Kürt Sorunu, Partilerin Tutumu ve Türk Aydınları
Nilüfer Kuzu

nil_2

Kürt sorunu dünden bugüne Türkiye’nin çözülemeyen sorunlarının başında gelir. Bu konuda en uzlaşmaz tutumu Alparslan Türkeş sergilemekteydi. MHP lideri, Güneydoğu’daki sorunun yabancı hükümetlerin teröre verdikleri destekten kaynaklandığını sık sık ileri sürmektedir. Türkeş, Kürt realitesini tanımaktan söz edenleri, siyasi çözümü savunanları şiddetle eleştirmekteydi. Türkeş’e göre, bunlar ya Türkiye’yi bölme uğraşılarıdır ya da Türkiye’nin parçalanmasına yol açan bir süreci başlatacak düşüncelerdir. Türk milliyetçisi Türkeş’e göre, Kürtlerin, “büyük çoğunluğu Türk soyundan”dır. Türkeş, Kürtçe eğitim ve yayına karşı olmasına rağmen, köy koruculuğu sistemine destek veriyordu.

MHP, 1994 yerel ve 1995 genel seçimlerinde, Kürtlerin oturduğu bölgelerde oyların yaklaşık %5’ini aldı. (1) Türkeş’e göre ortada bir gerilla savaşı vardı ve gerilla savaşının üstesinden gelinebilirdi; ancak bunun için gereken tedbirlerin alınması gerekiyordu:

-“Gerekli görüyorsak o bölgede, o yeterli görülmezse bütün Türkiye’yi şamil sıkıyönetim ilan etmeliyiz. Gerekli görüyorsak kısmi seferberlik yapmalıyız. Gerekli görüyorsak genel seferberlik yapmalıyız. Gerekli görüyorsa bir tane Şırnak’ta, bir tane Van’da olmak üzere, beşinci ve altıncı orduları kurmalıyız.” (2)

Ancak Türkeş’in aksine Turgut Özal “siyasi çözüm”den yanaydı. Özal öncelikle, anneannesinin Kürt olduğunu söyleyerek Kürt realitesini kabul etmişti.

Server Tanilli, Alparslan Türkeş ve MHP’yi şöyle anlatıyordu: “Dikkat: Sivil Faşizm Haretketleniyor!

MHP'nin aklanmasından sonra çıktığı ilk yurt dışı gezisinde konuşma, Türkeş'in ve lideri bulunduğu hareketin stratejisine ilişkin önemli ipuçları veriyor: 'On yıl sonra iktidardayız!' İşin şaşılacak yanı şu ki, cinayete azmettirmeye varıncaya değin, bir dizi suçtan idam istemiyle yargılanan Türkeş, şimdi yasaksız bir lider olarak boy gösteriyor ve adaylığını koyuyor iktidara. Türkeş'in sözleri önce hareketin geri çekilme, ardından bekleme dönemini bırakıp, 'tarihsel' görevine aday olarak, yükselme dönemini başlattığını ilan ediyordu. Faşist hareket, 12 Eylül'de –bir MHP yöneticisinin yargılanırken söylediği gibi– 'fikirleri iktidarda, kadroları içerde' oldu. 12 Eylül, MHP'siz bir müdahale olarak tezgahlandı, bu açık. Ne var ki, 12 Eylül'ün, aynı hamurundan yoğrulduğu için MHP'yi büsbütün harcaması düşünülemezdi; öyle olunca da öteki burjuva partileriyle birlikte bir süre mağdur durumda bırakıldıktan sonra, onlardan önce aklamayı unutmadı. MHP'nin 'fikri', şimdi yasal olarak boy gösteriyor; baştan beri istenen buydu.” (6)

Hüseyin Yayman, Türkeş ve MHP ile ilgili ilginç iki hadiseden bahseder: Birinci hadise, 1991 seçimleri sonrasında kurulan DYP-SHP hükümetinin güven oylaması sırasında yapılan tartışma irdelendiğinde MHP’nin ve Türkeş’in meseleye bakışı çok daha iyi görülecektir. SHP içinde yer alan HEP vekillerinden dolayı MHP’nin bu oylamaya güvenoyu vermeyeceğini sananlar yanılmıştır. Alparslan Türkeş bu oylamaya devlet adamı ciddiyeti ve ülkenin menfaatleri penceresinden bakacağı vurgusuyla, meseleyi bir parti meselesi olarak değil, memleket menfaatleri meselesi olarak değerlendirdiğini söyleyip olumlu oy vermiştir. Türkeş, güven oylamasına “evet” demeyen Muhsin Yazıcıoğlu ve ekibinin partiden ayrılması pahasına DYP-SHP hükümetini desteklemiştir.

Bu dönemde ikinci hadise, 1992 yılında HEP’lilerin Alparslan Türkeş ile görüşmesidir. 1992 yılının olaylı geçen Nevruz kutlamalarıyla beraber Türkiye’de siyasi tansiyon iyice yükselmiş ve HEP’e karşı ciddi bir toplumsal muhalefet oluşmuştur. 21 Mart kutlamalarına tepki olarak ülkenin batısında Türkler ve Kürtler arasında ciddi bir gerginlik yaşanmış, çatışmalarda şehit olan bir yüzbaşının Fethiye’de cenazesinde çıkan olaylar ile birlikte gerginlik had safhaya ulaşmıştı. Bunun üzerine HEP Genel Başkanı Feridun Yazar, Ahmet Türk, Orhan Doğan, Mahmut Kılınç ve Leyla Zana’dan oluşan bir heyet, Fethiye’ye giderek incelemeler yapmış ve bunun sonucunda “Türk-Kürt çatışması ihtimaline” dikkat çeken bir rapor hazırlayarak durumu diğer parti liderlerine anlatmaya karar vermiştir.

Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel HEP’lilerin görüşme taleplerini redderken, heyet Erdal İnönü, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Mesut Yılmaz ve Alparslan Türkeş’le görüşmüştü. HEP heyetinin en ilginç görüşmesi, MHP lideri Alparslan Türkeş’le gerçekleşmişti. Randevu alma konusunda yaşanan tereddüt Türkeş’le yapılan görüşmede yerini sıcak bir atmosfere bırakmış, yarım saatlik randevu bir buçuk saate uzamış ve Türkeş HEP’lilerle yakından ilgilenmişti. Türkeş sohbet boyunca, daha çok kızım dediği Leyla Zana’yı muhatap almış ve Türklerle Kürtlerin kardeşliğinden bahsetmişti. Türkeş heyete, “Biz 900 yıldır kardeşiz. Benim yeğenlerim Kürt’tür. Kız kardeşim Kürt’le evli. Bizim birbirimizden ayrılmamız mümkün değildir” diyerek heyeti rahatlatan bir konuşma yapmıştı.

Türkeş, bu görüşmede ülkede yükselen toplumsal gerilim hakkında ise “Bu ülke Türk-Kürt çatışması ile bölünür. Kürtlere karşı reaksiyonun ülkücülerden geleceği hesaplanıyor. Ben tabanıma hâkimim ve sözümü geçiriyorum. Siz de tabanınıza hâkim olun. Bu tür çalışmaları elbirliğiyle engelleyelim. Size telefon numaramı veriyorum. Eğer bir olay çıkarsa öncelikle beni arayın. Yirmi dört saat arayabilirsiniz. Bize düşen Türkiye’yi dış güçlerin müdahale edebilecekleri bir iç savaş alanı olmaktan çıkarmaktır.”

Türkeş’in bu olumlu ve sıcak tavrı HEP’lilerde şaşkınlıkla karşılanırken, Türkeş’in heyeti kapıya kadar uğurlaması tam bir sürpriz olur. Bu görüşmeden sonra Fethiye ve Alanya’daki olaylar son bulmuş ve toplumsal tansiyon düşmüştür. [“Türkeş Leyla Zana'ya 'kızım' diye hitap etti”. https://hbr.tk/UFRZDA/t]

Şimdi gelelim Turgut Özal'a! Turgut Özal, Türkiye’de Kürt sorununun açıkça tartışılmasını teşvik etmişti. Nisan 1992’de, Kürtçe radyo ve televizyon yayınına izin verilmesinin ve Kürtçenin okullarda ikinci dil olarak öğretilmesinin, hükümetin Kürt sorunuyla ilgili daha etkili başa çıkmasına yardımcı olabileceğini bile öne sürmüştü. Özal, askerlerin MGK’daki etkisini büyük ölçüde dengelemişti. Türkiye ve Kuzey Irak’taki Kürtler merhum cumhurbaşkanına büyük saygı duymuşlardı. Özal’ın PKK’nın Mart 1993’teki tek taraflı ateşkes ilanının oluşumuna yardım ettiğine inanıldı. (1)

Özal’ın liderliği sırasında ANAP, Kürtler arasında çok popülerdi. Özal’ın doğum yeri Malatya’da, ANAP’ın oyları 1191’de %41,1 iken 1994’te 23.1’e, 1995’te %25’e düştü. ANAP’ta, bazıları nüfuzlu aşiretlerden gelme birçok önde gelen Kürt kökenli milletvekili vardı. Bitlis milletvekili Kamran İnan birçok kez bakanlık yaptı. Ne var ki, Kürt sorunuyla ilgili kişisel görüşleri hakkında kamuoyunu fazla bilgilendirmedi. Van milletvekili Şerif Bedirhanoğlu, 1920’lerde Kürt milliyetçi hareketlerinde rol oynayan Bedirhanlılar’ın torunlarındandır. Kürtçe eğitim olasılığı dâhil, Kürtlerin kültürel haklarının verilmesini de savunmuştur. (1)

Turgut Özal, ANAP milletvekili Adnan Kahveci’yi Kürt sorunun çözümü için rapor hazırlaması için görevlendirmişti. Özal’ın isteği üzerine Adnan Kahveci Güneydoğu’da bir süre incelemelerde bulunmuş ve “Kürt Sorunu Nasıl Çözülemez” başlıklı rapor hazırlamıştır. Kahveci, Özal’ın isteği üzerine hazırladığı raporunda, “Türkiye Kürt meselesine çözüm getirmek için saplantısız ve çağdaş düşünmek zorundadır. Hiçbir şekilde geçmişteki olaylardan dolayı şartlanmamalıdır. Bölücü terör var diye bazı sorunları çözmekte inatlaşmamalıyız. Bir sorunu çözebilmek için önce onu iyi analiz etmek gerekir.” Cumhurbaşkanı Özal, Adnan Kahveci’nin bu raporunda bazı değişiklikler yaparak kendi raporu haline getirip 1993’ün Şubat ayında Çok Gizli Zabıta Mahsus kaşeli dosyayla Başbakanı Demirel’e Kürt Sorunu Güneydoğu Anadolu’daki Durum ve Çözüme Yardımcı Olabilecek Öneriler başlıklı bir rapor göndermiş. Bu rapor Özal’ın ölümünden altı ay sonra 12 Kasım 1993’te Hürriyet Gazetesi’nde yayımlanmıştır. Rapora göre, Kürt sorunun çözümüne güvenlik odaklı değil de demokratik ve sosyo-ekonomik odaklı olması, terörle mücadele sırasında bölge halkının hırpalandığı ve mağdur edildiği, bölge halkının kazanılması gerektiği, bölgede yatırımı teşvik edici düzenlemeler yapılması, sınır ticaretinin serbest bırakılmasını ve Güneydoğu’daki nüfusun azaltılması, terörle mücadele ederken derinlemesine araştırmaların yapılması, bölgenin cazibe merkezi olarak belirlenecek bazı illere yatırım yapılması ve bu meseleye ilişkin her şeyin tarafsız ve önyargısız bir şekilde açıkça ve serbestçe tartışıldığı taktirde terörün 5 ile 10 yılda biteceği önerilmiştir. (3)

Fuat Uçar-Akandere makalelerinde, Özal’ın Güneydoğu’da nüfusun azaltılması önerisinin, tek parti döneminde olduğu gibi “mecburi iskân” gibi değil, daha çok oradaki imkân ve kaynakların mevcut nüfusun refahı için yeterli olmadığı ve başka bölgelerde yaşayan Kürtlerin daha yüksek refah seviyesine ulaşmış olması tezine dayandırıldığı bildiriliyor.

1993'te önce Adnan Kahveci, sonra Turgut Özal hayatını kaybetmiştir. Adnan Kahveci’nin ölümünün trafik kazası olarak bilinmekte, Özal’ın ise kalp krizi! Ölümlerinin arkasındaki sis perdesi aralanmış değil!

DYP’ye gelince, 1991 genel seçimleri sonrası kısa bir dönem hariç, partide Coşkun Kırca, İsmail Köse, Yaşar Topçu ve Baki Tuğ gibi sertlik yanlılarının görüşleri egemen oldu. DYP’nin Kürt sorunundaki tutumunun katılığı ve askeri yaklaşımı tercih etmesi, 1994 yerel seçimlerinde oylarının azalmasına neden olmamış görünüyordu. Ne var ki, Aralık 1995 genel seçimlerinde Kürtlerin yaşadığı illerdeki DYP oyları, neredeyse %16’ya kadar düştü. (1)

Bülent Ecevit yönetimindeki DSP ise, 1980 öncesi CHP’nin geleneksel milliyetçi ve merkezci politikalarına sadık kalmaya devam etmiştir. Ecevit’e göre, Güneydoğu’daki sorun etnik değil, sosyo-ekonomiktir. Ona göre terör, işsizliğin ve ayrı bir Kürt devleti kurmayı amaçlayan Batılı güçlerin dış müdahalelerin ürünüydü. Ecevit köy koruculuğu sistemine karşı çıkmakla birlikte Kürtçe eğitime de karşıydı ve herhangi özerklik fikrini savunanları da eleştiriyordu. (1)

Refah Partisi, hükümetin Kürtlere yönelik politikalarını en açık sözlü eleştiren partilerden biri oldu. RP Temmuz 1994’te, hükümetin Güneydoğu politikalarını denetlemek üzere bir komite kurdu. Partinin Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan, hükümetin bölgedeki uygulamalarıyla ilgili oldukça sert eleştirel bir rapor hazırladı. Rapor, Kürt sorununun ve terör probleminin çözümü için uzun bir tavsiye listesini de kapsıyordu. Kürtçe yayın ve eğitimin de destekçisi olmuştur. (1)

Cem Boyner yönetimindeki Yeni Demokrasi Hareketi (YDH) Temmuz 1994’te Kürt sorununu terörden ayırt etmek gereğinden söz etmiş, şiddete şiddetle karşılık vermek zorunlu olsa da, Kürt sorununa siyasi çözüm gerektiğini ileri sürmüştü. Ardında da, askerlerin yaklaşımının Kürt sorununun çözümünü zorlaştırdığını ilan etmişti. Boyner’e göre, Türkler uzun süreden beri Kürt etnisitisini kabul etmedikleri için bir Kürt sorunu değil, Türk sorunu bulunduğu iddiası ile ünlenmiştir. “Ne mutlu Türkiye vatandaşıyım” sözü “Ne mutlu Türküm diyene” ifadesinin yerini aldığında çözüm bulunacağını söylüyordu. (1)

Türkiye’de, Kürt sorununun ilk kez parlamentoda konuşulması Türkiye İşçi Partisi’nin 1965 seçimlerinde meclise girmesiyle olmuştur. TİP’liler sorunu “Doğu sorunu” olarak gündeme getirmişlerdi. O dönemin “Doğu Mitingleri” Türkiye tarihinde önemli bir yere sahiptir. Türkiye İşçi Partisi (TİP) 1970’teki dördüncü büyük kongresinde Kürt sorununu tartışarak, “Türkiye’nin doğusunda yaşayan bir Kürt halkı vardır” diyerek Kürtlerin varlığını açıkça kabul eden ilk siyasi partidir.

O yıllarda Doğu Anadolu’nun sorunları konusunda kamusal bilincin ortaya çıkmasını sağlayan TİP’in Doğu mitingleri birçok sol gurup tarafından desteklenirken, suçlama boyutuna varacak tartışmalara neden olmuş, hükümet, bu mitingleri düzenleyenleri vatanı bölmekle suçlayıp “vatan haini” ilan etmişti.

Türkiye İşçi Partisi, Doğu sorununu bağımsız bir sorun olarak değil de, Türkiye'nin genel yapısal ilişkileri ile bütünleştirerek verilmesinde çok olumlu bir rol oynamış, dolayısıyla mitingleri, Kürt egemen sınıflarının politik çıkarlarının aleti olmaktan korumuştur. Türkiye İşçi Partisi, bu olumlu tutumunu mitinglere bizzat katılarak göstermiştir. Bazı mitinglere Mehmet Ali Aybar, Behice Boran ve Tarık Ziya Ekinci fiilen katılmış ve konuşmuşlardır.

Mehmet Ali Aybar, “Doğulu emekçi ile Batılı emekçinin dertlerinden kurtuluş yolları birdir” temel görüşü altında özetle şunları söylemiştir:

“Doğu Mitinglerini sevinç ve heyecanla izliyoruz. Bu mitingler son yıllarda gittikçe hızlanan özgürlük akımının güçlü bir kolunu teşkil etmektedir.

Doğulu fukara emekçiler, Doğulu aydınlarla elele vererek haklarına bizzat sahip çıkmaya başlamışlardır. Halkın haklarına sahip çıkmasının ilk adımı haklarına sahip çıkmak, haksızlığı protesto etmektir. Kitlece yapılan protestolardan sonuç alınması için haksızlığın neden ileri geldiği, hakların neden çiğnendiği bilinmek gerekir. Nedenler bilinmedi mi, protesto mitingleri şikayetleri dile getirmekten ileri gidemez. oysa mitingler bu durumdan kurtulmanın ilk adımları olmalıdır.” (5)

Aybar, Doğunun mahrumiyet bölgesi olması ve “horlanma” konusuna değiniyor:

“Doğu neden 'Mahrumiyet Bölgesi'dir? Acaba yalnız Doğu mudur mahrumiyet bölgesi olan? Doğulu emekçilerin sömürülmekten başka üstelik Doğulu oldukları için horlanmaları, ayrı muamaleye maruz kalmalarının nedenleri var mıdır? Varsa nelerdir? Doğu sorunu, çözümü apayrı ve Türkiye'nin öteki sorunları dışında bir sorun mudur? Yoksa Doğu sorunu çözümü de öteki sorunlarımıza bağlı, Doğu'su-Batı'sıyla tüm olan emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmamıza bağlı bir sorun mudur? Bu mitinglerin bir çeşit ağlama duvarı gösterisi olmanın ötesine geçmesi için yukarıda sıralanmış sorulara açık cevaplar aramak gerekir.

‘Türkiye İşçi Partisi Doğulu vatandaşları kışkırtıyor, bölgecilik yapıyor; yurdu parçalamaya çalışıyor' demektedirler. Oysa Doğulu halka dünyayı zindan eden kendileridir.” (5)

Doğu Mitingleri, Türkiye tarihinde önemlidir! Server Tanilli, TİP'in bu Doğu Mitingleri'ni ve Türkiye'de demokrat aydınların demokrasi mücadelesini şöyle değerlendiriyordu: “TİP parlemantoya girdikten sonra, gerek bütçe görüşmelerinde, gerek sözlü soruların görüşmesinde, özellikle Üçüncü Beş Yıllık Plan tartışmalarında, Kürt ulusal demokratik hareket sorununu, anayasal çerçevede, Türkiye'nin demokratik yaşamının bir parçası olarak sergilemiş, çizilen sınırların zorlanarak aşılması konusunda amansız bir mücadele vermiştir. Doğu illerinde, TİP'li kadroların öncülüğünde başlatılan ve bütün bir yıl sürdürülen Doğu Mitingleri ile de, kazanımların anayasal zeminde kitle tabanına oturtulmasına gayret etmiştir.

Doğru muydu TİP'in bu davranışı? Evet!

1961-1970 döneminde, Türkiye demokrasi mücadelesini burjuvaziden bağımsız olarak yürüten ve somut ülke koşullarına uygun bir demokrasi anlayışınıntüm öğeleriyle– yaşama geçmesi için çaba gösteren tek ciddi hareket TİP olmuştur. TİP'in dışındaki kuruluşlar, yayın organları ve birey olarak demokrat aydınlar, demokrasi mücadelesini, burjuvazinin belirlediği sınırlar içinde tutmaya özen göstermiş, Kürt ulusal demokratik hakları sorununu Türkiye demokratik yaşamın dışında görmüşlerdir. Bu bağımlı davranış biçimi, Türkiye demokrat güçlerinin en büyük zaafını ortaya koyarken, burjuvazinin faşist saldırıları için de güçlü bir dayanak olmuştur.

TİP'li Sadun Aren'e eski öğrencilerinden bir işadamı şöyle diyordu: 'Türkiye'de bir Komünist Parti kurulabilir; bir komünist düzenin kurulması çabalarını da meşru ve haklı görebiliriz. Ancak, Türkiye'yi parçalanma sonucunu doğuracak bir Kürt sorununun yaratılmasına asla müsamaha edemeyiz; hiçbir Türk'ün buna müsamaha edeceğini sanmıyorum. Günün İçişleri Bakanı Faruk Sükan da, Meclis kürsüsünden, TİP'in bölücü bir hareket olduğunu, kendisine soru yönelten parti sözcüsünün de bölücü eylemlerin içinde bulunduğunu haykırarak tehditler savururken, burjuvazinin sinsi ve ikili politikası da açığa çıkıyordu. ”

Server Tanilli Kürt sorunu hakkında da şöyle diyordu:

“Demokrasimizin bir temel sorunu da “Kürt sorunu” dur. Uzun yıllar tabu haline getirilmiş bu sorundan, bugün adıyla sanıyla kamuoyunda söz edilmeye başlanması önemli bir gelişme. Gerçekten, Kürt sorunu bütün yönleriyle ele alınmadıkça ve onunla ilgili olarak geliştirilecek gerçekçi çözümler üzerinden özgür bir tartışma ortamına gidilmedikçe, Türkiye’de demokrasi sürgit vesayet altında tutulmaktan kurtulmaz ve Batılı bir çerçeve içinde gelişemez.

“Kürt sorunu” nedir aslında?

Kürtler, Türkiye’nin doğusunda ve güneydoğusunda yaşayan, 8-10 milyon dolayında nüfuslarıyla bu bölgedeki çoğunlukta olan bir halktır. İsa’dan önceye çıkan bir tarihi, ayrı bir dili ve özgü bir kültürü vardır bu halkın. “Ön Asya’da yaşayan Türk asıllı bir kavim” , ya da “dağlı Türk” gibi iddialara karşın, Türk de değildirler, nasıl Türkler Kürt değilse... Öyle de olsa, Anadolu’nun o eşsiz mozaiğinde, onu daha da göz alıcı kılan apayrı bir renktir bu halk; onlarsız Anadolu solgun bir çiçeğe döner. Bu dürüst, bu yiğit ve bu mert halk Türk değil, doğru; ama biz Türkler, en karanlık günlerimizde yanı başımızda görmüşüzdür onları: Ulusal Bağımsızlık Savaşımızda, Türk Ahmet’in yanında Kürt Mehmet de dirsek dirseğe savaşmıştır. Öyle olmuştur; çünkü bizler kadar onlar da, aynı bağımsızlık ruhu ile canlı idiler; onların da savaşıydı aynı zamanda.

Kürtler, bağımsızlık nedir bilen insanlardır. Bütün bunlara karşın ne olmuştur tavrımız onlara karşın? Bugüne değin, tüm siyasal iktidarlar, tüm siyasal partiler Kürtlere karşın ne olmuştur tavrımız onlara?

Bugüne değin tüm siyasal iktidarlar, Kürtlere karşı “ikiyüzlü bir politika” izlemiş; Kürtlerin varlığı resmi planda yadsınırken, uygulamada tam tersi bir yol tutturmuştur. Gerçekten, bir yandan “Kürt yok Türk vardır” edebiyatı sürer ve sürdürülürken, öte yandan Doğu’da yaşayan yurttaşlar ulusal bütünlüğe karşı toplum dışında bir konumda gösterilmiş ve onlara kuşku ile bakılmıştır; bu tutum, ırkçı ve bölücü politikalara haklılık sağlayan, bölgeye yönelik iktisadi, askeri, kültürel, eğitim ve güvenliğe değin bütün politikalara damgasını vuran bir açışına, sürekli toplumsal bir değer yargısına yol açmıştır. Örnek verelim:

- Anayasa başta olmak üzere, tüm kanunlar, genel nitelik de taşısalar, Doğu’da Türkiye genelinden ayrı biçimde yorumlanır ve uygulanırlar.

- Doğu’da temel yurttaşlık haklarının özgürce kullanılması yalnız toprak ağalarına özgüdür; geniş köylü yığınlarının bu haklardan yararlanma özgürlüğü yoktur.

- Doğu’da kişisel sorumluluk kavramına itibar edilmez: Basit bir zabıta olayında, sanık ve kaçak izlenmesinde bütün bir köy ya da kasaba halkının, çoluk-çocuk ve genç yaşlı ayırımı yapılmadan, günlerce karakolda işkence görmesi doğal bir güvenlik uygulaması sayılmaktadır.

- İzleme, kovuşturma ve soruşturmalarda sanıkların “ölü olarak ele geçmesi” ya da – Sıddık Bilgin olayında olduğu gibi- “kaçarken vurulmuş olması” , hemen hemen yalnız Doğu’da rastlanan bir olaydır.

- Resmi güvenlik güçleri dışında, aşiretler arası düşmanlıklara dayanarak “köy koruculuğu” “adı altında silahlı milislerle güvendiği sağlama uygulaması da yalnız Doğu’da vardır.

- Doğu’da toplantı ya da gösteri yapma girişimi her zaman kuşkuyla karşılanır; düzenleyiciler fişlenerek sürekli baskı altında tutulurlar.

- Ekonomik açıdan Doğu, zengin yer altı ve yerüstü kaynaklarına karşın, Türkiye’nin “mahrumiyet bölgesi” olarak bırakılmıştır. Doğu’daki yurttaşlarımızın kendi dilleri ile özgürce konuşmaları, yazı yazmaları ve yayın yapmaları da yasaktır.

- Bütün siyasal iktidarlar, devlet gücünü toprak ağalarının hizmetine sunarak, köklü bir toprak reformunun, hizmetine sunarak, köklü bir toprak reformunun yapılmasına karşı çıkarak, köklü yığınlarını ezmeyi ve baskı altında tutmayı, bölgeye özgü bir yönetim biçimi olarak, benimsemişlerdir.”

“Bütün demokratik ülkelerde, kesinlikle üniversitenin 'akademik' (yeni bilişimsel araştırma (yani bilişimsel araştırma ve öğretimle ilgili) organlarına bırakılan yetkiler de, bizde YÖK'e bırakılmıştır.” diyerek YÖK'ü eleştiren Server Tanilli, devamında şöyle der; “Yükseköğetimin amaçları arasına, 'Atatürk milliyetçiliğine bağlı' , 'Türk olmanın şeref ve mutluğuğunu duyan' öğrenciler yetiştirmek gibi şoven öğeler de sokulmuştur. akademik özgürlüğün temeli 'yöntem özgürlüğü' bu yollarla ortadan kaldırılmıştır.” (6)

Tekrar Türkiye İşçi Partisi'ne dönecek olursak, TİP dördüncü büyük kongresinde aldığı kararlarında; “TİP, Kürt halkının anayasal vatandaşlık haklarının ve tüm demokratik özlem ve isteklerin savunucusudur.” demiştir.

Şimdi de Aybar'ın Kürt meselesi üzerine yazdıklarına bakalım: “Kimi güney ve güneydoğu illerimizde yaşayan yurttaşlarımızın önemli bir bölümü Kürt. Anadilleri Kürtçe. Tıpkı kimi yurttaşlarımızın Arapça, kiminin Rumca, kiminin Ermenice, kiminin İbranice, kiminin Gürcüce, kiminin de Çerkezce, Lazca veya Abazaca olduğu gibi... Kasım 1956 tarihli Aylık İstatistik Bülteni 118. sayfasında yurttaşlarımızın anadillerine göre dökümü yapılmış. Anadili Kürtçe olan yurttaşlarımız, Anadili Türkçe olanlardan hemen sonra ikinci sırayı işgal ediyor. Yani otuz yıl önce olaya daha gerçekçi ve uygar bir açıdan bakılıyormuş. Ne var ki o günlerde Kürtler, Ermeniler gibi, Yahudiler gibi azınlık haklarından yararlanamıyorlardı: Örneğin ne kendi okulları vardı ne de gazeteleri. Ama hiç değilse anadillerinin Kürtçe olduğu resmen tanınıyordu. Sonra hükümetlerin konuya yaklaşımı değişti; asimilasyon yanlıları herhalde ağır bastı. Doğulu yurttaşlarımız; resmi literatür dışında ise Kürt Memet nöbete. Doğunun yoksulluğu, ihmali de sürüp gitti. Nihayet geldik bölücü eşkiya hikâyesine. Eşkiya diye, kırsal kesimlerde adam soyan, köy basan silahlı soygunculara denir. TDK'nın Sözlüğü'nde "eşkıya" maddesi, bizim açıkladığımız anlamda tanımlanıyor: 1- Haydutlar, kır uğruları 2- Haydut, kır uğrusu. "Haydut" sözcüğü da kır hırsızı, yol kesici diye açıklanıyor. Gelelim bölücüye. Elimdeki sözlükte "bölücü" sözcüğü yok. Ama bölmek sözcüğü var: 1- Özel maksat gözetilerek bütünü iki ya da daha çok eşit parçaya ayırmak... 2- Mat. Bir inceliği iki veya daha çok parçaya ayırmak... Bölücü eşkıya terimi haydutları soygun sonrasında para ve malları bölüştükleri anlamına gelebilir. Oysa resmi çevreler bölücü eşkıya terimini yurdu bölmeyi amaçlayan kişiler anlamında kullanıyorlar. Öyle ise onlara eşkıya denmez. Zaten onlar da kendilerini Kürdistan davasının silahlı militanları olarak tanıtıyorlar. Dünya da onları öyle tanıyor. Nitekim Le Monde gazetesi Güneydoğu olaylarıyla ilgili başyazısında Kürdistan Katliam başlığını atmıştır. (23.06.1987) Sorun budur. Kelime oyunları ile gerçek değiştirilmez. Türkiye'yi yönetenler Türkiye'nin karşısında böylesi ciddi bir sorun olduğu idrak içinde konuyu ele almak zorundadırlar. Bunlar alalede eşkıya ise zaten dünyayı ilgilendirmez. Ama bizim iç sorunumuzdur. Oysa köy ve mezar baskınları, masum insanların öldürülmesi, resmi çevrelerce uluslararası platformlara götürülüyor. Bunlara eşkıya demekle sorun çözülmez. Kaldı ki onlar, olayları savaş olarak nitelendiriyorlar ve 'savaşta siviller de öldürülür' diyorlar. Ve baskınları sürdürüyorlar. Her gün köy, bir mezarının basıldığını; şu kadar kişinin öldürüldüğünü, şu kadarının da kaçırıldığını öğreniyoruz. Ve sayın Başbakan '3.496 kişi idiler, 1.526 kişi kaldılar, yakında kökleri kazınacaktır,' diyor. Böylece koca devletin 1.500 kişiyle baş edemediğiniz itiraf etmekle kalmayıp, bölgedeki 12 ilde Olağanüstü Hal Yasası uygulayacak süper bir vali atıyor... Yılların yanlış politikaları ve ihmalleri ile büyüyen çok ciddi bir sorun var Türkiye'nin karşısında. Bu yarın daha ciddi, daha büyük sorun halini alacaktır... ” (7)

Partilere dönecek olursak, HEP ve DEP’liler Kürt sorunun demokratik ve barışçıl yollarla çözülmesi gerektiğini vurgulamışlardı. Fakat nihai çözüm hiçbir zaman açıkça tanımlanmadı. HEP’liler Kasım 1991’deki yemin töreninde Kürtçe konuşmuş ve PKK’yle özdeşleşen renkleri takmışlardı. Ocak 1994’te DEP Kongresi’nde, PKK bayrakları asıldı. Türkiye işgalci ve düşman bir ülke olarak tanımlandı. Şubat 1994’te Tuzla tren istasyonunda PKK’nin koyduğu bombanın patlaması sonucu bir yedek subay öğrencisi ölünce gerilim iyice arttı. DEP Başkanlığına yeni seçilen Hatip Dicle’nin üniformalı herkesin hedef olduğunu beyanı üzerine 13 DEP milletvekilinin meclisten atılması ve DEP’in kapatılmasıyla ilgili siyasi süreç başlatıldı. (1)

DEP’in kapatılmasından sonra, Türkiye’de Kürt davasını HADEP üstlendi. DEP’in aksine Kürt sorununa ılım bir çizgi izleyen HADEP Öcalan’ın Avrupa’daki PKK yanlısı “sürgünde parlamento”ya katılma çağrısını geri çevirdi. (1)

Martin van Bruinessen’e göre, İran, Irak ve Türkiye, her biri kendine özgü eşit derece ciddi bir Kürt sorunuyla karşı karşıyadır… Irak, Kürt toplumunun radikal sosyo-ekonomik dönüşüm ile zor ve son derece şiddetli baskı politikalarının bir bileşimiyle sorunu çözebileceğine inanmaktadır. İran’ın Humeyni sonrası dönemde Kürt politikaları henüz netlik kazanmamıştır. Kürt liderlerinin suikastlere kurban gitmesi, (Kasımlo ve yandaşlarının yanısıra bir Komala lideri de yurtdışında öldürüldü.) İran’ın yöneticilerinde şöyle bir inanç bulunduğu izlenimini vermektedir: Kürt halkı, karizmatik liderler ortadan kaldırılınca milliyetçi politikalardan uzaklaşacak ve toprak ödünleri olmaksızın sınırlı kültürel haklarla yetinecek. Kürtlerin bugünkü temel taleplerinin yerine getirilmesi yani otonominin tanınması pek olası gözükmüyor.

Türkiye komşularına kıyasla Avrupa’nın insan hakları baskıları konusundaki baskılarına karşı çok daha hassastır, fakat Kürtlerin kendi kültürlerine sahip ayrı bir etnik grup olarak tanınmasının önünde büyük ideolojik engeller vardır ve bundan daha geniş ödünleri düşünmek neredeyse imkânsızdır. Aralarında asimile olmuş Kürtlerin de bulunduğu askeri ve sivil elitler, Türkiye toplumunun tek bir homojen ulus olduğu şeklindeki Kemalist dogmaya (Bruinessen böyle tabir eder) derinden bağlıdırlar ve ayrı bir halkın varlığının kabul edilmesini devletin bekâsına yönelik bir tehdit olarak algılamaktadırlar. (4)

Irak, Kürtlere oldukça sınırlı bir otonomi ve kendi dillerinde eğitim yapma hakkı ve yayıncılık faaliyetleri yürütme hakkı verdi ancak bu haklar da son yıllarda büyük ölçüde kısıtlandı. Diğer tarafta Türkiye, Kürtlere -Kürt kimliklerini öne sürmedikçe­- eşit politik haklar ve tüm kurumlara girme hakkı veren tek ülkedir. Dolayısıyla birçok Kürt aydınına göre Kürt kültürünün korunması ve geliştirilmesi, bağımsızlık ve otonomi taleplerine göre öncelik taşımaktadır. (4)

Türkiye AGİK/AGİT sözleşmelerine “ulusal azınlıklar” teriminin sadece uluslararası antlaşmalarda kabul edilenlere –yani, Lozan Antlaşması ve bu antlaşmanın gönderme yaptığı dinsel azınlıklara– işaret etmesi gerektiğinde ısrar eden bir çekince koymuştur. Türkiye, İspanya ile birlikte, AGİT Uluslararası Azınlıklar Yüksek Komisyonu'nun “terörizm”le ilgili konulara karışamayacağını ileri sürmüştü. “Terörizm”le neyi kastettiği tamamen yoruma açık. Birçok Türk yetkili, Türkiye'de Kürt sorununun bulunmadığına, daha çok terörizm sorununun bulunduğuna inanır. AGİT üyeleri, Türkiye'nin Kürtlere yönelik politikasını eleştirmelerine karşın, şimdiye kadar mekanizmaları işletmeye istekli olmamışlardır. Gerçi Almanya, Mayıs 1994'te, Türkiye'de, Kürt sorunu konusunda bir AGİK Konferansı toplanması çağrısında bulunmuş ve AGİK gözlemcilerinin gönderilmesini istemişti. Alman Dışişleri Bakanı Klaus Kinkal, Eylül 1994'te Türk meslektaşı Mümtaz Soysal'la bir görüşmesinde AGİT gözlemcilerinin Güneydoğu Anadolu'ya gönderilmesinde yine ısrar etmiştir. Bunun yerine gerilimleri yumuşatmak ve Moskova Mekanizması'nın işletilmesi ihtimalinin (Türk hükümetleri, İnsani Boyut Viyana ve Moskova mekanizmalarının Türkiye ve Kürt sorunuyla ilgili olarak işletilmesi ihtimaline şiddetle karşı çıkmaktadır) önünü kesmek için TBMM Başkanı Hüsamettin Cindoruk'un daveti üzerine, Mayıs 1995'te AGİT Parlamenter Meclis Başkan Yardımcısı Willy Wimmer başkanlığında bir AGİT delegasyonu Türkiye'yi ziyaret etti. Bu delegasyon, aslında kısa süreli bir olgu saptama misyonuydu. AGİT delegasyonu, Haziran 1995 tarihli raporunda, Türkiye'nin toprak bütünlüğüne saygısını ifade ediyor, fakat Türk yetkililerin de Kürt sorununu çözmek için siyasi önlemler almasında ısrar ediyordu. (1)

Türkiye’de Kürt sorunu, açıkçası karmaşık bir sorundur. Ve bugün itibariyle Kürt sorunu hâlâ çözüm bekler! Adnan Kahveci’nin raporunda belirtiği üzere, bir sorunu çözebilmek için önce onu iyi analiz etmek gerekir.

Kaynakça

  • Goreth M. Inrow-Kemal Kirişçi Kürt Sorunu – Kökeni ve Gelişimi Tarih Vakfı Yurt Yayınları
  • Fatih Yaşlı – Antikomünizm, Ülkücü Hareket, Türkeş Türkiye ve Soğuk Savaş, Yordam Kitap
  • Makale, Fuat Uçar – Osman Akandare, Özal’ın Kürt Sorununa Yaklaşımı [Makale]
  • Martin von Brueinessen – Kürtlük, Türklük, Alevilik, İletişim Yayınları
  • İsmail Beşikçi – Doğu Anadolu'nun Düzeni Sosyo-Ekonomik ve Etnik Temeller, İBV
  • Server Tanilli – Nasıl Bir Demokrasi İstiyoruz? , Say Yayınevi
  • Mehmet Ali Aybar – Neden Sosyalizm? İletişim Yayınları
  • Hüseyin Yayman – Kürt Sorunu ve Hafızası, Doğan Kitap
EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin