Kürtlerin genel olarak yaşadığı sınıfsal eşitsizlik, etnik kimliğin inşası ve radikalleşmesi, milliyetçiliğin yaygınlaşmasında siyasal girişimci olarak devlet politikası önemli bir etkendir. Bir “şiddet rejimi” olarak “bölgede” varlığını kurumsallaştıran devletin ekonomik, siyasal, kültürel politikaları da bu şiddet rejimi üzerinden inşa edilmiştir. Devletin şiddet pratikleri, iktisadi geri kalmışlık, Kürt kimliğine veya sosyo-politik yaşamına yönelik müdahaleler, olağanüstü hal (OHAL) ve zorunlu iskan politikaları, gündelik hayatın askerileştirilmiş olması ve bölgede hukukun askıya alınması Kürt aydın ve siyasal çevrelerinde bir iç sömürge yaklaşımı olarak okunuyordu. Dolayısıyla merkezin çevreyle kurduğu ilişki bir sömürge ilişkisi olarak yansıyordu.
Bu makalede Kürt etnik kimliğinin ve sınıfsal yapısının devletin “sömürge” yaklaşımıyla nasıl ilişkilendirildiği devletin ayrımcı kültürel ve etnik politikası, sınıfsal ayrım ve şiddet üzerinden irdelenmektedir. Merkezin çevre ile kurduğu ilişki bu yaklaşım üzerinden tekrar sorgulamaya açılmaktadır.
Giriş
İç sömürge yalnızca ekonomik bir sömürü durumuna göndermede bulunmaz. Bununla birlikte hakim etnik kimlik karşısında farklı olan etnik kimliğin, grubun veya halkın sosyo-ekonomik, siyasal ve kültürel olarak, ezildiği, dışlandığı ve devletin şiddetine maruz kaldığını düşündükleri bağlamdır. Farklı bir etnik grubun veya halkın varoluşsal olarak farklılıklarını ortaya koyan dil, kültür, tarihsel referanslar, coğrafya gibi olgulara karşı devletin tutumu veya hakim olan kimlik (Türklük) adına bunları ortadan kaldırma girişimleri ifade edilen iç sömürge üzerinden değerlendirilmektedir. Dolayısıyla bunlarla birlikte iç sömürge; ekonomik sömürü, kültürel sömürü veya bunu ortadan kaldırma girişimleri ile devletin fiziksel ve sembolik şiddet pratiklerine gönderme yapar. Diğer bir ifadeyle merkezin böyle bir yaklaşım üzerinden çevreyle ilişkilenme durumu olarak okunabilir.
Böyle bir tartışmanın önemi devletin siyasal, hukuksal, ekonomik ve kültürel gibi farklı ancak birbirlerini yapılandıran bu ilişkilenme biçiminin daha doğru tanımlanmasıdır. İcra edilen şiddet, gündelik hayatın askerileştirilmesi, hukukun askıya alınmış olması, bölgeler bazında ekonomik eşitsizliğin ve yoksulluğun en çok bölgenin payına düşmüş olması, etnik ayrımcılık ve eşitsizlik gibi yansıyan bu sorunlar veya uygulamalar bölgenin doğal bir sonucu olarak düşünülemez. Kısacası devletin müdahale ve bölgeyle ilişkilenme biçiminin yalnızca bir hukuksuzluk ya da şiddet üzerinden okunamayacağını ancak bu uygulamaların bir bütün olarak birlikte okunması durumunda varolan sorunların anlaşılabileceği varsayılmaktadır. Bu bütünlüklü yaklaşım iç sömürge tezi üzerinden tartışmaya açılmaktadır. Dolayısıyla makalenin amacı, iç sömürge kavramsallaştırmasına dikkat çekerek, Kürt coğrafyasındaki uygulamaları bu kavram üzerinden okumayı ve tartışmaya açmayı önermektedir.
Kürt siyasal ve toplumsal aktörleri tarafından üzerinde durulan ve gündemleştirilen sömürge tartışması günümüzde sönükleşmiş olsa da hala birçok Kürt siyasal parti ve aktörleri tarafından savunulmaktadır. 1960’lar boyunca Kürt siyasal aktörleri tarafından işlenen sınıfsal eşitsizlikler, feodal yapı ve Kürtlerin temel hakları gibi konular veya tezler 1970’lerden itibaren yeni Kürt siyasal hareketleriyle beraber değişmeye ve farklı bir ton kazanmaya doğru evrildi. “Bağımsızlık”, “ulusal sorun” ve “sömürge” tartışmaları 1970’lerden itibaren daha çok tartışılan ve bu dönemdeki Kürt siyasal hareketlerinin temel tezleri haline gelen meseleler olmuştu. İç sömürge tezi de 1970’lerde Kürt aydınları ve sosyalist Kürt örgütleri tarafından da ileri sürülmüş, yarı bir sömürge olan Türkiye’nin aynı zamanda “Kürdistan”a bir iç sömürge gibi müdahalede bulunduğuna dair tezler geliştirilmiş ve bu tezler yoğun olarak işlenmiştir.[1]
1970’lerle beraber Doğu-Batı arasındaki ekonomik eşitsizlik, Kürt etnik kimliğinin inkarı, asimilasyonu ve devletin şiddeti, yeni ortaya çıkan Kürt örgüt ve yayın çevrelerinin en önemli gündem konuları olmaya başlamıştı. Sınıf, kimlik ve şiddet boyutlarını birlikte ele alan ve özellikle “Kürdistan”ın bir sömürge olduğu tezini geliştiren birbirinden farklı çok sayıda örgüt ortaya çıktı. 1975’lere kadar önemli oranda farklı metodolojik ve siyasal anlayışlara sahip Kürt sol sosyalist grupları oluşmuştu. Dünyada meydana gelen politik küresel gelişmeler özellikle Marksizm/Leninizm gibi hareketler, bu dönemde Kürt örgütleri arasında önemli referans oluşturmaktaydı. Ortaya çıkan Kürt örgütlerinin Kürt sorununa yaklaşım perspektifleri, bu sol akımların kullandıkları terminoloji ve ideolojik yaklaşımlarının etkisinde olmuştur. Sınıf ve kimlik veya bağımsızlık ve ulus sorunu tartışma ve analizlerin merkezi konusunu oluşturuyordu. Özgürlük yolu (1975-79), Rizgarî (1976-1980), Tekoşîn (1978-1979), Kawa (1976-1979) gibi çok sayıda yayın ve çevrelerinde oluşan örgütlenme ağı birbirlerinden farklı yaklaşımları olsa da ortaklaştıkları önemli bir konu “sömürge” ve “bağımsız Kürdistan” tezi konusuydu. Özellikle bu mecrada çıkarılan dergiler ideolojik ve teorik tartışmaların yoğun işlendiği ve bu tartışmaların yaygınlık ve bilinirlilik kazanmasında etkili olduğu mecralardı. Diğer bir ifadeyle 1970’li yılların ortalarından itibaren sömürge tezi geliştirilmiş ve bu tez bütün Kürt örgütleri tarafından, aynı kavramlarla, aynı terminoloji içinde savunulmuştur (Beşikci, 2014: 573). Ayrıca “Kürdistan’ın her parçasının ayrı bir iktidar tarafından sömürgeleştirildiği gerçeği, Kürt siyasi grupları için Kürdistan’ın “ortak” ve “uluslararası” bir sömürge olması anlamına geliyordu” (Güneş, 2019: 158).
Devletin politik şiddetinin kollektif bir şekilde tüm Kürtlere yönelmesi ve Kürtler arasında ulusal bilincin gelişmeye başlamış olması gibi gelişmeler farklı Kürt örgüt ve yapılanmalarını çeşitli düzeylerde bir araya getirmiştir. Bu gelişmeler Kürt örgüt ve yapılanmaları, özellikle de üniversite çevrelerinde oluşan hareketlerin Kürt sorununa yönelik yaklaşımlarında önemli değişimlere yol açtı. Hamit Bozarslan’ın belirttiği gibi devletin jandarma üzerinden yansıyan politik şiddeti Kürt çevrelerinde bir radikalizme yol açıyordu. 1960’lı yılların ortalarında ifade edilen kültürel haklar, iktisadi yatırım ve sosyal adalet taleplerinden; 1970’lerin başında, Türkiye’nin “emperyalizme bağlı” “Kürt halkını/milletini” ezen bir devlet olarak tanımlanmasına, “sınıf savaşı”nın Kürt toplumundaki “feodalleri ve işbirlikçileri” de içerecek şekilde yeniden yorumlanmasına ve “milletlerin kendi kaderlerini tayin etme hakkı”nın savunulmasına geçişi mümkün kılacaktı (Bozarslan, 2014a: 27). 1968 yılında Kürt aydınları savunmalarında “Kürdistan’ın bir sömürge olduğunu belirteceklerdi. Şakir Epözdemir savunmasında “Kürdistan 46 yıldır Türkiye’nin sömürgesi durumundadır. Hatta sömürgelerde bile tatbik edilmemiş birçok gayri insani metotlar, bugün Türkiye’deki Kürdistan’da yürürlüktedir” diye belirtmektedir (Arslan, 2020: 160). “Türk devletinin sömürgesi” olduğu teziyle “Kendi kaderini tayin hakkı” ve ulusal sorun, Kürt sosyalist hareketlerinin hemen hemen hepsinin temel argümanı haline gelmişti (Ünlü, 2018: 292-93). O dönemde DDKO davasından dolayı yurtdışında bulunan Kemal Burkay da 1974’te yayınlanan broşürde Kürdistan’ın bir sömürge statüsüne düşürülmesini şöyle açıklıyordu:
Türk hükümetleri, Kürt halkının uluslaşma sürecini, ekonomik ve kültürel bakımdan engellemişler, geciktirmişler. Bu halkın özgürlük mücadelesi her keresinde kanla, terörle ezilerek, Türkiye Kürdistan’ı silah zoruyla baskı altına alınmış ve Kürt halkının demokratik devrimi engellenmiştir. Türk burjuva hükümetleri Kürdistan’ı bir sömürge statüsüne sokmuşlardır (akt. Güneş, 2019: 137).
İsmail Beşikçi de varolan bu sorunun “Kürt sorunu” veya “etnik kimlik sorunu” olmadığını, bunun “Kürdistan sorunu” olduğunu ifade eder. Günümüzde sömürge tartışmasını tekrar gündemleştiren ve bu konuda önemli bir referans olan İsmail Beşikçi’ye göre Kürdistan bir ulus sorunudur. Aynı zamanda ülkeler arasında parçalanmış, statüsüzleştirilmiş devletler arası bir sömürgedir (Beşikçi, 2013). Konjonktürel gelişmeler devletin müdahale pratiği ve sosyo-politik gelişmeler Kürt toplumsal yapısı ve siyasal aktörleri üzerinde oldukça etkili olmuştur. Kürdistan’ın nasıl bir iç sömürge statüsünde olduğunu günümüzde de devletin müdahale pratiği ve bölgeyle kurduğu ilişki üzerinden analiz edilmektedir. Fakat bunun öncesinde daha iyi anlaşılabilmesi için “iç sömürge” tezinin nasıl kavramsallaştırıldığı ve nasıl ele alındığına dair bazı yaklaşımlara değinmek gerekir.
Merkez Çevre İlişkisinde İç Sömürge
Amerikalı sosyolog Michael Hechter etnisitenin devamlılığını yaratan koşulları merkez çevre bağlamında ele almış, yanı sıra geliştirdiği “iç sömürge” kavramıyla da bu merkez-çevre ilişkisini kavramaya çalışmıştır. Buna göre merkez, toplumun siyasal çekirdeğinden başlayarak, büyük ölçüde tabi grupların yaşadığı daha dıştaki bölgelere, yani çevreye yayılan bir teritoryayı işgal eden, baskın bir kültürel gruptan oluşmaktadır. Bu iki grup arasındaki ilişkinin niteliğini belirleyen temel unsur tahakkümdür; merkez çevreyi siyasi olarak tahakküm altında tutmakta ve maddi olarak sömürmektedir. Bu ilişki biçiminin getirdiği avantajları sağlamlaştırmak ve monopolize etmek amacıyla da halihazırda varolan katmanlaşma sistemlerini kurumsallaştıracak politikaları hayata geçirmektedir. Merkez ile çevrenin kültürel farklılıklarının da eşlik ettiği bölgesel yoğunlaşma, kültürel, ekonomik ve siyasi bütünleşmeyi zorlaştırır. Bu zorluklar merkezin kültürel anlamda farklı olan çevredeki insanlara karşı kollektif bir biçimde geliştirdiği ayrımcılık pratiklerinden zuhur eder; bu ayrımcılık dil, din veya diğer kültürel formlar temelinde gerçekleşir (Fırat, 2014: 381).
Öte yandan grup içi dayanışmayı arttıran iki temel koşulu sıralayan Hechter’a göre, öncelikle bireylerin gelir düzeyleri arasında gözle görülür bir eşitsizlik olmalıdır ve bu eşitsizliğin bir grubun diğerini sömürmesi sonucu oluştuğu düşünülmelidir. Ancak bu koşul tek başına yeterli olmaz. Ezilen grubun tüm üyelerinin eşitsizliklerin bilincinde olmaları ve bunu haksız, gayri meşru bir durum olarak görmeleri gerekir. Dolayısıyla ikinci önemli koşul ezilen grubun üyeleri arasında yeterince iletişim olmalıdır: Hechter bu gözlemlerini üç önermeyle özetler:
Özetle gözle görülebilir kültürel farklılıklar ekonomik eşitsizliklerle birleşip kültürel işbölümüne yol açtığında ve yeterli düzeyde grup içi iletişim olduğunda, -çevre bölgelerdeki- sömürülen toplulukların “milli” toplumla bütünleşme olasılığı çok az olacaktır.[2] Amerika’daki siyah halkın durumunu iktisadi, siyasal, kültürel ve etnik olarak ele alan Stokely Carmichael (2019: 88-89) devletin “beyaz iktidar yapısı” karşısında siyahların yaşadığı durumu bir iç sömürgeye benzetir. Ona göre önemli olan ve dikkate alınması gereken coğrafya değil; ırklar arasındaki siyasal, kültürel ve ekonomik gibi nesnel ilişkidir. Sömürge tanımlaması fiziksel olarak farklı coğrafyalar ya da ülkelere gönderme yapsa da aynı ülkenin farklı bölgelerindeki farklı etno-politik kimliklerle kurulan nesnel ilişkilere de gönderme yapmaktadır. Carmichael özellikle siyah halkın “beyaz iktidar yapısı” karşısında yaşadığı durumu bir sömürge olarak okumaktadır. Halkın kendi seçtiklerini değil de, atananların merkezi otorite adına dolaylı yönetimi, kültürel asimilasyon, etnik eşitsizlik, kurumsal ırkçılık, sınıfsal ve siyasal tahakküm ilişkisi iç sömürge olarak tanımlanır (Carmichael, 2019). B. Xaviera Watkins ve Lynn Chancer (2013: 83) ise siyasi anlamda, bir iç sömürgeyi, polislerin olağandışı şekilde çok görüldüğü, kanuni uygulamaların zalim karakteri, açıkça, devletin gücünün belirginliği, sosyoekonomik baskıya karşı koymanın güçlüğü şeklinde tanımlamaktadırlar. Bu açıdan bakıldığında askeri kapasitenin en yoğun olduğu[3], faili meçhul(laştırılmış) cinayetlerin en sık yaşandığı ve ayrıca kanuni uygulamaların eşitsiz ve zalimane olarak uygulandığı bölge olması dolayısıyla Kürt bölgesi (Kürdistan) bir iç sömürge görünümündedir.[4] Diğer bir ifadeyle ekonomik olarak geri bırakılan, sosyal ve siyasal anlamda baskı ve gözetim altında tutulan, devletin sembolik ve fiziksel şiddet enstrümanları aracılığıyla merkezi otoritenin hakim kılınmaya çalışıldığı çevre (Kürdistan) dolayısıyla merkez açısından bir sömürge durumuna gelmiştir. Hechter’ın altını çizdiği ekonomik eşitsizlik, kültürel farklılık ve ezilen grubun tüm bunların farkında olması gibi gelişmeler siyasal bütünleşmenin reddini olumlamaktadır. Özellikle merkezi idarenin icra etmiş olduğu kültürel farklılıkların siyasal reddi Kürtlerde siyasal bütünleşmenin reddini doğuran önemli bir etmendir.
Bir İç Sömürge Olarak Kürdistan: Yüksek Irk Olarak Türklüğün Söylemsel Kuruluşu ve Kürtlüğün Tanımlanması
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren, Türk kimliği ulusun baskın unsuru olarak oluşturulurken; Kürt kimliği, coğrafi, ekonomik ve kültürel olarak çeperde konumlandırılmıştır. Kürt kimliği, merkez ve çevre arasındaki hakimiyet ilişkisi üzerinden hem milli teritoryanın homojenleştirilmesi, hem de Türk ulusunun medenileştirilmesi misyonunu engelleyen bir unsur olarak algılanmış, böyle temsil edilmiş ve yalnızca Cumhuriyet’in ilk yıllarında değil, tüm Cumhuriyet dönemi boyunca söylemsel ve kurumsal düzeyde bir yandan geri kalmışlığın göstergesi, diğer yandan ülkenin toprak bütünlüğüne yönelik bir tehdit olarak yeniden üretilmiştir (Fırat, 2014: 381-2). Bu nedenle de sömürgeciliğin temelinde yatan temel mantık olan olağanüstü hal politikalarının hedefi olmaktan kurtulamamıştır. Örneğin “kurulan beş umum müfettişliğin üçü, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde açılmıştır. Bölgedeki olağanüstü uygulamalar bununla da sınırlı kalmamış, her darbe sonrası bölgede askeri seferberlik ilan edilmiştir. 1978 yılında ilan edilen sıkıyönetim, 1987 yılına kadar sürmüş; daha sonra yerini OHAL’e bırakmıştır. OHAL en son 2002 yılında tamamen kaldırılmıştır” (Yayman, 2011: 20). Olağanüstü hal politikaları resmiyette 1990’lara tekabül etse de Kürdistan’da olağanüstü hal uygulamaları, Cumhuriyetin kurulması süreciyle beraber gayri resmi olarak uygulanmaktaydı. Merkezi tahakkümün şiddet araçlarıyla sürekli sağlanmaya çalışılması ve bölgenin ıslah edilmesi gereken bir yer olarak görülmesi resmi yasalara gerek olmaksızın olağanüstü halin olması anlamına gelmektedir. Diğer bir ifadeyle Agamben’in belirttiği üzere olağanüstü hal yasasının sınırlı bir zaman-mekanda askıya alınması istisna olmaktan çıkıp sürekli bir yönetim paradigmasına dönüşmesi, yani istisnanın kural haline gelmesi, öldürülebilir “çıplak hayatların” üretimiyle birlikte gerçekleşti (akt. Fırat, 2014: 389). İstisna halinin temel niteliklerinden biri –yasama, yürütme ve yargı gücü arasındaki ayırımın geçici olarak kaldırılması- burada kalıcı yönetim uygulamasına dönüşme eğilimini göstermektedir (Agamben, 2018: 17). Yerinden etme, faili meçhuller, asimilasyon, politik şiddet gibi yapılan bütün hak ihlalleri “terör”, “dış mihrak” ve “düşman” kavramsallaştırmaları üzerinden “istisna”i bir durum olarak meşrulaştırıldı. Ancak bu durum bölge özelinde hala uygulanmakta olan bir yönetim uygulamasına dönüştü. Giorgio Agamben’e göre istisna hali kural haline geldiğinde, o zaman hukuki-siyasal sistem ölümcül bir makineye dönüşür (Agamben, 2018: 19). Bahar Şahin Fırat’a göre ise “yasasız bir yasa gücünün söz konusu olduğu kuralsız bir alan” devletin “hasım” olarak tanımladığı grupların bulunduğu pek çok yerde “yürürlüğe konulmuştur”. Bu uygulamalarla beraber devletin siyasi hasımlarına ve şu ya da bu nedenle siyasi sistemle bütünleşmeyecekleri belli olan yurttaşlarına uyguladığı şiddetin biçimleri, koruculuğa zorlama, köy boşaltma-yakma, zorla göç ettirme, faili meçhul cinayetler[5], yargısız infazlar, gözaltında kaybetme, toplu mezarlara ve/veya kimsesizler mezarlarına gömme, gözaltında tecavüz ve işkence etme biçiminde gerçekleştirilmiştir (Fırat, 2014: 387). Bölgede egemen yönetim paradigmasına dönüşen bu yasal olmayanın yasal bir biçime bürünmesi durumu Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devam eden bir uygulamadır. Dolayısıyla daha çok Kürtlerin yaşadığı bölgeye özgü uygulanan bu durum bir şiddet rejimi olarak cisimleşmiş ve kalıcı hale gelmiştir. Bu uygulama siyasal, ekonomik, kültürel ve özellikle de askeri zor aygıtları üzerinden icra edilmiştir. 1996 yılında Refah Partisi tarafından hazırlanan raporda bölgenin nasıl bir askeri yönetim altında tutulduğuna değinilmektedir. Buna göre:
Bölgeye ayak basar basmaz, sivil değil bir askeri yönetimin olduğu izlenimi ediniyorsunuz. Yollarda sürekli askeri barikatlarla kontrol yapılması insanları canından bezdirmiş. Bölgede seyahat özgürlüğü yok. Güvenlik güçlerinin büyük bölümü, halka, potansiyel suçlu muamelesi yapmaktadır. Mezra ve köyler hiçbir sosyal ve ekonomik önlem alınmadan göçe zorlanmakta, il ve ilçe nüfuslarında büyük bir artış yaşanmaktadır. … Bir yandan göç, bir yandan işsizlik bölge insanının ruhsal anlamda patlama noktasına getirmiştir.” (Akçura, 2009: 311).
1990’larda devlet eliyle icra edilen bu uygulamalar günümüze kadar devam etmektedir. Kürt coğrafyasının önemli bir bölümü askeri güvenlik bölgesi olarak ilan edilmiş, Cizre, Silopi, Varto, Nusaybin, Diyarbakır’da Bismil, Sur ve Şırnak gibi birçok il ve ilçede sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. OHAL resmi olarak kaldırılmış olsa da bölgede fiili olarak bir OHAL uygulaması mevcudiyetini korumaktadır. İstisna olan bir uygulama bu coğrafyada kural haline gelmiştir.[6] Devletin bu şiddet pratiği bölgede karşılıklı bir şiddet diyalektiğinin yolunu açmıştır. “Kontrol altında tutulması gereken” bölge böylece askeri kapasitenin en çok icra edildiği, şiddet ve zor aygıtının devreye sokulduğu bir bölge konumundadır. Devletin fiziksel ve sembolik şiddetinin icra alanı haline gelen Kürt coğrafyası bu yönüyle Hechter, Mbembe, Watkins ve Chancer’ın dikkat çektikleri “iç sömürge” uygulamalarına yeteri kadar maruz kaldığı görülmektedir. Kürtlere yönelik sömürge yaklaşımı Cumhuriyetin ilk dönemlerinde hazırlanan raporla da somut olarak ifade edilmiştir. Şeyh Said İsyanının bastırılmasından sonra genç Cumhuriyet, Kürt bölgelerinin ıslahı için Şark Islahat Planı’nı devreye sokar. Kürtleri ve yaşadıkları coğrafyayı ıslah etmeyi hedefleyen bu plan, bölgenin genel idari yapının dışında askeri yönetimin merkezde olduğu özel idari yapılarla yönetilmesini öngörmüştür (Çiçek, 2015a: 317). Plana temel teşkil eden iki rapordan biri olan dönemin İçişleri Bakanı Cemil Uybadin’nin Diyarbakır, Siirt, Mardin, Siverek, Urfa, Elaziz, Ergani ve Dersim valileri; 3.Ordu Müfettişi İzzettin Paşa ve Şark İstiklal Mahkemesi Heyeti ile yaptığı görüşmeden sonra hazırladığı raporda, bölge için öngörülen idari yapı açık bir dille ifade edilmekte; bölgenin umumi valilikle ve “müstemleke tarz-ı idaresinin” (sömürge yönetimi) her yönden faydalı olacağı belirtilmektedir (Çiçek, 2015a: 319, Bayrak, 2013: 70). Bayrak’a göre Şark Islahat Planının gizli ve gerçek yüzü Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesi ve Kürt kimliğinin çeşitli yöntemlerle yok edilmesiydi (Bayrak, 2013: 70). Bölgenin askeri yönetimle idaresi ve “sömürgesel” yaklaşım, cumhuriyetin ilk döneminden günümüze kadar varlığını sürdürdüğünü görmekteyiz. Aslında tertiplenen, Kürtler gibi diğer farklı etnik unsurların tasfiye edilmesi ve böylece bölgenin saf bir ırka (Türk ırkına) dönüştürülmesi veya tahakküm altına alınmasıydı. Bu muratla devlet elitleri geniş bir şiddet repertuvarına ve politik müdahaleye yönelmiş oldular. Güçlü olanın ayakta kalıp tahakkümünü sürdüreceği ve zayıf olanın ise eleneceği veya güçlü olanın tahakkümüne rıza göstereceği bir siyasi coğrafya inşa edildi. Dolayısıyla hukukun askıya alındığı, yaşam ve ölüm üzerinde söz sahibi olmaya çalışan devletin siyasal, kültürel, ekonomik ve askeri gibi her türlü şiddet pratiğiyle tahakküm altında tutmaya çalıştığı bir “sömürge” durumuna işaret ediliyordu. Achille Mbembe’nin de ifade ettiği gibi sömürgeler, savaşın ve düzensizliğin, siyasalın içsel ve dışsal figürlerinin yan yana durduğu ya da birbirinin yerini aldığı yerlerdir. Sömürgeler, hukuksal düzenin denetimlerinin ve garantilerinin askıya alınabilirliğinin mükemmel örneği durumundaki yerlerdir – istisna halinin şiddetinin ‘uygarlığın’ hizmetinde işlediğinin varsayıldığı yerler.[7]
“Yüksek ırk” ve Vilayat-ı Şarkiye’de Katılımcı Şiddet
Tarihsel süreklilik gösteren devletin Kürdistan’a / Kürtlere yönelik bu uygulamaları veya bu iç sömürge durumu günümüzde daha somut kavranabilmektedir. Süreklileşen bu şiddet politikası daha ağır bir şekilde 2015-2016 yılında da tekrar devreye sokuldu. Cizre, Silopi, Nusaybin, Sur ve Şırnak gibi Kürt kentlerinde yaşam, ölüm ve mekan üzerinde tek söz sahibi olduğunu iddia eden devletin şiddet ablukası ve genel olarak bölgeyle kurulan ekonomik, kültürel ve siyasal ilişkiler sömürgesel ilişkiyi tescil etmektedir. Askeri kuşatma altında olup böylece gündelik hayatın askerileştiği bölgede insanlar da potansiyel ölüler ve potansiyel suçlu durumundadır. Mbembe’nin sömürgelere yönelik uygulamalar ve bunların içinde bulunduğu durumu tarif eden yaklaşımı bugün Kürt coğrafyasında yaşananlarla örtüşmektedir:
Kuşatma halinin bizzat kendisi askeri bir kurumdur. İç ve dış düşman ayrımı yapmayan bir öldürme kipine olanak tanımaktadır. Bütün herkes egemenin hedefi durumundadır. Kuşatılan köyler ve şehirler dış dünyaya kapatılmakta, bunların dış dünyayla irtibatları kesilmektedir. Gündelik yaşam askerileştirilmektedir. Yerel askeri komutanlara, kimin ve ne zaman vurulacağı konusunda takdir yetkilerini kullanma özgürlüğü verilmiştir. Bölgesel birimler arasındaki hareketler resmi izinlere tabidir. Yerel sivil kurumlar sistematik olarak tahrip edilmektedir. Kuşatma altındaki insanlar gelir araçlarından yoksun bırakılmaktadır. Açık infazlara bir de faili meçhul cinayetler eklenmektedir.[8]
Sivil ölümlerin artması, faili meçhul cinayetler ve genel olarak yaşam hakkının ortadan kalktığı bu durum, devletin Kürtlerle/bölgeyle siyasal, ekonomik olarak ilişkilenme biçimini yansıtmaktadır. Nitekim sıkıyönetim uygulamalarında yaşanan bu hak ihlallerinin araştırılıp açığa çıkarılması konusunda devletin engeller çıkardığını, devletin yaşanan hak ihlallerinin açığa çıkarılmasını ve Güneydoğu’da ölümlerin soruşturulmasını istemediğini İnsan Hakları İzleme Örgütü (HRW) tarafından kamuoyuyla paylaşılmıştır.[9] Yalnızca belirtilen bu son olaylar değil, şimdiye kadar devlet, PKK ve Hizbullah tarafından işlenen suçlar veya hak ihlalleri tam olarak aydınlatılmadı. 1993 ve 1994 yıllarında Güneydoğu’da devletin göz yumduğu ve kimi durumlarda desteklediği Hizbullah örgütü tarafından yüzlerce Kürt öldürüldü. Kürt siyasetçileri, işverenler, aktivistler, gazeteciler gibi çok farklı kesimlerden Kürtler faili meçhul cinayetlere kurban gitti. Cinayetlerin aydınlatılması ve devletin faili meçhul olarak yansıttığı ölüm, işkence, gözaltında kaybetmeler gibi olaylar ne bir soruşturmaya tabi tutuldu ne de bu olaylar yasal/hukuksal olarak takibe alındı (Randal, 2001: 332). Yukarıda ifade edilen Kürdistan şehirlerinde icra edilen askeri abluka durumu ve buna bağlı sivil ölümler “egemenin öldürme hakkı”nın sömürgelerde hiçbir yasaya tabi olmadığı gerçeğini ifade etmektedir. Sartre’ın ifadesiyle “sömürgecilik, şiddet yoluyla boyun eğdirdiği insanlara, insan haklarını esirger ve onları zor gücüyle, Marx’ın haklı olarak “alt insan” dediği sefalet ve cehalet durumunda tutar.”[10] Sömürgeleştirilenlerin içinde hareket etmek zorunda oldukları dünyada egemen herhangi bir zamanda ve herhangi bir nedenle öldürebilir. Çünkü sömürgedeki savaş durumu hukuki ve kurumsal yasalara tabi değildir. Hukuksal olarak kodlanmış bir etkinlik değildir. Dolayısıyla kimin suçlu olduğu veya cezalandırılma durumu suçun kime karşı işlediğine göre değişmektedir. Nitekim Ağrı isyanına yönelik çıkarılan kanun maddesinde “… askeri kuvvetler ve devlet memurları ve bunlarla birlikte hareket eden bekçi, korucu, milis ve ahali tarafından isyanın ve bu isyanla alakadar vak’aların tenkili emrinde gerek müstakillen ve gerek müştereken işlenmiş ef’al [fiiller, eylemler] ve harekat suç sayılmaz”[11] deniliyordu. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de işlenen bu ef’al Türklük dairesinin dışında kalanlar için bunu hak etmiş oldukları düşünülür. Barış Ünlü’ye göre (2018: 196) belki de en önemlisi, bu duyarsızlıklar ve ilgisizlikler gayri-ahlaki olarak görülmez ve kişinin vicdanını rahatsız etmez, çünkü kötülüğe uğrayan bu kötülüğü hak etmiş olarak görülür. “Türklük sözleşmesi” dışında kalanlara yönelik istisnanın kural haline geldiği olağanüstü hal durumları ve buna yönelik bu pek hissedilmeyen, görünmeyen şiddet, hukuksuzluk veya gayri-ahlakilik durumu aynı zamanda mutlak şeffafsızlık durumudur.
Frantz Fanon sömürgecilerin sömürge toplumlarıyla nasıl bir ilişki kurduğunu, zamanında Fransa’nın sömürgesi olan Cezayir üzerinden açıklamıştı.[12] Ona göre sömürge bölgelerde sömürge halkıyla teması polis ve ordunun sürekli varlığı, sık sık ve dolaysız müdahaleleri sağlar ve dipçik darbeleri ve napalmlarla ona yerinden kıpırdamamasını öğütleyerek şiddeti sömürge tebaanın evlerine ve zihinlerine kadar taşır (Fanon, 2011: 44). Bu şiddetin devlet eliyle Kürtler üzerinden nasıl icra edildiğini ise Beşikçi şöyle aktarır:
Devlet Kürdistan’da artık çıplak zor olarak vardır. Adalet, eğitim, sağlık, bayındırlık… gibi hizmetler tamamen durmuştur. Devletin bürokratik yapısı, durmadan devlet terörü üretmektedir (Beşikci, 2013a: 25).
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana devletin Kürt coğrafyasında Kürtlerle doğrudan “zor”a bağlı olarak baskı ve fiziksel şiddet vasıtasıyla kurduğu bu ilişki gündelik hayatı disipline etmenin veya kontrol altına almanın bir yolu olarak karşımıza çıkar. Sıkıyönetim uygulamaları, karakol yapımları, sık arama noktaları ve bunlar üzerinden uygulanan şiddet bu ilişkinin nasıl kurulduğunu ifade etmektedir. 15 Ağustos 1992 yılında “… Şırnak bir defa daha saldırıya uğradı. Şehir ağır silahlarla dövüldü, ateş altında tutuldu. Kan ve barut kokusunun sindiği Şırnak’tan duyulan sadece top sesleri ve insan feryatlarıydı” (Alınak, 1996: 29).[13] Daha ağır bir tablo 2015 yılında da birçok il ve ilçede tekrarlanacaktı. Sıkıyönetimin ilan edildiği yerlerde elektrik[14] ve su kesilmiş, insanların temel gıda ihtiyaçlarını sağlayacakları imkanlar ortadan kaldırılmış, yerleşim yerleri tahrip edilmiş, insanlarla adeta irtibat koparılmıştı. Ayları bulan sokağa çıkma yasakları ilan edilmiş, şehirler topa tutulmuş, yaşam belirtisi gösteren ne varsa “egemenin öldürme hakkı”ndan nasibini almıştır.
2015 yaz’ında başlayan çatışma sürecinde devlet çok sayıda Kürt yerleşim yerini ağır silahlarla bütünüyle yıkıp yok etti; yüzbinlerce kişi evsiz kaldı; binlerce militan, yüzlerce sivil öldürüldü. (…) devlet ağır insan hakları ihlalleri işledi ve işlenen suçlardan ötürü hiçbir devlet görevlisi soruşturulmadı (Ünlü, 2018: 315).
Diyarbakır’ın Sur mahallesi, Nusaybin, Cizre[15] gibi şehirler bombardıman altında neredeyse yerle bir edilmişlerdi (Bora, 2017: 883-4).
Yüzlerce insanın öldüğü, binlerce ailenin evinden olduğu, insanların günlerce bodrumlarda ölümü beklediği yıkım, harekata katılan “özel” kuvvetlerin duvar yazıları ve sosyal medya vasıtasıyla mütemadiyen yaydığı müstehcen derecede ırkçı ve aşağılayıcı mesajların manevi tasallutuyla tamamlandı (Bora, 2017: 884).
Devlet “fethettiği” yerlere kendisi açısından “kutsal” bir değer olan veya “egemenliğin sembolü” olan, ancak bu politik şiddete maruz kalan Kürtler için ise siyasal ve sembolik şiddetin simgesi olan bayrakları dikmiştir. “Fethedilen” yerler yabancı bir ülkenin toprağıymış gibi yıkılan şehirler üzerinde birçok noktada bayraklar dikilmiştir. Bu durum bölgeye ve bölge insanına yabancılaşmış bir devlet ve siyasetinin askeri zor aygıtları üzerinden kazanılan ve bayrakla sembolize edilen bir “zafer” gibi yansıtılmıştır. Bununla da sınırlı kalınmamış DBP’li çok sayıda belediyenin yönetimine el konularak kayyım atanmıştır. Aynı şekilde 2019 yılında da yapılan yerel seçimlerde yüksek oyla seçilmiş belediye başkanları da görevden alınarak yerlerine kayyım atanmış, böylece “bölgede” seçim ve temsiliyetin devletin siyasası nezdinde geçerli olmadığı tescil edilmiş oluyordu. Diğer bir ifadeyle demokrasinin önemli bir göstergesi olarak ifade edilen seçim sonucu oluşan halkın temsiliyeti ve siyasi irade durumu ancak devletin belirlemiş olduğu sınırlar dahilinde ve izin verdiği ölçüde icra edilebiliyor. Oysa burada ortaya çıkan, geçmişte olduğu gibi bugün de “Vilayat-ı Şarkiye”de seçim sonuçlarının devlet elitleri açısından pek önemli olmadığı ve devletin icra etmiş olduğu politikalarla bölgeyle ve bölge insanıyla kurduğu ilişkinin daha çok bir tahakküm ve sömürge ilişkisi, anlayışı ve hukukuna dayandığını göstermektedir.
Burada hukuk ilişkisi de bir iktidar ilişkisini yansıtmaktadır. Diğer bir ifadeyle icra edilen hukuk, bölgede iktidar kurmanın diğer adıdır. Bölgede devletin bu müdahale pratiği ve yaklaşım politikasına yönelik gelişen protestolara karşı özellikle batı bölgelerinde bir linç atmosferi yaratılmaktaydı. Böylece sokaklarda da “vatandaş hassasiyeti” devreye giriyordu. “Vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğüne” yönelik olarak inşa edilen tehdit algısı sokaklarda Kürtlere yönelik hınca ve ırkçı yönelimlere ivme kazandırıyordu. Devletin bu şekilde bir politika yürütmesi toplumun önemli bir kesiminin de katılımıyla gerçekleşmiştir. Christian Gerlach’ın belirttiği gibi katliamlar ve çeşitli şiddet biçimlerinin sorumluluğu, geçmişte ve hatta günümüzde de basitçe bir devlet edimi olarak tanımlanamaz, aksine sorumluluk toplumdaki bir dizi aktör tarafından (bu herkes için geçerli değildir) paylaşılmaktadır. Diğer bir ifadeyle kitlesel şiddetin ve bu şiddetin farklı katmanlarının ortaya çıkması farklı kesimlerden gelen geniş bir desteğe dayanmaktadır.[16] Bilici’ye göre ise Kürtler devletin yürüttüğü ve toplumun geniş kesimlerinin de sahip çıktığı bir Türk milliyetçiliğinin işgali altındadır (Bilici, 2019: 102). Bu geniş destek veya taban, şiddeti toplumsal ve siyasal problemlerin meşru çözümü olarak gören bir algıya sahiptir. Yalnızca bir karar mercii olarak devlet elitlerinin sorumluluğuyla sınırlı olmayan bu şiddet ve bunun yasal zeminini oluşturan hukukun icrası üzerinde çok sayıda yerel aktör veya kesimlerin dahil olduğu bir toplumsal mutabakat söz konusudur. Ermenilere yönelik olarak icra edilen katliam veya sürülme politikası gibi Kürtlere uygulanan şiddet de bir “Katılımcı şiddet” örneğidir. Ünlü’nün de dikkat çektiği üzere Ermenilere uygulanan etnik temizlik yalnızca devletin en üst düzeyinde gerçekleşmemiştir. Ünlü’ye göre (2018: 143) “yüzbinlerce insanın öldürüldüğü, sürüldüğü ve mallarının paylaşıldığı devasa ölçekte bir suça toplumun farklı katmanlarından geniş katılımın olması neredeyse mantıki bir zorunluluktur.”
Yıllarca “eşkıya”, “bölücü”, “feodal” ve “Terör yandaşı” olarak etiketlenen Kürtler olunca, devletin bu uygulamaları da soykırım, sömürge, kolonyalizm veya geniş katılımlı fiziksel ve sembolik şiddet olarak değil de vatanı, milleti koruma olarak yansıtıldı. Türklük bu anlamda hep kurban ve mağdur olandı. “Sırtından hançerlenen” ve “ihanete uğrayan” “millet-i hakime” olan Türkler olarak inşa edildi. Dolayısıyla da “ihanet eden”, “sırtından hançerleyenler” de Ermeniler, Kürtler gibi farklı etnik ve dinsel gruplar oldu. Türklük “Yüce”likle eş değer bir kimlik olarak tarihsel süreç içerisinde yeniden üretildi. Bu inşa süreci öyle bir safhaya ulaştı ki, Türklük tüm tarih ve medeniyetlerin kaynağı olarak yüceltildi. Buna göre Türk medeniyeti “Avrupa medeniyeti gibi kokuşmuş temeller üzerine kurulmamış”, hakiki medeniyet de ancak “Türk medeniyeti”yle başlayabilir. Yine aşırı dozda narsizmle yüklenmiş olan bu milliyetçi inşanın önemli bir aktörü olan Yusuf Akçura “Türk hassasiyetinin başka hassasiyetler gibi kadınlaşmadığını” ve “üstün insanların” da Türkler olduğunu ifade edecekti.[17] Böylece özcü bir yaklaşımla “ezeli mazlumluk” veya “kolektif mazlumluk” ve “yüce”lik ethosu üzerinden Türklük idealize edildi.[18] Devlet temel egemenlik ve meşruiyet iddiasını, kendi tikel tarih ve kimlik anlatısının otoritesinden devşirmektedir. Devşirilen bu tarih üzerinden Türklük “yüksek ırk-asil kan-soylu ecdat”[19] anlatısı üzerinden -askeriye, eğitim, medya gibi kurum ve araçlarla- özcüleştirilerek diğer etnik kimliklere karşıt bir formda inşa edildi ve devletin oluşum ve hegemonik mantığına uygun olarak yeniden üretildi. Tarihsel öznelerinin bireyler, gruplar ya da sınıflar değil, ortak bir genetik mirasa sahip homojen bir toplum görüşü ve bu görüşün sonucu olarak da halkla devleti biyolojik açıdan temellendiren bir kavrayış oluştu. Farklı sınıfsal kesimlerin diğer etnik kimliklere karşı veya Ünlü’nün ifadesiyle “Türklük sözleşmesi”nin dışında kalanlara yönelik aynı refleksi göstermesi sınıfsal kimliği aşan bir mobilizasyon durumuna işaret eder. Sınıfsal boyut etnisiteye kanalize edilerek etnisitenin daha baskın olduğu bir siyasi anlayışla hareket edilmiş, sivil ve toplumsal kesimler de bu güdülerle harekete geçirilmiştir. Bu şekilde tanımlama hakkı siyasal erkin sahip olduğu güçle ilişkilidir. Siyasal erkin sahip olduğu siyasal ve ekonomik denetim gücü, ezenin kendi tanımlarını, kendi tarih anlatımlarını ezilene kabul ettirmesini de içerir (Carmichael, 2019: 120). Devletin, Kürtlüğü ve bununla ilintili dil, kültür, tarih ve coğrafyayı kendi ideolojik yaklaşımına göre tanımlaması Kürtlüğün toplumsal ve siyasal konumunu da Türklük lehine tayin eder.
Kürt etnisitesinin güncel sorunlarından biri de devlet ve sermaye sınıfının ihtiyaç duyduğu Kürt olma halinin sınırlarının çizilmesi, kendi belirlemiş oldukları bir Kürtlüğün dayatılması ve bu Kürtlüğün Kürtlerin toplumsal varoluşun değişmez özü olarak sunulmasıdır (Alpman, 2016: 53).
Böylece bu tanımlama ve buna dayalı devletin farklı etnik kimlik ve kültürel gruplara yönelik sömürgesel ve ırkçı yaklaşımını, temsilciliğini yaptığı etnik unsur veya grup nezdinde meşru hale getirebilmektedir. Mitleştirilen ve yalnızca Türkleri kapsayan bu “mazlum”luk, “yüksek ırk” ve “soylu”luk sembolizminin dışında bırakılan diğer etnik ve dinsel unsurlar dolayısıyla, devletin bekasını tehlikeye sokan, “ihanet eden” ve bunlardan dolayı da Türklüğe asimile edilmesi gereken veya varlıklarının yokluk haline getirilmesi gerekenler olarak kodlandı. Devletin doğrudan ortaya koyduğu bu yaklaşım devlet ırkçılığının somut ifadesidir. Devlet ırkçılığıyla ilgili Michel Foucault, 19.yüzyılın sonundan itibaren ırkçılığın devletin eylemlerinin ussallığı için bir rehber olduğunu; ırkçılığın biçimini devletin politik araçlarında ve “devlet ırkçılığı” olarak somut politikalarda bulduğunu iddia eder (akt. Lemke, 2013: 64). Bununla beraber Foucault’ya göre ırkçılık bireysel bir eylemle tanımlanamaz. Irkçılık, daha ziyade eyleme dair toplumsal alanları yapılandırır, politik pratiklere rehberlik eder ve devletin aygıtları aracılığıyla gerçekleşir (Lemke, 2013: 65). Carmichael’a göre de ırkçılık asıl olarak bireysel düzlemde değil kolektif/yapısal düzlemde işler (Carmichael, 2019: 11). Bireysel değil daha çok kolektif olarak ırkçılığı üreten bu sistem Türk etnisitesini üstün, Kürt etnisitesini ise daha aşağıda “önemsiz” kategoride gören kurumsal bir düzlemdir.[20] Diğer bir ifadeyle Kürtlere yönelik bu yaklaşım bir “vatandaş hassasiyeti” değil, aksine bu, ırkçılığın temelleri Şark Islahat Planı’yla ortaya konulan ve daha çok örtük olarak icra edilen bir devlet siyaseti ve hassasiyeti olarak vücut bulmuştur.
Devlet elitleri tarafından hegemonik ilişkilerin bir parçası olarak üretilen bu ideoloji üzerinden de Ermeniler ve Kürtler gibi farklı etnik ve dinsel unsurlara uygulanan kolektif şiddet rasyonalize edildi. Hrant Dink Ermenilerin yaşadığı durumu şöyle betimliyordu: “Bu memlekette yaşayanlarla ilgili konuşmak, ölüler hakkında konuşmaktan daha zor” (Ritter ve Sivaslıyan, 2013: 44). Müslümanlaştırılan Ermeniler veya zorunda bırakılanlar, kıyıma maruz kalanlar ve hala yaşanan hak ihlallerini dile getirmenin zorluğundan söz edilmekteydi. Kürtler ve Ermeniler gibi farklı etnik gruplar devletin “hasım” olarak gördüğü “dış mihraklar”dı. Çoğunluğun bu katılımcı şiddeti (örtük ırkçı yaklaşımı) Ermeni, Kürt gibi farklı etnik kimliklere karşı askeri şiddetin radikalleşmesine yol açan arka plandaki belki de en önemli etken olmuştur. Özellikle suça katılanların veya buna yönelik geniş desteğin bunu suç olarak görmemesi devletin veya siyasi otoritenin buna maruz kalanlara yönelik olarak özellikle yaydığı negatif tanımlama ve faillerin bunları bir tehdit olarak algılaması etkili olmuştur. Ünlü, “Ermenilere yönelik etnik temizlik” sürecinde özellikle bu suça katılanların bunu suç olarak görmemesine dikkat çeker. Ona göre Türklük sözleşmesine dahil olanların kendilerine yönelik güçlü bir “hak görme” ve karşı tarafa yönelik güçlü bir “hak ettiler” duygusu, bunun bir suç olarak görülmemesini garanti altına almıştı (2018: 144). Türkiye’nin özellikle “batı kesimi” olarak ifade edilenlerin veya Türklüğün Kürtlerin yaşadığı kültürel, dilsel, etnik ve ekonomik asimilasyon ve sömürüye, genel olarak Kürtlüğün maruz kaldığı şiddete karşı ilgisizliği veya desteği görmezliği, bilmemezliği veya duyarsızlığında da bu duygu durum söz konusu olmuştur. Dolayısıyla Kürtlere karşı icra edilen bu “sömürgesel” yaklaşım ve şiddet repertuvarının kolay bir şekilde icra edilmesinde farklı toplumsal, siyasal ve ekonomik gibi çeşitli kurum ve faillerin onaylayıcı ortaklığı oldukça etkili olmuştur. Devlet elitlerinin bu yaklaşımı ifade edilen kesimlerin onayıyla ancak bu kadar sertleşebilir. Kültürel, siyasal, ekonomik ve askeri olarak icra edilen şiddet, yerel veya toplumsal faillerin onayı veya katılımı olmaksızın sonuç alıcı olamaz ya da istenilen şekilde icra edilemezdi. Bu anlamda Kürtler üzerinde inşa edilen bu şiddet rejimi “katılımcı şiddet” veya “şiddette onaylayıcı ortaklık” olarak inşa edilmiştir.
“Medeniyete Açma”nın Yolu Olarak İmha Etme ve Sıkıyönetim
İlkellik ve terörizmle ilişkilendirilen Kürtler ve onların yaşam alanları ne rasyonel insan ideasına ne de “yüce Türklük” mertebesine henüz ulaşmamış olarak düşünülmüştür. Buna göre Kürtlerin kültürel yapılarının, yerleşimlerinin, kamusal kurumlarının ve farklı bir etnik grup olarak Kürtlerin imha edilmesi, insanın değil ancak, Türklüğü, vatanı tehdit eden şeyin imha edilmesidir. Bir etnik grubun insanlaşmanın ve kategorize edilen yurttaşlığın kültürel koşullarına ve devletin varlığına bir tehdit olarak görülmesi bu insanların artık insan veya yurttaş olarak kavramlaştırılamaz oluşuna yol açar. Böylece bu uygarlaştırma misyonunda insanların işkenceden geçip ölmeleri de mantıklı bir temelde açıklanabilir olmaktadır. Çünkü ilkel, vatanın bütünlüğüne bir tehdit olarak resmedilen ve terör kavramsallaştırılmasına eklemlenen etnik grup yaşanmaya değmez hayatlar kategorisine böylece dahil edilmiş olur. Sahip olduğu fiziksel, sembolik ve “yasal” gücüyle de kimlerin nasıl yaşayacağına ve kimlerin yası tutulabilir veya yaşamaya değer hayatlar olarak görüleceğine devlet karar vermiş oluyor. Diğer bir ifadeyle “devlet sahip olduğu sembolik iktidarıyla neyin doğru neyin yanlış, neyin meşru neyin gayri meşru, neyin değerli neyin değersiz, neyin güzel neyin çirkin, neyin ahlaklı neyin ahlaksız olduğunu söyleme gücüne, bu söylediğini dayatma gücüne ve en önemlisi bu söylediğini benimsetme gücüne sahiptir” (Ünlü, 2018: 197). Bu durumda dışarıda kalanlar imha edilebilir veya her türlü devlet cebrine maruz kalabilir anlamına gelir. “Sömürgelilere ait olan yerleşim yeri, adı kötüye çıkmış insanlarla doldurulmuş kötü şöhretli bir yer” olunca, kötü şöhretli olan bu yer de, dolayısıyla devletin her türlü şiddetine mazhar olabilen, ehlileştirilmesi gereken yer olarak anlaşılır. Örneğin Dersim’de OHAL idaresi kuran Tunceli kanunu o dönemde ulus gazetesinde “Dersim medeniyete açılıyor” manşetiyle karşılanır (Bora, 2017: 225). Yapılan askeri harekatlar genellikle “barışı koruma”, “huzuru sağlama”, “huzur operasyonu”, “medenileştirme” saikiyle icra edilmiştir. Zamanında Fransız sömürgesi olan Cezayir için de demokrasi ve medeniyetin götürüldüğü ileri sürülmüştü. Sömürgeciliğe Avrupalıların gözünde meşruiyet veren en önemli söylem, sömürgelere demokrasi, insan hakları, sanayileşme, refah yani tek kelimeyle medeniyet götürüldüğü iddiasıydı (Ünlü, 2018: 70). Ancak bunun bir sömürge anlayışı ve uygulaması olduğunu sömürgeleştirilenler tarafından gayet iyi biliniyordu. Benzer şekilde uygulanan şiddet ve yerinden etme politikaları şiddet, yıkım ve sömürü olarak değil, Türk kamuoyuna “medeniyete açılma” olarak sunulur. Türk medyası da devlet güdümlü dezenformasyonun temel ayağını oluşturduğundan bu söylemi rasyonalize etmeyle meşguldü. Dönemin tanıklarından ve önemli isimlerinden olan Nuri Dersimi, 20 Kasım 1937’de, Milletler Cemiyeti gibi Uluslararası Platformlara Kürtlerin yaşadığı “kıyımı” anlatmak ve dikkatlerini bu duruma çekmek için gönderdiği belgede ifade edilen dersimi “uygarlaştırma” ve “medeniyete açma”ya da dikkat çekiyordu.[21]
“Irk, dil, tarih, kültür ve uygarlık gibi, en esaslı farklarla Türklerden ayrı olan Kürtlerin yüzyıllardan beri ve Türklerden asırlarca evel üzerinde yaşadıkları öz ve tarihi vatanları üzerindeki milli hayatlarına son vermek amacıyla, Türkiye hükümeti, tarihinin kaydetmediği zülüm yöntemlerine başvururken, bu harekatına bir “uygarlaşma” adını takmak suretiyle tarih ve dünya huzurunda en zalim yalanı da söylemiş oluyor” (Dersimi, 1952: 296).
“Kontrol altında tutulması gereken yer” olarak “Kürdistan”, böylece olağanüstü hal politikalarının istisna olmaktan çıkıp süreklileştirildiği, ırksal, sınıfsal eşitsizliğin ve politik bir temelde, devletin zor aygıtları aracılığıyla sert bir baskının ve yoksulluğun deneyimlendiği yerdir. Diğer bir ifadeyle şiddet ve suçla örülmüş, devletin askeri zor aygıtları gözetiminde yaşayan insanların her yönüyle siyasallaşmış ve etnikleşmiş bir mekanına dönüşmüştür. Tüm bunlarla beraber gündelik yaşamın askerileştiği Kürt coğrafyasında yoksulluk da oldukça artan bir seyir izleyerek bölgenin ekonomik olarak çökmesine neden olmuştur. Nitekim Memmi’nin de altını çizdiği gibi sömürgeleştirme sömürge insanını maddi ve ruhsal olarak öldürür (Memmi, 2014: 150). Sıkıyönetim uygulamaları, artan yoksulluk ve devletin mekan ve bedenler üzerinde icra etmiş olduğu tahakküm ve sıkıyönetim uygulamalarından kaynaklı Sur, Nusaybin, Cizre, Silopi, Yüksekova gibi ilçelerden binlerce insan göç etmek zorunda kaldı.[22] Devletin izlemiş olduğu politika bölgede yoksulluğu süreklileştirirken karşılıklı şiddet diyalektiğini de yeniden üretmiş oldu. “Gündelik hayatın rutini haline gelen hukuk dışılık, faili meçhuller, olağanüstü hal uygulamalarının getirdiği korku iklimi, rutinleşmiş şiddet düzeni, ekonomik istikrarsızlık, yapılaşmış yoksulluk anomik modernleşme sonucunda toplumsal gerilim gündelik yaşamın her alanına sirayet eder” (Alpman, 2016: 136). Yaşanan bu toplumsal gerilim alanı aynı zamanda tepki olarak karşı şiddeti ve sosyo-politik bir direnişi de örgütler. Yoksulluk, şiddet ve etnik kimlik olguları bu çerçevede birbirine eklemlenmiş ve ifade edilen uygulamalar dolayısıyla birbirlerini karşılıklı olarak yeniden üretmişlerdir. Merkezi otoritenin askeri zor aygıtları üzerinden tahakküm kurduğu çevre olan “Kürdistan” böylece geniş katılımlı şiddet enstrümanları üzerinden ekonomik, siyasal, kültürel ve etnik olarak yeniden inşa edilmiştir. Dolayısıyla bu inşada, “öteki” ya da “yabancı” olarak Türklük kategorisinin dışında konumlandırılan etnik ve kültürel yapılar devletin simgesel tahakküm veya şiddetiyle sürekli karşı karşıya kaldılar. Kürtlerin veya Kürt siyasal hareketlerin karşı çıkışları ve isyanları Kürt coğrafyasında bir “şiddet rejimi” olarak kurulan devletin şiddet politiklarına bir cevap olarak okunabilir (Tezcür, 2009). Bu minvalde ifade edilen sömürgeci yaklaşım yalnızca, Kürtleri veya Kürdistan’ı fiziksel olarak yönetme konusunda değil, fakat aynı zamanda bölgeye yönelik kendi zihniyetinin ürünü olan ideolojisini veya imgesini dayatma ve böylece, onlara zihinsel olarak hakim olma konusunda da etkili olmuştur. Bu uygulamalar Kürtlerin kendi kültürel, tarihsel geçmişlerine, lingüistik sermayelerine ve bunlarla beraber yaşam alanlarına yabancılaşmalarına yol açmıştır. Yabancılaşma ifade edilen “sömürgesel yaklaşımın” en önemli sonucu olarak okunabilir. Sömürgelerde yabancılaşma üzerine Fanon şuna vurgu yapar:
Bir ırkın başka bir ırkı sömürmesini öngören sistemlerin kurbanı durumundaki insanların sorunudur yabancılaşma. Daha üstün olduğunu ileri süren bir uygarlığın başka bir dünyaya bakış, dünyayı yorumlayış biçimi üzerindeki horgörüsüne hedef olan insanların sorunudur yabancılaşma (Fanon, 2009: 252).
Sömürgeciliğin belki de en tahrip edici ve kalıcı yönü bu olmuştur. Sömürüye konu olan bu durumda yalnızca ekonomik ilişki değildir. Etnik kimlik, kültür, siyasal ve toplumsal olarak Kürtler devletin sömürgesel yaklaşımına maruz kaldı. Diğer bir ifadeyle belirtilen bu iç sömürge yaklaşımı bölgenin veya Kürtlerin iktisadi, siyasal ve kültürel olarak tahakküm altına alınma durumuna gönderme yapar.
Sonuç olarak
Bu uygulamalar ve Kürtlere yönelik sosyo-politik yaklaşım Kürtlerde ulusal habitusu inşa eden temel dinamikleri ve tarihsel süreklilikleri anlamanın önemli bir girizgahıdır. Karşı milliyetçilik ve şiddetin gelişimi, hor görülme, dilsel ve kültürel sömürü gibi devletin tahakküm siyaseti Kürtlerde bir hınç, itaat veya direniş eğilimini oluştururken aynı zamanda bedenlere ve zihinlere kazınan bu şiddet tarihi üzerinden de toplumsal, iktisadi, kültürel ve siyasal davranış kodlarını inşa etmiştir. Bu anlamda Pierre Bourdieu’nun da dikkat çektiği üzere ezilenlerin, kendi ezilmelerine her zaman katkıda bulunduklarını hatırlamak önemli olsa da, onları bu suç ortaklığına iten yatkınlıklar da tahakkümün somutlaşmış bir sonucudur (akt. Wacquant, 2012: 30). Kürtlerin sınıfsal, siyasal ve kültürel gibi toplumsal davranış kodlarını şekillendiren belki de en önemli etken devletin bu tarihsel tahakküm siyaseti ve ilişkisidir. Merkezi iktidarın izlemiş olduğu bu yöntemler ise siyasal ve toplumsal bütünleşmeyi sağlamamış, aksine yabancılaşmayı ve karşılıklı şiddet diyalektiğini daha çok tetiklemiştir.
KAYNAKÇA:
Agamben, Giorgio (2018), İstisna Hali, (Çev., Kemal Atakay), Ayrıntı Yayınları, 1.Basım, İstanbul.
Akçura, Belma (2009), Devletin Kürt Filmi 1925-2009 Kürt Raporları, New Age Yayınları, 1.Basım, İstanbul.
Akkaya, Ahmet Hamdi, “Kürt Hareketinin Örgütlenme Süreci Olarak 1970’ler”, (Haz. Emir Ali Türkmen, Abdurrahim Özmen), Kürdistan Sosyalist Solu Kitabı, İçinde, Dipnot Yayınları, 1.Basım, Ankara, 2014.
Alınak, Mahmut (1996), HEP, DEP ve DEVLET, Parlamento’dan 9.Koğuşa-2, Kaynak Yayınları, 1.Basım, İstanbul.
Alpman, Polat S. (2016), Esmer Yakalılar Kent-Sınıf-Kimlik ve Kürt Emeği, İletişim Yayınları, 1.Basım, İstanbul.
Arslan, Ruşen (2020), Ömrü Kısa Etkisi Büyük Kürt Örgütlenmesi, Devrimci Doğu Kültür Ocakları, DDKO, İBV, 1.Basım, İstanbul.
Bayrak, Mehmet (1993), Kürtler ve Ulusal-Demokratik Mücadeleleri, 2.Basım, Özge Yayınları, Ankara.
Bayrak, Mehmet (2013), Kürtlere Vurulan Kelepçe Şark Islahat Planı, 2.Basım, Özge Yayınları, Ankara.
Beşikçi, İsmail (2013), Devletlerarası Sömürge Kürdistan, İBV Yayınları, 1.Basım, İstanbul
Beşikçi, İsmail (2013), Kürtlerin Mecburi İskanı, İBV Yayınları, 1.Basım, İstanbul
Beşikçi, İsmail (2013a) Hayali Kürdistan’ın Dirilişi, İBV Yayınları, 1.Basım, İstanbul
Beşikçi, İsmail (2014), Doğu Anadolu’nun Düzeni Sosyo-Ekonomik ve Etnik Temeller, İBV Yay., 1.Basım, İstanbul
Beşikçi, İsmail, Devletlerarası Sömürge Kürdistan, İçinde, Kürdistan Sosyalist Solu Kitabı (Haz. Emir Ali Türkmen, Abdurrahim Özmen), Dipnot Yayınları, 1.Basım, 2014, Ankara
Bilici, Mücahit (2019), Hamal Kürt, Türk İslamı ve Kürt Sorunu, Avesta Yayınları, 3.Basım, İstanbul.
Bora, Tanıl (2017), Cereyanlar, Türkiye’de Siyasi İdeolojiler, İletişim Yayınları, 1.Basım, İstanbul.
Bozarslan, Hamit (2014), “Neden Silahlı Mücadele?” Türkiye Kürdistan’ında Şiddeti Anlamak, (Der., Güney Çeğin, İbrahim Şirin), Türkiye’de Siyasal Şiddetin Boyutları, İçinde, İletişim Yay., 1.Basım, İstanbul.
Bozarslan, Hamit (2014a), Türkiye’de Kürt Sol Hareketi, (Haz. Emir Ali Türkmen, Abdurrahim Özmen), Kürdistan Sosyalist Solu Kitabı, İçinde, Dipnot Yayınları, 1.Basım, Ankara.
Bozarslan, M. Emin (2002), Doğu’nun Sorunları, Avesta Yayınları, 2.Basım, İstanbul.
Carmichael, Stokely (2019), Siyah İktidarı, (Çev., Galip Doğduaslan), Dipnot Yayınları, 1.Basım, Ankara.
Çiçek, Cuma (2015) “Devlet, Egemenlik, Kolektif Kimlikler ve Şiddet Rejimleri: Türkiye’nin Kürt Coğrafyasında Şiddet Rejiminin İnşası”, (Haz. Ümit Kurt ve Güney Çeğin), Kıyam ve Kıtâl Osmanlı’dan Cumhuriyete Devletin İnşası ve Kolektif Şiddet, İçinde,Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1.Basım, 2015, İstanbul.
Dersimi, Nuri (1952), Kürdistan Tarihinde Dersim, Ani Matbaası, Halep.
Fanon, Frantz (2009), Siyah Deri Beyaz Maske (Çev. Cahit Koytak), Versus Yayınları, 1.Baskı, İstanbul.
Fanon, Frantz (2011), Yeryüzünün Lanetlileri (Çev. Şen Süer), Versus Yayınları, 1.Baskı, İstanbul.
Fırat, Bahar Şahin, “Türkiye’de “Doksanlar: Devlet Şiddetinin Özgünlüğü ve Sürekliliği Üzerine Bir Deneme”, (Der., Güney Çeğin, İbrahim Şirin), Türkiye’de Siyasal Şiddetin Boyutları, İçinde, İletişim Yay., 1.Basım, İstanbul, 2014.
Güneş, Cengiz (2019), Türkiye’de Kürt Ulusal Hareketi, Direnişin Söylemi, (Çev. Efla-Barış Yıldırım), Dipnot Yayınları, 2.Basım, Ankara.
Lemke, Thomas (2013), Biyopolitika, (Çev. Utku Özmakas), İletişim Yayınları, 1.Basım, İstanbul.
Memmi, Albert (2014) Sömürgecinin ve Sömürgeleştirilenin Portresi (Çev. Şen Süer) Versus Yay. 2.Basım, İstanbul.
Özkırımlı, Umut (2013), Milliyetçilik Kuramları Eleştirel Bir Yaklaşım, Doğu Batı Yay., 4.Basım, İstanbul.
Randal, Jonathan C. (2001), Bunca Bilgiden Sonra Ne Bağışlaması? Kürdistan İzlenimlerim, (Çev. Faysal Nerse), Avesta Yayınları, 1.Basım, İstanbul.
Ritter, Laurence, Sivaslıyan Max (2013), Kılıç Artıkları, Türkiye’nin Gizli ve Müslümanlaşmış Ermenileri, (Çev., Alev Er), Hrant Dink Vakfı Yayınları, 1.Basım, İstanbul.
Tezcür, Güneş Murat (2009), Kurdish Nasyonalism and Identity in Turkey: AConceptual Reinterpretation, European Journal of Turkish Studies, URL: http://journals.openedition.org/ejts/4008, ISSN: 1773-0546 (20.12.2019).
Ünlü, Barış (2014), Kürdistan/Türkiye ve Cezayir/Fransa: Sömürge Yöntemleri, Şiddet ve Entelektüeller, (Der., Güney Çeğin, İbrahim Şirin), Türkiye’de Siyasal Şiddetin Boyutları, İçinde, İletişim Yay., 1.Basım, İstanbul.
Ünlü, Barış (2018), Türklük Sözleşmesi Oluşumu, İşleyişi ve Krizi, Dipnot Yayınları, 2.Basım, Ankara.
Wacquant, Loic ve Bordieu, Pierre (2012), Düşünümsel Bir Antropoloji İçin Cevaplar, (Çev. Nazlı Ökten), İletişim Yayınları, 6.Basım, İstanbul.
Watkins, B. Xaviera, Chancer, Lynn S. (2013), Cinsiyet, Irk ve Sınıf, (Çev. Berke Uraz), Babil Yayınları, 1.Basım, İstanbul.
White, Paul J. (2012), İlkel İsyancılar mı? Devrimci Modernleştiriciler mi? Türkiye’de Kürt Ulusal Hareketi, (Çev., Mustafa Topal), Vate Yayınları, 1.Basım, İstanbul
[1] İç sömürge tezlerine dayalı tartışmalar için bkz. Kürdistan Sosyalist Solu Kitabı 60’lardan 2000’lere Seçme Metinler, (Haz. Emir Ali Türkmen ve Abdurrahim Özmen), Dipnot Yayınları, 1.Basım, 2014, Ankara. Ayrıca iç sömürge ve uluslar arası sömürge tartışmaları ve daha detaylı bilgi için bkz. İsmail Beşikci, Kürtlerin Mecburi İskanı, İBV Yayınları, 1.Basım, 2013, İstanbul. Ve İsmail Beşikci, Devletlerarası Sömürge Kürdistan, İBV Yayınları, 1.Basım, 2013, İstanbul.
[2] Hechter, Michael. 1975. ‘Internal Colonialism: The Celtic Fringe in British National Development, 1536-1966. Londra. Akt. Uumut Özkırımlı (2013), Milliyetçilik Kuramları Eleştirel Bir Yaklaşım, Doğu Batı Yay., 4.Basım, Ankara, s.122.
[3] Askeri kapasitenin yoğunluğuna dair McDowall’ın şu tespiti dikkat çekicidir: “Lozan’dan beri ilk kez güçlü bir biçimde bölgeye yerleştirilen ordu, artık Kürdistan’ın denetimini birincil fonksiyonu ve varoluş nedeni olarak görüyordu” bu tartışmayla ilgili daha detaylı bilgi için bkz. (McDowall, 2004: 274).
[4] İsmail Beşikçi Kürtlerin, Kürdistan’ın siyasal olarak hiçbir statülerinin olmayışından ve İran, Irak, Suriye ve Türkiye arasında bölünmüş olmasından hareketle Kürdistan’ı uluslar arası sömürge ve alt sömürge kavramları üzerinden tanımlamaktadır. Bu konuyla ilgili tartışma için bkz. İsmail Beşikci, Hayali Kürdistan’ın Dirilişi, İBV Yayınları, 1.Basım, 2013, İstanbul.
[5] Faili meçhul cinayetlere kurban giden eşlerini, çocuklarını, babalarını ve akrabalarını soran ve cumartesi anneleri olarak bilinen insanlar her cumartesi günü devletten bu kayıplarını sormaktadırlar.
[7] Achille MBEMBE, Nekro-Siyaset, http://ayrintidergi.com.tr/nekro-siyaset/, (Çev. Abdurrahman Aydın), (erişim tarihi: 15.12.2015).
[8] Mbembe, a.g.k.
[9] İnsan Hakları İzleme Örgütü’nün bu konudaki raporu için bkz. https://www.hrw.org/tr/news/2016/07/11/291848, (Erişim tarihi: 11.07.2016).
[10] Albert Memmi (2014) Sömürgecinin ve Sömürgeleştirilenin Portresi (Çev. Şen Süer) Versus Yay. 2.Basım, Jean Paul Sartre’ın ön sözü, s.18.
[11]Aktaran: Barış Ünlü, Türklük Sözleşmesi Oluşumu, İşleyişi ve Krizi, Dipnot Yayınları, 2.Basım, Ankara, 2018, s.196.
[12] Sömürgecilerin sömürge halklarıyla kurduğu ilişki ve onların üzerindeki etkileri hakkında detaylı bir tartışma için bkz. Frantz Fanon, Yeryüzünün Lanetlileri (Çev. Şen Süer), Versus Yayınları, 1.Baskı, İstanbul.
[13] Mahmut Alınak 1992 yılında dönemin Milletvekili idi. Bu döneme dair raporları ve gözlemleri için bkz. HEP, DEP VE DEVLET, Kaynak Yayınları, 1.Basım, 1996, İstanbul.
[14] Askerlerin zırhlı araçlarla elektrik direklerini söktüğü, su depolarını tahrip ettiği görüntüler medyaya yansımıştı.
[15] Cizre Ablukası’na dair HDP’nin hazırlamış olduğu “İnceleme ve Gözlem Raporu” adlı geniş kapsamlı rapor için bkz. Cizre Ablukası, Ekim 2016.
[16] Christian Gerlach, İştirak ve Vurgun: Ermenilerin İmhası, 1915-1923, İçinde, Kıyam ve Kıtâl Osmanlı’dan Cumhuriyete Devletin İnşası ve Kolektif Şiddet (Haz.) Ümit Kurt ve Güney Çeğin, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1.Basım, 2015, s.151. Ayrıca bu konuyla ilgili detaylı bir tartışma için bkz. Güney Çeğin ve Ümit Kurt, Osmanlıdan Cumhuriyet’e Politik Şiddetin Tedrici Tekâmülü: Dikey ve Yatay Mekanizmalar Hakkında Bir Çerçeveleme Denemesi, a.g.e, ss.120-134.
[17] Türklüğe ilişkin olarak inşa edilen algı ve Türk milliyetçiliğinin tarihsel inşasına yönelik derli bir analiz için bkz. Tanı Bora, Cereyanlar, Türkiye’de Siyasi İdeolojiler, İletişim Yayınları, 1.Basım, İstanbul, s.195-337.
[18] Devletin inkarcı siyasetine ve ifade edilen “ezeli mazlumluk” kavramına dair önemli bir tartışma için bkz. Güven Gürkan Öztan ve Ömer Turan, 1915 ve Devlet aklı: Erken Cumhuriyet Döneminden Günümüze İnkarcılığın Yeniden Üretim Biçimleri, İçinde, Kıyam ve Kıtâl Osmanlı’dan Cumhuriyete Devletin İnşası ve Kolektif Şiddet (Haz.) Ümit Kurt ve Güney Çeğin, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul, 1.Basım, 2015, ss.195-249
[19]Tanıl Bora, Cereyanlar, Türkiye’de Siyasi İdeolojiler, İletişim Yayınları, 1.Basım, 2017, İstanbul. S.233
[20]Carmichael’a göre kurumsal ırkçılığın diğer adı sömürgeciliktir. Bkz. a.g.e., s. 88.
[21]Dersim’in aşiret şefleri de benzer şekilde maruz kaldıkları devlet şiddetini anlatan bir mektubu Milletler Cemiyeti Genel Sekreteri’ne Kasım 1937’de gönderdiler. Mektupta şu önemli tespitler yapılmaktaydı: Kürt çocuklar Türkçe eğitim veren okullarda bile en temel eğitim haklarından yoksun bırakılıyor; Kürtlerin Türk ordusunda subay olmaları ya da “Kürt bölgesinde” sivil görevlere gelmeleri engelleniyor; Kürtler inşaat projelerinde köle gibi çalışmaya zorlanıyorlar; “Kürtlerin önemli bir parçası” dağıtılıp tahliye ediliyor; “genç Kürt kadınlar ve kızlar ailelerinden kopartılıp” yasadışı nikahsızbirlikteliklere zorlanıyordu; “sonuç olarak Kürt ulusunun bir parçası Türkleştiriliyor ve farklı araçlarla yok ediliyor (White, 2012: 126).
[22] İnsan Hakları Derneğinin Cizre’de yaşanan olaylara ilişkin hazırladığı kapsamlı rapor için bkz. http://www.insanhaklaridernegi.org/wp-content/uploads/2016/04/Cizre-G%C3%B6zlem-Raporu_31-Mart2016.pdf, ayrıca Sur, Silopi, Nusaybin gibi diğer il ve ilçeler için hazırlanan raporlar için bkz. http://www.ihd.org.tr/category/c86-raporlar/c34-el-raporlar/ (erişim tarihi: 10.06.2016)
Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.
Devamını oku →