk oluşturarak veya bir anavatana ve ayrı tarihe, Slovak örneğinde, ortak Katolik inançlarının farklı doğasına bağları vurgulayarak telafi etmiştir (bkz. Horowitz 1985: böl. 6; Cliffe 1989; Pynsent 1994).

O halde, üç 'derin kaynaklar' dizisinin etno-sembolik bileşenlerinin analizi, milliyetçiliğin kalıcılığı ve kendini yenileme olasılığını ve milletlerin dayanıklılığını ve çeşitliliğini değerlendirmemize yardımcı olabilir. Örneğin, bir etnik, aynı zamanda dini bir altın çağa geri dönen bir inanç topluluğu ise ve belirli ve özellikle de kutsal bir bölge ile bağları ne kadar güçlü olursa, milliyetçiliği ve onu takip eden millet o kadar yoğun ve ısrarcı olacaktır. Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler gibi diaspora topluluklarında durum açıkça budur. Bu eski toplulukların her birinde, atalarının anavatanlarında kolektif restorasyon ideali, üyeleri etno-tarihinin görkemli çağlarına nostaljik bir şekilde bakan etnik seçilmişlerin sürgün duygusundan ortaya çıkmıştır (Klausner 1960; Campbell ve Sherrard 1968: böl. 1; Atiyah 1968; Vital 1975; Armstrong 1982: böl. 7; Almog 1987: böl. 1).

Afrikanerlerin durumunda, Büyük Göç'ün altın çağının İngiliz egemenliği dışındaki 'vaat edilmiş topraklara' dair ortak bellekleriyle birleştiğinde, katı ahit çeşitliliğine sahip etnik seçim mitinin yükseltilmiş bir biçimi, benzersiz bir şekilde yoğun ve ırksal olarak dışlayıcı bir milliyetçilik üretmiştir. Etnik seçilmişlerin, özellikle Kruger çağında, beyaz zalimler ve yerli inançsızlarla yaptığı uzun çatışmalar, dışlayıcı Afrikanerlik duygusunu daha da pekiştirmiş ve olağanüstü derecede dirençli ve dayanıklı bir Afrikaner etnik milliyetçiliğinin temelini oluşturmuştur (Thompson 1985; Akenson 1992).

Benzer derin kaynaklar, on yedinci yüzyıldan bu yana kuzeydoğu İrlanda'da daha yoğun ve yaygın hale gelen Ulster İskoç milliyetçiliği tarafından kullanılmaktadır. Burada, ilk yerleşim yerlerinin değişimlerine dair canlı ortak bellekler ve Boyne savaşından ve Londonderry kuşatmasından sonraki daha erken altın çağlara dair bellekler, Protestan yerleşimcilerin atalarına ait ve vaat edilen anavatanı olarak Ulster’e güçlü bir bağlılık oluşturmaları için Tanrıyla ahdi olan halk olarak etnik seçime dair köklü bir inançla birleştirilmektedir (bkz. Lyons 1979; Akenson 1992: böl. 4).

1990'larda Kendiliğinden Yenilenme

Elbette bu bileşenlerin hiçbiri bize milliyetçiliklerin ne zaman ortaya çıkacağını söyleyemez. Milliyetçi direnişin zamanlaması büyük ölçüde aşağıdakileri içeren materyal ve jeopolitik eğilimlere bağlıdır:

1) Etno-tarihsel gelenekleri, etnik inançları ve bölgesel bağlılıkları modern milliyetçiliğin diline, çağdaş dünyada ortak akçesi haline gelen dile ve sembolizme çevirebilen bir entelijansiyanın yükselişi;

2) Entelijansiya ve diğer elitler tarafından müstakbel millet olarak belirlenen topluluğun sosyoekonomik gelişimi ve kültürel altyapısı (okullar, üniversiteler, kitaplar, gazeteler, moderleştirilmiş dil, film ve TV, sanatlar) ve dolayısıyla kalıcı bir milliyetçi hareket oluşturma ve yabancı zalimlere karşı genellikle uzun süreli bir mücadele verme becerisi;

3) Bu elitler ister yerli ister yabancı olsun, topluluğun dahil olduğu ve milliyetçiliğin bulunduğu yönetimin devlet elitlerinin tepkileri;

4) Etnik ayrılıkçılık ve irredantizme karşı değişen uluslararası tavırlar ve tartışmalı milletin bölgesel konumu dahil olmak üzere genel jeopolitik durum.

1990'lar, Jeopolitik düzeyde, katı ve şimdiye kadar neredeyse donmuş devletlerarası sistemin temkinli bir gevşemesine tanık olmuştur. Bölgesel sınırların sınırlı bir şekilde yeniden çizilmesi olasılığı, yalnızca birkaç seçilmiş durumda da olsa kabul edilmiştir. Soğuk Savaş'ın sona ermesinden sonra çok kutuplu bir dönemin daha fazla akışkanlığı, bu açıdan yeni tutumları teşvik etmiş, ancak baştan sona, düzenli ve sınırlı değişim üzerinde durulmuştur. Eritre ve eski Sovyet Cumhuriyetleri, emperyalizm ve sömürgeciliğin son kalıntılarının silinmesinin kaçınılmaz sonuçları olarak görülebilirken (bu durumda BM Sözleşmesi ayrılıkçılığı kutsar) Slovakya, Hırvatistan, Bosna ve Slovenya Batının hoş karşılamadığı veya BM Sözleşmesinin izin vermediği daha radikal etnik bölgesel değişiklikleri silsilesinin önünü açmıştır (bkz. Wiberg 1983; Mayall 1990: böl. 4). Devlet elitleri de temkinli davranmıştır. Çoğu, Türkiye, Kafkaslar ve Sri Lanka'da olduğu gibi, genellikle şiddetli bir şekilde politik statükoya sıkı sıkıya bağlı kalmıştır ve kendileri de çeşitli etnik topluluklardan oluşan süper güçler, ayrılıkçılığı cesaretlendirmek şöyle dursun, dikkate almaya bile istekli olmamıştır. Bununla birlikte, Çekoslovakya'da ve muhtemelen gelecekte bir tarihte Quebec'te olacağı gibi, birkaç devlet eliti gönülsüzce barışçıl ayrılıkları kabul etmeye hazırlandı.

Aynı zamanda, 1990'ların milliyetçiliklerinin çoğu, önemli sosyo-kültürel kaynaklara sahip olan ve etnik akrabalarını harekete geçirebilecek entelijansiyalar üretmiş etnik topluluklar ve kültürel kategoriler adına faaliyet göstermektedir. Bu hareketlerin çoğu da, daha önceki on yıllarda veya yüzyıllarda ortaya çıkan diğer etnik milliyetçilik dalgalarının mirasçılarıdır. Bu önceki hareketlerden bazıları zorla durdurulmuş ya da iğdiş edilmiş ve entelijansiyası susturulmuş ya da sınır dışı edilmiştir. 1920'lerden itibaren eski Sovyetler Birliği'nde ve 1940'lardan itibaren Doğu Avrupa'da Stalinizm döneminde olan budur; Bolşevik Devrimi'nden sonra bu kadar kaba bir şekilde kesintiye uğrayan mevcut hareketlerin bazıları davalarını açıkça ele almışlardır. Diğer durumlarda, Afrika ve Asya'da, etnik milliyetçilikler 1950'ler ve 1960'lardan beri alev alev yanmaktadır ve Eritre'de, Burma'da Shan ve Karen arasında, Filipinler'de Moro, güney Sudanlılar, Filistinliler, Tamiller, Sihler ve Nagalar, birbirini izleyen durumlarda yenilenmiş bir güçle yeniden ortaya çıkmaktadır. Yine başka durumlarda, Etno-milliyetçi hareketlerin kökenleri yirminci yüzyılın başlarında - Kürtler ve Bretonlar, Araplar ve Türkler, Endonezyalılar ve Birmanyalılar arasında - hatta on dokuzuncu yüzyılda - Basklılar ve Katalanlar, İskoçlar, Galler ve İrlandalılar, Finliler, Letonlar ve Litvanlar, Çekler ve Slovaklar, Sırplar ve Hırvatlar ve çok sayıda diğerleri arasında - bulunabilir. Yirminci yüzyılın sonlarında, bu milliyetçiliklerin çoğu yön değiştirmiş, yeni bir sosyal ve ekonomik program edinmiş ve nüfusun yeni katmanlarına hitap etmiştir. Fakat dil sekülerleşmiş ve politikleşmişse bile aynı ortak bellekler, etnik mitler ve toprak bağlarından yararlanarak etno-tarihsel geleneklerinin parametrelerine sıkıca bağlı kalmışlardır ve sembolizm modern öncesi etno-dini atalarınkilerden ziyade modern toplulukların ihtiyaçlarını yansıtmıştır [8].

Bu milliyetçilikler modern olmasına ve yaratımına yardım ettikleri milletler görece yeni olmasına rağmen bunların kültürel ve sosyal temelleri, her milleti ve milliyetçiliği ayrı ve ayırt edici hale getiren ve her birine kalıcı karakterini veren etno-sembolik unsurlar etno-tarih, dini mit ve ataların topraklarının spesifik repertuarları ve kaynaklarından türetilmiştir. Bu, her kıtadaki ve tüm ekonomik arka planlardaki milliyetçilikler için geçerlidir. Böylece, Kuzey Amerika'nın gelişmiş endüstriyel kapitalizminde, Quebecoiler arasında 1950'lerde Frankofon aydınlarının sessiz devrimiyle başlayan nispeten yeni bir milliyetçi yükselişe tanık olduk. Ancak bu hareketin daha derin kaynakları, Quebecois'in İngiliz egemenliğine bağlı etno-tarihinin tuhaflıklarından, etnik üstünlük konusundaki daha önceki savunmacı Katolik inançlarından ve eyalete güçlü bölgesel bağlılıklardan gelmektedir ve bunların tümü toplumu göreli tarımsal izolasyonla geçen uzun dönemde ayakta tutmuş ve şimdi modern seküler ifadelerinin altını çizmektedir (Pinard ve Hamilton 1984).

Sonuç

Etnisite ve milliyetçilik tarihinde, etnik iddialara ve milli özlemlere yönelik alışılmış devletlerarası normların ve tutumların çok kısmi ve belki de geçici olarak gevşetilmesinin ötesinde, 1990'larda Soğuk Savaş'ın ardından etnik milliyetçiliğin yükselişi hakkında tuhaf hiçbir şey yoktur. En başta da söylediğim gibi, etnik milliyetçilikler her türlü kriz durumunda ve her tür sosyal ve politik değişimde yüzeye çıkmaktadır. Gerçek sorular yükselmelerin ve yeniden dirilişlerin zamanlamasıyla değil, etnik milliyetçiliklerin karakteri ve yoğunluğu ile yaratmayı amaçladıkları ve bazen başarılı oldukları milletlerin sürekliliği ve çeşitliliği ile ilgilidir. 'Ne zaman' ve 'nerede' sorularından ziyade 'kim' ve 'ne' soruları vardır. Neden diğerleri yerine bazı milletlerin ortaya çıktığını, bu milletlerin ve milliyetçiliklerin neden belirli bir karaktere sahip olduğunu ve neden bazı milliyetçiliklerin diğerlerinden daha yoğun ve ayrıcalıklı olduğunu bilmemiz gerekiyor.

Bu soruları yanıtlamak için benim önerim yalnızca verili milliyetçiliklerin ortaya çıktığı belirli ekonomik ve politik koşullara değil, aynı zamanda onların komuta ettiği 'derin' etno-sembolik kaynaklara da bakmamız gerektiğidir. Özellikle, belirli bir milliyetçiliğin dayanıklılığı ve karakteri, büyük ölçüde, taraftarlarının yararlanabileceği etno-tarihsel, dini ve bölgesel mirasları analiz edilerek açıklanabilir. Bu etno-miraslar, sınırları belirleyip, dini ya da seküler modern elitlerin, tayin ettikleri çok sayıda yandaşlarını seferber etmede başarılı olabilmeleri için hareket etmeleri gereken modelleri sağlarlar. Aynı zamanda modern milliyetçiliğin canlandırıcı ve arındırıcı dürtüleri için modeller ve ilhamlar sağlarlar. Hepsinden önemlisi de paylaşılan anıların, dini inançların ve atalardan kalma bağlılıkların ışığı, karanlıktaki uzun zamanlarında etnik topluluklar ve milliyetçi hareketleri, görkemli bir kolektif kaderi kapsayan tarihsel temelli bir inanç yoluyla, sürdürür.

NOTLAR

Bu dersin sponsorluğunu, 1995 yılında Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu'nun Yüzüncü Yılı kutlamalarının parçası olarak BJS üstlenmiştir.

Milliyetçi ideolojinin kökenleri ve tarihlendirilmesi konusunda akademisyenler arasında uzun zamandır süren bir tartışma vardır. Çoğu için, on sekizinci yüzyılın sonları, köken anını, Polonya'nın Bölünme dönemini ve Amerikan ve Fransız Devrimleri dönemini işaret etmektedir. Diğerlerinin yanı sıra bkz. Kohn (1967), Cobban (1969) ve Mosse (1994). Tanım sorunları için bkz. Smith (1983: böl. 7) ve mevcut tanım için bkz. (1991, böl. 4).
2.Birkaç tür "ilkelcilik" vardır. Çoğu milliyetçinin natüralist varyantına ek olarak sosyobiyolojik bir versiyon Van den Berghe (1979) tarafından ele anılmaktadır. Daha mütevazı bir 'katılımcı' "ilkelcilik" ise Geertz (1963) ve Shils'de (1995) bulunabilir. Bkz. Eller ve Coughlan'ın (1993) eleştirisine Grosby'nin (1994) cevabı.

3.Bu terimin yanıltıcı doğasının altını, dünyadaki devletlerin birçoğundaki etnik çoğulculuk ışığında, Connor (1972) çizmiştir. Dolayısıyla Tilly'nin 'milli devlet' terimi (Tilly 1975) tercih edilir; bu, milliyetçi idealler temelinde daha geniş bir milli kimlik arayan devlettir.

4. 'Millet' kavramını tanımlama sorunları için bkz. Deutsch (1966: böl. 1) ve Connor (1978). Burada benimsenen tanım için bkz. Smith (1991: böl. 1).

5.Etnik ve sivil milliyetçiliklerin değerleri ve kusurları hakkında keskin bir tartışma vardır. Bkz. özellikle Plamenatz (1976), Breton (1988), Ignatieff (1993) ve Smith (1994b); yurttaşlığın Fransız ve Alman ölçütleri ve bunların farklı milliyetçilik biçimleri için bkz. Brubaker (1992) ve Llobera (1994).

6.Bu argümanların daha dolu bir sunumu için bkz. Smith (1995: böl. 1). Küresel kültür ve milliyetçiliğin çeşitli değerlendirmeleri için bkz. Featherstone (1990).

7. Etnisite ve kimlik üzerine geniş bir literatür vardır. Bunları ilişkilendirme çalışmaları için bkz. Barth (1969); Epstein (1978); Arm- strong (1982) ve Eriksen (1993). Modern öncesi dönemlerde etnik ve milli kimliğe dair bir tartışma için bkz. Smith (1994a).

8.Batıda 'etnik canlanma' hakkında bkz. Esman (1977) ve Smith (1981a). Afrika ve Asya'da etnik ayrılıkçılığın daha genel bir analizi için bkz. Horowitz (1985). Eski Sovyetler Birliğinde milli ayrılıkçılığın arka planı için bkz. G. Smith (1990).

BİBLİYOGRAFYA

Akenson, Donald 1992 God 's Peoples, Ithaca: Cornell University Press.
Almog, Shmuel 1987 Zionism and History, Jerusalem: Magnes Press.
Anderson, Benedict 1983 Imagined Communities: Reflections on the origins and Spread of Nationalism, London: Verso.
Armstrong, John 1982 Nations Before Nationalism, Chapel Hill: University of North Carolina Press.
Arnason, Johann 1990 'Nationalism, globalism and modernity', in Mike Feather-stone (ed.) Global Culture: Nationalism, Globalisation and Modernity, London, Newbury Park and New Delhi: Sage Publications.
Atiyah, A. S. 1968 A History of Eastern Christianity, London: Methuen.
Barth, Fredrick (ed.) 1969 Ethnic Groups and Boundaries, Boston: Little, Brown and Co.
Berlin, Isaiah 1976 Vico and Herder, London: Hogarth Press.
Bhabha, Homi (ed.) 1990 Nation and Narration, London and Boston: Routledge.
Breton, Raymond 1988 'From ethnic to civic nationalism: the case of Canada, Ethnic and Racial Studies1 1( 1): 91-112.
Breuilly, John 1982 Nationalism and the State, Manchester: Manchester University Press.
Brock, Peter 1976 The Slovak National Awakening, Toronto: Toronto University Press.
Brubaker, Rogers 1992 Citizenship and Nationhood in France and Germany,Cambridge Mass and London: Harvard University Press.
Campbell, John and Sherrard, Philip 1968 Modern Greece, London: Benn. Cliffe, Lionel 1989 'Forging a Nation: the Eritreane xperience, Third World Quarterly 11 (4): 131-47.
Cobban, Alfred 1969 The Nation-State and National Self-Determination, rev. edn, London: Collins, Fontana.
Connor, Walker1 972 'Nation-building or nation-destroying?, World Politics 24: 319-55.
-1973 'The politics of ethno-nationalism, Journal of International Affairs 27(1): 1-21.

-1978 'A nation is a nation, is a state, is an ethnic group, is a . . ., Ethnic and Racial Studies 1(4): 378-400.
Deutsch, Karl 1966 Nationalism and Social Communication, 2nd edn, New York: MIT Press.
Doob, Leonard 1964 Nationalism and Patriotism: Their psychologicalfo undations, New Haven: Yale University Press.
Eisenstein-Barzilay, I. 1959 ‘National and anti-national trends in the Berlin Haskalah’,Jewish Social Studies 21: 165-92.
Eller, Jack and Coughlan, Reed 1993 ‘The poverty of primordialism: the demystification of ethnic attachments’, Ethnic and Racial Studies 16(2): 183-202.
Epstein, A. L. 1978 Ethos and Identity, London: Tavistock Publications Ltd.
Eriksen, Thomas 1993 Ethnicity and Nationalism, London: Pluto Press.
Esman, Milton (ed.) 1977 Ethnic Conflict in the Western World, Ithaca: Cornell University Press.
Featherstone, Mike (ed.) 1990 Global Culture: Nationalism, Globalisation and Mod¬ernity, London, Newbury Park and New Delhi: Sage Publications.
Geertz, Clifford 1963 ‘The Integrative Revolution’, in Clifford Geertz (ed.) Old Societies and New States, New York: Free Press.
Gellner, Ernest 1983 Nations and Nationalism, Oxford; Blackwell.
-1994 Encounters with Nationalism, Oxford: Blackwell.
Gershoni, Israel and Jankowski, James 1987 Egypt, Islam and the Arabs: The Search for Nationhood, 1900-1930, New York and Oxford: Oxford University Press.
Giddens, Anthony 1985 The Nation-State and Violence, Cambridge: Polity Press.
Greenwood, Davydd 1977 ‘Continuity in change: Spanish Basque ethnicity as an historical process’, in Esman (1977: 81-102).
Grodzins, Morton 1956 The Loyal and the Disloyal: Social Boundaries of Patriotism and Treason, Cleveland and New York: Meridian Books.
Grosby, Steven 1991 ‘Religion and Nationality in Antiquity’, European Journal of Sociology XXXII: 229-65.
-1994 ‘The verdict of history: the inexpungeable tie of primordiality - a response to
Eller and Coughlan’, Ethnic and Racial Studies 17 (1): 164-71.
Heraclides, Alexander 1991 The Self-determination of Minorities in International Politics, London: Frank Cass.
Herbert, Robert 1972 David, Voltaire, Brutus and the French Revolution, London: Allen Lane.
Hertzberg, A. (ed.) 1960 The Zionist Idea, A Reader, New York: Meridian Books.
Hobsbawm, Eric 1990 Nations and Nationalism since 1780, Cambridge: Cambridge University Press.
Horowitz, Donald 1985 Ethnic Groups in Conflict, Berkeley and Los Angeles: University of California Press.
Hutchinson, John 1987 The Dynamics of Cultural Nationalism: The Gaelic Revival and the Creation of the Irish Nation State, London: Allen and Unwin.
Ignatieff, Michael 1993 Blood and Belonging: Journeys into the New Nationalisms, London: Chatto and Windus.
Johnson, Harry (ed.) 1968 Economic Nationalism in Old and New States, London: Allen and Unwin.
Kautsky, John (ed.) 1962 Political Change in Underdeveloped Countries, New York: John Wiley.
Kedourie, Elie 1960 Nationalism, London: Hutchinson.
-(ed.) 1971 Nationalism in Asia and Africa, London: Weidenfeld and Nicolson.
Klausner, Samuel 1960 ‘Why they chose Israel’, Archives de Sociologie des Religions 9: 129-44.
Kohn, Hans 1967 The Idea of Nationalism, 2nd edn, New York: Collier-Macmillan.
Llobera, Josep 1994 The God of Modernity: The Development of Nationalism in Western Europe, Oxford: Providence, USA: Berg.
Lyons, F. S. L. 1979 Culture and Anarchy in Ireland, 1890-1930, London: Oxford Uni-versity Press.
Mann, Michael 1984 ‘The autonomous power of the state: its origins, mechanisms and results’, European Journal of Sociology XXV: 185-213.
Marwick, Arthur 1974 War and Social Change in the Twentieth Century, London: Methuen.
Mayall, James 1990 Nationalism and International Society, Cambridge: Cambridge University Press.
McNeill, William 1986 Polyethnicity and National Unity in World History, Toronto: University of Toronto Press.
Mosse, George 1964 The Crisis of German Ideology, New York: Grosset and Dunlap.
-1994 Confronting the Nation: Jewish and Western Nationalism, Hanover and London: Brandeis University Press.
Orridge, Andrew 1980 ‘Varieties of nationalism’, in L. Tivey The Nation State, Oxford: Martin Robertson.
Pinard, Maurice and Hamilton, Richard 1984 ‘The class bases of the Quebec Independence movement: conjectures and evi-dence’, Ethnic and Racial Studies 7(1): 19-54.
Plamenatz, John 1976 ‘Two types of nationalism’, in Eugene Kamenka (ed.) Nationalism: The Nature and Evolution of an Idea, London: Edward Arnold.
Portal, Roger 1969 The Slavs: A Cultural Historical Survey of the Slavonic Peoples, trans. Patrick Evans, London: Weidenfeld and Nicolson.
Pynsent, Robert 1994 Questions of Identity: Czech and Slovak Ideas of Nationality and Per-sonality, London: Central European Uni¬versity Press.
Renan, Ernest 1882 Qu’est-ce que’une nation?, Paris: Calmann-Levy.
Rosenblum, Robert 1967 Transformations in late Eighteenth Century Art, Princeton: Princeton University Press.
Seltzer, Robert 1980 Jewish People, Jewish Thought, New York: Macmillan.
Schöpflin, George 1980 ‘Nationality in the fabric of Yugoslav politics’, Survey 25:1-19. Shils, Edward 1995 ‘Nation, Nationality, Nationalism and Civil Society’, Nations and Nationalism 1(1): 93-118.
Smelser, Neil 1968 Essays in Sociological Explanation, Englewood Cliffs: Prentice Hall.
Smith, Anthony D. 1973 Nationalism, A Trend Report and Annotated Bibliography, a Special Issue of Current Sociology 21 (3) The Hague: Mouton.
-1981a The Ethnic Revival in the Modem World, Cambridge: Cambridge University Press.
-1981b ‘States and homelands: the social and geopolitical implications of national territory’, Millennium, Journal of International Studies 10(3): 187-202.
-1981c ‘War and ethnicity: the role of warfare in the formation, self-images and cohesion of ethnic communities’, Ethnic and Racial Studies, 4(4): 375-97.
-1983 Theories of Nationalism, 2nd edn, London: Duckworth and New York: Holmes and Meier.
-1984 ‘Ethnic myths and ethnic revivals’, European Journal of Sociology XXV: 283-305.
-1986 The Ethnic Origins of Nations, Oxford: Blackwell.
-1990 ‘The supersession of nationalism?’, International Journal of Comparative Sociology XXXI (1-2): 1-31.
-1991 National Identity, Harmonds- worth: Penguin.
- 1992 ‘Chosen peoples: why ethnic groups survive’, Ethnic and Racial Studies 15(3): 436-56.
-1994a ‘The problem of national iden¬tity: ancient, medieval and modern?’, Ethnic and Racial Studies 17(3): 375-99.
-1994b ‘Three concepts of the nation’, Revista del OccidenteWA'. 7-23.
-1995 Nations and Nationalism in a Global Era, Cambridge: Polity Press.
Smith, Graham (ed.) 1990 The Nationalities Question in the Soviet Union, London and New York: Longman.
Thaden, E. C. 1964 Conservative Nationalism in Nineteenth Century Russia, Seattle: University of Washington Press.
Thompson, Leonard 1985 The Political Mythology of Apartheid, New Haven and London: Yale University Press.
Tilly, Charles (ed.) 1975 The Formation of National States in Western Europe, Princeton: Princeton University Press.
Tivey, Leonard (ed.) 1980 The Nation State, Oxford: Martin Robertson.
Tomlinson, John 1990 Cultural Imperialism, London: Pinter Publishers.
Tuveson, E. L. 1968 Redeemer Nation: The Idea of America’s Millennial Role, Chicago and London: University of Chicago Press.
Ullendorff, Edward 1973 The Ethiopians, An Introduction to Country and People, 3rd edn, London: Oxford University Press.
Van den Berghe, P. 1979 The Ethnic Phenomenon, New York: Elsevier.
Vital, David 1975 The Origins of Zionism, Oxford: Clarendon Press.
Wiberg, Hakan 1983 ‘Self-determination as an international issue’, in Ioann Lewis (ed.): Nationalism and Self-determination in the Hom of Africa. London: Ithaca Press.
Zeitlin, Irving 1984 Ancient Judaism, Cambridge: Polity Press.

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin