Irk ve Varoluşçuluk
Jonathan Judaken

evrimagaci.org_public_content_media_a8f042c10f824c6b51e7c17e1f89fc01 İngilizceden Çeviren: Zozan Goyî

Irkın, varoluşçuluğun ve onun temel aksiyomlarının gelişiminin merkezinde yer aldığının anlaşılması, varoluşsal haritayı Avrupa'nın ve onun felsefi geleneklerinin ötesine taşıyarak genişletir. Norman Mailer, James Baldwin, Jean-Paul Sartre, Frantz Fanon ve Albert Memmi kendi aralarında bir dizi alışveriş yoluyla varoluşçu ırk eleştirilerini geliştirdiler. Çalışmaları, Mailer veya Memmi gibi bir Yahudi’nin kendisini nasıl "Beyaz bir Zenci" veya "Afrikalı bir Arap" olarak görmeye başladığını açıklamaktadır. Bu çalışmalar aynı zamanda ırkın bir fikir mi yoksa bir dizi kurumsal ve yapısal düzenleme mi olduğunu ve bu tartışmanın varoluşçuların ırkçılığı nasıl anladıklarının sonuçlarını düşünmemizi sağlar.

Benim tezim iki yönlüdür: Birincisi, ırk, varoluşçuluğun ve onun temel aksiyomlarının gelişiminin merkezinde yer alır ve ikincisi, bunu anlamak varoluşsal haritayı Avrupa'nın ve onun felsefi geleneklerinin ötesine geçirerek genişletir. Bu makaleyi kendine özgü bir "beyaz zenci" olan Amerikalı Yahudi Norman Mailer'den koparılmış bazı sayfalarla başlatıyorum. Bunu Yahudi-Tunuslu-Fransız-Afrikalı Albert Memmi'ye odaklanmak takip edecek. Varoluşçu kanon, kıta kanonunun dört devine (Kierkegaard, Nietzsche, Heidegger ve Sartre) indirgendiğinde bu her iki yazar da tanıdık isimler değildir. Ancak Mailer’ın ve Memmi’nin, Akdeniz yörüngesinde ve siyah ve Yahudi Atlantik boyunca, varoluşçu çevrelerdeki rolü, varoluşçuluğu savunan geleneksel figürlerin nasıl sınırlandırıldıklarını ve tarihsel olarak bağlamdan nasıl arındırılmış olduklarını ortaya koyar.

Mailer’in "The White Negro" (Beyaz Zenci) ve Memmi’nin The Pillar of Salt (Tuz Sütunu) adlı çalışmaları, her birine bazı cevapların yanı sıra, ırk ve varoluşçuluğun kesişme noktasındaki bazı önemli temaları ve tartışmaları ortaya çıkarmak için kullanılacak. (1) Fanon’un “Ey bedenim, beni daima sorgulayan bir insan kıl!” şeklindeki ölümsüz sözlerinin harika bir şekilde çağrıştırdığı insan olmanın anlamı ya da öznellik sorusu; (2) James Baldwin’in Mailer’ın “The White Negro”suna cevabında/eleştirisinde işaret ettiği yorumların çatışması ve bakışların yapısı olarak yaşam; (3) Konuyla ilgili olarak Mailer ve Baldwin'den önce gelen, ırkın bir fikir mi yoksa bir dizi sosyal yapı mı olduğu konusunda Sartre ve Fanon arasındaki fikir alışverişi; (4) Sartre'ın “Sömürgecinin Portresi, Sömürgeleştirilenin Portresi”ne önsözünde Memmi'ye yönelik eleştirisinde ortaya çıkan bu tartışmanın sonuçları –Memmi’nin, sömürge ırkçılığını değerlendirmek için Sartreci bir dizi aksiyomu kullanmasından ötürü bir öz eleştiri-;(5) ırksal konuları biçimlendirmenin bir ürünü olan, Fanon'un "fobojenik (phobogenic) nesneler" olarak adlandırdığı, Irksal Öteki'ye duyulan huzursuzluk, korku ve hayranlığın yarattığı endişeyle bağlantılı olarak ırkçılığın kökenine odaklanmaya devam ederken, Memmi’nin bu eleştiriyi kaydeden, sadece Racism (Irkçılık) başlıklı sonraki çalışması. Racism, ırk ve ırkçılığa yönelik varoluşçu yaklaşımların bazı temel anlayışlarını kristalize etmektedir. Bu açıklayıcı kısa entelektüel tarih, Lewis Gordon'un "disipliner çöküş" veya Gayatri Spivak'ın felsefenin "disiplin korkusu" dediği şeye bir meydan okumadır. Irk ve varoluşçuluk hakkındaki tartışmalara bu figürleri dahil etmek, aklın coğrafyasını Avrupa geleneğinin ötesine kaydırmaya yardımcı olur, konuşma haritasını felsefi kategoriler kadar edebi ve sosyolojik terimlerle yeniden çizer, hatta ırkçılığın altında yatan bazı nedenleri varoluşçu bir bakış açısıyla anlamamıza yardımcı olur (Gordon 2006; Spivak 2003, 19).

Mailer’in “The White Negro”su (Beyaz Zenci)

Norman Mailer’in "The White Negro"[1] (Beyaz Zenci) adlı çalışması cüretkâr bir denemedir ve kesinlikle 1950'lerdeki Amerikan karşı kültürünün anahtar ifadelerinden biridir (Jackson ve Saxe 2015). Mailer’in Amerikan kültürünün varoluşçuluğa uygunluğuna yönelik eleştirisini birleştirerek 1950'lerin “Father Knows Best[2]” (Baba En İyisini Bilir) Amerika'sının mülayimliğine meydan okur. Mailer bunu, Greenwich Village[3] ve diğer Amerikan şehirlerinin siyah caz sanatçıları ve kültürel yenilikçileriyle özdeşleştirdiği Amerikan hipster[4] hakkında bir dizi basmakalıp görüntü alarak yapar. Mailer'a göre bu yenilikçiler, onun övdüğü, varoluşçu ahlakı somutlaştırır. Denemesi edebi bir alıştırma olduğu için Mailer onları Amerikan geleneğinin sınırlarını, sosyal tırmanışı ve parvenu[5] yaşamının sınırlarını aşan suçluların ve kuralı çiğneyenlerin bir demimondu[6] olarak hayal eder.

