Kafka’nın Dolaylı Stratejisi: Genişleyen Mekan/lar, Duvar/lar ve Kürdistan/lar
Savaş Ergül

kafka_2

Onun için, söyleyeceklerime kulak ver: Seni şimdi suda boğularak ölmeye mahkûm ediyorum.” Her şeyi kesip koparan bu kesin ve nihai buyruğu karşısında, Georg Bendemann odayı hızlıca terk eder ve evin karşısındaki köprüden nehrin sularına atar kendini.

İstisnasız bütün Kafka eleştirmenlerini şaşırtan bu ani ve beklenmedik son, Kafka’nın ilk büyük hikayesi Yargı’da karşımıza çıkar. Akşamın saat onundan sabah altıya kadar, sandalyeden hiç kalkmaksızın tek seferde yazılır (Politzer 1962: 48). Kafka, zaman ve mekanın tıpkı hikayedeki gibi yoğunlaştığı ender yaratıcı anlardan birisini deneyimler. Bu kısa ve yoğun ama karşıt güçlerle dolu hikaye, tıpkı Kafka’nın diğer eserleri gibi, pek çok farklı yoruma ve değerlendirmeye konu olur: baba-oğul meselesi ve çatışması, Kafka’nın nişanlanıp yeni bir hayata ayak atması ve onu huzursuz eden yazarlık akıbeti, dinsel ve teolojik kaygıları, suçluluk duygusu ve varoluşsal sorunlar ve bu listeye eklenebilecek uzak yakın diğer temalar. Heinz Politzer gibi pek çok Kafka uzmanı, bu eseri Kafka’nın o esnada yaşadıklarının bir izdüşümü olarak görürler. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu okumaya cevaz veren epey bir malzemeyi hem günlüklerinden hem de ona dair kişisel tanıklıklardan çıkarmak mümkün. Ayrıca yukarıda saydığımız yorumların yanında, adı burada anılmayan başka pek çok yorumu da haklı çıkaran epey malzemenin var olması şaşırtıcı değil. Artık her Kafka okurunun bildiği gibi, onun eserleri çoklu, farklı ve hatta birbirleriyle bağdaşmaz görünen kimi yorumları aynı anda kabul eder ve onaylar. En başta Kafka’nın kendisi, romanlarında ve hikayelerinde, bir yandan temayı geliştirirken bir yandan onun çeşitli yorumlarını sunar. Tıpkı Dava’nın “Katedralde’’ bölümünde anlatılan ve tartışılan “Yasanın Önünde’’ meselinde olduğu gibi, ele alınan nesne farklı ve bağdaşmaz yorumlarla sunulur. Bu Kafka’nın değişmez edebi tarzıdır: nesneyi, temayı ya da konuyu, zenginleştiren ya da tanınamayacak hale getiren bir belirsizlik alanı yaratmak; onları bir kuşku halesiyle sarmak; öne sürülen her yargı ve kanaatin hemen ardından onları çelen veya çürüten argümanları karşılarına koymak. Bu nedenle, Kafka bahsinde, tartışılan meselenin zenginliği, derinliği ve belirsizliği birbirlerinden koparılamaz bir şekilde iç içe bulunurlar. Muğlaklıktan ve neredeyse sonsuz anlamların çokluğundan dolayı, Kafka külliyatının karşımıza nice zorluk çıkardığı aşikar. Ama aynı sebepten dolayı çoğul, zıt ve hatta kimi zaman ilk anda akla gelmeyecek kimi okumalara imkan verir.

Ama benim buradaki amacım ve derdim, Kafka’nın edebi eserlerine dair yorumlara bir başka yorum eklemek ya da onun edebi niteliğine dair bir değerlendirmede bulunmak değil. Bir önceki yazıda olduğu gibi, edebi bir anlatımın, sahnenin, jestin ve tarzın kendisini siyasal bir alan taşıyıp kimi stratejik koşulları ve sonuçları çıkarmaya ve düşünmeye çalışıyorum. Kafka yorumcularını şaşırtan, hikayenin sonunda patlayan yukarıdaki buyruk ve yargı cümlesinde, stratejiye dair bir uyarının, hatta bir aksiyomun yattığını ileri süreceğim.

  1. Dolaylı Strateji[1] ve Mekanı Genişletmek

Bu ölüm yargısına nasıl varıldı? Hikayeyi olabildiğince ekonomik bir biçimde özetlemeye çalışalım. Aslında bu yıkıcı ve ölümcül sonun tam aksine hikaye gayet umutlu ve canlı bir şekilde başlar. Güneşli bir bahar sabahı, Georg Bendemann, Rusya’daki arkadaşına yazdığı mektubu bitirmiş ve dışarıda akan hayata, ırmağa, köprüye ve karşı kıyıdaki yeşil tepelere bakmaktadır. İlk paragrafta aydınlık, canlılık, açıklık, oyunsuluk ve yazı -mektup- bir arada bulunurlar. Georg, uzaktaki, Rusya’daki arkadaşına nişanlandığını ve yakın zamanda evleneceğini bildiren mektubunu yeni bitirmiştir. Ama bu mutlu dünya, mektubu postalamadan önce koridorun öbür tarafındaki odada kalan ve aylardır uğramadığı babasının odasına gitmesiyle önce sarsılacak ardından tamamıyla yıkılacaktır. Koridor apayrı iki dünyayı birleştiren ve ayıran bağlaç işlevini görür. Bağlacın iki yakasında apayrı güçler, varoluşlar, belirleyicilikler ve nedensellikler ikamet eder: Georg’un aydınlık, dışarıya bakan odasına karşılık, Baba’nın penceresi sımsıkı kapalı, pencerenin karşısındaki duvardan dolayı, dışarıyı kesintiye uğratan ve güneşi engelleyen karanlık odası. Bir tarafta nişanlanan, evlenmek üzere olan, babasının işlerini üstüne alan, Rusya’da arkadaşı olan Georg; öbür tarafta, eşini, Georg’un annesini kaybeden, bütün işlerden el ayağını çekmiş, eski gazeteleri okuyan, gözlerinin zayıflamasıyla onları bile zar zor okuyan, neredeyse kendisinden bütünüyle vazgeçmiş ve arka odaya çekilen Baba. Bilince karşı bilinçaltı. Bütünüyle iki ayrı dünyanın uzak-yakın özneleri olarak Baba-oğul ya da kapışmak üzere olan iki rakip hatta düşman: “Babam hâlâ dev gibi! diye içinden geçirdi Georg’’ (Kafka: 2015: 64). Buyruktan önceki tehlikeye işaret eden ilk uyarı. Georg, nişanlandığını ve yakın zamanda evleneceğini Rusya’daki arkadaşından saklamıştır. Ama şimdi bu mektupla bu haberin bilgisini ona vermek ister, bu kararını babasına da bildirir. Hikayenin seyri, temposu ve çatışması bu andan itibaren bütünüyle değişir. Zayıf, edilgen ve yalıtılmış bir hayatı süren Baba, konuşma ilerledikçe gücüne güç katan, etkin olan, ilişkileri kendisini bağlayan ve en sonunda yargı dağıtan bir hükümrana dönüşür. İkisi arasında diyalog ilerledikçe bağlacın zayıf yakasında ikamet eden Baba, bütün güçleri ve ilişkileri mülk edinmeye başlar: her ne kadar işleri oğluna devretse de mağazada neler olup bittiğini; oğlunun Rusya’daki arkadaşıyla mektuplaştığını ve ona her şeyi anlattığını söyler. Dahası, oğlunun nişanlısını karalarken, onu annesinin hatırasını da kirletmekle suçlar. Böylece Georg, bütün bağlantılarını, güçlerini -işyerini, müşterilerini, annesini, arkadaşını ve nişanlısını- kaybeder. Baba tek tek hepsini ondan aldıktan sonra yukarıdaki ölüm fermanını ilan eder. Georg, bu buyruk üzerine intihar etmeden önce bile, aslında bütün ilişkilerden soyutlanmış ve bir başına kalmıştır. Yazının girişinde, bu ani ve beklenmedik ölüm buyruğunun eleştirmenleri şaşırttığını söyledik. Ama bu yoğun ve kısa metne dikkatle baktığımızda, aslında kimi ipuçlarının bize önceden verildiğini görebiliriz. Georg, bu mektubu yazmadan önce, nişanlısıyla görüştüklerinde, ona Rusya’daki arkadaşıyla mektuplaşmalarından söz eder; üzülmesin, kendisini kötü hissetmesin diye bu bilgiyi ondan sakladığını ekler. Bunun üzerine, nişanlısı Frieda, "Madem onun gibi dostların vardı, benimle hiç nişanlanmayacaktın, Georg!"der (Kafka 2015: 62). Tehlikeye önceden işaret eden ve Georg’un kurduğu bir ilişkinin iptal edilebileceğine dair ilk uyarı. Ama asıl nihai sonu bildiren şey mekanın kendisidir: babanın odasındaki pencerenin sıkıca kapalı olması, buna ilaveten karşıdaki duvarın güneş ışığını ve genel olarak hayatı bloke etmesi, bu kapalı alandan bir çıkışın olmadığını gösterir.

Peki ama bütün bu hikayeden siyasete dair, bilhassa siyasal stratejiye dair, amacımız bu olduğuna göre, nasıl bir sonuç çıkarılabilir? Kendi amacımıza göre seçtiğimiz bu ayrıntılar ve özet, siyasal strateji için çıplak ve belki de bir aksiyoma dönüştürebilecek bir hakikati beyan ediyor: iktidarın ya da sizden katbekat güçlü olan bir hükümranın karşısına, onun yerinde asla ona doğrudan meydana okumayın. Güçlü olan iktidar ve onun ajanları karşısında, dolaylı yolları, kısa olmayan güzergahları, yanal ve diyagonal figürleri bulmaya çalışmalı.[2] Onun veya onların karşısında, onun veya onların hükmettiği mekanda, eğer bir yıkıma maruz kalınmak istenmiyorsa, varlığınızı ve projenizi daima dolaylı veya yanal figürlerle sunmalısınız. Buna göre, Georg, koridorun öte tarafına geçtiği andan itibaren zayıftır ama asıl vurucu darbe, artık babasıyla aralarında hiçbir dolayımın ve engelin kalmadığı anda kendisini gösterir. Öyle ki, buyruktan hemen önce, Georg’un Babasını yatağına yatırdığı ve üstünü örtmeye çalıştığı sırada, Baba bir anda ayağa kalkar ve haykırır: “Şu an ne kadar güçsüz olursam olayım, gene de gücüm seninle başa çıkmaya yeter, yeter de artar bile.’’ Konuşmanın devamında bu güç meselesini bir kez daha tekrar eder: “Senden hala daha güçlüyüm çünkü.’’ (Kafka 2015: 68, 70). Dikkat edilirse, baba bir anda hiyerarşik bir rol dağılımının da ötesine geçerek adeta kudreti dizginlenemez bir kişiye -tirana- dönüşür ve oğlunun ölüm emrini verir. Hikayenin başında etkin olan ve sözü yönlendiren Georg, inisiyatifi bütünüyle kaybetmiş, paralize olmuş ve ne diyeceğini bilemez bir haldedir. Şimdiye dek Georg'un kurduğu ve korumak için çabaladığı ilişkilerin hepsi bir bir çökmeye başlıyor. Bana göre, eğer Georg bu meseleyi mağazada, dışarıda ya da evin ortak alanı olan ve zaman zaman birlikte yemek yedikleri, gazetelerini okudukları salonda yapsaydı, aynı ölüm buyruğuyla karşılaşmazdı. Benzer bir edebi yoğunluğun üretilmesi söz konusu olamazdı. Baba yıllarca adeta tetikte bekler gibi dört gözle bu anın gelmesini beklemiş -odasında, yerinde beklemiş. Karşılıklı konuşmayı bölecek, engelleyecek veya yoğunluğunu azaltacak tek bir aracı ve dolayım bulunamaz. Bu yokluk ve eksiklik, Georg’un yenilgisini hazırlar. Kafka, dolaysız olanın korkunç gücünün saf bir sunumunu sunar bize.

Kafka’nın pek çok metni ama özellikle Dava ve Şato romanları, Yargı’daki akıbete uğramamak için dolaylı güzergahın keşfine adanmış arayışlar olarak okunabilir. Daha Şato’nun ilk paragrafında, bir sondan yoksun olan ve bütün roman boyunca süren dolayımları ve engelleri, görsel bir imgeyle sunar: ‘’K. köye ulaştığında akşamın geç saatiydi. Köy kara batmıştı. Şatonun bulunduğu tepe görünmüyordu, sise ve karanlığa bürünmüştü, orada bir şato olduğuna dair en ufak bir ışık belirtisi bile yoktu. K. anayolu köye bağlayan tahta köprüde uzunca bir zaman durdu ve başını kaldırarak aldatıcı boşluğa baktı.’’ (Kafka 2015: 1). Akşam karanlığı, kar, sis ve uzaklık, şatoyla doğrudan bir teması ve karşılaşmayı engelleyen, dolaysız bir görmeyi sekteye uğratan doğal etkenlerdir. İlk paragraftan itibaren mekana sürtünme, muğlaklık, bulanıklık, pürüzlülük ve dolayım nitelikleri kazandırılır. Köyün hanında geçirdiği ilk gecenin sabahında Şatoya gitmek üzere yola koyulduğunda anayolun şatoya çıkmadığını, şatonun yakınına kadar gelip sonra etrafında kıvrıldığını[3] söyler. Yapabileceği tek şey şatonun etrafında dolanmaktır. Mecburen pes eder. Roman boyunca Klamm’la görüşmeye çalışır; Hancının karısı ona Klamm’dan ne istediğini sorduğunda K. ‘’Pek çok konu gündeme gelebilir ama benim açımdan en önemlisi, onunla karşılaşmaktır’’ der (Kafka 2015: 96). Ama bu kimi zaman ciddi kimi zaman yüzeysel nedenlerle mümkün olmaz. Kimi zaman amaç bile unutulur, K. kadastrocu olarak çalışmak için geldiği köyde, şatodan çalışma emri beklerken nişanlanır, hatta köy okulunda hademe olarak bile çalışmaya başlar. Köydeki herkes Şatoyla bir şekilde ilişki halinde olmasına rağmen bu karşılaşma mümkün olmaz ve durmaksızın ertelenir. Nihayetinde romanın sonuna geldiğimizde, K. geldiği ilk günden bir adım daha fazla yaklaşmış olmaz şatoya. Amacı oraya varmak olduğu halde, bu amaç hayali veya gerçek engeller tarafından sekteye uğratılır. Aracılar ve durmaksızın genişleyen alan aşılamaz. Kafka’nın edebi stratejisi ve amacı mümkün olabildiğince doğrudan bir karşılaşmayı ertelemek hatta mümkünse iptal etmek ve onun yerine genişletilmiş bir alan yaratmaktır. Romanın mekanı bir köydür ama köy adeta sonsuzca genişleyen ve sınırsıza yaklaşan bir bölgeye dönüşür. K.’nın Georg Bendemann’ın akıbetine uğramamasının çözümü, yeğinleşen, adeta bir noktaya dönüşen bir mekandan yayılan ve genişleyen bir mekana taşınılarak bulunur.

Yine de romanda bir istisna görülebilir. Romandaki en uzun bölüm olan ve kendi başına neredeyse ayrı bir hikaye gibi düşünebileceğimiz Amalia’nın Sırrı. Romandaki herkesin şatoyla bir ilişkisi var fakat K. da dahil kimsenin doğrudan bir ilişkisi yok. Şatoya dair kimse doğru dürüst bir bilgi veremez, gördükleri memurların o memur olduklarından bile emin olmazlar, Klamm’ın neye benzediğini tarif edemezler bir türlü. Her şey adeta yamuk ve çarpık bir bakış altında görülür. Bunu ihlal eden tek kişi Amalia olur. Köydeki bir festivale uğradığında, Amalia’yı görüp beğenen şatodaki memurlardan biri olan Sordini, ertesi gün onunla buluşmak isteğini bildiren bir mesajı bir haberciyle birlikte ona gönderir. Mesaj kaba ve ahlaksız bir tekliften oluşmaktadır. Mektubu lime lime edip habercinin yüzüne savurur. Romanın bu biricik doğrudan eylemi, köyde kulaktan kulağa yayılıp herkesi şoke eder ve korkutur. Her ne kadar şatodan gelen bir yaptırımdan, bir cezalandırmadan ya da buna ilişkin en ufak bir imadan bile söz edilmezken, köylüler bu eylemde ötürü Amalia’nın ailesini dışlarlar. Baba, mesleğini ve müşterilerini kaybeder, evlerinden çıkmak zorunda kalırlar. Anne ve baba iyileşemez bir şekilde hastalanırlar. Dışlanmadan önce köyün önde gelen ailelerindenken, şimdi mutlak bir dışlamaya maruz kalırlar. Kimse onların adını bile anmak istemez. Doğrudan eylem asla bağışlanamaz. Olayı K.’ya anlatan Amalia’nın kız kardeşi Olga, bu anlatı boyunca, üç kere kız kardeşi Amalia’nın bir istisna olduğunu söyler. O şatoyla ilgilenemeyen ve umursamayan tek kişidir: dolaysız bir tepkiyi seçen istisna, sonu gelmeyen bir cezaya neden olur.

Buna göre, Kafka’nın eserlerindeki engelleme, erteleme ve dolayıma maruz bırakma, absürt olanı ya da sadece bürokratik bir yabancılaşmayı göstermek için değil, siyasal stratejinin bir parçası olarak kullanılır. Holm Kafka üzerine yazdığı kitapta, Kafka’nın edebiyatı bir “Besprechungsmöglichkeit” (bir şeyi müzakere etme veya tartışma imkanı) olarak tanımladığına dikkat çeker. Buna göre, Kafka, edebiyatı, müzakerenin mümkün kıldığı bir uzam olarak oluşturmaya çalışır. Başka bir deyişle, biz okurlardan edebiyat kurumunu kamusal meselelerin tartışıldığı bir forum olarak hayal etmemizi istiyor (Holm 2020: 16). Çünkü müzakere ve tartışma gibi dolaylı araçlar veya ortamlar, zayıf olan tarafı korumaya, gözetmeye ve alan kazandırmaya yarar. K.’nın sonu gelmeyen şatoya ulaşma ve herkesle ilişki kurma çabaları, bir müzakere süreci olarak görülebilir. Dolaysız yöntemler güçlü olanın ve iktidarın mutlak araçlarıdır. Bir iktidar, şayet isterse ya da genelde yaptığı gibi, elindeki mutlak gücü bir engel olmadan uygular. Yolu veya yolları bir kıvrıma dönüştüren her müdahale edici dolayım, zayıf tarafı dolaysız şiddetten koruduğu gibi, onun kendisini korumasını ve geliştirmesini sağlayacak yeni bir alanın açılmasının imkanlarını sunar.

Tartışmamızı somutlaştırmak adına son örneğimize, yasanın önüne geliyoruz. Dava’nın Katedralde bölümünde anlatılan bu meselede, yasanın önüne gelen taşralı birinden ve yasanın önünde duran bir kapıcıdan söz eder. Yargı hikayesinin mekanı bir ev, Şato romanının ise bir köydür. Yasanın Önünde metni için bu iki metne göre daha dar ve yalıtılmış bir mekan seçilir: yasanın büyük kapısının önü. Taşradan gelen adam dolaysız bir şekilde yasanın kapısından içeri girmek ister; içeri girebileceğini düşünür. Ama kapıcı ilk engel olarak kendisini, ardından diğer muhtemel kapıcıları gösterir. Yıllarca girmeyi bekler; beklerken mümkün olan bütün araçları kullanır: yalvarmalar, sorular, kimi küçük jestler, rüşvet vermeler. Ama giriş mümkün olmaz ya da cesaret edip girmeyi denemez. Nihayet, uzun bir zamandan sonra, ölme vaktinden önce, sadece ona ayrılmış giriş kapatılır. Daha doğrusu şimdi kapatılacağı söylenir, kapanıp kapanmadığını bilmiyoruz. Üzerine sayısız yorum yazılan bu bir sayfalık metin, yorumcuların işe başlamasından önce, romanda Kafka’nın kendisi tarafından farklı bakımlardan yorumlanır. Başlarken söylediğim gibi, ben bunlara bir yorum eklemek niyetinde değilim, edebi bir jestin ve anlatımın stratejinin uğraklarından birine veya öğelerinden birine telif edilmesiyle ilgileniyorum. Tıpkı Şato’daki K. gibi taşradan gelen adam da neredeyse amacını unutur. Amacı yasaya girmek değil, yasanın kapısından girip amacını gerçekleştirmek olmalı. Ama engel, onu ilk niyetinden saptırır, yolundan değil. Dosdoğru ve dolaysız gelinen yol, kapıcının yarattığı bükülme sayesinde dolaylı bir yolculuğa dönüştürülür: yerinde kalarak yapılan bir yolculuk. Yerinde kalma, paradoksal bir işlemle gerçekleşir. Taşradan gelen adam beklemeye karar verir (Kafka 2017: 202). Doğal olarak, bir karar, bir belirsizliği ya da askıda kalma halini ortadan kaldırmak için verilir. Ama yasaya başvurmaya gelen adam, beklemeyi, belirsizliği, ertelemeyi bir karara dönüştürür. Bir erteleme mekanı ve zamanı içinde ne olup bittiğine bakılacaktır: dolaylı stratejinin kurucu paradoksal adımlarıdır bunlar. Ertelemeyi ve beklemeyi bir karar edimine teyellemek veya iç içe geçirmek. Bu sayede yasanın şiddetinden ve körleştirici ışığından korunmuş olur. Taşradan gelen adam, sadece kapıcıların gücüne değil, muhtemelen yasanın saf ışığına da dayanamazdı. O, yasanın içini iki defa görür: birinde, kapıcı yana çekildiğinde, eğilip bakar; diğerinde artık gözlerinin iyi göremez olduğu bir zamanda yasanın kapısından gelen bir ışığı görür. Yasanın içini ya da yasadan gelen bir şeyi asla dosdoğru ve engelsiz bir şekilde görmemesi, onu korur. Bu bakımdan hikaye, bir başarısızlıkla değil, bir uyanışla biter bana göre. Hükmedici iktidar karşısında, ona siper olan görme engeli sayesinde bir yıkıma uğramaz. Neredeyse ‘’normal bir ölümle’’ hayatı son bulur ya da biyolojik bir düzende, herkes gibi hayatının sonuna varır.

Kafka’dan alıp incelediğimiz bu üç örnekle, dolaylı bir siyasal stratejide aksiyom olabilecek şu biçimi çıkarabiliriz. Kafka için bir bölge, mümkün olduğunca sınırsız, durmaksızın genişleyen ve dipsiz bir biçime kavuşturulmalı. Manzarada hareket ederken orada ve o anda deneyimi ifade etmek için sonsuz araçlar kullanılabilir -yeter ki doğrudan bir karşılaşmaya meyledilmesin. Her zaman mümkün olmasa da, mümkün mertebe iktidarla yalın ve çıplak bir şekilde, dolaysız bir şekilde ve arada bir aracı olmadan karşılaşmamaya çalışılmalı. Karşılaşma anında ve yerinde, gücü, ilişkileri ve araçları mülk edinerek gelen iktidar, muhtemelen bu karşılaşmayı yıkıcı bir ilişkiye çevirecektir. Edebiyatın canlı, somut ve siyasal olmayan bağlamlarda bize sunduğu bu içgörüye, başka alanlarda da rastlamak mümkün. Misal dinsel bir hikayede. Kitabı Mukaddes’in Çıkış (Exodus) kısmında Tanrıyla buluşmak için toplanan Yahudiler, gök gürlemelerini, şimşekleri ve dağın başındaki dumanı görünce korkudan titremeye başlarlar. Bu nedenle, Musa'ya yalvararak "Bizimle sen konuş, dinleyelim" dediler, "Ama Tanrı konuşmasın, yoksa ölürüz" derler (The Holy Bible, Exodus20, 2017:64). Musa, onlar ve tanrı arasında bir aracı olur.[4] Siyaset ve teoloji burada birleşir: bir halkın kendini dolaysız olarak kurması ve koruması için bir dolayıma gereksinim duyulur. Dolayım, mutlak gücün etkisini, şiddetini değiştiren, büken ve azaltan bir işlev görür. Halkın halk olarak kendini oluşturmak için zorunlu bir mesafeyi keşfeder: hem olumlu hem olumsuz anlamda liderliğin paradoksal ortaya çıkışının gösteren bir an.

Bir başka örnek için felsefe alanından bir örneği ele alalım. Etik alanında, Kant, soruşturmanın amacı olan dolaysız ve saf yasanın kendisini sekteye uğratacak, ona halel getirecek her şeyi kapı dışarı eder. Bu alanda her türden dolayımı reddeder. Etiğin bütün gücünü, yasayı dile getiren saf bir cümlede/formülde dile getirir: ‘’Öyle eyle ki, senin istemenin maksimi, hep aynı zamanda genel bir yasamanın ilkesi olarak da geçerli olabilsin’’ (Kant: 1999: 35). Kant’a göre, ancak bu saf, içeriksiz ve dolaysız yasa, öznel ve nesnel iradeyi birleştiren yasa, sayesinde ahlaklı ve özgür olabildiğimizi öne sürebiliriz. Saf ve dolaysız bir yasa yoksa, ahlak da yoktur. Bu saflık ve dolaysızlık öyle bir raddededir ki, ona uygun olabilecek tek bir örnek bile verilemez. Etiğe ve özgürlüğe dair uygun bir örnek verilemez, aksine verilebilecek her örnek, sunduğu içerik ve dolayımla onun saflığını bozduğundan, kaçınılmaz olarak ahlak ve özgürlükten mahrum kalırız. Bu nedenle, Kant’ın etiğinde olumlu bir örnek bulunamaz, daha doğrusu örnek olmayan tek bir örnek var: hemen yukarıda dile getirdiğimiz yasanın kendisi. Yasanın formülasyonu, örnek olmayan örnek ya da kendi kendinin saf ve dolaysız örneğidir. Lakin saf ve dolaysız olanda bu denli ısrar eden, siyaseti de etiğe dayandırmak isteyen, başka bir deyişle, siyasetin ilkelerini etiğe havale eden Kant, siyaset bahsinde dolaysız ve saf olma ısrarını sürdüremez. Siyasetin malzemesinde etik gibi saflık ve dolayımsız olana indirgenemez, bu indirgemeye direnen sert ve güçlü bir çekirdek, bir artık bulunur. Dahası, etik ve siyaset iki farklı ve kimi zaman bağdaşmaz buyruk altında iş görür.‘’Siyaset 'yılanlar gibi ihtiyatlı olun' derken, ahlak buna sınırlayıcı bir koşul olarak 've güvercinler gibi masum olun’u ekler’’ (Kant2006: 94). O zaman ne yapmalı? Kant, çözümü ikisinin arasına bir aracı yerleştirmekle bulur: hukuk. Her ne kadar hukuk, ilkelerini etikten almak ve siyaset etik önünde diz çökmek zorunda olsa da, Kant aracının, dolayımın ve uygulamanın varlığını ortadan kaldıramaz (Kant 2006: 108). Etik, hukuksal uygulamanın içinden geçerek siyaseti tesis edecektir. Ama hukukun kodları içinde yeniden formüle edilen etiğin, Kant’ın saf etiği olmayacağı, evini terk etmek zorunda kalacağı apaçıktır. Siyasal bir düzenleme ancak bir dolayımla, hukukun dolayımıyla kurulabilmektedir.

Kat ettiğimiz bu uzun ve dolambaçlı güzergah, Kürdistan’a nasıl varabileceğimize dair bir düşünme mesaisinden, daha açık olarak Kürdistan’ın siyasal topolojisine uygun bir yanıt verebilecek bir stratejiyi düşünme çabasından dolayıydı. Machiavelli’yi taklit ederek, onu gibi kimi örnekler üzerinden ilerleyerek yukarıdaki biçimi düşünmeye çalışalım. Kafka dolayımıyla çıkardığımız ve bir aksiyom halinde formüle etmek istediğimiz dolayım ve karşılaşma meselesini kimi olumsuz örnekler üzerinde görmeye çalışacağız. Çünkü çoğu zaman yenilgi ve başarısızlık, bir durumu görmede ve somutlaştırmada daha faydalı olurlar

Dolaysız bir hamleye dair ilk örneğimiz, 17 Mart 2015 tarihinde HDP grup toplantısının tek bir cümlede ifade edilmesidir: “Sayın Recep Tayyip Erdoğan, seni başkan yaptırmayacağız, seni başkan yaptırmayacağız, seni başkan yaptırmayacağız”.[5] Herhangi bir siyasal eylemin, kampanyanın ve adımın tek bir yönü bulunmadığı gibi, nedenleri ve sonuçları da çokludur. Ama bir biçimi ortaya koyabilmek için ister istemez belirli indirgemelerde bulunmak zorundayız. Bu kampanyanın, önceki ve sonraki nedenlerin birleşmesiyle Kürt siyasetine karşı olumsuz sonuçlar ürettiğini söyleyebiliriz. İktidara doğrudan meydan okumak, hele Türkiye siyasetindeki diğer öznelerden rol çalarak ona meydan okumak, zaten hep ayrıcalıklı düşman kategorisinde olan Kürtleri, daha sistematik bir şekilde devletin zor ve ideolojik aygıtlarının temel hedefi haline getirdi. Bu slogan, Kürtlerle devletle arasında zaten Kürtler aleyhine olan setleri, dolayımları ve araçları kaldırarak hepten çıplak bir durumda bıraktı. Bu slogan, dolayım stratejisini ihlal etmesinin yanında, Kürtlerin Türkiye siyasetindeki bir karara dair ana ve dolaysız oyuncu olabileceğine dair bir yanılsamayı da içeriyor. Bu dolayım ihlali ve yanılsamadan ötürü, Kürt siyaseti kaçınılmaz olarak daralmış bir manevra alanına sıkışmak zorunda kaldı.

İkinci örnek, 2015 yılında kimi kentlerde özyönetimin ilan edilmesi ve ardından başlayan kent savaşlarıdır. Siyasal olayları yorumlarken, bu olaylara ithafen kendinde bir doğru veya yanlıştan ziyade bir biçimle ilgileniyoruz. Önemli olan, birden fazla neden ve faktörle belirlenen konjonktürün buna cevaz verip vermediğidir. Ayrıca siyasal aktörler arasındaki güç ilişkilerinin her seferinde yeniden değerlendirilmesi ve göz önünde bulundurulması gerekiyor. Her şeyden önce mesele, eğer amaç gerçekten özyönetim ilan etmekse, bu ilanı koruyacak veya sürdürecek bir gücün mümkün olup olmadığıdır. Dahası, başlatılan eylemin sonunda, o anda deki biriktirilen mevcut gücün korunamama riskidir. Belirlediğimiz aksiyoma göre, özyönetim ilanın kendisi, devlete dolaysız ve apaçık meydan okuduğunda, dolaylı stratejinin dışına düşer, onu ihlal eder. Sonuçlarının yıkıcılığı konusunda sanırım herkes hemfikir.

Üçüncü örnek için, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne bakalım. 25 Eylül 2017’de Kürdistan Bölgesel Yönetimi tarafından bağımsızlık referandumu yapılır. Bu sefer meydan okuma ve doğrudan eylemin kendisi, Kürdistan’ın bütün işgalcilerini aynı anda harekete geçirdi. Hepsi aynı anda en üst perdeden, bu referandumun yapılmasından dolayı Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni tehdit ettiler.[6] İşin vahim tarafı, kimi Kürt siyasetçileri ve yazarlarının referandumu etik, demokratik ve ilkesel gerekçelerle savunmasıydı. Sanki sorun ve şimdiye değin anlaşılmayan şeyin kendisi bir ilke, demokratik veya ahlaki bir meseleymiş gibi. Siyasal alan ve ahlak arasındaki farkı bilememekten daha vahim bir şey olamaz. Kürdistan’ın bir işgalcisiyle baş edemiyorken, bütün işgalcileri aynı anda karşıt cephede toplayabilmek siyasal bir maharet olmasa gerek. Henüz askeri ve siyasal açıdan iç birliğini sağlamayan bir bölgenin, en son yapılması gereken şeyi en öne almasının kaçınılmaz yıkıcı sonuçları olacaktı elbette. Referandumun sonucunda, herhangi bir kazanım olmadığı gibi, Kerkük ve kimi yerler de kaybedildi. Referandum örneği, sorunun tek başına konjonktürden kaynaklanmadığını, aynı zamanda Kürdistan’ın siyasal topolojisiyle de ilgili düşünmemiz ve bu topolojiye dair çözüm önerilerini ele almamız gerektiğini gösteriyor. Topolojiyle ilgili iki yakıcı sorun olduğu gibi önümüzde duruyor: eğer dışarı çıkmak mümkün değilse, içeride kalarak bir dışarı nasıl yaratılabilir? İkincisi, dört tarafı çevrili bir ülke dışarıya nasıl çıkabilir veya dışarıya çıkışını mümkün kılacak bir imkan nasıl yaratılabilir? Bana göre, öteki bütün sorunlar, olur da bir mucize eseri Kürdistan’ın topolojisi değişmezse, meşhur iç birlik ya da bizim de bir padişahımız olsaydı meselesi de dahil, bu iki sorunun yanında tali sorunlar olarak kalırlar.[7]

Ama burada herkes için anlaşılabilir bir imge sunabilmek önemli olduğundan, Kürdistan’ın siyasal topolojisini düşünmek için Go bize verimli bir zemin sunar. Bütün imge ve metaforlar gibi, elbette bu imgenin açıklamaya çalıştığı konu için eksik ve yetersiz kalır. Nihayetinde siyaset bir oyunun değil, mümkün bütün oyunların yer bulabileceği bir mekanın bizzat kendisidir. Go oyununu oynayanlar bilir. Bu oyunda önemli olan, alan zapt etmek ve rakip taşlara dikey veya yatay olarak boş alan bırakmayarak onların açık veya özgür (liberties) noktalarını kuşatmaktır. Kimi zaman taşlarınız bütünüyle çevrili olsa bile, eğer kuşatılmış alanda hala gözleriniz (eyes), en az iki gözünüz varsa, taşlarınız hala yaşamaya ve oyunda kalmaya devam ederler. Kuşatılmış olsa bile, şu anda, oyunda, Kürdistan’ın iyi kötü fiili olarak iki gözünden söz edebiliriz, sorun bu iki gözün nasıl korunabileceği ve geriye kalan diğer iki parça için mümkün gözlerin nasıl kurulabileceğidir. Go oyunundaki tabirle, birlikte nasıl bir grup oluşturabilecekleri ve eğer mümkünse birbirlerine nasıl eklenebilecekleridir. Ama kuşatılmış ve kapalı alanda henüz bu gözler oluşturulmadan veya dışarı çıkmanın imkanları bulunmadan, yani bu aşamalar tamamlanmadan bir referandum ilan edildiğinde, Go oyunun bir terimiyle atari durumunda kalınır: taşınızın ya da taşlarınızın etrafı, onlar herhangi bir hareket çizgisine, özgürlüğe ve göze sahip olmaksızın kapanır; taşlar rakip tarafından yutulup oyun dışı kalırlar. ABD’nin müdahalesi olmasaydı, referandumumun ertesinde bu kaçınılmaz sonuca doğru gidiliyordu. Sadece Kerkük ve diğer bölgeler değil, muhtemelen bir bütün olarak bölgesel yönetim denetim altına alınacaktı ve belki fiili olarak ilga edilecekti. Referandum öncesi, keşke Irak askerleri müdahale etse, peşmerge onları Bağdat’a kadar kovalar denirken, ancak ABD’nin devreye girmesi sayesinde, Irak askerleri Erbil’e yakın bir yerde durduruldular.

Göstermeye çalıştığımız konuyu tamamlamak ve belirginleştirmek için son bir örnekle düğümü bağlayalım. Bu sefer dışarıdan bir örneğe bakalım: Hamas’ın 7 Ekim saldırısından sonra yaşananlar. Tıpkı yukarıdaki örneklerde olduğu gibi, olayın içeriğiyle, haklı veya haksız olmayla, saldırının doğru veya yanlışlığıyla ya da İsrail-Filistin meselesiyle ilgilenmiyoruz. Bizim durumuzda, en azından şimdilik, biçim içerikten daha önemli. Bu saldırı, İsrail’e doğrudan ve olabilecek en üst derecede bir meydan okumaydı. Öyle olması isteniyordu. Bu olayın ertesinde yaşananlar ve sonuçlar ise herkesin bildiği şeyler. Gazze her anlamıyla büyük bir yıkıma maruz kaldı, kalıyor. Bir kez daha Kafka’nın derin bir içgörüyle bize sunduğu sonuca varıyoruz: güçler terazisinde, kefenin zayıf tarafınızda olduğunuzda dolaysız, şiddetli ve kontrol edemeyeceğiniz bir meydan okumadan, karşılaşmadan ve düşman makinesinin mevcut mekanı daraltıp güçlerini yoğunlaştırmasından kaçının. Burada etikten ve ilkelerden değil, aslında fizikten, siyasal bir fizikten hareketle sonuçları çıkarıyoruz.

Buna göre, iktidarla dolaysız karşılaşmanın, hele iktidarın yerinde onunla karşılaşmanın maliyetinin çok yüksek olduğu görülür. Söylemeye bile gerek yok, bir siyasal alanın kuruluşu ve mücadelesi bütünüyle dolaylı bir stratejiden oluşamaz. Aksine siyasal manzaranın kendisi genellikle dolaysız eylemlerden, şiddetten ve müdahalelerden oluşur. Dolaysız eylem askeri bir yetenek ve fırsatları sezip uygulama gücü gerektirir. Çoğu zaman da dolaylı ve dolaysız eylem birlikte iş görürüler. Ama biz ise burada özellikle siyasal bir pedagoji ve çerçeveyi görmeyi kolaylaştırdığından dolaylı stratejiyi düşünmeye çalışıyoruz. Amacımız, siyasal alan ve mücadele için genel bir kural çıkarmaktan ziyade, her ne kadar bu husus da varsa, asıl olarak Kürdistan’a dair uygun etken ve koşulları sağlayacak bir stratejik pedagojiyi ve biçimi düşünmektir. Dolaylı stratejiyi düşünmek ve uygulamak kaçınılmaz olarak zayıf öznenin tasarrufundadır. Verilen örneklerde de anlaşılabileceği gibi, burada şiddete dayalı siyaset ve yöntemler eleştirilmediği gibi, şiddet dışı siyaset veya yöntemler de kendi başına önerilip kutsanmıyor. Şiddeti veya dolaysız bir eylemi bütünüyle siyasal alanın dışına sürgün eden her düşünce kaçınılmaz olarak naifliğin ve verili olanı biricik ölçüt kabul etmenin tuzağına yakalanır. Hangi yol seçilirse seçilisin, mücadele ettiğimiz hasmın ve gücün karşısına, onun yerinde ve hükmettiği bir topolojide dolaysız, arada kimi araçlar olmadan sahneye çıkılmaması gerektiğini söylüyoruz. Biriken gücü kolayca harcamamak gerekir. Öteki pek çok konunun yanı sıra, bir strateji kitabı olarak da okunabilecek Erkeği Öldürmek kitabında, Öcalan, Haki Karer’in öldürülmesinden sonra diğer arkadaşlarının onun intikamını hemen alalım minvalindeki önerilerini reddettiğini belirtiyor. Bu türden reaksiyoner bir eylem şimdiye kadar biriktirilen gücü heba edecekti. Böyle bir eylemin ardından gelecek müdahaleye karşı henüz yeteri kadar güç toplanmamıştır (Sayın 1998:81). Onurlu ama siyasal olmayan, alelacele bir karşılık olacak ve muhtemelen devamı gelemeyecekti. Neredeyse başlamasıyla sona ermesi aynı anda olan bir gök gürlemesi. Ama amaç hep devam eden, kendini koruyan, derinleştiren ve değiştiren bir siyasal seriyi mümkün kılmaktır. Bu nedenle, Öcalan kendi kuşağındaki devrimcilerden ve siyasetçilerden farkını şöyle ortaya koyuyor: “Şimdi benim buradaki yeniliğim şu: Düşmana tepeden saldırma değil, hiç buna gücüm yok ve halen de yapmam. Düşmanı yanıltmadan bana göre askeri-siyasi hiçbir başarı sağlanmaz.’’ (Sayın 1998: 91). Şimdiye kadar tartıştığımız stratejik düstur ve biçim bundan daha iyi ifade edilemezdi.

  1. Önce Duvar, Sonra Kule

O zamanlar bütün insanlar aynı dili konuşuyordu. Konuşup yeni bir kent inşa etmeye karar verdiler: kulesi olan ve kulenin üst kısmının gökyüzüne erişebileceği bir kent. Tanrı bu cüretkar meydan okumaya, onun merkezi ve biricik yeri olan gökyüzüne varmaya çalışan bu meydana okumaya, tek dilin sağladığı dolaysız anlaşmaya Babil’le (dilleri birbirine karıştırmakla) yanıt verdi (The Holy Bible, Genesis 2017: 8). Olağanüstü ve hayranlık uyandıran bir girişim ama ağır ve kesin yenilgiyle sonuçlanan bir girişim. Kafka, Kent Arması adlı hikayede gökyüzüne kadar uzanacak bir kule yapma düşüncesinin, bu kule yapılmasa bile, bu fikrin kendisinin zaten inanılmaz olduğunu belirtir (Kafka 2015: 365). Çin Seddi’nin İnşası adlı hikayede ise, anlatıcı bir bilgine atfen kule inşasının neden başarısız olduğunu açıklar. Elbette, Kafka metinlerinde öne sürülen her yargı ve kanaatin hemen devamında aslında öyle olmayabileceğine dair bir eklemeyle. Bilginin kitabında anlatıldığı kadarıyla, Babil Kulesi’nin amacına erişememesinin nedeni, mimari bir hataya dayanır. Böyle bir kule inşa etme fikri akla sığmadığından ötürü değil, temeldeki bir sorundan dolayı aslında yıkılır. Kulenin temeli sağlam değildi. Bilgin’e göre ilk defa Çin Seddi’yle bir Babil Kulesi güvenilir bir şekilde dikilebilir: yani önce duvar, sonra kule (Kafka 2015: 345).

Diğer stratejik düsturumuz, Kürdistan veya Kamuran Bedirxan’ın[8] deyimiyle Kürdistanlar projesine uygun düştüğünü düşündüğümüz stratejik düstur: önce duvar/lar, sonra kule. Önce kuleyle başlamak, görüldüğü üzere hem mimari hem teolojik hem de siyasal açıdan bir felakete neden oluyor. Dahası, kule çoklu bir biçimi taşımaya uygun değil, içine alacağı halkı korumaya uygun değil, dolayım/araç ve engel stratejisine uygun değil. Böyle bir faaliyet bir anda herkesin, en başta bundan rahatsız olacak muhatabın, düşmanların dikkatini çeker: tanrı hemen aşağıya iner, kuleye bakar ve inşa edenleri dağıtır. Belki de biz Kürtler, hemen hemen her alanda geç kaldığımızdan ve diğerleriyle açılan devasa mesafeyi hemen kapatmak istediğimizden, bir duvar veya duvarlar olmaksızın, hemen Kulenin yapımına geçmek istiyoruz. Duvar/lar ören bir siyasal projeyi veya stratejiyi benimsemek ve özümsemek daha zor. Ama Kafka’nın dediği gibi, duvar olmaksızın kule mümkün değil. Dahası aynı hikayede, Kafka parça parça inşa edilen bir inşa stratejisinden söz eder. Düz bir mantığı izlemeyen, adeta sıçramalı bir yöntemi izleyen, arada boşluklar bırakan, bu boşlukları henüz kapatmaya gerek duymayan bir inşadır bu. Kulenin dikey ve tek bir yerde topladığı faaliyeti neredeyse sınırsız bir şekilde yayar ve böler. İnşa için farklı gruplar oluşturulur: aynı amaca sahip oldukları halde, bu amacın birliğini inşa ederken görmezler. Machiavelli, Prens’in ikinci bölümü olan Mirasa Dayanan Prenslikler’de, bir metaforu da içeren, nüans kaybı olmaksızın çevirisi zor olan bir cümle[9] kullanır:‘’çünkü bir değişim her zaman bir diğerinin inşası için bir oyuk/çentik (dentation) bırakır’’ (Machiavelli 1998: 7). Birbirilerine bağlanan, adeta geçirilen ama arada boşlukların olduğu duvarlar. Mansfield, Machiavelli'nin metaforunu, mirasa dayalı veya "doğal" prensliği, sürekli birbirine eklenen ancak asla tamamlanmayan ve sanki baştan başlanmamış bir sıra eve benzetir. Kimi zaman birbiriyle uyumlu, birbirine yaslanan kimi zaman uyumsuz ve aykırı ya da kimi zaman ilgisiz ama her halükarda aralarında boşlukların olduğu bir inşa faaliyeti gibi düşünebiliriz Kürdistan/ları. Tıpkı Kafka’nın hikayesindeki halk gibi, biz de bu belirsizlikte kimi zaman amaçtan şüpheye düşebiliriz. Ama Kürdistan’ın topolojik tekilliğine uygun düştüğünü yadsıyamayız. Oysa kule bambaşka bir topolojiyi sunar bize. Badiou’nun terminolojisiyle söylersek, yoğunluğu bir noktada toplayan bir topoloji sunar. Sürece veya dizilere değil, bir ana, kesip koparan bir karar anına uygundur kulenin topolojisi. Olumlama ya da yadsımayı, ‘evet ya da hayır’ı talep eden, durumu kristalize eden bir tercihi ve kararı buyurur (Badiou 2009: 399, 400). Eğer bu türden bir topoloji, mekanı noktasal bir yoğunluğa indirgeyen bir topoloji seçilecekse, o zaman izlenmesi gereken strateji bir kopuş stratejisi, bir devrim stratejisi olmalıdır. Seçenekler ikiye indirgenir ve herhangi bir geri dönüş reddedilir: Kierkegaard’ın ya/ya da dediği an. Misal 2017 Kürdistan Bağımsızlık Referandumu, tam da duvarsız bir kule girişimi olarak bu noktasal topolojiyi talep ediyordu ama izlenen strateji buna uygun değildi. Duvar stratejisi, dolambaçlı yürümeye, adım adım kurmaya, güç biriktirmeye ve her şeyden önce korumaya dayalı bir stratejiyken, kule stratejisi saldırmaya, kendi merkezini kurarken karşıt/düşman merkezi yok etmeye veya onu tek hamlede dışarı atmaya dayalı bir stratejidir. Duvar bir şeyleri örterken, yayıp dağıtırken, çoklu alanlar ve mekanlarda kendini kurarken; kule kendini ve merkezi yok olma riskine atacak şekilde gürültüyle ifşa eder. Düşman gürültüye hemen gelir. Kuleyi ilan ettikten sonra geri çekilemezsiniz. Bu nedenle, referandumdaki strateji ve topoloji arasındaki devasa uçurum, daha sona gelmeden yenilgiyi haber veriyordu. Burada itiraz, bir Kürdistan istemeye ve onu kurmaya yönelik değil, içinde bulunulan konjonktür ve topoloji bakımından amacına götüren bir stratejiye henüz sahip olmamasından dolayıdır. Daha doğrusu, uygun bir stratejik düşünceye dayanmayan, çaresizce bir ilkeye referansta bulunarak kendini savunmaya çalışan bir hamleyi, zayıf ve siyasal kalibresi düşük olduğundan dolayı eleştiriyoruz. Bu bakımdan seçenekleri veya yolları saflaştıran, yalınlaştıran ve bir noktada toplayan bir stratejinin Kürdistan coğrafyasına uygun olmadığını düşünüyorum. Aksine yayan, dağıtan, bölen ve hatta mümkünse amacı tanımayacak derecede örten stratejilere ihtiyaç bulunur. Görme alanında, tıpkı bir kamuflaj çabasında olduğu gibi, mümkün mertebe düşmanlarına görme engeli yaratan ve doğrudan değil bir dolayım güzergahı kurarak hedefine varmaya çalışan bir strateji. Başka hareketler, siyasetler ve halklar için sabitlik ve netlik siyasetin vazgeçilmez koşullarıyken, Kürtler için uygun koşullar belirsizlik ve hareketli zemindir. Strateji, düşmanlarına nispetle dezavantajlı veya güçsüz olan özneye, belirsiz ve hareketli zeminde siyaset yapmanın pedagojisini sunar: çoklu ilişkiler ağında farklı ve çoğunlukla karşıt/düşman öznelerle aynı zemini paylaşarak siyasal bir yol veya yollar bulmaya çalışmak.[10] Bu nedenle, önce konjonktür altında bir siyasal hat örmeyi ve tekil topolojik farklılığımıza dair sorunun çözmeyi halletmemiz gerekiyor. Elbette bu konjonktür veya Kürdistan’ın topolojisi değişmez ve ebedi değil, lakin zayıf ve güçlü kimi değişikliklere rağmen ana koşul neredeyse yüzyıldır aynı. Bundan 60 yıl önce Kürdistan’ı bölen dört devlet de laik rejimler tarafından yönetiliyordu, şimdi farklı derecelerde de olsa dört rejim de dini hükümetler tarafından yönetiliyor. Buna rağmen, çıkışı olmayan topolojide, topolojinin kendisinde Kürdistan için hala bir değişiklik yok. Bu kapalı topolojiyi paranteze aldığımızda, şu veya bu şekilde Kürtler için siyasal bir statüyü hedeflemeyen, Kürtleri kolektif ve siyasal bir varlık olarak inşa etmeyi düşünmeyen herhangi bir hareket, mantıksal ve kavramsal tutarlılık bakımından zaten Kürt siyasetine dahil edilemez. Buna, en sağından en soluna kadar Kürt siyasal hareketlerini Kürt siyaseti kılan transandantal indeks diyebiliriz. Açıkçası bu hususta çok ciddi bir tartışma, farklılık ve aykırılık olduğunu sanmıyorum. Ama nedense en hararetli tartışmalar bu mevzuda cereyan ediyor.

Bu transandantal indeksin tanımladığı ve kurucusu olduğu dünyada, Kürt siyasetini bir duvardan ziyade kule inşasına götürmek isteyen, çoğunlukla da hiçbir inşaya götürmeyen (bir kez daha Kafka’nın Kent Arması hikayesindeki gibi) iki eğilime ya da sapmaya da işaret etmek gerekir. Bir yandan, evrenselliğe hızla ve doğrudan varmak isteyen, bu hızdan dolayı aslında soyut bir evrenselliğe varan sol sapma; öte yandan, mevcut ve kurulu olan, statükonun boşluksuz doluluğunu temsili eden sağ sapma. Kürt siyasetinde bu iki eğilim uca doğru meylettiğinde, bir sorun teşkil etmiyorlar. Ama ne zaman merkezi, merkez siyaset anlamında dillere pelesenk olan ve statükonun kutsadığı bir merkezi değil, Platoncu anlamda geometrik bir merkezi işgal etmeye kalktıklarında sorun başlıyor. Sorunu somutlaştırmak için Hegel’e, evrensel ve tikel, dolaylı ve dolaysız arasındaki ilişkiyi açıklamak için kullandığı bir örneğine başvuracağız. Ama örneği kendi amacımızla uyumlu hale getirmek için Platoncu bir eklemede bulunacağız. Hegel, meyve isteyen birine, sözgelimi manavdan meyve isteyen birisine, ona kiraz armut, üzüm verildiğinde, bunlar meyve değil, kiraz, armut ve üzüm olduğundan dolayı reddeder mi diye sorar (Hegel 2013: 121). İlk sapma, kiraz değil, üzüm değil, elma değil bizzat meyveyi istiyorum dediğinde evrenselliğe, daha doğrusu soyut ve farksız bir evrenselliğe meyleder. Tikel meyveleri meyve saymadığından, tikel olana dair çalışmayı ihmal ettiğinden ya da tikeldeki evrenselliği üretecek potansiyeli göremediğinden, tikel durumların üstünden hızlıca atlayıp hayali bir evrenselliğe varır. Bu sapma, Kürt siyasetini, durumunu ve Kürdistan’ı, ekoloji, cinsiyet, demokrasi, ulus, din ve devlet meseleleri bakımından hiçbir tikelliğe uğramadan, birbirine eklemeden, doğrudan evrenselliğe kaydettiğinde ortaya çıkar. Oysa, her evrensellik kendisini çeşitli tikellerde veya tikeller aracılığıyla kurar. Meyve kiraz değil doğru ama kiraz bir meyvedir. İkinci sapmada, sağ sapmada ise, bu sefer meyve ya da kimi diğer meyveler unutulur. Tek bir meyve ya da belirli meyveler seçilir, diğerleri dışlanır. Haliyle aslında dışlanan meyvenin bizzat kendisidir. Bizim derdimiz diye başlanır, bizim derdimiz Kürdistan veya bizim derdimiz bir devlet. Sanki bu dolaysızlıkta ve tikellikte yürününce ya da hep birlikte bunu tekrar edince amaç hasıl olacakmış gibi. Diğer tikeller ve sorunlar kapı dışarı edilip saf bir ev kurulmak istenir. Bu sefer yukarıdaki sorunlardan bir kısmı -ekoloji, cinsiyet, demokrasi ve farklı inanışlar- yok sayılır ya da ertelenir: henüz sırası değil. Kimi tikeller elendikçe aslında elde en güçlü tikelliğin veya tikellerin rengini verdiği hakim bir kim’le, özneyle karşılaşırız. Böylece, öteki tikellerin ve bizzat evrenselliğin kapı dışarı edilmesiyle, onların arasındaki dolayımla ortaya çıkan potansiyel ve aktüel güçler,onların Kürt siyasetine verdiği derinlik, genişleme ve zenginlik de iptal edilir. İlk sapma ne kadar boşsa, bu sapma da o oranda doludur. Oysa her tikel bu doluluğu az çok tahliye edip, mümkün öteki tikellere de yer açarak, kendini boş bir evrenselliğe açtıkça siyasal alanını genişletebilir. Bütün sorunlara hitap edebilecek ve edilebilecek kolektif bir siyasal özneyi kurmak gerekir. Platon’un muhataplarına bıkmaksızın hatırlattığı gibi, kiraz meyve değildir, kiraz bir meyvedir.

Bu iki sapmanın, sol ve sağ sapmanın ortasına, geometrik merkeze yerleşen bir eğilim, uygun stratejiyi uygulayabilir. Çünkü bahsedilen iki sapma, dolayım ve dolaysızlık, evrensel ve tikel, duvar/lar ve kule arasında uygun bir eklemlemeyi kuramadıkları gibi dar bir mekanı genişletmeleri de mümkün değildir. Yalnız bu şu anlama gelmez: bu iki eğilimin bütünüyle dışlanması ve iptal edilmesi. Can alıcı husus, bu eğilimlerin merkezi işgal etmesine izin vermemektir. Dahası, iki sapma, yerli yerine yerleştirildiklerinde, olumsuzluklarında bile bir halkın bilincinin keskinleşmesine ve uyanmasına yardımcı olurlar. Uygun bir siyasal hat, onlarla girdiği çatışma ve onlardan aldığı verilerle kendini kurmaya çalışmalı. Kürdistan’ın siyasal topolojisinin tekilliği, nihai amaca dair bir konuşmanın ve bu konudaki radikalliğin, meselenin esasına yönelik olmadığını bize gösterir. Amacın radikalliği ve yüksekliği bir çıkış yolunu veya güvenli bir yolu garanti altına almaz. Bu, önceden belirlenmiş stratejik önceliklerin, pozisyonların ve hedeflerin, ilkesel buyruklarca dondurulması yerine, 'stratejik belirsizlik veya dolayımı içeren bir duruş benimsememizin daha elverişli olacağı anlamına geliyor. Sorunlu ve bilinemez olan, bu nedenle daha önemli olan şey, aşikar olan nereye gideceğimiz veya gitmek istediğimiz değil, oraya nasıl gidebileceğimiz; bu hedefe ulaşmak için, potansiyelin nasıl düzenlenebileceği, bu verili topolojide bilinen ve henüz bilinmeyen koşulların, engellerin nasıl aşılabileceği ve onlara nasıl yanıt verilebileceği meselesidir. Biliniyordur ama yine de altını çizmek gerekir, dolaylı bir strateji, doğrudan bir stratejinin gerektirdiği zorlukları ölçülemeyecek derecede aşar. Sömürülen, dışlanan, işgal edilen, geçmişi, şimdisi, geleceği çalınan her halk ve onun siyasal temsilcileri hem tikel hem evrensel repertuarı aynı anda kullanabildikleri ölçüde başarılı olabilirler.

Takviye Olarak İki Örnek

Tartışmaya ek olabilecek iki örnekle yazıyı sona erdirelim. Dolaysız, doğrudan strateji, hemen bir kule inşa etmek isteyen siyaset, kendi imgesine düşkün olduğundan kendi konumundan başka bir şey düşünemez. Kendi imgesinin cenderesinden çıkamadığından trajik bir çatışmaya yakalanır. Dolaylı bir strateji, duvar inşa eden bir siyaset kendi konumunu unutmaz ama sunduğu kendi imgesi değil aksine düşmanın ve muhatabın görmek istediği imgedir. Mustafa Kemal, Türk-Yunan savaşında kimi tarafları yanına çekmek kimi tarafları ise en azından tarafsız kılmak için herkese kendi imgesini sunma oyununu oynar. Padişah taraftarlarına Padişahın kurtarılacağını, hilafet için kaygılananlara halifenin kurtarılacağını, Kürtlere Kürtlerin de dahil olacağı bir ülkeyi vaad eder; Sovyetlere emperyalizm karşıtlığına karşı iş birliğini, İngilizlere Bolşevik tehlikeyi hatırlatır. O dönemin Kürt ileri gelenlerine ve diğer aktörlere ne duymak istiyorlarsa en yüksek iltifatlarla söyler ve bu stratejide başarılı olur. Churchill’e atfedilen, tarafsız birini kendinize müttefik kılmak, size karşı düşmanın tarafında yer alabilecek birini tarafsız kılmak, bir muharebeyi kazanmaktan daha önemlidir düsturunu başarıyla uygular. Kendi imgesiyle başlamaz aksine diğerlerinin imgesiyle başlar,[11] güçlendikçe gücü ilerledikçe bu imgelerin yerine kendi imgesini ve projesini yerleştirir. Yüz yıl önce Kürtler bunu yapamayınca ortaya çıkan sonucu biliyoruz. Kendi imgenizle başladığınızda, başkalarının özdeşleme oyununa yakalandığınızda, muhatabınızın ya da düşmanınızın sabit konumunda bir değişiklik bekleyemezsiniz. Mevcut konumları ve yerleri sarsmak veya değiştirmek için ötekinin konumu onaylanarak işe başlanır. Bu stratejiyi, Sun Tzu bir stratejinin ilk kuralı olarak daha kitabının en başında alıcılarına bildirir. Düşmana daima olduğunuz durumun tersini gösterin ve onlara onları kandırabilecek imgeler hazırlayın der. Çünkü kazanmak için bir aldatmacaya dayanmak zorundasınız (Sun Tzu 2000: 3, 4). Sonrasında size sunulan imgenin niye gerçekleşmediğine dair bir serzeniş ve şikayet, affedilemez bir hatanın ve siyasal bir özne olmadığınızın itirafı anlamına gelir. Aslında bu stratejik düstur, gizli ve kimsenin bilmediği bir şey değildir aksine herkes tarafından bilinir. Zaten strateji yazılarının ve kitaplarının paradoksu burada yatar: kuralı faş etmek ve alenileştirmek. Tıpkı bir oyunun kurallarını oyunculara öğreten bir oyun kitabı gibi bütün taraflara hitap eder. Kurallar aleni ve herkesin erişimine açık olduğundan, herkes bu kuralları az çok bilir. Siz de rakibiniz de bütün kuralları biliyor. Lakin tuhaf ve paradoksal bir biçimde, aleni olduğu halde gizlenme imkanı veren kurallardır. Burada hile kendisini açık ederek saklar. Bu bilgiye rağmen, hiç kimse neredeyse hiç kimse bir iltifatı reddedemediğinden veya ilgisiz kalamadığından,hiç kimse kendi imgesini görmenin cazibesinden de kendini alamaz ve bu bilinen, basmakalıp kuralların tuzağına düşer.

Son örneğimiz trajedide siyasal bir anla ilgili. Shakespeare’in Hamlet adlı oyununda herkese hitap eden Hamlet ve Claudius çatışmasının yanında ve ötesinde, başka bir sese ve faile daha kulak kesilmeliyiz. İki akrabanın, yeğen-amca çatışmasının, onların taraftarlarının çatışmalarının ötesine geçmeli bizim bakışımız. Onların çatışması, dolaysız ve kulelerde olan bir çatışma: yoksunluktan, eksiklikten, boşluktan değil, varlıktan başlarlar. Oysa tam da bu çatışmanın kökeninde ve merkezinde yer almasına rağmen, dolaylı bir güzergahı seçen, kuleyi terk edip bir duvar boyunca sefere çıkan biri var: adı oyuncular listesinin altında olan Norveç Prensi/Kralı Fortinbras. Oyunun başında, kendi hakkını arayan, bir ordu kuran ve yoksulları bir araya getirip bir halkı oluşturmanın ilk adımlarını atan Fortinbras. Bu eksik ve kusurlu orduyla sınırlarda peyda olduğunu görürüz. Hamlet’in karşı ikizi olarak önce onun hakları gasp edilmiştir. Aslında ilk dava onundur. Biz Kürtler için yazılmış bir figürdür Fortinbras. Gücünün ve imkanının henüz yetmediğini görünce, Danimarka’da iki gücün çarpışmasında herkesi içine çeken, yutan bir girdabın oluştuğunu ve onlara doğrudan meydan okuyarak yenemeyeceğini görünce,başka bir yolu, üçüncü bir yolu -dolaylı bir güzergahı- seçer. Bu erteleme oyununu kabul ederek kendini hedef olmaktan kurtarır; toplama kuvvetlerini dağıtmadığı gibi onlara yepyeni bir biçim verir: bir ordu ve halkı birlikte oluşturur. Oyunun sonunda, Fortinbrasçı sapma, ilk kuruluşta ortaya çıkan sapmayı, çalınan talihi yeniden düzenler: Hamlet’in babası tarafından babasının öldürüldüğü ve topraklarını kaybettiği gün Hamlet’in doğduğu günle aynıdır. Hamlet’in ve amcasının öldüğü gün, Fortinbras’ın çıktığı seferden zaferle döndüğü güne rastlar (Shakespeare 1895: 131, 147). Trajik çatışmanın merkezinden uzaklaşmış Fortinbras, uzun sürmüş bir sapmanın ardından, kaybettiği önceki yerini geri alır. Geç gelen ve dolanma yerini tercih edenin zaferi. Krallıktaki hakkını hatırlatır herkese ve hemen ardından aynı hakların varisi olan rakibi Hamlet’i över. Böylece Hamlet’in taraftarlarına ve oyunu seyreden seyirciye onların istediği imgeyi verir. Fortinbras’ın son sözleriyle ve dört parçadan gelen askerlerin Hamlet’in cenazesini kaldırmasıyla bu oyun biter.

KAYNAKÇA

Badiou, Alain. Logics of Worlds, translated by Alberto Toscano, London&New York Continuum 2009.

Hegel, G. W. F. Hegel’s Logic, tr. by. William Wallace, Marxists Internet Archive, 2013.

Holm, Isak Winkel. Kafka’s Stereoscopes, Bloomsbury Academic, 2020.

Kafka, Franz. Dava, çev. Gülperi Sert, İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2017.

Kafka, Franz. Şato, çev. Regaip Minareci, İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları, 2015.

Kafka, Franz. ‘’Çin Seddi’nin İnşasında’’, Bütün Öyküler içinde, çev. Kâmuran Şipal, İstanbul: Cem Yayınları, 2015.

Kafka, Franz. ‘’Kent Arması’’, Bütün Öyküler içinde, çev. Kâmuran Şipal, İstanbul: Cem Yayınları, 2015.

Kafka, Franz. ‘’Yargı’’, Bütün Öyküler içinde, çev. Kâmuran Şipal, İstanbul: Cem Yayınları, 2015.

Kant, Immanuel. Pratik Aklın Eleştirisi, çev. Ioanna Kuçuradi, Ülker Gökberk, Füsun Akatlı, Ankara: TFK Yayınları, 1999.

Kant, Immanuel. Toward Perpetual Peace, tr. by. David L. Colclasure, New Haven and London: Yale University Press, 2006.

Machiavelli, Niccolo. The Prince, tr. by. Harvey C. Mansfield, The University of Chicago Press, 1998.

Politzer, Heinz. Parable and Paradox, New York: Cornell University Press, 1962.

Sayın, Mahir. Erkeği Öldürmek, İstanbul: Zelal Yayınları, 1998.

Shakespeare, William. The Tragedy of Hamlet, London: Blackie & Son Limited, 1895.

Sun Tzu. On the Art of War, Leicester: Allandale Online Publishing, tr. by. Lionel Giles, 2000

The Holy Bible, Tennessee: Holman Bible Publishers, 2017.

DİPNOTLAR

[1]Ulus Baker’in en iyi yazılarından biri olan ‘Siyasal Alanın Oluşumu Üzerine Bir Deneme’, siyaset ve dolaylı eylem meselesini ele alır. Ama maalesef bu zarif yazı, dolaylı eylemi, fazlasıyla antropolojik ve bir tür Çin medeniyetinin, düşüncesinin Batı medeniyetinden ayıran bir özellik olarak ele aldığından, ister istemez siyasal ağırlığını ve derinliğini kaybeder (Ulus Baker, Dolaylı Eylem, Derleyen: Ege Berensel, İstanbul: İletişim yayınları,2019, s.24, 28).

[2]Bu hikayedeki mektubun yanı sıra bir mektup daha var: Kafka’nın yazdığı ama hiç postalamadığı, babasına hitaben yazdığı ünlü Babaya Mektup. Babasıyla doğrudan konuşmak yerine mektubu seçmesi, dolaylı bir yolu seçtiğini gösterir, bu dolaylı mektup bile alıcısına gönderilmez. Mektubu gönderdiğinde bir felakete neden olacağını bilir.

[3] Yunancadan gelen labirent kelimesinin anlamlarından biri de ‘’kıvrım’dır.

[4]Hristiyanlık gerçek dolayımın İsa olduğunu ileri sürer. Kutsal Yasa Musa aracılığıyla verildi, ama lütuf ve hakikat İsa aracılığıyla gelir. Dahası, aracılar arasında tanrı olan ve tanrının yanında olan tek kişi İsa’dır (The Holy Bible, John Prologue 1, 2017: 941). Bu bakımdan, başka dolayımlarla karşılaştırılamaz bir üstünlüğü bulunduğundan Hıristiyanlık mantığı, diğer dinlere nazaran ayrıcalıklı bir yerde bulunur.

[5]https://www.hdp.org.tr/tr/demirtas-erdogan-seni-baskan-yaptirmayacagiz/5981/

[6]https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-41383662

[7]Siyaset mümkün olanın sanatı olduğu kadar, nadir de olsa, kimi zaman imkansızın sanatıdır. Kürtlerin şimdiye kadar bu coğrafyada ‘conatus’larını korumaları bile başlı başına bir mucize saymak gerekir. Tarihimiz yıkımlar ve yenilgiler tarihi olmasına rağmen, bu tarihte kendisini gösteren zayıf mucizeler de eksik olmamıştır. Mucizeyi fiili hakikate dönüştürmek için yapılması gereken ilk şeylerden biri, Kürdistan’ın her parçasında ortaya çıkan Kürt isyanlarının neden başarısız olduğuna dair çok boyutlu inceleme ve tartışmalar yapmaktır. İsyanların nedenleri veya oluşumu değil, sırf yenilginin nedenlerine odaklanan çalışmalar. Machiavelli’in ilkesi şaşmaz bir rehberdir: ancak başarısızlığın ve yenilginin nedenleri ortaya çıkarılabilirse, mucize conatus’un ötesine geçip kurucu bir ana geçilebilir.

[8]https://kurdarastirmalari.com/yazi-detay-oku-337

[9]Orijinal İtalyanca cümle:“perché sempre una mutazione lascia lo adentellato per la edificazione dell' altra.’’ Bakabildiğim çeviriler arasında, neredeyse her çevirmenin bu cümleyi farklı bir şekilde çevirdiğini gördüm. Bu çevirilerden ikisini burada anayım. Çift dilli İtalyanca Fransızca edisyonda, çevirmenler bu cümleyi Fransızcaya“en effet, une mutation laisse une pierre d’attente pour l’édification de la suivante.’’ (Aslında, bir değişiklik bir sonraki için bir bekleme taşı bırakır)diye çevirirler (Machiavel, De principatibus Le Prince, Introduction, traduction, postface, commentaire et notes de Jean-Louis Fournel et Jean Claude Zancarini, texte italien établi par Giorgio Inglese, Paris : Presses Universitaires de France, 2000, s.47). Yetkin Machiavelli uzmanlarından başında gelen Harvey Mansfield ise, bu cümleyi “for one change always leaves a dentation for the building of another’’‘’çünkü bir değişim her zaman bir diğerinin inşası için bir çentik/oyuk (dentation) bırakır’’ olarak çevirir. Burada güçlük çıkaran İtalyancaadentellato kelimesidir. Kelime hem mimari bir referansla hem de bir metafor olarak kullanılır. Machiavelli’nin Prens adlı eserinin orijinalini kimi açıklamalarla sunan Burd, Machiavelli’nin bütün eserlerinde bu kelimenin sadece bir kere geçtiğini belirtir (Niccolo Machiavelli, Il Principe, Ed. et tr.By. L. Arthur Burd, Oxford University Press, 1891, s. 183). Mansfield çeviri gerekçesini bir dipnotla açıklar: “Bir çentik, başka bir binanın ona eklenebilmesi için bir binanın yan tarafında bırakılan dişli bir duvardır. NM'in metaforu,mirasa dayalı ya da “doğal” prensliği, sürekli eklenen ama asla tamamlanmayan ve sanki baştan başlamamış bir dizi eve benzetir.’’ (Niccolo Machiavelli. The Prince, Translated and with an Introduction by Harvey C. Mansfield, The University of Chicago Press, s. 7). Mansfield’in çevirisi ve yorumu bu yazıdaki niyetimiz ve tartışmamız için daha uygun. Yan yana sıralanan ve birbirlerine eklenebilecek bir inşa faaliyeti.

[10] Şimdi değil, daha 90’lı yılların ikinci yarısında Öcalan, Mahir Sayın’a şunu söylüyordu: “Ben de eskiden dar, sığdım. Ama tecrübe bana gösterdi. Bu konuda açık açık itiraf etmeliyim. Aklım almıyordu bir türlü, geniş düşünmeyi ve çok esnek hareket etmeyi. Ama şu anda benim gelişen tecrübem, Amerika’dan tut genelkurmaya kadar gerektiğinde hepsiyle ilişkiye geçebilirim, hatta MİT elemanlarıyla. Gelmiyorlar, keşke gelseler. Şu anda benin sorunum onların ilişki arayışları değil, kaçışlarıdır benden” (Sayın, 1998: 48). Ama elbette bu ilişkinin sağlanması, bir diyalogun başlanması, sorunun çözümüne dair herhangi bir kanıt yerine geçmez. Aksine, tıpkı şimdiki süreçte olduğu gibi, bir erteleme oyunu içinde kendi eski amaçlarını gerçekleştirmeye çalışacaklar. Mutlak iktidar fikriyle iş gören bir iktidar, karşısındaki her gücün alanını zapt etmekten, bunu yapamıyorsa onun gücünü ve sınırını azaltmaktan başka bir şey düşünmez. Önünde sonunda, devlet süreci bir yerde kesip koparacak gibi düşünmeli. O yüzden muhatabına/düşmanına güvenmek, beklenti formunda bile söz konusu olmamalı. Daha doğrusu, herhangi bir görüşmeyi/süreci/müzakereyi güvenip güvenmemek olarak ele alıp tartıştığımızda tuzağa üşmüş oluruz. Bu türden durumlarda bütünüyle güvenli bir yol mümkün değil veya neredeyse imkansız. Olabilecek en iyi yol, Kürt siyasal hareketinin omuzlaması gereken yük, dışarıdan gelmesi muhtemel risklerin, sakıncaların ve tehlikelerin doğası üzerine çalışmak; yoldaşlarını ve müttefiklerini artırmak; içeride ise, elbette birliği sağlamak olmalıdır. Ayrıca, daralan mekanı genişletmeye çalışmalıdır. Çünkü devlet, elindeki muazzam güç, teknoloji ve imkanlarla, tek elde topladığı gücü en yoğun şekilde kullanmak için daima mekanı daraltmaya çalışır. Bu yoğun stratejiye karşı her hatta kendi yayan ve dağıtan bir düzenleme gerekir.

[11]Mevcut siyasal durumdaki sahip olunan güç ve hak hiyerarşisine baktığımızda, derecenin en altlarında olan biz Kürtlerin, bu sıralamanın yukarılarında olan diğer uluslardan daha fazla bu düsturu aklımızda tutmamız gerekiyor. Kimi Kürtler, bu kuralın tam aksine sadece kendi imgelerini öne sürerek bir savaşı veya mücadeleyi kazanabileceklerini düşünmeleri şaşırtıcı. Öcalan’ın fiili veya muhtemel muhataplarının konumunu onaylayarak işe başlamasında ya da Neçirvan Barzani’nin son İran ziyaretinde Kasım Süleymani’yi övmesinde kendi imgelerini göremediklerinden hayal kırıklığına uğruyorlar ve hemen el-altındaki eleştiri silahına başvuruyorlar. Sırf el-altındaki eleştiri silahıyla, her dört parçada savaşmış, coğrafyanın en ölümcül noktalarında bulunmuş, en korkunç şiddet ve zorluklara maruz kalmış ama aynı zamanda en yoğun biçimde şiddeti kullanmış PKK hareketinden daha radikal olabileceğini hayal ediyorlar.

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin