Halepçe: Kürdün “Kimyasal” Değersizliği!
Nuri Fırat

icerik_3812 16 Mart 1988’de Güney Kürdistan’ın Halepçe kentinde en az beş bin Kürdün kimyasal silahlarla katledilmesinin üzerinden 33 yıl geçti. Kuşkusuz Halepçe Katliamı, 1987-88 yılları arasında Saddam Hüseyin’in Baas rejimi tarafından Kürtlere karşı gerçekleştirilen Enfal Soykırım Harekâtı’nın bir aşaması veya parçasıydı. Kur’an’ın sekizinci suresinin (Enfal =Ganimet) adını taşıyan sekiz aşamalı soykırım harekâtı sırasında neredeyse Güney Kürdistan’ın her yerinde kimyasal silahlar kullanıldı. İnsan hakları kuruluşlarının verilerine göre, en az 182 bin Kürt katledildi; köyleri yerle bir edilmiş on binlerce Kürt toplama kamplarına alındı, işkenceye maruz kaldı, gözaltında kaybettirildi, toplu mezarlara gömüldü ve mülteci durumuna düşürüldü. (Soykırımın dramatik bilançosu için bkz. Middle East Watch 2003)
***
Halepçe ve Enfal Soykırımı ile ilgili bu gerçekler, bugün artık biliniyor. Ancak bir husus var ki, ABD ve koalisyon ortaklarının Saddam Hüseyin’i devirmek amacıyla Irak’a düzenlediği harekât vesilesiyle yeniden gündeme gelebileceği (ve geldiği) üzere, Halepçe’ye rağmen veya Halepçe göz ardı edilerek farklı bir çerçevede tartışılmaya devam ediliyor. Halepçe ve elbette Enfal trajedisini bir de bu çerçevede ele almakta yarar var.
***
ABD, 20 Mart 2003’te İngiltere’yle birlikte öncülüğünü yaptığı “Çok Uluslu Koalisyon” güçleriyle II. Körfez Savaşı’nı başlattı ve Saddam Hüseyin’i devirdi. Koalisyon, Saddam’ın kimyasal silahlara sahip olduğu iddiasını temel gerekçe olarak ileri sürdü. Saddam devrildikten sonra iddia edilen bu silahlara bir türlü ulaşılamadı veya kamuoyunu ikna edecek şekilde bu iddiaya dair kanıtlar sunulamadı veya sunulmadı (bu arada sahte kanıtlar da gündeme geldi).

Irak harekâtına karşı çıkanlar ise, olup biteni Iraklılara rağmen bir işgal olarak nitelemekte; ABD ile müttefiklerinin başından beri yalan söylediğini, kimyasal silahların zaten olmadığını ve bu iddiayı işgali meşrulaştırmak için ortaya attıklarını yıllardır savunageldi. Bu muhalifler, birbirinden oldukça farklı dünya görüşlerine sahip çevrelerden oluşuyor. Solcular, kendilerini demokrat olarak niteleyenler, İslâmî görüştekiler, anarşistler, ulusalcılar, küreselleşme karşıtları, bazı komplo teorisyenleri veya sadece Bush’a gıcık olanlar gibi...
***
Öncelikle, baba ve oğul Bush başta olmak üzere, ABD başkanlarından, en azından Suriye ve Ortadoğu’da bulunma nedenlerini petrol ve silah ticaretiyle açıklayabilen Trump “dürüstlüğünü” beklemenin gereksiz olduğu ve bu nedenle illa ki bir bahaneye başvurdukları kabul edilebilir. Dolayısıyla muhaliflerin (daha doğrusu her telden ABD karşıtlarının) “ABD yalanı” ile ilgili itirazları makul karşılanabilir. Ancak bu makul itirazın ıskaladığı veya artık her türden muhalefetin kendince bir anlam yüklediği ABD karşıtlığının (ve elbette bazılarına göre emperyalizm karşıtlığının) ezberci gürültüsü içinde kaybolan ya da görmezden gelinen gerçekler de vardır. Neredeyse Saddam’ı anti-emperyalist bir kahramana dönüştürüp (hatta dönüştüren), insana “Saddam’a da yazık oldu” dedirten bu muhalefet anlatısının da, bilinçli veya değil, yeni bir “yalan” evreni kurmaya çalıştığını, hatta kurabildiğini görmek gerekir. İtirazlar, kuşkusuz çoğunlukla Noam Chomsky tutarlılığını barındırmadığından, en az iki hususta kusurludur.

İlki; ABD’nin Iraklılara rağmen geldiğini ileri sürmek hatalıdır. Körfez Savaşı’nda “Irak Kürtleri”nin ana-akım temsilcileri olarak Güney Kürdistan güçleri (Kürdistan Demokrat Partisi - KDP ve Kürdistan Yurtseverler Birliği - KYB) ABD’nin müttefikleriydi. Irak’ta nüfusun çoğunluğunu oluşturan Şii Araplar da, en azından Saddam’dan kurtulacakları ve iktidara gelebilecekleri için hiç de ABD karşıtı değillerdi. Saddam sevdalısı olmayan bir kısım Sünnî Arap için de aynı şey geçerlidir. Sonuç ne olursa olsun, ABD’nin “emperyalist emellerinin” yanı sıra bir de davet vardı. Üstelik ABD bu davete ilk kez icabet etmiyordu; mesela 1980-88 Irak-İran savaşı sırasında Saddam’ın müttefiki olarak başka türlü de buyurmuştu.

İkincisi; pekâlâ, Saddam’ın kimyasal silahları yalan idiyse, Halepçe’de Kürtleri öldüren Sarin ve Hardal gibi uluslararası sözleşmelerle yasaklanmış kimyasal gazlar neyin nesiydi? Herhalde Kürtlerin, davalarının meşruluğunu dünyaya anlatmak için bu kimyasalları edinip kendilerine karşı kullandıkları düşünülemez. (Ki komplo teorilerinin sabit-fikir kıldığı Kürt düşmanlarının böyle düşünebilecekleri elbette malumdur. Nitekim 2019’un sonbaharında Türkiye’nin Rojava’ya yönelik başlattığı “Barış Pınarı” harekâtı sırasında kimyasal silahların kullanıldığı gündeme geldiğinde, benzer söylem resmi merciler ve taraftarlarınca dillendirilmişti.) Peki, kimyasal silahlar düşmanı Irak’ı uluslararası kamuoyunda zorda bırakmak isteyen İran’ın olabilir miydi? Irak-İran savaşı sırasında Saddam’ın Baas rejimi ve müttefiki ABD için bu iddia pek işlevseldi. Ama gerçeğin böyle olmadığı da ortaya çıktı. Geriye tek seçenek olarak Baas rejimi kalıyor. Haliyle Saddam’ın kimyasal gazlarını inkâr etmek veya bahaneye indirgemek Halepçe Katliamını ve Kürdün yaşadığı zulmü perdelemez mi - daha ağır bir ifadeyle meşru kılmaz mı? Irak üzerinden tutarlı bir muhalefet (ama sadece bir ABD karşıtlığı ile değil) hikâyesi kurulacaksa işe buradan başlamak gerekmez mi? Bazı anekdotlar belki bir fikir verir...

(Öncelikle şu notu düşerek başlamakta yarar var. Saddam’ın kimyasal silahları hakkındaki yetkin araştırmalardan birine imza atan Joost R. Hiltermann’ın aktardığına göre, Irak’ın 1980’li yıllar boyunca kullandığı ve İran-Irak savaşının bitmesinin ardından geliştirmeye devam ettiği kimyasal, biyolojik ve nükleer silahlar ile bu silahları üreten program 1991’de BM Irak Özel Komisyonu’nca yok edildi (2010:308). Bu arada kimyasal silahlar var iken, tedarik edilebilirken ve sağlanırken, bu silahların düşmana karşı ne derece etkili olabildiği denek addedilmiş Kürtler üzerinden sahnelenirken, ortada Saddam’ı devirmeyi gerektirecek bir neden bulunamamıştı. 1991’deki Birinci Körfez Savaşı da, bu kimyasallarla değil, (daha sonra değinileceği üzere desteklenmeye devam edilen ve haliyle dizginlenmeyen) Saddam’ın Kuveyt macerası ile ilgiydi. Ancak aradan epey zaman geçtikten sonra, “bulunamayan” kimyasal silahlar Saddam’ı devirmek için yeterli olabilmişti.)
***
Irak’ta Kürt muhalefetinin hikâyesi yüzyılı geride bırakmış durumda. İnişli çıkışlı hikâyenin kırılma anlarından biri, 1975’teki yenilgidir. 1970’lerin başlarında Şah döneminin İran’ı ile Saddam’ın iktidara geldiği Irak arasında gerilim vardı ve Kürtler, özerklik anlaşmasına uymayan Baas rejimine karşı İran ve destekçisi ABD’nin müttefikiydi. Ancak 1975’te İran ve Irak Cezayir Anlaşmasını imzalayınca, müttefikleri, Kürtleri Baas rejimine karşı yüzüstü bıraktı (Bkz. Barzani 2005; Jwaideh 2014; McDowall 2004). (ABD 2017’de Güney Kürdistan’daki referandumda ve 2019’da Türkiye’nin Rojava’daki “Barış Pınarı” harekâtında bu tarihi tekerrür ettirecekti.) Cezayir’den sonra Saddam, müttefiksiz kıldığı Kürtlere bütün gücüyle yöneldi ve sonuç Kürt güçleri açısından hezimet oldu.

1975’ten sonra Irak, İran sınırını Kürtlerden arındırma harekâtına girişti; sınırdan 30 km kadar içeriye doğru bir şerit boyunca insansızlaştırma harekâtı başlattı. Yüzlerce Kürt köyü yerle bir edilirken, Baas Partisi’nin gazetesi Es Sewra’ya (18 Eylül 1978) göre, yirmi sekiz bin (28000) aile (yaklaşık iki yüz bin insan) 1978 yazına gelinirken sınır bölgesinden çıkartılmıştı (Akt. Middle East Watch 2003:232). Bu kısmi veriler bile Baas rejiminin 1975’ten itibaren Kürtlere karşı etnik temizlik harekâtına başladığını gösterirken, olup bitenler sırasında köyleri bombalayan uçaklardan kimyasal silahların kullanıldığı iddiaları Kürt güçlerinin duymazdan gelinen çığlıkları olarak kaldı.

Kuşkusuz, Kürtlere karşı uçaklar ilk kez kullanılmıyordu, kimyasal iddiası da yeni değildi. Açık biçimde bir Kürt soykırımının yaşandığı Dersim’de Sabiha Gökçen’in marifetlerini ve mağaralarda fare gibi zehirlenenleri de dipnot niyetine hatırda tutarak; örneğin 1920’lerin hemen başında “bağımsız Kürdistan” amacıyla Irak’taki İngilizlere karşı başlayan Mahmud Berzenci İsyanı, uçaklar da kullanılarak bastırıldı. 1930’lardan sonra da Barzanilere karşı pek çok kere uçaklar kullanıldı ve Kürtler zaman zaman kimyasal gazlardan söz etti. (1920’li yıllarda İngiltere Irak’ta bilfiil bulunurken, dönemin sahadaki diplomatlarından olan ve görece “Kürt yanlısı” olmakla bilinen C. J. Edmonds’un (2003), her ne kadar kimyasal gazların bahsi geçmese de, konuyla ilgili aktardıkları kayda değerdir.)
***
Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yirmi yılında Kürtlere karşı uygulanan zulmü ve Dersim’de olduğu gibi gerçekleşen soykırımı, en özet haliyle, bir medenileştirme ve emperyalizmin gerici uşaklarını yola getirme girişimi olarak görmeyi tercih eden Sovyetler Birliği, kurulmasını teşvik ettiği 1946’daki Mahabad Kürt Cumhuriyeti’nin deneyiminde İran Kürtlerini yüz üstü bıraktıktan sonra, bu deneyimin bir parçası olan Molla Mustafa Barzani’ye uzun yıllar (1946-1958) sığınma koşulları sağladı. (Sovyetler Birliği’nin Kürt siyaseti için bkz. Fırat 2015; Jwaideh 2014; McDowall 2004) 1958’de Irak’a döndükten sonra Barzani’nin mücadelesine, Mesud Barzani’nin aktardığı bilgilere göre, 1972’ye kadar maddi ve lojistik destek sağlayan Sovyetler Birliği, bu süre zarfında Kürtlerin Irak’ta yaşadıkları zulmü çıkarları doğrultusunda gündeme getirdi. Örneğin, Arap ülkeleriyle olan ilişkilerine halel getirmeksizin, 1963’te Birleşmiş Milletler nezdinde birkaç kez (11 Temmuz 1963’te Güvenlik Konseyi’nde reddedilen ve “Kürt halkına karşı işlediği suçlardan dolayı Irak’ın kınanmasını” talep eden önerge dahil) pek cılız ses çıkardı (Barzani 2005:365-366).

1970’lerin başlarında Saddam ile müttefik olan Sovyetler Birliği Barzani liderliğindeki Kürtlerin ABD ile yakınlaşmasını ise hiç hoş karşılamadı, 1975 sonrası yıkımı bu yakınlaşmanın bedeli olarak değerlendirdi ve Halepçe Katliamı yaşandıktan sonra da Kürtleri suçlayan ve Saddam’ı aklayan bir siyaset izledi. Dolayısıyla yıkılışının hemen evvelinde bile Sovyetler Birliği, resmi yayın organı Pravda vasıtasıyla Halepçe Katliamını haklı çıkarma derdindeydi. Mehmet Emin Bozarslan’ın bir ibret belgesi olarak muhafaza ettiği 11 Eylül 1988 tarihli - Halepçe katliamından altı ay sonraki – Pravda’da ABD’nin Irak’a baskı kurmak amacıyla kimyasal iddiasını gündeme getirdiği, “kaçak Kürtlerin sözleri” dışında bu iddiayı doğrulayacak hiçbir kanıtın sunulmadığı ve zaten Irak Dışişleri’nin iddiayı yalanladığı savunuldu (Bozarslan 1991:85-86). (Türkiye’deki bazı komplo teorisyenleri hala bu görüşte ve hatta ironik biçimde karşı olduklarını iddia ettikleri ABD’nin bir zamanlar savunduğu gibi İran’ı suçlamaya devam ediyorlar.) Saddam’a kimyasal gazları temin eden ülkeler listesinde anılan Sovyetler Birliği için, bölgeyi istikrarsızlaştıran İran’ı dengelemek ve Saddam’ı Batı blokundan koparmak söz konusu olunca, Kürdün trajedisi çift kutuplu Soğuk Savaş dünyasında hiç de kullanışlı bir aparat değildi.

***
Sovyetler Birliği’nin 1963’teki Kürtlerle ilgili önergesinin BM Güvenlik Konseyi’nde reddedilmesini sağlayan İngiltere idi. Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği’nin karşı cephesinde yer alsa da İngiltere’nin 1975’ten itibaren Kürtlere karşı başlatılan etnik temizliğe dair tutumu pek de farklı değildi. Örneğin İngiliz Dışişleri, 1975’ten sonra Kürtlerin yaşadıklarını Irak’la her yıl yapılan 500 milyon sterlinlik sözleşmeyle kıyaslamış ve avantaj sağlamayan bir azınlık adına özveride bulunmanın gereksizliğini pişkince piyasa hesabıyla deklare etmişti. Halepçe Katliamı sonrasında da durum pek farklı değildi. İngiltere Dışişleri Bakanı, 10 Eylül 1988’de, Irak’a yönelik kimyasal silah ithamı konusunda “en fazla endişelenen ve ciddi kaygılar duyan ülke” olduklarını deklare etmişse de, 1993’teki Scott Soruşmasında Irak-İran savaşının ardından “yeni siparişler alabilmek için” İngiliz bakanların Irak’a yönelik “ihracat kısıtlamalarını gevşetmeye karar verdikleri ortaya çıkmıştı.” Dışişlerine göre, bu durum “pek de ahlak sınırları içinde” açıklanamazdı. Oysa ahlak sınırları diye bir şeyin olmadığının kanıtı olarak, zaten 1988-89 mali yılı için “İngiltere Irak’a verdiği ihracat kredilerini iki katına [340 milyon Sterlin]” çıkarmıştı (McDowall 2004:455;485).

Bu ve buna benzer pek çok vakaya rağmen iflah olmaz Kürt karşıtlarının Kürtlerle ilgili her gelişmede hemen parmağını tespit ettikleri, ama aslında özellikle de Güney Kürdistanlı Kürtlerle epey ihtilaflı bir geçmişi bulanan İngiltere, Pierre Rondot’nun dikkat çektiği gibi, “Kürt politikalarını Arap politikalarına feda” edeli epey zaman olmuştu (Jwaideh 2014:560).

***
İran’da 1979’da Molla rejimi kurulunca, Irak, yaşanan kaostan istifade edip 1975 Cezayir Antlaşması’yla verdiği tavizleri ve daha fazlasını koparmak için saldırıya geçti. ABD bu kez Saddam’ın müttefikiydi. Irak-İran savaşı sekiz yıl sürdü. Kürdistan’ın Irak ve İran bölgelerinde bütün yıkımı ile savaşın yaşanması yetmiyormuş gibi, her iki ülke kendi Kürt muhalefetini de unutmamıştı. Halepçe ve Enfal Soykırımı bu savaşın sonlarına doğru yaşandı. Ancak öncesinde Kürtlere yönelik kimyasal silahların kullanıldığı da gündeme geldi. Irak’taki Kürt muhalefeti birçok kere Baas rejimini suçlamıştı. Öte yandan İran Kürdistan Demokrat Partisi (İKDP) yetkililerine göre de, 1982, 1983, 1985 ve 1987 yıllarında İran’ın Kürt muhalefetine yönelik kimyasal saldırıları oldu ve çok sayıda sivil öldürüldü. (1987’de “ölçülü hesaplara göre” 111 kişinin öldüğü ve binlerce kişinin yaralandığı Kürt kenti Serdeşt’teki olay da buna dahildir. Bu arada Hintermann’ın şu önemli tespitini paylaşmakta yarar var (2010:143): “Serdeşt, tarihte gaz saldırısına maruz kalan ilk şehirdir ve sonraki yıl gerçekleştirilecek olan Halepçe saldırısının işaretçisi olmuştur”). 1989’da Viyana’da İran istihbaratının düzenlediği suikastta öldürülen İKDP lideri Dr. Abdurrahman Qasimlo da, ölümünden yedi ay önce İran’ın 1982 ve 1987’de kendilerine karşı kimyasal silah kullandığını açıkladı. (İKDP ile Qasimlo’nun verdikleri bilgiler için bkz. Hintermann 2010:239-240)

İran ve Irak tarafı Kürtlere karşı kullanılan kimyasal silahları hiçbir zaman reddetmedi, aksine birbirlerini suçladılar.

Söz konusu yıllarda Irak, Halepçe’de dahil, bütün kimyasal gazların İran tarafından kullanıldığını Batılı müttefiklerine vaaz ededurdu ve en azından istihbarat raporlarında aksi belirtilmesine rağmen ABD de müttefikine arka çıktı. Ancak sonraki yıllarda Halepçe’nin faili olarak Saddam’ın kimyasal silahları su götürmez biçimde kanıtlandı. Hatta savaşın ön cephelerinde kimyasala maruz kalan Irak askerlerinin de Saddam’ın gazlarının “yanlış” ve “talihsiz” kurbanları olduğu ortaya çıktı.

(Eklemek gerekir ki; Saddam, 1991’deki I. Körfez Savaşı’ndan devrildiği 2003’e kadar ABD ve müttefiklerinin sert ambargosuyla karşılaştı, bu nedenle milyonlarca insan temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hale geldi ve binlercesi bu yoksunluklar neticesinde yaşamını yitirdi. Bu dramdan ABD’den bile daha fazla sorumlu tutulması gereken Saddam, aynı dönem boyunca Kürtlere karşı ayrıca özel bir ambargo uyguladı ve 1990’lı yıllar boyunca Kürtleri yeni Halepçeleri yaşatmakla tehdit etti. Saddam 1988’de yaptıklarından hiç de pişman değildi; aksine onun için Halepçe’de yaptıkları, yapabileceklerinin teminatıydı.)

İran’ın da Irak’ın sahip olduğu kimyasal silahları tedarik etmeye başladığı ve deneysel amaçlı (ve her iki taraf da vurduğu halde kimsenin pek umursamadığı, kimyasal silah denese de kimsenin umursamayacağını düşündüğü) Kürtlere karşı kullanmış olabileceği iddiaları da her zaman ciddiyetini korudu. Dikkat çekildiği üzere, İran’daki Kürt muhalefeti 1980’li yıllardaki bazı tarihleri ve vakaları gündeme getirerek, İran devletini Kürtlere yönelik kimyasal silahları kullanmakla suçladı. İran ise, aynı dönem ve vakalar üzerinden yapabildiği ölçüde uluslararası alanda Irak’ı suçladı. Örneğin 1983-84 yıllarında ve hatta Serdeşt olayında İran, BM nezdinde ülkesine yönelik kimyasal silahlar kullandığı gerekçesiyle Irak’ı şikâyet etmişti. Bu da her halükarda İran Kürtlerine yönelik kimyasal saldırıların olduğunu kuşkusuz biçimde ortaya koyar. Ayrıca İran’ın kimyasal silahlarının olmadığı da ileri sürülemez. Nitekim İranlı yetkililer 1993 Kimyasal Silahlar Sözleşmesi nedeniyle yaptıkları açıklamalarda, kimyasal silahları kullandıklarını kategorik olarak reddetseler de, kullanmaktan çekinmeyeceklerini de hemen ekleyerek, Hintermann’ın tespitiyle, böylece bu silahlara “en azından savaşın [1980-88] sonuna doğru sahip” olduklarını ortaya koyuyorlardı. Hatta bir İranlı yetkili Hintermann’a 1980’lerin başlarında “sınırlı miktarda hardal gazı üretecek iki tane deneme kuruluşu” kurduklarını da söylemişti (2010:227).

(Bu arada Halepçe’de katliam yapıldığının belgelenmesi amacıyla bölgeye gazetecilerin girişini sağlayan İran’dı. Çünkü İran, korkunç manzaraya şahit olabilen ilk gazetecilerden BBC muhabiri John Simpson’ın (2012) belirttiği gibi, “Saddam Hüseyin’in kendi halkına karşı işlediği suçları dünyaya göstererek bir propaganda zaferi şansını” görmüştü.)

Demek ki, gerçekten 1980’ler boyunca, Halepçe haricinde, Irak ve İran’ın Kürdistan bölgelerinde birçok kez kimyasal silahlar kullanıldı. Halepçe ve Enfal ise, Kürtlere yönelik etnik temizlik uygulamalarının zirvesi oldu.
***
Kürtler Saddam Hüseyin’in kimyasal silahlar kullandığına dair kamuoyuna defaatle açıklamalar yapmış, BM’ye başvuruda bulunmuş, daha sonraları bazı uluslararası kuruluşlar bölgede kanıtlar toplayıp kamuoyunun bilgisine sunmuş ve Irak hükümeti de Halepçe’den kısa süre sonra (26 Mart 1988’de) aslında kimyasal silahların kullanıldığını dolaylı olarak kabul etmişti. Ancak bütün bu çabalar, en fazla BM gündeminde hiçbir sonuç vermeyen iddiaları araştırmak üzere bir komisyonun kurulması tartışmalarına konu olabilmişti. Nitekim 9 Mayıs 1988 tarihli BM Güvenlik Konseyi Çözüm Önerisi 612’de Saddam’ın Batılı müttefiklerinin yaklaşımına uygun bir sonuç vardı. Güvenlik Konseyi, İran ve Irak arasındaki “savaşta sürekli kimyasal silah kullanımını kınadığını” ve “her iki tarafın da gelecekte kimyasal silah kullanımından kaçınacağını umduğunu” açıklamakla yetindi.

ABD ve İngiltere gibi Batılı ülkelerin dışişleri bakanlıkları zaman zaman “kimyasal silahların kullanıldığına dair iddialar” nedeniyle kınama mesajları yayınlamışlarsa da, söz konusu dönemde ABD, kimyasal silah kullanımı nedeniyle Irak’a yöneltilen suçlamalara İran’ın da kimyasal silahlar kullandığı iddiasıyla yanıt vermeyi tercih etmiştir. Bu retorikle de Kürtlerin dramı görünmez veya önemsiz kılınmıştı.

ABD Dışişleri Bakanı George P. Shultz Ekim 1987’de, daha Halepçe Katliamı yaşanmadan, İsrail’de yaptığı açıklamada, “Körfez Savaşı’nda hem Irak hem de İran iddia edilen kimyasal silahları kullanmaktan suçludur” demişti. 1990’larda, artık bakan değilken, yazdıklarında 1985’te Irak’ın kimyasal silahlar kullandığını öğrendiğini belirtmiştir. Ancak Hintermann’a göre, “Irak’ın kimyasal silah kullandığını 1983 sonbaharı gibi erken bir tarihte biliyordu ve İran’ın saldırılarına karşı kimyasal silah kullanmanın önemini vurguluyordu.” Shultz açısından “önemli” olan bu şey, kimyasala maruz kalan Kürtlerin önemsizliğini teyit eder. Nitekim 9 Eylül 1988’de ABD Senatosu’nda kabul edilen ve Irak’ı hedef alan “Soykırım Önleme Yasası” tasarısı “soykırım” sözcüğü bahanesiyle onaylanmamıştı ve tasarı 21 Ekim’de geri çekilmişti (Hintermann 2010:302-303-304-305). Böylece Irak’ı kimyasal silahları kullanmaktan caydıracak yaptırımlardan kaçınan (ve sadece “bu kadar yaramazlık yeter” mealindeki diplomatik girişimlerle Saddam’ı durdurmaya çalışan) ABD için “büyük çıkarlar” daha öncelikliydi. Halepçe’de olan olmuştu ve örneğin “ABD’nin kredi garantisinden ve hassas cihaz ihracatından 800 milyon dolar indirim yapmayı öneren bir yasa tasarısı” hiç de makul olmazdı (McDowall 2004:485). Nitekim savaştan sonra “Irak’a 1 milyar dolarlık kredi verilmiş, çift kullanımlı araçlar satılmış (böylece Irak, kimyasal, biyolojik ve nükleer silah programlarını geliştirebilme olanağı bulmuştu) ve 1990’da Irak ihracının çeyreğinden fazlası, 3 milyar dolar değerinde 1.1 milyar varil petrol hergün ithal edilmiştir” (Hintermann 2010:308).

Financial Times’ın 23 Mart 1988’de bildirdiği şekliyle, “Uluslararası topluluğun Kürtlerden yükselen dehşet çığlıklarına şimdiye dek verdiği yanıt kulak arkası eden bir sessizlik olmuştu” (Akt. McDowall 2004:483). Dolayısıyla çökmek üzere olan Sovyetler Birliği’nin iddialarının aksine kimse Saddam’ı baskı altına almaya çalışmamıştı. Bilakis İran-Irak Savaşının ardından başlayan barış görüşmelerini kimyasal silah iddialarıyla gölgelememek veya bu siyasi geçiştirme amaçlı gerekçeden daha gerçekçi neden olarak savaş sonrası Irak’ın yeniden inşasının sağlayacağı büyük ekonomik getirileri tehlikeye atmamak, Kürtlerin yaşadığı dramdan daha dikkate değer görülmüştü.

(Tam da bu noktada Kürdün yüzüne her defasında vurulan bir gerçeği, 1948’de BM’de Kürtlere verilen yanıt vesilesiyle, hatırlamakta yarar vardır. Irak’taki Kürtlerin, çok sayıdaki girişimlerinden biri olarak, 1948’te BM Genel Sekreterine kaderlerini tayin etmek istediklerine ilişkin yaptıkları başvuru, “davalarını destekleyecek bir devlet bulmaları gerektiği” söylenerek reddedilmişti. Bu gerçeği İngiliz Arnold Wilson 1932’de şöyle dile getirmiştir: “Irak’taki azınlığın durumu dünya üzerindeki diğer azınlıkların durumundan çok farklıydı, çünkü iddialarını ya da davalarını Cenevre’de destekleyecek hiçbir Milletler Cemiyeti üyesi yoktu.” (Jwaideh 2014:529-530))
***
Saddam Hüseyin’in kimyasal silahları İran’a karşı kendisini destekleyen Batılı devletlerden ve hatta Batı karşıtı Sovyetlerden bile temin ettiğine dair bilgiler artık sır değil. VX, Sarin ve Tabun gibi sinir gazları ile daha korkuncu Hardal gazının birçok Batılı şirket tarafından sağlandığı zaman zaman gündeme gelmişti. Güney Kürdistan’ta Halepçe kurbanları adına kurulan cemiyet ise yerli ve yabancı 25 şirket hakkında dava açıldığını duyurmuştu. Ancak silah şirketlerini hedef alan bu tür girişimlerin sonuç vermesi zor görünüyor. Çünkü bu şirketlere yönelik suçlamalar aynı zamanda hükümetleri bağlar ve şimdiye kadar “avantaj sağlamayan” Kürtler için sorumluluk üstlenen herhangi bir hükümet de olmadı. Nihayetinde 1925 BM Cenevre Protokolü’ne göre, kimyasal silahların kullanımı “yasaktı”, protokol Mussolini’nin Habeşistan’ı işgal ettiği 1935 yılından beri de “ihlal edilmemişti” ve hükümetler de silah satışlarını azaltmayı “taahhüt etmişti.” BM'nin 26 Ağustos 1988 tarihli ve kimyasal silahların kullanımı halinde “uygun ve etkin önlemlerin” alınmasını öngören 620 No’lu kararı ilan edildiğinde ise Halepçe Katliamı zaten yaşanmıştı ve Saddam Enfal’in son aşamalarında özellikle Behdinan bölgesinde Kürtlerin icabına bakmaktaydı.

Sadece silah ticareti bile ele alınsa ne kadar kârlı bir iş olduğu görülebilir ve Saddam da önemli bir müşteriydi. Daha Halepçe’nin üzerinden bir yıl geçmişken, İngiltere, Fransa, İtalya, Yunanistan, Portekiz, Türkiye, dönemin Doğu Bloğu ülkeleri ve Latin Amerika devletleri Bağdat’ta düzenlenen birinci Uluslararası Askeri Ürünler Fuarı’na katılmıştı. ABD ise elbette en büyük tedarikçi olmaya devam ediyordu (McDowall 2004:486).

2003’e gelindiğinde işler değişti ve Saddam ABD ve müttefikleri tarafından devrildi. Bir süre kaçak yaşayan Saddam, yakalanınca geçmişteki suçlarından dolayı yargılandı ve Şiilerin katledildiği Duceyl olayı nedeniyle mahkûm edilince de 31 Aralık 2006’da idam edildi. Oysa Saddam, Halepçe Katliamı dahil Kürtlere karşı işlediği suçlardan dolayı da ayrıca yargılanmaktaydı. Ancak davanın sonuçlanması beklenmeden ve dolayısıyla kimyasal silahlara dair herhangi bir soru ve elbette en önemlisi Kürt kurbanlar için herhangi bir hesap da sorulmadan Saddam ortadan kaldırılmıştı. (İdam hükmünün bir Kürt yargıç tarafından verilmesi sağlanmıştı ve böylece Kürdün payına lütuf mahiyetinde sadece bir jest düşmüştü.)

***
Bu arada Saddam 16 Mart 1988’de Halepçe’de katliam yaparken İslâm İşbirliği Teşkilatı (İİT - o zamanki adıyla İslam Konferansı Örgütü), iki gün sonra Kuveyt’te toplandı ve 53 İslam ülkesinin temsil edildiği toplantıya Türkiye adına 12 Eylül Darbesi’nin baş generali Kenan Evren (Cumhurbaşkanı sıfatıyla) katılmıştı. Avrupa ülkelerinden Saddam’a gönderilen kimyasal silahların rotasının Türkiye olduğunu (Mersin limanı üzerinden sevk edildiğini) ise bizatihi “Türkiye Türklerindir” diyen Hürriyet gazetesi 17 Nisan 1988’de yazmıştı. Haliyle, Evren’in Türkiye’sinin ağırlığını hissettirdiği İTT toplantısından sonra yayınlanan bildiride, Bulgaristan’da Türklerin isimlerinin Bulgar isimleriyle değiştirilmesi ve Yunanistan’ın Batı Trakya’da Türk çocuklarının anadilleriyle eğitimini engellemesi kınanmıştı. Ve elbette bildiride, katliam yapan Saddam için hiçbir şey denilmemişti; sonuçta Irak teşkilatın üyesiydi ve “Müslüman” Kürtleri temsilen bir devletleri de yoktu (Beşikçi 2015:310).

Evren’in katıldığı toplantının bildirisinde doğal olarak, Türkiye’deki Kürtlerin yaşadığı zulme ya da Türkiye’de Kürtçe isimlerin yasak olmasına veya Kürt çocuklarının Kürtçe eğitim alamamalarına da hiç değinilmemişti. İİT ve etkin üyelerinden Türkiye’nin Kürtlere yönelik çifte standartlı tutumu 2017’de de ortaya çıktı. İİT, 13 Aralık 2017’de Türkiye’nin ev sahipliğinde Müslüman Filistin için toplanmıştı. İsrail zulmü bir kez daha sert ifadelerle kınanıp eleştirildikten sonra Filistin’in davası devlet hakkı talebiyle sahiplenilmişti. Oysa aynı dönemlerde Kürtler Irak’ta bağımsızlık referandumuna gittikleri için, mazlum Filistin dahil, hiçbir Müslüman devletin desteğini alamamış; aksine Irak, İran ve en çok da Türkiye’nin sert tepkisiyle karşılaşmışlardı. 16 Kasım 2013’te Mesud Barzani (ve Şivan Perwer) ile Diyarbakır’da düzenlediği mitingde “Halepçe cayır cayır yanarken Diyarbakır’ın, Konya’nın, Çanakkale’nin ciğeri yandı” diyen Erdoğan, 25 Eylül 2017’de ise, Barzani’nin liderliğindeki Irak Kürdistan Bölgesinde referandumun yapıldığı gün, bu kez petrol vanasını kapatmak ve Kürtleri aç bırakmakla tehdit etmişti. Nitekim Kürtlere yönelik askerî gözdağı verildiği gibi, sıkı bir ekonomik ambargo da uygulanmıştı.

(Filistin demişken, İsmail Beşikçi’nin her fırsatta dillendirdiği ve pek çok Kürdün de hafızasında yer edinen bir anekdota da değinmeden geçmemek gerekir. Beşikçi’nin (2020) aktardığına göre, Saddam Halepçe’de katliam yaparken Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat ABD’deydi ve bir gazetecinin katliamla ilgili sorusuna şu yanıtı vermişti: “Saddam Hüseyin onlara gül mü atacaktı?” Öte yandan pek çok vesileyle Arafat’ın örneğin PKK ve KDP ile bazı dostane ilişkilerinden veya diyalog ve dayanışma anılarından söz edilebilir. Ancak Arafat için öncelikli olan Filistin davasıydı ve Kürtlere katliam yapan Saddam’ın bu davaya sağlayacağı avantaj daha kıymetliydi. Nitekim, aynı zamanda büyük bir öngörüsüzlük örneği olarak, Saddam Kuveyt’i işgal ederken, Arafat, Filistin davasını destekleyen bu “kahramana” arka çıkmıştı.)

Halepçe Katliamı Irak ve bazı devletlerce resmen soykırım olarak kabul edilirken, Türkiye’nin de Mecliste bu yönde bir karar alması için yıllardan beri HDP’liler tarafından önergeler veriliyor. Ancak AKP yetkililerine göre, (örneğin AKP’li Bülent Turan’ın 27 Mart 2018’de savunduğu şekliyle), “Parlamentolar tarih yazamaz”, “Tarihî olayları Mecliste soykırım çerçevesine sıkıştırmanın siyasi mülahazaların konusu olması doğru değil.” Oysa “Müslüman” Boşnaklara yönelik Srebrenitsa Soykırımı resmen tanınmıştı. Bu arada sadece Mecliste soykırımın siyasi mülahazaların konusu yapılması engellenmemişti; dönem dönem Kürdün ağzına bir parmak bal çalmak maksadıyla dillendirilen retoriğin aksine, hukuken de Kürt soykırımının mülahazası yasak çerçevesine alınmıştır. Örneğin bu yazıda başvurulan kaynaklardan biri olan Middle East Watch’un “Irak’ta Soykırım / Kürtlere Karşı Yürütülen Enfal Askerî Harekâtı” adlı kitabı (raporu), 14 Mayıs 2018’de İdil Sulh Hâkimliği tarafından “terör propagandası” gerekçesiyle yasaklandı. Bu yasağı, Kürtlere dair yüzyıllık yayın yasaklarının güncel bir parçası olarak değerlendirmek kadar, esasen Türkiye’deki müesses nizamın Saddam rejimiyle örtüşen ve Kürt soykırımını meşru addeden zihni yapısı ve bunun siyasi ve hukuki bir pratiği olarak ele almak daha doğru olacaktır.

(Bu vesileyle, uluslararası hukukta tanımlandığı biçimiyle soykırım çağına giriş kapısı, 20. yüzyılın başlarında Ermeni Soykırımı ile Osmanlı devleti tarafından açılmıştı ve bu “onurlu” mirası devralan Türkiye’nin, ne Mecliste ne de başka bir platformda bu konuyla ilgili de herhangi bir mülahazaya tahammül etmediği unutulmamalı.)
***
Halepçe Katliamı olduğu yıllarda Saddam’ın kimyasal silahlarının olmadığını savunan çoğunluk için Irak’la kurulan siyasi, ekonomik, bölgesel veya varoluşsal stratejik ilişkiler Kürdün ölüsünden daha kıymetliydi ve bazıları için bu hâlâ da böyledir.

Peki, ABD için Saddam’ın gazının bir bahane olduğunda ısrar edip, birbirinden farklı siyasi ve ideolojik saiklerle Ortadoğu’daki esas “büyük gayeyi” vaaz etmeye devam eden muhalifler (ABD karşıtları) için Kürdün ölüsü ne zaman “küçük ayrıntı” olmaktan çıkacak ve ölüsüyle dirisiyle Kürt sadece Kürt olduğu için ne zaman değerli karşılanacak?

Kaynakça
Barzani, Mesud (2005). Barzani ve Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi II. İstanbul: Doz Yayınları

Beşikçi, İsmail (2015). Devlet ve Kürtler / Dil, Kimlik, Millet, Milliyetçilik. İstanbul: İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları

- (2020). Kürt İslamı, Arap ve Türk İslamından Çok Farklıdır. http://kurdarastirmalari.com/yazi-detay-k-rt-slam-arap-ve-t-rk-slam-ndan-ok-farkl-d-r-65 Erişim Tarihi: 12 Mart 2021

Bozarslan, Mehmet Emin (1991). Kürdistan Gazetesi / Rojnameya Kurdî Ya Pêşîn – İlk Kürd Gazetesi 1898-1902. Upsala: Weşanxaneya Deng

Edmonds, C. J. (2003). Kürtler, Türkler ve Araplar. İstanbul: Avesta Yayınları

Fırat, Nuri (2015). Aşiret ve İsyan / Batı’nın Kürt Algısı. İstanbul: Avesta Yayınlar

Hiltermann, Joost R. (2010). ABD ve Irak / Halepçe’nin Zehirlenmesi. İstanbul: Avesta Yayınları

McDowall, David (2004). Modern Kürt Tarihi. İstanbul: Doruk Yayınları

Middle East Watch (2003). Irak’ta Soykırım / Kürtlere Karşı Yürütülen Enfal Askeri Harekatı. İstanbul: Avesta Yayınları

Simpson, John (2012). Halabja Chemical Weapons: A Chance to Find The Men Who Armed Saddam. https://www.bbc.com/news/magazine-20553826 Erişim Tarihi: 12 Mart 2021

EDİTÖRDEN

Kürtlerin düşünce tarihinin en hırpalanan ve en sahipsiz bırakılan kavramı herhalde milliyetçiliktir. Hassaten de en az çeyrek yüzyıldır, Kürtlerin önemli kesiminin bu kavrama üvey evlat muamelesi çektiği bir sır değil. Milliyetçiliğe konulan bu şerhin anlaşılabilir bir tarafı var pek tabi ki. Kürtler en azından iki yüz yıldan bu yana milliyetçi tahakküm ve de milliyetçiliğin bir çıktısı olan ırkçı kolonyal şiddetin bütün trajedilerini bizzat bedeninde deneyimledi. Nitekim bundan sebep Kürtlerin ilk okumuşları milliyetçiliği ayrıştıran, tasnif eden ve parçalayan bir sosyal bilinç olarak kodlayıp buna mesafe koydu. Çok sonraları yani takriben ilk dünya savaşından sonra Kürt okumuşları ve liderleri milliyetçiliğin kuramsal ölçekte, halk için gerekli bir şey olduğunu keşfettiler.

Devamını oku →
Bizi takip edin