Mailer, müdahalesini Jim Crow[7] Amerika'sının Holokost sonrası çorak arazisine yapar. Mailer’in konumu spesifik olsaydı, bağlamının hatları 1920'lerin sonlarından 1960'lara kadar uzanan varoluşçu altın çağa göre genelleştirilebilirdi. "Bu yıllarda yaşayan hemen hemen herkesin bilinçdışına" ağırlık veren, "toplama kamplarının ve atom bombasının psişik hasarı" nedeniyle deforme olmuş sakat bir dünyaydı. "İnsan doğasıyla ilgili en çirkin soruları" ortaya çıkaran anlık toplu ölümlerin hâlâ tanıdık olduğu bir dünyaydı. Bundan kaçınılamazdı, çünkü "İkinci Dünya Savaşı insanlık durumuna, ona bakan herkesi kör eden bir ayna sundu" (Mailer 1998, 211). Mailer, aynada insan öznelliğiyle ilgili yansıyan şeye dair açıkladığı Jean-Paul Sartre'ın bir yankısıydı: "O zaman insan, sadece karakteri değil, aynı zamanda bağlamıdır," diye yazmıştı (Mailer 1998, 226). Bu, Mailer’in Sartre’ın meşhur “Varoluşçuluk Bir Hümanizmdir” manifestosunda ateşlenen varoluşçulukla ilgili ünlü çıkartmasının çevirisiydi: "Varoluş özden önce gelir" (Sartre 2007). İlginç olan, Mailer'ın Sartre'ın önceki formülasyonunu yeniden çalışması değil, Sartre gibi, varoluşçuluğun bu temel içgörüsünü ırksal özün kimliğimizi tanımlayan ırkçı formüle denkleştirmesidir. Kierkegaard'ın Ya/ Ya da’daki (Either/Or) Yargıç Wilhelm gibi, Mailer de Holokost sonrası Jim Crow Amerika'da kişinin zıtlıklar arasında seçim yapması gerektiğini öne sürer: "Biri ya hip’tir[8] ya da düzgün/normal... biri ya isyancıdır ya da uyumlu " (Mailer 1998, 212). Mailer'e göre, Hip olanı seçmek Zencilerin yanında olmaktı, çünkü Zenciler "Hip’in kaynağıdır. "İki asırdır totalitarizm ile demokrasi arasında yaşadıkları" için durum budur (Mailer 1998, 213). Cornel West, Democracy Matters'da (Demokrasi Meselesi) bu noktayı günceller: "Irk, büyük Amerikan demokrasi deneyiminin inşasında, demokratik enerjilerin Amerikan emperyal gerçekleriyle çatıştığı kritik kesişme noktasıdır" (West 2014, 20, 14). Zencinin yanında olmak, Mailer için, "Çok fazla parası olan ve çok fazla şeyi kontrol eden adamların sözlerine toplu bir güvensizliği paylaşmak" anlamına geliyordu (Mailer 1998, 213). Bu Amerikan ırkçılığı tarafından dayak yiyenlerle aynı seviyeye gelmeyi seçmekti.

Mailer, Amerikalı varoluşçuların “siyah bir adamın koduyla geceleri, gerçeklerine uydurmak üzere, aksiyon arayışı içinde sürüklenen yeni bir maceraperest tür” olduğunu düşündü. “Hipster, zencinin varoluşçu sinapslarını özümsemişti ve bu sebeple pratik amaçlar bakımından beyaz bir zenci olarak düşünülebilirdi” (Mailer 1998, 214). Bu, Mailer’in tüm iddialarını damıtması bakımından tüm makalenin anahtar alıntısıdır. Mailer, Caz’dan esinlenen bir duyarlılıkla, düşünce sistemlerinin ve disiplin geleneklerinin varoluşçu eleştirisiyle aynı çizgidedir. Robert Lindner’in Rebel Without a Cause’undan (Nedensiz İsyan) alıntı yaparak okuyucularını “slogansız bir ajitatör, programsız bir devrimci” kodu seçmeye teşvik eder (Mailer 1998, 225).

Mailer’in bireysel uyumsuzluk üzerine odaklanması, siyaseti temel alan varoluşsal bir eleştiriyle çatışır ve bununla birlikte onun siyasi programını ırksal kimliğinden kopararak radikalizmini sınırlandırır. Bu, Sartre gibi savaş sonrası Fransız varoluşçularıyla tam bir zıtlığa sahipti. George Cotkin'in de gösterdiği gibi, Mailer’in The White Negro’su (Beyaz Zenci) varoluşçuluk hakkında daha geniş Atlantik ötesi konuşmanın bir parçasıydı. Sartre ile Mailer arasında pek çok ortak nokta olduğunu iddia eden Cotkin'e göre “ikisi de hiper maskülindi ve her biri onları yaratan burjuva kültürüne karşı çıktı. Mailer’in zenci hipster’ı Sartre’ın hırsız, eşcinsel ve yazar Jean Genet portresinden alınmıştır.” Cotkinin Mailer’e de yönelik iddiasındaki gibi “Fransızlar, kendi varsayımlarından uzak, saçmalığın farkında olan ancak bireyi bu saçmalığın ötesine taşıyacak dini veya tutkulu bir amaç duygusu olmayan bir yabancılaşma felsefesi geliştirmişlerdi” (Cotkin 2003, 193).

Sonuç olarak Mailer’in "Beyaz Zenci"si Paris okuluyla tezat ama aynı zamanda Sartre’nin sözlüğünü tercüme etme yoluyla bir Amerikan varoluşçuluğu kurmaya çalıştı ve onu Amerikan toplumunun ırksal organizasyonu üzerinden düşünmeye uyguladı. Mailer, bunu, tam da James Baldwin'in Mailer'e verdiği yanıtta ifade ettiği nedenlerden dolayı, Sartre'ın kendi ırkçılık karşıtlığı içinde terk ettiği terimlerle yapıyordu.

Baldwin’nin “The Black Boy Looks at the White Boy”u

Varoluşçu düşünürler arasındaki dönüşümün ırklar arası ve ulus ötesi doğası, Baldwin’in Mailer’in “the white negro”suna yönelik eleştiri içen "The Black Boy Looks at the White Boy" (Siyah Çocuk Beyaz Çocuğa Bakıyor) adlı denemesinde açıkça ortaya konmaktadır (Baldwin 1985). Baldwin, Mailer’e, bir dost ve yazar olarak, sabırla, yazısındaki eksiklikleri açıklamaya çalışır. Baldwin'e göre, görüşlerindeki farklılık Amerikan toplumundaki alternatif pozisyonlarından, “Harlem sokaklarında siyah bir çocuk” ve “orta sınıf bir Yahudi olmaktan kaynaklıdır (Baldwin 1985, 289). Söz konusu bu pozisyonları, Amerikan ırkçılığına bakış açılarını şekillendirmektedir. Baldwin, Amerikalı yazarın sorumluluğunun “bu ülkenin gömülü bilincini kazmak” olduğunu iddia eder (Baldwin 1985, 301). Ancak Mailer bu konuda başarısızdır. Makalesi, Amerikan siyasi bilinçdışıyla yüzleşmek yerine, Amerikan kültürel normlarını ihlal ettiklerini onaylasa bile siyahlar hakkındaki geleneksel sterotipleri –suçlu, piskopat ve hiperseksüel- marineler. Baldwin, Mailer’in "siyahlara dair oldukça eski bir vizyon" sunan bu mecazları inkar etmekte ki başarısızlığını över. Baldwin, "İlişkimiz, Norman'ın, diğerleri gibi pes etmeyi reddettiği Zencilerin cinselliği miti konusunda çatışmaya girdi" diye yazar (Baldwin 1985, 292).

Baldwin, dışlanmış zencileri aynı şekilde romantikleştirdikleri için açık bir şekilde Jack Kerouac ve diğer Beat yazarlarına da seslenir: “Böylesine acımasız kuruntulu sistemi meşrulaştırmak için, sonunda jive ve bop[9] konuşmasına dönüşen yoksun Zencilerin depresif dilini neden ödünç almak gerekiyor? Beyaz adamın kendi cinsel paniğini haklı çıkarmak için neden zencilerin şiddetle tehdit edilen cinselliğine dil uzatılır?” (Baldwin 1985, 297). Mailer, bunu, ırksal belirteçlerin ikili karşıtlığını [yani, One Drop Rule (Bir Damla Kuralı)][10] dayattığını bildiği Amerikan statükosunun bir eleştirisi olarak yapar. Ve belki de bilginler Yahudiliğin ve beyazlığın basit bir siyah-beyaz ikilemini bozan nasıl karmaşık ve dolaşık bir tarihe sahip olduğunu gösterdiğinden beri Mailer’in Yahudiliği onu bu yöne doğru eğdi (Gilman 1991; Brodkin 1998; Painter 2010). Ancak Mailer’in öznelliğe dair varoluşçu iç görülerinden kaynaklanan "The White Negro" (Beyaz Zenci) başlığındaki kimliğin şekillendirilebilirliği hakkındaki önerileri Baldwin için sınırlara sahipti. Baldwin, ırkın özneler arası ve ilişkisel olduğunu kabul eder. Ancak ırk, Mailer'ın önerdiği kadar iradeye bağlı değildir. Bakış açısı, Mailer’in terimlerinin nasıl farklı yorumlandığını şekillendirdi, çünkü makale Baldwin ve Mailer gibi siyah ve beyaz erkekler için farklı şekillerde anlaşıldı. Baldwin, Mailer’in eserinin başlığını küçümseyerek kendi başlığındaki noktayı vurgular: Öznelerarasılık ve bakış, iktidar tarafından şekillendirilen bir sosyal çerçeve içinde işler. Mailer bu sorundan kaçınarak Amerikan kültürünün "gömülü bilincini" yapılandıran şeyden kaçınmış oluyordu.

Irkta Sartre ve Fanon, 1946–1956

Mailer ve Baldwin arasındaki bu alışveriş, daha önce Jean-Paul Sartre ve Frantz Fanon arasında gerçekleşen bir görüşmeyi yansıtıyordu. Bunun nasıl ortaya çıktığını anlamak için, Sartre'ın 1930'larda Fransız anti-Semitizmi ve ırkçılık faşizmi tarafından kışkırtılan orijinal ırkçılık karşıtı atılımlarına geri dönelim (Judaken 2006, 2008).

Sartre’ın ırkçılık karşıtı ilk müdahalesi, Duvar (1939/1969) derlemesinde yer alan ironik öyküsü “Bir Liderin Çocukluğu”nda, edebi bir formda anti-Semitizme karşı çıktı. "Çocukluk", gerçek kimliğini bir anti-Semit olarak bulduğuna ve Fransız faşizminin potası Action Française'ın (Fransız Eylem Hareketi) darbe birlikleri olan Camelots du roi'nin[11] bir üyesi olduğuna inanan bir çocuğun bildungsromanıdır[12] (Soucy 1995; Sanos 2013).

1944'ün son aylarında, Nazi işgalinin şiddetinden kurtuluşun ardından, Sartre, 1946'da kitap olarak yayınlanan Réflexions sur la question juive (Anti-Semite and Jew/ Anti-Semit ve Yahudi ) adlı kısa öyküsünün arkasındaki varoluşsal teoriyi geliştirdi. Sartre bu çalışmasında önceki edebi portresini geniş kapsamlı bir varoluşsal ve fenemonolojik Yahudi fobisi analiziyle genişletir. Ana iddiası, anti-semit'in kötü niyetli veya kendini kandıran biri olduğudur (mauvaise foi): "Antisemitizm kısaca insanlık durumundan korkmaktır" (Sartre 1948, 54). Sartre "korku" kelimesini kullanmasına rağmen, açıkça kastettiği şey anti-Semitlerin Yahudilere olan nefret ve küçümsemeyle kendilerini tanımlama kaygısından kaçmalarıydı. Bu tartışmayı yaparken Sartre, Heidegger tarafından, varoluşçu temel başyapıtı Varlık ve Zaman’da (1927) korku ve kaygı arasında ortaya konan önemli bir ayrımı yakaladı. Heidegger, korkunun sabit bir nesnesi olduğu konusunda ısrar etti - örneğin bize saldıran soyguncudan korkarız. Kaygı ise serbestçe yüzer; varlığımızın asılsızlığı tarafından kışkırtılır (Heidegger 1962, 179–182). Sartre'ın "olasılık" olarak adlandırdığı bu kaygı durumunu ayarladığımızda, bedensel olarak mide bulantısı olarak tezahür eder: Onun Bulantı (Sartre, 1964) romanında keşfettiği ontolojik özgürlüğümüzün hastalıklı tadı. Faşist ırkçıların kaçındığı şey, Sartre'ın "Çocukluk"ta resmettiği şey, kendimizi seçimlerimiz aracılığıyla tanımlama ontolojik özgürlüğünün sorumluluğunu üstlenmekti. Sartre’ın ırkçılık karşıtlığının erken dönemlerinde faşist antisemitizm, bu nedenle kötü bir niyet durumu olarak analiz edildi: İnsanın dünyadaki durumuna ve başkalarıyla birlikte olmaya gerçek dışı bir yanıt.

Sartre’ın temel noktası, anti-Semitlerin bizi insan olarak tanımlayan şeyin - değişim, ölüm ve başkalarıyla paylaştığımız bir dünyanın - kurucu sınırları konusunda son derece endişeli olmalarıdır, çünkü bu diğerleri pekâlâ bizim özümüzü ve değerlerimizi sorgulayabilir. Ontolojik özgürlüklerini reddeden anti-Semitler, kendilerini yozlaşmış Yahudi Öteki tipolojileriyle karşılaştırma yoluyla değerlerini öne sürerek kendilerini nefretle tanımlarlar. Bu nedenle sorumluluktan kaçarlar. Tutkularını, dünyayı kurtarmak için ortadan kaldırılması gerektiğini düşündükleri serbestçe yüzen bir çöküş sembolü olan “Yahudi” ye odaklayarak ondan kaçarlar. "Yahudileri Siyahlarla, antisemitleri köleliğin destekçisiyle değiştir," diyen Sartre sonrasında espriyle “ve kitabımdan kesilmiş/çıkarılmış önemli hiçbir şey olmayacaktı” diye ekler [Yahudi Sorunu Üzerine] (Watteau 1948, 228).

Bununla birlikte 1945-1960 yılları arasında yazdığı sömürgecilik karşıtı denemeleri, anti-Semitizme muhalefetten siyah karşıtı ırkçılığı paylamaya geçerek Sartre’ın ırkçılığa yaklaşımını nasıl genişlettiğini ortaya koyar. Sartre, siyahlar üzerine Amerika’daki (1945) yazılarında, Saygılı Yosma (1946) oyununda, Notebooks for an Ethics (1947-1947) (Bir Etik İçin Defterler)’deki “The Oppression of Blacks in the United States,” (ABD’de Siyahların Uğradığı Zulüm)’deki gezilerinde, “Présence noir” (1947) (siyah varlığı)’nda, “Black Orpheus” (1964b) (Siyah Orfe)’de ve kolonyalizm üzerine yazılarının çoğunun toplandığı Situations V (Kolonyalizm ve Neo-Kolonyalizm 1964)’de Fransa'daki faşist Yahudi düşmanlığına yönelik önceki varoluşçu eleştirisinin ötesine geçen, çok yönlü eleştirel bir ırkçılık teorisi geliştirdi (Judaken 2008). Sartre’ın bu dönemdeki ırkçılık karşıtı yazıları, daha önceki bireysel varoluşsal veya ontolojik özgürlük vurgusunu aşan bir yaklaşıma sahiptir. Irkçılığın, Medusa benzeri bir bakışın kötü niyetine bağlı olduğunu, başkalarını şeyleştirdiğini, kendi öznelliğini tanımlamanın bir yolu olarak onları nesnelere dönüştürdüğünü savunmaya devam etti. Ama artık, ilaveten, bireylerin özgürlüğünün herkesin özgürlüğüne bağlı olduğu konusunda ısrar ediyordu. Simone de Beauvoir’ın, Başkalarının Kanı adlı romanında epigraf olarak Dostoyevski’den yaptığı alıntı Sartre'ın görüşünü keskin bir şekilde özetler: "Her birimiz her şeyden ve her insandan sorumluyuz" (Beauvoir: 1948).

Bu formülasyon, Alman varoluş felsefesinin kurucusu Karl Jaspers'ın 1947 tarihli Die Schuldfrage (Alman Suçu Sorusu) adlı denemesinde geliştirdiği "metafiziksel suç" kavramını özetlemektedir: "İnsan olarak insanlar arasında, dünyadaki her yanlış ve her adaletsizlikten, özellikle de onun varlığında veya bilgisi dahilinde işlenen suçlardan ortak sorumlu tutan bir dayanışma vardır" (Jaspers 2000, 26). Sartre, Holokost sonrası sömürgeci ırkçılık üzerine düşüncelerinde bu fikri sık sık yeniden işler.

Senghor’un Anthologie de la nouvelle poésie nègre et malgache de langue française’sı (Fransız Dilinde Yeni Zenci ve Madagaskar Şiirinin Antolojisi) önsözlü “Black Orpheus” (Siyah Orfe) denemesinde Sartre açık bir proje olarak ayrıca Léopold Senghor ve Aimé Cesaire gibi Negritude şairlerin çalışmalarını, yazılarının ırkçı göstergebilimi ve sömürüyü meşrulaştıran sterotipleri patlatma gerekliliğini ortaya nasıl çıkardıklarını didikler. Ama Fanon’un, Sartre’ı da kapsayan, Negritude seleflerine yönelik eşzamanlı eleştirisi, ardından Fransız-Cezayir savaşının ortaya çıkması, Sartre’ın sömürgeciliğin içerdiği yapısal ve kurumsal ırkçılık biçimlerini daha derin bir şekilde değerlendirmesine vesile olur.

Fanon’un Sartre eleştirisi Sartre’nin savaş sonrası yıllarında Left Bank’ın (Sol Şeria) kültürel analizin itici gücü olan Les Temps modernes’le (Modern Zamanlar) rekabet halinde olan Katolik dergisi Esprit'te Mayıs 1951'de “The Lived Experience of The Black” (Siyahın Yaşanmış Deneyimi) adıyla yayınlanan ilk makalesinde işlenmiştir (Bernasconi 2012). Fanon’un siyah karşıtı sömürgeci ırkçılığa ilk yaklaşımı, Sartre’ın Anti-Semite and Jew’iyle (Anti-Semit ve Yahudi) benzerdi çünkü Fanon’un düşünceleri, onu siyah olarak nesneleştiren ırkçı bakışla karşılaşmasıyla ortaya çıktı. Lived Experience’de (Yaşanmış Deneyimler) bir çocuğun ağzından çıkan seslerin rezaletini anlatır: “Bak! Bir zenci!... Anne zenciye bak! Korkuyorum!”. Bu karşılaşmadan anladığı şuydu: "Ben başkalarının sahip olduğu 'fikrin' değil, görünüşümün kölesiyim” (Fanon 1967, 116). Sonuç olarak, Fanon Yahudilerin beyaz kültüre daha kolay uyum sağlayabileceklerini ancak siyah bedenlerinin Fanon’a benzeyenlere ihanet ettiğini öne sürerek Sartre'ın konumundan uzaklaştı.

Fanon ayrıca Sartre'ın Senghor'un antolojisine önsözü’nün, taktiksel olarak Sartre'ın “ırkçılık karşıtı ırkçılık” diyalektiği olarak adlandırdığı bir moment olarak kullanılmış olsa bile, siyahları doğa, zamansız içgüdüler, ritim ve doğurganlıkla özdeşleştiren siyahlık mecazlarını kucaklamak konusunda çok hevesli olduğunu öne sürer (Sartre 1964, 18). Abiola Irele'nin isabetli bir şekilde ifade ettiği gibi, "Sartre’ın terimi ["ırkçılık karşıtı ırkçılık"] bu nedenle ırkçılığın kendisini yok etmek için tasarlanmış bir zenci ırksal gurur anlamına geliyordu" (Irele 1964, 9). Amacı bu olsa da, V.Y. Mudimbé yine de Sartre ile alay eder: “[Senghor] zenciliği kutlamak için bir pelerin istedi; ona kefen verildi” (Mudimbé 1988, 85).

Fanon, aynı şekilde eleştirilen Senghor’u Sartre'ın denemede papağan olarak kullandığını anlamıştı. Fanon, sadece Sartre tarafından kullanılan ve siyahlığın yaşayan deneyimini reddeden Hegelci diyalektiğin soyutlamasını (Oliver 2003) yanlışlamakla kalmaz aynı zamanda hem Sartre’ın hem de Senghor’un, Avrupa primitivizmi merceğinin ürettiği siyahların yinelenen mecazlarını özselleştirmenin kendi biçimi olarak, Afrika kültürünün şarkı ve dansına ilişkin romantikleştirilmiş, homojenleştirilmiş değerlendirmelerini ve Afrika geleneklerini idealize eden saygılarını da yanlışlar. Fanon’un denemesi daha sonra Sartre’ın Yahudi fobisine dair yazdığı/düşündüğü şeyi Fanon’un da siyah fobisi için yazdığı/düşündüğü bir kitap olan “Siyah Deri, Beyaz Maske”nin ünlü beşinci bölümüne dahil edildi. Fanon, Yahudiler gibi siyahların da ırkçıların onları özselleştirerek ve nesneleştirerek sınırlamaya çalıştıkları kaygıyı üreten fobik nesneler olduklarını göstermek istedi. Ancak Fanon, ırkçılığı oluşturan maddi ve kurumsal oluşumları da keşfetmeye başladı.

Sartre’nin Fanon’un eleştirisinin ve yanı sıra Fransız-Cezayir savaşına (Le Sueur 2001) yoğunlaşmasının bir sonucu olarak sömürge ırkçılığına dair derinleşen anlayışının etkisi, Albert Memmi’nin “Sömürgecinin Portresi Sömürgeleştirilenin Portresi” adlı kitabına yazdığı önsözde açıkça ortaya konur.

Sartre’ın Memmi Eleştirisi, 1957

Sartre’ın eleştirisini değerlendirebilmek için öncelikle Memmi’nin eserlerinin evrimini tartışalım. Memmi ilk takdirini Albert Camus’un yazdığı önsözden sonra geniş çapta okunan ve 1955'te prestijli Prix Fénéon ödülünü kazanan 1953’te The Pillar of Salt (Tuz Sütunu) adıyla yayınlanan yarı otobiyografik romanıyla elde etti. Camus’un kısa ama güçlü desteği, ana karakterinin kendisini başkaları tarafından nasıl algılandığını ret ederek tanımlayan Yahudi-Fransız-Tunuslu bir yazar tarafından yazılan romanın ana temasına odaklandı. Böylece Sartre'ın vaaz ettiği gerçekliği somutlaştırdı. "Bu farkındalık," diye anlatır Camus, "Memmi'nin olduğu gibi kalmasına ve aynı zamanda Fransız ya da Arap olsun başkalarının çelişkilerine dikkat etmesine izin verir" (Camus 2011, 15–16). Sartre’ın kısa öyküsü "Childhood” (Çocukluk) gibi Memmi’nin romanı da, Vichy işgalinin hemen ardından sömürgeleştirilmiş Tunus’ta özbilince ulaşan Alexandre Mordekhai Benillouche’a odaklanan bir ergenlik dönemi anlatısıdır. Kahraman, Fransız eğitiminde içselleştirdiği başarı idealine ulaşmak için Yahudi, Afrika ve Arap geçmişinin sınırlarını aşmaya çalışır. Bunun için Memmi'nin romanda alegorik bir başlık ve ayrıca bir ana motif gibi kullandığı Lut'un İncil'deki karısı gibi geriye asla bakmaması gerekir.

The Pillar of Salt (Tuz Sütunu) onu çerçeveleyen krizi sahneleyen giriş bölümüyle başlar. Kahraman, ona bir üniversitede felsefe öğretme hakkı tanıyacak sınava (agrégation) girer, bunun yalan olduğunu anladığında oyun oynamaya devam edemez (Memmi 1992, 9). Sınavda yedi saat boyunca yazar ancak yazdığı, soruların denetçi tarafından empoze edilen cevapları değil, kolonyal durumun bir mikrokozmosu olduğunu sonradan anladığı bir kendi hikâyesidir. Her bölüm, kendisine belirlenmiş rollerle bir çatışma anını sunar. Bir saraç ve Yahudi Berberi'nin oğlu olarak doğup büyüdüğü Tunus'taki "çıkmaz sokağından" başlar. Şehrin fakir bir mahallesinde Yahudi yetiştirme törenlerinin ve ritüellerinin korumasıyla sarmalandığı ilk çocukluk anılarını anlatır. Bu dünyadan ayrılışı, tehlikedeki kardeşlerine yardım etmek için Akdeniz Yahudi çevresinde okullar kuran Alliance İsraélite Universelle (Evrensel Yahudi Birliği) tarafından sağlanan eğitimle gerçekleşir. Bu bölünme, burslu öğrenci olarak seçildiği Fransız lisesine katılımıyla hızlanır.

Memmi, The Pillar of Salt’da Alexandre Mordekhai Benillouche'un, derslerinin başında duyurmak zorunda olmaktan korktuğu adı üzerine inşa edilen gerilimlerle sürekli olarak nasıl yüzleştiğini anlatır. Mirası Fransız ve Avrupa geçmişini şekillendirmiş olan Büyük İskender'den ilhamla “harika Batı'ya… Avrupa fikirlerine” bağlılığını ifade etmek için Alexandre ismini aldı. Göbek/orta adı Mordekhai, İskender’in mirasçılarının Hellenizasyonuna karşı savaşan büyük Maccabee liderinden alındı - iç gerilimler zaten aşikâr-. Soyadı, hem Berberi hem de Arap olan Benillouche idi. Ancak bu grupların Yahudi karşıtı ayaklanmalarına karşı hayatta kalma mücadelesi verdiği için bu topluluğa ait olmadığını öğrenmişti. En nihayetinde, evi gettoda, yasal statüsü yerli Afrikalı, "oryantal kökenli" fakir bir Yahudi olduğunu fark eder. “Bu dört sınıflandırmayı reddetmeyi öğrenmiştim” diye yazar (Memmi 1992, 94). "[Ama] uzun vadede, her zaman bir sömürge ülkesinin yerlisi, Yahudi karşıtı bir evrende bir Yahudi, Avrupa'nın hakim olduğu bir dünyada bir Afrikalı olan Alexandre Mordekhai Benillouche'a geri dönmek zorunda kalacağım" (Memmi 1992, 96). Memmi'nin karakteri bu nedenle, aidiyet sınırları dışındaki bir figürün özselleştirilmiş etnografik sınırları aşmasıyla ortaya çıkan iç çelişkileri temsil eder.

Memmi’nin klasiği haline gelen bir sonraki büyük eseri, Sömürgecinin Portresi, Sömürgeleştirilenin Portresi (1957)’dir. Bu eser, Sartre'ın yazdığı "Önsöz" tarafından, başlangıçta bir inceleme olarak kutsanır, ancak bu önsöz daha sonra Memmi’nin metnine kalıcı olarak eklenmiş ve kalıcı bir antikolonyal bir yol haritası olarak kurulmasına yardımcı olmuştur. Sartre, Memmi’nin çalışmasını, onun hem hükmeden hem de hükmedileni içeriden açıkça anlamasına izin veren –sömürgeleştiren ve sömürgeleştirilen, Yahudi ve Arap, Batı ve Doğu arasındaki- biyografisinden ötürü över. Memmi’nin analizi, Sartre’ın bakışın özneler arası diyalektiği üzerine modellenmiştir. Bu diyalektiği bir mücadeleye kilitlenmiş iki portre olarak tasvir edilen iki ideal tip üzerinden dönüştürür: “Sömürgecinin Portresi” ve “Sömürgeleştirilenin Portresi”. Memmi, Hegelci Köle-efendi diyalektiği mirasını aynen kullanarak çizdiği iki portrenin - Antisemit ve Yahudi- temelini oluşturur: Sömürgeci, anti-Semit fenomenolojisine benzer bir ruhtur ve sömürgeleştirilenlerin durumu Sartre'ın "Yahudi" portresiyle örtüşür. Memmi’nin belirli bir durumda özgürlük ve özgünlükle ilgili varoluşsal öncülleri de Sartreci ilkelerden türetilmiştir. Sartre, yine de Memmi’nin kolonizasyon içindeki ilişkiye dair ince psikolojik tasvirini ve bunun sömürge hegemonyasının içselleştirilmesiyle sonuçlanmasını eleştirir. Lia Brozgal'ın işaret ettiği gibi, Sartre'ın eleştirisi üç noktaya dayanır: “Birincisi, Sartre ırkçılığı sömürgecilere sömürgeleştirilenlerin zararına fayda sağlayan sömürgecilik sistemindeki örtük bir şey olarak görürken, Memmi'ye göre ırkçılık bireylerin içinde yer alır ve sömürge girişimini ve onun içindeki yerini haklı çıkarmak için sömürgeci tarafından seferber edilir.” (Brozgal 2013, 142). İkincisi, Sartre’ın Marksist vurgusu, sömürgeciliğin ekonomik değerlendirmesine öncelik verir. Üçüncü nokta ise Sartre tarafından açıkça vurgulanmaktadır: “Benim bir sistem gördüğüm yerde o bir durum görür. Aramızdaki tüm fark da böylece ortaya çıkar” der Sartre (Sartre 1965, 25).

Sartre düşüncesindeki bu değişimi, varoluşçu Marksist çerçevesinin dahilindeki varoluşçu-fenomenolojik analizinin kapsamını yansıtan “Sömürgecilik Bir Sistemdir” (Sartre 1964) adlı konuşmasıyla duyurmuştu. Memmi'nin Sömürgecinin Portresi, Sömürgeleştirilenin Portresi’ne yazdığı önsözde Sartre ırkçı mantığın Memmi’nin çizdiği şekliyle bir fenomenoloji meselesi olmaktan ziyade sömürü sisteminin bir işlevi olduğunu açıklar. “Sömürgecilik şiddete maruz bıraktığı insanların insan haklarını inkâr eder ve onları Marx'ın haklı olarak insanlık dışı bir durum olarak adlandıracağı bir sefalet ve cehalet durumunda zorla tutar. Irkçılık eyleme, kurumlara ve sömürgeci üretim ve değişim yöntemlerinin doğasına yerleşmiştir” (Sartre 1965, 24).

Irkçılık psişik olarak işlerken, Öteki'yi nasıl algılayacağımız ve kabul edeceğimiz konusunda bizi koşullandırır, böylelikle insan hakları ve eşitliğin onlara (ötekilere) kadar genişletilmesine gerek kalmaması için sömürgeci ve ırkçı konuların insanlıktan çıkarılmasına hizmet eder. Sartre’ın vurguladığı nokta artık, ırkçılığın iktidar yapısı ve bizzat zulmün maddi sistemi ile iç içe olduğudur. Ayrımcılık yalnızca bilişsel ve özneler arası olarak değil, aynı zamanda kurumlar ve günlük uygulamalar ve politikalar içinde de işlev görür. Irkçılık sadece bir fikir değil, aynı zamanda bir ideolojidir. Sartre, ırkçı sömürge sistemi "sömürgecilikle şekillenen ve sömürge sisteminin ilkelerine göre düşünen, konuşan ve hareket eden bir milyon sömürgeci, sömürgecinin çocuğu ve torununda somutlaşmıştır" (Sartre 2001, 44) diye yazar. Irkçı sistem bu nedenle hem sömürgeleştirileni hem de sömürgeciyi, “ırkçılığıyla” enfekte ederek, şekillendirmiştir (Sartre 2001, 47).

Memmi'nin Racism’i (Irkçılık)

Sartre’ın analizi Memmi tarafından açıkça paylaşılmayan Marksist bir dönüşe sahip olsa da, Sartre’ın eleştirisinin etkisi Memmi’nin Racism (Irkçılık) adlı eserinin özetinde kendini gösterir. Bu çalışma (Racism) Memmi’nin “Sömürgecinin Portresi, Sömürgeleştirilenin Portresi” eserinde gerçekte ön planda ve merkezde olmayan ırkçılık anlayışını genişletmiştir. Memmi artık açıkça şunları iddia etmektedir: “Irkçılık kolonyal ilişkileri betimler, örneklendirir ve sembolize eder” (Memmi 2000, 35). Memmi, kendi durumunun çelişkilerini The Pillar of Salt'da (Tuz Sütunu) kurgusal, “Sömürgecinin Portresi Sömürgeleştirilenin Portresi”nde ise analitik olarak açıklamanın ötesine geçerek Racism’de “raciology” (ırkoloji/ırkçılık) olarak adlandırdığı bir sosyal teori geliştirir (Memmi 2000, 191). Artık teşhis ettiği sorunu hem tanımlamaya hem de tedavi etmeye çalışmaktadır. Memmi, Racism’de (Irkçılık) teori geliştirmek üzere bir tanımdan yola çıkar: “Irkçılık, kendi ayrıcalıklarını veya saldırganlığını haklı çıkarmak için değerlerin, masrafı kurbana/mağdura ait olacak şekilde suçlayanın lehine, gerçek veya hayali farklılıklara, genelleştirilmesi ve nihai tayinidir” (Memmi 2000, 169).

Memmi, bu tanımı ve nasıl ortaya çıktığını açıklarken, kölelikten soykırıma kadar her şeyin rasyonel gerekçesini sağlayan, Aristoteles'ten H. S. Chamberlain'e kadar, ırk düşüncesine tarihsel bir bakışla başlar. Sonuç yalnızca bir kavramlar bütünü değil, aynı zamanda "söylemini yapılandıran ve davranışını yöneten şeyin temelinde yatan bir duygu ve kanaat sistemi"ydi (Memmi 2000, 22). Memmi, Racism’de (Irkçılık) ırkçı söylemi sistematik olarak üretilmiş bir söylem olarak kabul eder. Bu düşünce sistemleri, Fransa'dan Güney Afrika'ya kadar, grupların ulusal kültürel geleneklerine organik olarak entegre edilmiştir. Bu kavramlar, değiştirilemez farklılıklar iddiasının bir sonucu olarak, bir grubun dini, biyolojik veya kültürel gerekçelerle diğerine üstün olduğu iddiasıyla baskı veya zulmü meşrulaştırdı. Bu sözde farklılıklar biyolojik, ekonomik, psikolojik veya metafiziksel olmak üzere birçok biçimde olabilir. Irkçılar, ulusal ve tarihsel bağlama bağlı olarak "kişinin ten rengi, yüz özellikleri,… Kişinin karakteri veya kültürel geleneği" (Memmi 2000, 78) dahil olmak üzere farklı durumlarda farklı faktörlere odaklanır. Irkçılığın sonuç olarak etnofobinin bir alt kümesi olduğunu iddia eder Memmi: Suçun, korkmamız gerektiği şeklinde öğretilen belirli gruplara atfedilmesi. Irkçılık daha genel olarak, kaygımızı kışkırtan veya kaygımız tarafından öfkelendirilen yabancı veya tuhaf veya başka şekilde Öteki olarak nitelendirilenlere saldırmayı meşrulaştıran "heterofobi"nin bir ürünüdür. Çünkü “farklılık tedirgin edicidir; bilinmeyeni yansıtır ve bilinmeyen genellikle tehlikelerle dolu görünür. Fark, bazen baştan çıkarsa bile rahatsız eder” (Memmi 2000, 27). Irkçılık sonuç olarak "kötü niyetle" işler (Memmi 2000, 193) ve işlevi "kaygıyı hafifletme ve ideolojik oyalama"dır (Memmi 2000, 195). Memmi, bireysel ve psişik korkuların yanı sıra, hepsi de insan saldırganlığının ve tahakkümünün kaynakları olan finansal sömürü ve açgözlülüğü tartışır (Memmi 2000, 196). Memmi, bu faktörleri bir araya getirerek, "yadsınamaz bir hedefle” yani “ sömürgeciler için iktidarın ve ayrıcalığın meşrulaştırılması ve sağlamlaştırılması" için "ırkçılık mekanizmasının” nihayetinde “...geniş bir resmi sözcükler, jestler, idari metinler ve siyasi davranışlar sözlüğü ürettiğini" yazar (Memmi 2000, 38). Diğer bir değişle, “ırkçılık, egemenlik ve boyun eğmeyi, saldırganlık ve korkuyu, adaletsizlik ve imtiyaz savunmasını, kendi kendini haklı çıkaran tahakküm savunmacısını, tahakküm altına alınanların aşağılayıcı mitlerini ve imgelerini ve nihayetinde, zulmedenlerin ve infazcıların yararına kurban edilen insanların sosyal olarak yıkımını veya etkisiz hale getirilişini kapsar ve ortaya çıkarır ”(Memmi 2000, 93). Memmi’nin Racism adlı eseri böylelikle Mailer ve Baldwin’in, Sartre ve Fanon’un çalışmalarında ve Sartre ile Memmi arasında izlediğimiz varoluşçu ırk analizini açıkça pekiştirdi.

Ancak Memmi ırkçılık tasviri yapmakla yetinmez. Üç yönlü bir ırkçılık karşıtı gündem önerir. Birincisi, sadece başkalarındakine değil, kendimizdeki ırkçılık bilincine de varmalıyız (Memmi 2000, 146). Varoluşçu ırkçılık karşıtlığı öz bilinçle başlar. Bu, “empatiyi… ötekinin acısını, aşağılanmasını, onun hakarete uğradığını ya da vurulduğunu” anlamayı gerektirir (Memmi 2000, 147). Ama aynı zamanda farklı sosyal grupların göreli ayrıcalıkları hakkında kendi kendini incelemeyi de gerektirir. İkincisi, ırkçılık karşıtlığı, ırkçılığın nasıl şekillendiğine ve değiştiğine duyarlı, sürekli ve süregelen pedagojik yaklaşımlar gerektirir. Bu, çocuklara farklılıklardan korkmak yerine farklılıklardan zevk almayı öğretmekle başlar ve aynı zamanda okullarda ve üniversitelerde bu konuda kesintisiz bir eğitimi gerektirir. Üçüncüsü, varoluşçu ırkçılık karşıtlığı politiktir. Bireyler ve özneler arası ikilikle sınırlandırılamaz; önyargıya “[yani] etnik strerotiplere bağlanmış, ‘görüş’ ve ‘inanç’ olarak icat edilmiş tutuma, duygusal-hayali eğilim”e (Taguieff 2001, 145) karşı savaşmakla yetinemez. “Varoluşçu ırkçılık karşıtı siyaset "her türlü baskıya ve her türlü tahakküm biçimine karşı mücadele etmelidir" (Memmi 2000, 154, 157).

Sonuç

Memmi’nin Racism (ırkçılık) adlı eseri, ırkçılıkla ilgili varoluşçu tartışmaların ulus ötesi ve küresel bir konuşma sonucunda nasıl değiştiğini değerlendirmek için kullanışlı bir özet mahiyetindedir. Memmi, Mailer gibi, yaratıcı çalışmaları kimlik inşasının varoluşçu parametrelerini araştıran bir kurgu yazarı olarak başladı.

“White Negro” (Beyaz Zenci), Amerikan avangard deyimini varoluşçuluğun kelime dağarcığı ve Amerikan gelenekselliğinin bir eleştirisi olarak siyahlığın kucaklanmasıyla ilişkilendirerek genişleten deneyimsel bir çalışmaydı. Bu Jim Crow ırkçılığına yönelik bir bıçaktı. Ancak, Baldwin'in de belirttiği gibi, Mailer bunu yaparken siyahları sterotiplere hapseden birçok imgeyi fetişleştirme tuzağına düştü.

Fanon daha önce, Sartre'ı gündelik pratiklere ve kurumsal formlara nasıl kaynaştırıldıklarını anlamak üzere fikirleri ideolojiyle ilişkilendiren ırkçılık mekanizmasının daha bütünsel bir değerlendirmesine yönlendirerek, Sartre'ın "Black Orpheus"taki (siyah orfe) "ırkçılık karşıtı ırkçılığı" hakkında benzer bir şey öne sürmüştü. 1957’de Cezayir çatışmasına yoğunlaşan ilgisinin yanı sıra Fanon’un eleştirisi Sartre’ı ırkçılığı bireysel bir varoluşsal duruma "kötü niyetli" bir yanıt olarak anlamanın ötesine geçirmişti. Sartre artık ırkçılığın sömürge sistemi tarafından yapılandırıldığını anlamıştı. Sartre’ın erken dönem varoluşçu denemelerinde olduğu gibi, ırkçılığın kökenini “kötü niyet” ve ırksal Öteki'nin kaygısı ve korkusunda bulmaya devam eden kendi toptan teorik ırkçılık anlayışını geliştirmiş olsa bile Memmi’nin daha sonraki çalışmaları, Sartre'ın eleştirisini tamamladı. Memmi’nin Racism (ırkçılık) adlı eseri ırkçı özneleştirmenin mekanizmalarını, onun Batı söylemindeki uzun kavramsal tarihini, dini eserlerdeki ve derneklerdeki yayılışını, bilime ve siyasi çatışmalara dahil edilişini anlatarak, açıklar. Memmi’nin üçlü (bireysel, sosyal ve politik) analizi ırkçılığa karşı üçlü çareyi gerekli kılar: Her türlü baskı ve heterofobinin üstesinden gelmeyi amaçlayan özeleştiri, eğitim ve kolektif seferberlik.

Kaynaklar

Baldwin, James. (1985). “The Black Boy Looks at the White Boy.” In The Price of the Ticket: Collected Nonfiction, 1948–1985, 389–404. New York: St. Martin’s.

Beauvoir, Simone de. The Blood of Others. New York: A. A. Knopf.

Bernasconi, R. (2012). “Situating Frantz Fanon’s Account of Black Experience.” In Situating Existentialism: Key Texts in Context, edited by Jonathan Judaken and Robert Bernasconi, 336–359. New York: Columbia University Press.

Brodkin, K. (1998). How Jews Became White Folks and What That Says about Race in America. New Brunswick, NJ: Rutgers University Press.

Brozgal, L. (2013). Against Autobiography: Albert Memmi and the Production of Theory. Lincoln: University of Nebraska Press.

Camus, Albert. (2011). “Preface to The Pillar of Salt.” Translated by Scott Davidson. Journal of French and Fancophone Philosophy—Revue de la philosophie française et de langue française 19 (2): 15–16.

Cotkin, G. (2003). Existential America. Baltimore: Johns Hopkins.

Gordon, L. (2006). Disciplinary Decadence: Living Thought in Trying Times. Boulder, CO: Paradigm Press.

Gilman, S. (1991). The Jew’s Body. New York: Routledge.

Heidegger, Martin. (1962). Being and Time. New York: Harper and Row.

Irele, A. (1964). “A Defence of Negritude: Apropos of Black Orpheus by Jean-Paul Sartre.” Transition 13 (March-April): 9–11.

Jackson, J., and Saxe, R. (2015). The Underground Reader: Sources in the Transatlantic Counterculture. New York: Berghahn.

Jaspers, K. (2000). The Question of German Guilt. New York: Fordham University Press.

Judaken, J. (2006). Jean-Paul Sartre and the Jewish Question: Anti-antisemitism and the Politics of the French Intellectual. Nebraska: University of Nebraska Press.

Judaken, J., ed. (2008). Race after Sartre: Antiracism, Africana Existentialism, Postcolonialism. New York: State University of New York Press.

Le Sueur, James. (2001). Uncivil War: Intellectuals and Identity Politics During the Decolonization of Algeria. Philadelphia: University of Pennsylvania Press.

Mailer, N. (1998). “The White Negro.” In The Time of Our Time, 211–230. New York: Random House.

Memmi, A. (1965). The Colonizer and the Colonized. New York: Orion Press.

Memmi, A. (1992). The Pillar of Salt. Boston: Beacon Press.

Memmi, A. (2000). Racism. Minnesota: University of Minnesota Press.

Mudimbé, V. Y. (1988). Invention of Africa: Gnosis, Philosophy, and the Order of Knowledge. Bloomington: Indiana University Press.

Oliver, K. (2003). “Alienation and Its Double; or the Secretion of Race.” In Race and Racism in Continental Philosophy, edited by Robert Bernasconi with Sybol Cook, 176– 195. Bloomington: Indiana University Press.

Painter, N. I. (2010). The History of White People. New York: W. W. Norton.

Sanos, S. (2013). The Aesthetics of Hate: Far-Right Intellectuals, Antisemitism, and Gender in 1930s France. Stanford, CA: Stanford University Press.

Sartre, Jean-Paul. (1939/1969). “The Childhood of a Leader.” In The Wall, 84–144. New York: New Directions Books.

Sartre, Jean-Paul. (1948). Anti-Semite and Jew. New York: Schocken Books.

Sartre, Jean-Paul. (1964a). Nausea. New York: New Directions Books.

Sartre, Jean-Paul. (1964b). “Black Orpheus.” The Massachusetts Review 6 (Autumn): 13– 52.

Sartre, Jean-Paul. (2001). Colonialism and Neo-Colonialism. New York: Routledge.

Sartre, Jean-Paul. (2007). Existentialism Is a Humanism. New Haven, CT: Yale University Press.

Soucy, R. (1995). French Fascism: The Second Wave, 1933–1939. New Haven, CT: Yale University Press.

Spivak, G. C. (2003). Death of a Discipline. New York: Columbia.

Taguieff, P-A. (2001). “The Theories of Prejudice and the Meanings of Racism.” In The Force of Prejudice: On Racism and Its Doubles, 141–179. Minneapolis: University of Minnesota Press.

Watteau, M. (1948). “Situation raciales et condition de l’homme dans l’oeuvre de Jean- Paul Sartre.” Présence africaine 2 (January): 209–229.

West, Cornel. (2014). Democracy Matters: Winning the Fight Against Imperialism. New York: Penguin.

[1]The White Negro (Beyaz Zenci), Norman Mailer'ın orijinal "hipsterler" üzerine yazdığı 1957 tarihli makalesidir. Beat’lere sempati besleyen Mailer bu makalesinde orijinal hipsterların sıklıkla bohem ve uçlarda (uyuşturucu deneyimi, cinsel deneyime açık) yaşayan Afro-Amerikalılar arasından çıktığını ve genellikle caz müzisyenleri olduğunu yazdı. Mailer’e göre siyahlara öykünen Beatler onların beyaz versiyonu oldu [Çevirenin notu (Ç.N.)].
[2]Father Knows Best, Mutlu ve eğlenceli bir aileyi anlatan 50’li yıllarda popüler olmuş bir Amerikan TV dizisi (Ç.N.)
[3]New York şehrinin Lower Manhattan kısmının batı tarafında bulunan Greenwich Village 19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın ortalarına kadar Bohemyanizmin merkezi ve Beat Hareketi'nin doğum yeri olarak biliniyordu (Ç.N.).
[4]Hipster, yüksek kültürün tüm eğilimlerini ve alışkanlıklarını reddeden, kendilerine ait giyim tarzı, müzik türleri vs. yaşam biçimiyle hakim kültürden tamamen farklılaşan ve farklılaşmayı bir ilke olarak sürekli kılan, yaygın olmayanın kullanımına yönelen, soyutlanmış mahallerde yaşayan bir altkütürü ifade eder. Hipster yenilikçi anlamına gelmekle beraber ironik bir şekilde bu “yenilikçi”lik eskiye dönme, eski sevicilik anlamında bir “yenilikçiliği” ifade eder. Hipster, Hippiler gibi Beat kuşağının (her üçü de zaman zaman “Hip” hareketleri olarak adlandırılır) doğrudan ardılı olamamakla beraber Beat/Beatnik hareketinden beslenmiştir. Dünya savaşları, savaş travmaları dünya genelinde yaşanan sosyal krizler, işsizlik vs. gelişmelerin yarattığı bitmişlik, tükenmişlik, isyankar olan bu hareketlerin doğmasını tetiklemiştir. Hipster kavramı 2010’lardan günümüze ise artık ideolojiden çok bir moda trendini ifade etmektedir (Ç.N.).
[5] Parvenu, soylu/aristokrat bir aileden gelmeyip kendi kendini yetiştirerek birdenbire zengin veya başarılı olmuş düşük sosyal konumdaki kişi anlamındadır (Ç.N.).
[6] Demimond, 19. yy başlarında devrim sonrası Fransa'da tanımlanan bir kelime olup lekeli kadın, kibar fahişe/fahişeler sınıfı anlamına gelmektedir (Ç.N.).
[7] Jim Crow yasaları 1880'ler ve 1960'lar arasında Amerika'nın büyük bölümünde uygulanan, siyahlar ve beyazların aynı ortamları paylaşmalarını yasaklayan kanunlardır. Yasaya karşı gelenlere hapis ve para cezası uygulanıyordu. Jim Crow yasaları, 1964 Medeni Haklar Yasası ile 1965 Oy Hakkı Yasası sonucunda yürürlükten kalkmıştır (Ç.N.).
[8] 1950’li yıllarda “Hip” sözcüğü “Beat” sözcüğü ile eşanlamlı olarak kullanılıyordu. Hipster, Hippiler ve Beat kuşağı zaman zaman “Hip” hareketleri olarak da adlandırılırlar (Ç.N.).
[9] 1940 yıllarında ortaya çıkan Jive, "salon dansı" olarak da bilinen bir Latin Amerikan dans türüdür. Rock & Roll, Boogie Woogie, African/American Swing gibi danslardan etkilenmiş olan Caz’ın oldukça hızlı ve hareketli bir formu olan Afro-Amerikan kökenli bu dans bir süre uygunsuz bir dans olarak kabul edilmiş ve salonlarda yapılması yasaklanmıştır. Yarışma dansı olarak birçok değişiklikten geçmiş, akrobatik hareketlerinden arındırılmış ve Lindy, West Coast Swing, Amerikan Swing ve Rock 'n Roll gibi farklı isimler almıştır. Rock 'n Roll'a benzemekle birlikte, ondan daha hareketlidir. Be-bop’un kısaltması olan bop ise hızlı tempo ile doğaçlama ile karakterize edilen caz türü olarak 1940 ve 50’lerde yaygınlaşan solo şeklinde bir Swing dans türüdür (Ç.N.).
[10] One Drop Rule (Tek Damla Kuralı), 20. yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri'nde siyah soydan bir atası olan herhangi bir kişinin siyah olarak kabul edildiğini iddia eden ırkçı bir sınıflandırma ilkesidir. Kavram, 20. yüzyılın başlarında bazı eyaletlerin kanunlarına da eklenmiştir (Ç.N.).
[11]Karşı-devrimci (Fransız Devrimi'ne karşı), anti-parlamenter, ademi merkeziyetçi, Katoliklik düşünceler üzerine oturmuş olan aşırı sağ monarşist siyasi bir hareket olan Action Française (Fransız Eylem Hareketi) 1905 yılında kurulmuş olup 1914 yılına gelindiğinde Fransa'daki en örgütlü milliyetçi hareket haline gelmiştir. 1908'de hareketin aylık yayını, Action Française adlı günlük bir gazeteye çevrilmiştir. Aynı yıl gazeteyi sokaklarda satmak için hareketin Camelots du Roi adlı gençlik kanadı oluşturulmuştur. Action Française’nın darbe birliklerine dönüşen bu gençlik kanadının üyeleri ayrıca, paramiliter bir kanat görevi görmüştür (Ç.N.).
[12]Bildungsroman (Oluşum Romanı), Alman edebiyatında bireyin oluşum dönemini ve sonunda ulaştığı ideal durumu ele alan roman türüdür (Ç.N.).

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin